Tag Archives: Doğal Eğitim

Krep Kokusu

Üniversite hayatım yurtta ve  sefil öğrenci evlerinde geçti. Hatta bir kaç yıl sonrası da. Bu sebeple sıcak ev özlemi hep vardı içimde. Sokakta yürürken, açık pencerelerden çatal-bıçak seslerine eşlik eden konuşmalara takılır  ve tatlı kurgulara başlardım. Evin annesi sofrayı kurmuş, içinde kızgınlık, kavga olmayan, aile bireylerinin birbirine tatlılıkla seslendiği, -sofra hazır abla- nevinden cümlelerin kurulduğu, evin babasının hoşnutluk içinde ve kızlarıyla şakalaşarak sofraya oturduğunu düşünürdüm her defasında. Açık bir pencere ve tabağa değen çatal sesi, beni derhal gerçekliğimden alır ve bu kurgusal dünyanın içine çekerdi. İçinden çıkmak istemediğim bu dünyadan ayıldığımda ise sefilliğim yüzüme vurur ve sokak köpeği gibi hissederdim. 

Bir de okula ve işe giderken kurduğum sabah kurgularım vardı gene bu yönde. Otobüste oturmuşsam keyfime diyecek olmazdı. Başımı kaldırır ve sabahın erken saatinde perdesi aralanmış, penceresi açık evleri arardım. Bulmuşsam, gösteri başlardı zihnimde. Evin annesi erkenden kalkmış odanın penceresini açmıştır. Mutfaktaki radyodan çıkan nağmeler, ocakta demlenen bergamot çayının ve kızartılan ekmeğin kokusuyla birlikte tüm eve doluşmuştur. Aile bireyleri henüz yataklarındadır. Neden bilmem aile bireyleri derken hep kızlardır kurguladığım. Kızlar burunlarına dek uzanan, pek aşina oldukları  kızarmış ekmek, çay kokusu  ve kulaklarına çalınan ezgiyle kalkış saatinin geldiğini anlamaktadır. Birazdan yataktan keyifle kalkacak ve yanıbaşlarında yatmakta olan kardeşe gülümseyerek -günaydın- diyecek ve güne başlayacaklardır. Ev elbette kaloriferli ve sıcaktır, buz gibi ve nemli öğrenci evlerinin aksine. Ve anne kızlarını her gün yeniden görür gibi şefkatle okşayarak karşılamıştır. Neden bilmem babalara çok rol düşmezdi benim kurgularımda. Belki babamdan çok çekindiğimdendi. Kızlar annelerinin adeta yüreğinden akarmışcasına bardaklarına dökülen çayla kahvaltılarını bitirmiş, selametle  ve duayla uğurlanmışlardır okula gitmek üzere. Tek dertleri ders geçmektir, bizim gibi sokak köpeklerinin aksine. Mutlu ve huzurlulardır.
İşte bugün öyle bir gün oldu bizim evde. Dağılması için çok çaba ve çok dua gerekti ama şükürler olsun ki o kasvet dağıldı bugün. Sesler arada bir yükselse de, ortalama içerisinde kaldı genellikle. Önce evi derledim, topladım. Temizliği yaptım. Kerim’e ve yemeyen Selim’e rağmen. Ve dahi gerçek anlamda tüm gece uyanık olmama rağmen. Dün İkea’dan aldığım kendileri küçük ama beni değişikliğe sevk ettiği için büyük fark yaratan eşyaları yerleştirdim. Belki de iki-üç parça çer-çöp idi beni hayata döndüren, kim bilir? Ardından  radyoyu açtım. Ara sıra kapatmak zorunda kaldım ağlamalarla karışınca ama vazgeçmedim, aralıklarla açtım. Derken Kerim sihirli değnekle uyutulmuşcasına bir uyudu, saatler boyu uyanmadı, belki de 9 aylık ömrünce ilk defa. Ardından oyun ablası geldi ilk defa. Selim de oyuna daldı. Darmaduman olmuş mutfağı temizledim, sese uyanmadı Kerim, şevklendim, çamaşırları da astım. Tüm kapasitesiyle kendisiyle ilgilenen birini bulunca şımaran Selim’in kudurmuşluğu ile uğraştım ara sıra. Aldırmadım!
İşler bitti. Laptopun başına oturup yorumlara cevap yazdım. Ov! Açalya’nın dediği gibi herbirine cevap yazmak sahiden delilikti ve belki de bu işe çekidüzen vermeliydi. Derken Kerim uyandı, Abla gitti. Ve Selim’in öğlenden beri istediği şeyi; -krep-i yapmak için mutfağa koyuldum. Kerim’i koridora alıp önüne tabak, kapak ve buzdolabı poşetleri koydum şişirip de. Uykusunu aldığı için keyifliydi. Selim de sohbete koyuldu bizimle. Mutfaktaki radyomu açtım bu kez. Krepleri tavaya attıkça eve mis gibi bir koku yayıldı. Bir de pişmiş krep üstüne Rus usulü tereyağı sürünce, o kokuyla birlikte bir sıcaklık yayıldı eve. Kerim’in -de-de-de lerine Selim’in cıvıltıları eşlik ediyordu.  Selim’e krem peynirli krep ve reçel hazırlayıp tepsiye koydum. Çizgi film de açtım. Keyfetsin istedim. Ardından Kerim’e mama hazırlamaya koyuldum. Selim bir koca krebi keyifle yedi bitirdi. Nadiren bu denli iştahlı ve sessizdi. İttirip kaktıracağım bin türlü sebze yemeğine bedeldi böylesi.  Hele ki bu türden zamanlar için, benim de, onun da ruhunun selameti için. Nitekim ruhu şenlenmişti. Zorla yedireceğim yemek cevahir dahi olsa ruhuna bu denli gıda olmayabilirdi.
Evimiz sıcaktı. Radyodan çıkan sevimli nağmeler ile ocaktan çıkan krep kokusu tüm evi sardı. Çocuklar huzurlu ve mutluydu. Ben fiziken yorgundum ama zihnen ve ruhen doygundum.
Üstelik yarın özgürlük günüm. Yarın aç kollarını İstanbul, geliyorum. (İnşallah) Benim yokluğum sana komadı biliyorum, lakin senin yokluğun bana çok koydu. Özledim seni!
Advertisements

Bir Ütopyam Var!

Bir köy düşünün. Dağ eteklerinde en fazla iki katlı evlerin dizildiği. Her evin kendine ait minyatür bir bahçesinin olduğu. Evlerin hemen ilerisinde, özenle taranmışcasına geniş tarlaların uzandığı. Kışın bembeyaz karların, yazın yemyeşil çayırların örtü misali serildiği. Ve dağlar arasından nazlı bir gelin gibi süzülerek gelen, köyü  tam ortasından ikiye bölen mütevazi bir derenin olduğunu elbette. Şırıl şırıl sesi ile tüm köye huzur verdiği. Öyle temiz ki suyu, pırlanta misali ışıldayan çakıltaşlarının çıplak gözle bile seçilebildiği. Yazın en kavurucu günlerinde bile  içenlerin soğuğundan buz kestiği dağ suyuyla, köy ahalisinin kendine geldiği, güç, kuvvet edindiği.

Bir köy düşünün. Kimsenin kimseden çekinmeden kapısını çalabildiği.  Hatta kapıların kilitlenmediğini. Sabahları köy kadınlarının işe koyulmadan bir acı kahve içmek için toplaştığı, kimsenin kimseyle uğraşmadığı. Kimsenin dağınıklığa aldırmadığı, kimsenin kimseyle dedikodusunun yapılmadığı. Kimsenin kıymetli eşyalarının olmadığı, kimsenin kimseden pek de bir farkı olmadığı ve dolayısıyla kimsenin kimseye kem gözle bakmadığı.

Bir evde yeni bir bebek olduğunda tüm köy kadınlarının koşturduğunu ve anneye hiçbir iş düşmediğini düşünün. Ve anneye düşenin sadece çocuğunu sevmek ve emzirmek olduğunu. Yeni doğmuş bebeğin dopdolu ve canlı bir dünyaya uyandığını düşünün. Ve ister istemez güvenli, sosyal olduğunu. Annelerin ne temizlik, ne yalnızlık, ne tek başına her işe yetişme zorluğuyla uğraşmadığı için kaygısız olduğunu haliyle. Ve etrafındaki herkes de kendi gibi olduğu için hayatını olağanlıkla kabul ettiğini ve kendisinin de olağanlıkla kabul gördüğünü düşünün. Ve dertsiz, tasasız olduğunu. O dertsiz, tasasız ve kaygısız oldukça çocukların da dertsiz, tasasız ve kaygısız olduğunu düşünün.

Annelerin olağanlık ve doğallık ortamına paralel çocukların da olağanlık ve doğallık ortamında yetiştiğini düşünün. Ve dolayısıyla her türlü sistem, metot, yöntem zırvasından uzakta kendi hallerinde büyüdüklerini. Kirlendiklerini, toprağa bulandıklarını, çıplak ayakla toprağa değdiklerini, korkmadan koşabildiklerini, köyün hayvanlarıyla içiçe, ağaçlara tırmandıklarını, bazen tozu toprağı birbirine katarak adeta bir duman kütlesi gibi birbirlerine girdiklerini, bazen kavgayı kazandıklarını, bazen kaybettiklerini, böylece -Şunu yap, şöyle davran!-  komutlarına gerek kalmadan hayatı yaşayarak öğrendiklerini,  annelerin de bir kavgada ne yapılması gerektiğine dair kafa yormasına gerek kalmadığını,  bu sebeple babayla tartışmadıklarını düşünün.  Çocukların kendilerini bildi bileli küçükler ve büyüklerle birarada bulunduklarından, yaş farkı olanlarla biraraya geldiklerinde yaban öküzü gibi davranmadıklarını, dalından koparılan gıdalarla beslendiklerini ve dolayısıyla -bostanımızda yetiştirdiklerimizle hazırlıyoruz yemeklerimizi- diyen okullara gerek kalmadığını, ata da, eşeğe, katıra hatta öküze de bindiklerinden -ayda bir kez binicilik dersimiz var- deyip binlerce lira isteyen okullara hiç gerek kalmadığını ve çocukların servis problemi, servisci nazıyla uğraşmaya gerek kalmadan yürüme mesafesindeki sıradan bir okula gittiklerini, zaten köyde başka -özel(!)- bir okul olmadığını düşünün.

Bir köy düşünün. Çocukların erkenden kreşe başlamak zorunda olmadığı, erkenden ev dışına çıkmadıklarını, ne yatılı ne yatısız bakıcılara gerek kalmadığı, oyun ablası, etüt ağbisi gibi kavramların olmadığını düşünün.  Çocukların  güvenle sokakta oynadıklarını yahut yan komşuya yan odaya gitme rahatlığıyla konuk olduğunu. Sofralar -tek çocuk & tek anne- likten uzak,  belki tek anne ama çok çocuk şekilden olduğundan ve oyundan karınları zil çalarak ayrıldıklarından, önlerine konan bir çorba ve bir ekmeği dünyanın en iyi hamburgeri ve patatesiymişcesine hevesle yediklerini,  annelerin de -çocuğum yemiyor- derdiyle sapıtmadığını ve çocuğun yeme alışkanlığını da sapıttırmadığını düşünün. Ve en önemlisi çocuklar dağda, otlakta, bayırda, toprakta olduğundan Alerjik Astım mereti ile tanışmadıklarını düşünün.

Bir köy düşünün. Annelerin çocuğu oyalamayla, saatler süren ikna et-yedir faslı yaşamadığını, çocuk enerjisini ziyadesiyle harcamış olduğundan  uyumak için cebelleşilmediğini ve  haliyle annenin ne yorgunluktan ne de yalnızlıktan delirmediğini düşünün. Ve dolayısıyla tüm negatif enerjisini akşam eve gelen babaya püskürtmediğini düşünün. Kaldı ki baba da şehir keşmekeşinden çok uzakta, sadelik içindeki işine gittiğinden daha tahammüllüdür. Anne olsa olsa PMS krizine girer ancak ve baba ayda bir kez bu deliliğe anlayış gösterir ve çekilmez değildir. Üstelik çocuklar akşamdan  sabaha dek deliksiz uyuduklarından anneyle babaya akşam vakit geçirecek çok zaman kalır. Kaldı ki çoğunlukla konu komşuya ziyarete gidlir ve çocuklar dilleri bir karış dışarda, oynadıkları yere serilir. Ve muhabbete gece yarısına dek devam edilir. Kadınlar işe gitmediklerinden sabah erken kalkma derdinde değildir, erkekler de zaten ancak tarlaya gidicidir. Dolayısıyla kadınlar konuşma potansiyellerini hemcinsleri ile giderir ve olumlanır, böylece erkeğe -konuş, konuşmuyorsun, dinle, dinlemiyorsun, tv karşısında uyuyorsun-gibi dayatmalardan uzaktadır, herkes kendi çemberinde mutludur. Anne devasa ve karmaşık kadınlar çemberinde, baba kıt erkekler çemberinde, çocuklar olağanüstü geniş ve  sade çemberlerinde kalırlar ve mutludurlar. Zira anlaşılmaktadırlar. Kimse diğerinin çemberini matkapla deşmeye uğraşmamaktadır.

Bir köy düşünün. Alelade bir köy değil hani. Adı Anneler Köyü. Anne mutlu –> Çocuklar mutlu.

Bir köy düşünün. Çocuklar büyüdüklerinde beş-on dil bilmiyor, hepsi doktor yahut mühendis de olmuyor, çoğu sadece  insan  sıfatıyla kalıyor, ama sahiden insan oluyor. Merhametli, özverili, yardımsever ve güzel ahlaklı, insana, hayvana, doğaya saygılı. Ve tatminkar! Ve sağlıklı! 

Bir köy düşünün. Çocuklar yetişkin olmuş ve istisnasız demişler ki -Mutlu bir çocukluk geçirdim!-  Anne ve babaları için var mı daha ötesi? Yetmez mi onlar için çocukların bu cümlesi? Mutlu yaşlanmaz mı böylesi çocukların annesi?

Bir köy düşünün. Bir zamanlar çocuk olanlar şimdi ihtiyarlamış ve demişler ki -Sade ama mutlu bir ömür geçirdim!- Koca bir çınar gibi, geçirmişler koca bir ömrü.

* “Bir çocuk yetiştirmek için bir köye ihtiyaç vardır!” sözüne yazdıkça inandım, inandıkça yazdım. Teşekkürler Elif. Hayali bile güzeldi. Farkındalığımı arttırdı. Yazacak çok şey vardı aslında. Bu kısa kesilmiş hali. Nerdeyse ortaya bir Doktora Tezi çıkaracaktım.

BilimSelim – Life

NTV’de Hayat (Life) adında efsane bir belgesel dizisi yayınlandı. Müthiş çekimler, harika görüntüler, görüntüleri daha da pekiştiren olağanüstü müzikler ve inanılmaz derecede şaşırtıcı öğelerle dolu, her anı insanı hayretler içinde bırakan bir BBC klasiğiydi. İlk bölümünden itibaren takip etme şansımız oldu. Belgesele rastladığımızda Selim de yanımızdaydı. Her türlü nebatat, hayvanat, çer-çöp aşığı oğlum, bu şahane gösterinin en büyük hayranı oldu, ilk andan itibaren. Biz de elbette. Her cuma ekran başına kilitleniyor ve ağzımız bir karış açık izliyorduk belgeseli. Uçan kuşlar, hayvan yiyen bitkiler, kurgu yapan yunuslar, maymunlar, kurbağalar, balinalar ve daha neler… Öyle ki, her halükarda durmak bilmeyen Selim, şaşkınlıktan sus pus izliyordu nefesini tutup. Hatta “bak belgesel başlayacak, oyuncaklarını topla, dişlerini fırçala, yemeğini ye, öyle ki belgeseli rahatlıkla izleyebilesin.” diyerek zor işleri yaptırmak için fırsat bildik bu zamanları. 
Belgesel 10 bölümden ibaretti ve bir süre önce bitti. Tadı damağında kaldı  Selim’in elbette. Ümidiyse hiç bitmedi. Uzunca bir süre bünyesi belgeselin bitmiş olduğunu kabul etmedi. Israrla her cuma günü, aynı saatte ve sanırım biyolojik saati belgesel saatine ayarlanmış olduğundan, “Life başlamış mı, bir bakalım?” diyerek koltuğuna yerleşti ve ardından hayal kırıklığıyla, boynu bükülmüş halde  odasına döndü. Şimdi cep telefonlarımıza belgeselin bölümlerini yükledik ve bir yere gittiğimizde Selim’i zapt-u rapt altına almak için kullanıyoruz bu bölümleri. Fazlasıyla işe yarıyor diyebilirim.
Belgesellere düşkündür Selim hep. Hayvanlar hakkında daha çok bilgi edinmek için kudurur adeta. Aklına bir şey takılmışsa, usulca yanıma sokulur ve “Hadi anne, büyük beyaz köpekbalığını araçtıralım (araştıralım).”, “Hadi anne, komodo ejderlerini araştıralım.” , “Hadi anne, Allosaurusları araçtıralım” yahut “Hadi anne, mikroskobik canlıları araçtıralım.” diyerek isteklerini sıralar. Hastalanıp tamamen yemeden içmeden kesildiği zamanlarda oturturum karşısına internetin. Büyük beyaz köpekbalıkları, dinozorlarla ilgili belgesel veya animasyonları bulur ve o görüntüler eşliğinde kolayca yediririm yemeklerini.  Engin bir bilgisi vardır doğa konusunda kısaca, bilmediklerini de  Hayat Belgeseli’nden edindi nitekim.
Bugün bir ara bilgisayar başındayken yanıma geldi. Böyle kendiliğinden ve derinden konuşmaları vardır, dikkat ederseniz cevherleri fark ederseniz dikkat etmezseniz kendi kendine konuşur gider. “Anne, biliyor musun, yusufçuk böcekleri dişiyle eşleşmek için birbirlerini suya düşürürlermiş.” önce dalgın ve dikkatsiz idim, sonra kulağıma çalınan cümlenin ilginçliği dikkatimi çekince ” Yusufçuk böcekleri n’apıyorlarmış, tam anlayamadım?” dedim. “Dişiyle eşleşmek için birbirilerini suya düşürüyorlarmış” diyerek tekrarladı cümlesini. Dikkat kesildiğimi fark edince daha güvenle devam etti konuşmasına. “Bi de anne biliyor musun, kambur balinalar dişiyle eşleşmek için birbirlerinin üstünden atlayıp, birbirlerini denizin dibine batırırlarmış.” dedi. Ben de “Eşleşmek ne demek?” diye sordum. “Eşleşmek yani dişinin anne, kazananın da baba olması demek…  yavruları olması demek.” dedi. “Ha, yani çiftleşmek.” dedim. “Evet, çiftleşmek.” diyerek onayladı cümlemi. Nitekim Life’ı izlerken bu görüntüleri de görmüştü ve biz de normal bir şey izliyormuş gibi yapmış, beri yandan pür dikkat kesilmiştik yanlış bir şeye şahit olmasın diye. Hayat belgeseli bu konuda  itinalı idi çok şükür. Hatta faydalı bile oldu; bir yavrunun nasıl dünyaya geldiği hakkında fikir sahibi oldu böylece Selim. Kolay yoldan hem de. Bir keresinde katil balinalar ile ilgili bir belgeselde eşcinsel ilişkiye girdiklerinden bahsetmişlerdi de nasıl kapatacağımı bilememiştim filmi. Belgeseldir, bir şey olmaz dememek gerekmiş yani.
Sonra devam ettim ben: 
-Peki neden  çiftleşmek için birbirlerine böyle davranıyorlar sence?
-Çünkü… çünkü en kuvvetli, en güçlü ve.. ve en kahraman olanı bulmak için. Eşleşmek için en kahramanı seçiliyor.
-Peki, neden en kahramanı seçiyor dişi çiftleşmek için?
-Çünkü en güçlü olan kahraman oluyor ve hepsini yeniyor. En güçlü olan baba oluyor, yavruyu koruyor böylece. Yavruyu güvenliyor.
-Bir de yavrular da güçlü olsun, doğada mücadele edebilsinler, hayatta kalabilsinler diye Allah en güçlüyü seçtiriyor dişiye değil mi? Böylece hem doğanın dengesi sağlanmış, hem de o hayvanın nesli korunmuş oluyor. Hani sen hayvanların nesli tükenince çok üzülüyorsun ya?
-A, evet. Çok üzülüyorum. Bir de çok kızıyorum o avcılara!!! hırrr!! Ben büyüyünce onlarla savaşacağım… Hatta kafalarını kopartacağım” .. haydeee diyorum içimden.
-E ama oldu mu şimdi? onlar hayvanları öldürüyor diye kızıyordun, bak sen şimdi çok daha berbat bir şeyden bahsediyorsun, insana zarar vermekten bahsediyorsun. Bu kesinlikle kabul edilemez bir şey.
-A, evet.. haklısın. Ben onlarla konuşacağım ilkin. Hatta mücadele edeceğim onlarla büyüyünce… Yapmayın, diyeceğim.
Bu da –Şiddet Yok!– repliğimizden bir kesit… “Ben onu öldürcem, kafasını kopartıcam !!” cümlelerini ilk duyduğumda dehşete kapılmıştım. Sonra kendimi toparlamaya çalışarak; “Vurmak, dövmek  ancak aptalların yaptığı bir şeydir çünkü konuşarak, aklını kullanarak çözüm bulamaz, hemen kabalaşır, hayvanlar gibi tıpkı… oysa senin aklın çok güzel, çok da güzel konuşuyorsun, hiç ihtiyacın yok kavgaya, dövüşe. O güzel aklı kullanmak varken niye yaban hayvanları gibi kavga edesin, değil mi?” diyerek yumuşatmaya çalışmıştım tepkilerini. Ne kadar işe yaradığı bilinmez…
Dün de “Ben Güney Afrika’da yaşayan devasa bir ahtapotum,sen de öküz kurbağası ol.” dedi oyun sırasında. “A, yok ya da boyalı semender ol sen anne.”  Adeta belgesel diliyle konuşur oldu velhasıl.

Okula Gitmek İstemeyen Çocuk

Selim 3 yaşındayken Petersburg’dan henüz dönmüştük.  Hem onun insan içine karışmasının iyi olacağını , hem  de benim insan içine karışmamım bana iyi geleceğini düşünerek, uygun bir yuva bulma telaşına girdim hemen. Nerdeyse bulduğum ilk yuvaya şuursuzca verdim çocuğu. İlk gün insana aç olan, sosyallik delisi oğlum hemen kaynaştı. 2.gün etraftan fazla uzaklaşmadan yuvada bıraktım Selim’i bir kaç saatliğine. 3. gün, 4.gün derken Selim mızmızlanmaya başladı. Derken saatlerce ağlamaya vardı iş. Etraftan ve yuvadan “alışır, alışır hepsi böyledir, annelerini bırakmak istemezler ilk başlarda” sözlerine güvenerek çocuğu zorlamaya devam ettim ısrarla. Çocuklar garip oluyor. Başlarına gelen kötü şeyleri zamanında söylemiyorlar. Devamlı takipte ve sözümona uyanık olsanız bile. Okula 1 ay kadar aralıklarla devam etti ancak kesintisiz ağlıyordu her gidişinde. En sonunda şiddetli hastalığa yakalanınca pes deyip okuldan aldım.

Okul mevzusu kapanalı epeyce bir süre geçtikten sonra bir gün kendiliğinden; “Anne biliyor musun, ben okuldayken seni çok özlüyor ve ağlıyordum, öğretmenim yüzüme üflüyordu.” dedi. Pek sevimsiz geldi bana  bu yöntem, bir çeşit kısa yoldan susturma çabası idiyse de sevimsizdi. Derken aradan bir süre daha geçti. Bir başka gün; “Anne biliyor musun, ben okulda yemek yemediğimde öğretmenim kafama bastırıyordu yemem için.” dedi. Tüylerim diken diken eden bu yöntem çok daha sevimsizdi. Daha sonra başka okula direnmesinde  bu yuvanın negatif etkisi çok oldu. Kendime kızdım epeyce, nasıl şuursuzca çocuğu oraya terkettim diye. Sonradan başka bir bilgi gelmedi Selim’den ve umarım başka kötü bir anısı daha olmamıştır.
Diyeceğim o ki; Söylenen zırvalara aldanmak hata!!! Genel bir görüş her zaman doğru değildir. Diyorlar ya hani, çocuğunuz okula ilk başladığında 15 güne kadar ağlayabilir, normaldir bu. Eğer ağlamalarına aldanıp da okuldan alırsanız ömrü billah bu açığınızı kullanır, hep kendi kazanır. Hayır efendim, şiddetle karşı çıkıyorum şimdi bu görüşe. Bence çocuk ısrarla gitmek istemiyorsa, rahatsızsa, ağlayıp duruyorsa dikkate alınmalıdır kesinlikle. Düşünün ki bir yer var, oradan çok rahatsızsınız, size doğru davranmayan birileri var orada ve siz güvendiğiniz insanlar tarafından dikkate alınmadan, ısrarla oraya bırakılıyorsunuz ve onlar istemedikçe ordan ayrılamıyorsunuz. Aygh, kabus gibi. Böyle düşündüğümde panik ataklarım artıyor. Bir de yaşlandığımda çocuklarımın beni dinlemeden, bana kötü davranan birilerinin eline teslim ettiklerine veya bir bakımevine terk ettiklerine dair görüntüler geçiyor zihnimden film karesi gibi. Dehşete kapılıyorum o an.

Anne ve baba olmak  zor kullanarak onu bilmediği bir yerde, sevmediği kişilerin eline teslim etmeyi haklı gösterir mi? Bu da ayrı bir tartışma konusu. Onlar için sözümona en iyisini düşünürken (ki bence bu klişe de uydurmadır. Bazen çocuğu yuvaya, anaokuluna göndermek çocuğun isteğinden ziyade anne ve babanın rahat nefes alma fırsatı olarak kullanılır) zor kullanmış olmuyor muyuz? Hem neden herşey çocukla savaşmak gibi dayatılıyor bize. “Ağlayan çocuğu okuldan almayın, eğer olur da ona uyup okuldan alırsanız o kazanır ve ömrü billah sizi kullanır.”, “Sınırlarınızı öğrenmek için sizi devamlı yoklarlar.”, “Ağladığında istediğini verirseniz bitersiniz, zira bu yöntemi hep kullanır.” gibi saçmalar zihnimizi bulandırmaktan ve çocuğa paranoyakça yaklaşmaktan başka işe yaramıyor bence. Sadece zihnimizi de değil çocukla ilişkimizi de bulandırıyor bu tipten önermeler. Oysa çocuğumuzla savaşta değiliz, hepi topu ona bakmakla yükümlüyüz yahu. Üstelik çocuk büyütmek keyifli bir iş olmalı. Oysa biz zamane anneleri (en azından ben her daim böyleyim)  işlerden çok düşünmekten yorgun düşüyorum.

Konuya dönersek; Okula ısrarla gitmek istemeyen çocuk ile anlık gitmek istemeyen çocuk farklıdır oysa. Buna Selim’de bizzat şahit oldum. İlk yuvada çok kararlı bir biçimde reddediyordu gitmeyi. Öyle yerlere serilip ağlayan bir çocuk olmadığından belki daha az dikkate alındı. Yuvaya bırakırken sınıfa gözleri dış kapıya dönük, ben seninle gelmek istiyorum diye yalvarırdı. Ve nerdeyse bütün gün ağlarmış. Çıkışta çok neşeli olurdu adeta papatya toplayan kız sekişiyle dönerdi eve. Bense okula gitti, açıldı diye yorumlardım bu hali. Meğerse okuldan alındığı için havalara uçuyormuş. Sık hastalanmasa belki daha da gidecekti okula. Annemin “mutsuzluktan bu denli hastalanıyor.” tezi mantıklı geldi bana da. Bir gün bile okula gitmek için can atmadı, ısrarla reddetti bu da demekti ki o yuvada hoş olmayan ya da Selim’in hoşuna gitmeyen birşeylerin olduğu kesindi.

Bir de geçen sene kardeşi dünyaya gelmeden 1 ay önce gittiği ve gözü kapalı gönderdiğimiz okulu var Selim’in. Buraya da ilk gittiğinde hoş buldu, zaten dost canlısıdır, arkadaş, oyun cezbediyor hemen onu. Ancak diğer okuldan farklı olarak gün be gün gitmemeye direnç göstermek yerine gitmeyi daha arzular olmuştu. Bir tek yemek ve uyku sıkıntısı vardı. Yemek yememek hatta yemekhaneye inmemek için üstün bir direnç gösterdi, hatta yaban hayvanı gibi davrandı o sıralarda diyebilirim. Yemekhaneye giden yolsa bağırmalar, tekmeler, çığlıklar, sanırsınız ki zorla sokuyorlar. Oyunu, dersi, eğlenceyi bırakıp da yemek yemek delirtiyordu onu ve işte o sırada beni arıyor, ağlıyordu bir tek. Bir de uyku vaktinde tekrarlanıyordu bunlar. Ama ne zamanki yemek ve uyku faslı bitiyor o yaban hayvanı gidiyor yerine şeker portakalı tadında bir çocuk geliyordu, tadından yenmeyen…

Tüm çocuklarda böyle midir bilmem ama Selim’e  okulunu sevdin mi, diye sorduğumuzda direkt hayır cevabını verir. Ancak ben gidişattan durumun iyi olduğunu gözlemleyebiliyordum. Bazen okula gitmek istemiyorum dediği oluyordu ama 2 dakika sonra fikir değiştiriyordu. Zira gitmek istememesinde o sırada oynadığı oyununu yarım bırakmamak, çizgi filmini yarıda kesmemek, babasının evden olması, misafir olması vs. gibi sebepler olduğu için kısa sürede etkisi geçiyordu. Israrlı ve kati bir biçimde -istemiyorum-demiyordu diğer yuvadan farklı olarak. Hatta mütebessim bir biçimde dile getiriyordu bunu da. Başka ölçütler de vardı. Servis biraz geç kalsa, “A, servisim de nerde kaldı, yoksa beni unuttular mı?” gibi cümlelerle gitme isteğini dile getirirdi. Hatta bebek dünyaya geldiğinde Selim’i servise indiremedim, servis ablasını yukarı çıkmaya ikna etme çabalarında iken, merdivenlerden ödü kopan çocuk “Ben kendim inerim anne.” diyerek  okulundan vazgeçmediğini de dile getirdi. Haftada 3 gün gittiği okula 5 gün gitmek istediğini de söyledi bir kaç kez. Bu şekilde okula gitmek istememek ve gitmek istemek arasındaki farkı da gözlemlemiş olduk Selim’de.

Yaşayarak Öğrendiklerim – Tehlikeli Kaynaklar

Selim ilk çocuğum olduğu için haliyle bir çok şeyi deneme yanılma yoluyla öğrendim, öğreniyorum da. Sayısız kaynaktan akan sayısız bilgiyi, elbise gibi her çocuğa giydirmek mümkün değilken  en anlamlısı doğaçlama ilerlemekti zaten. 1 yaş giysileri bile her 1 yaş çocuğuna olmuyorken, her bilgi her çocuğa nasıl -cuk- diye oturabilir. Kerim 5 aylık olmasına rağmen Selim’den epeyce farklılık gösteriyorsa aynı bilgileri nasıl olur da tüm dünya çocuklarına uyarlamak mümkün olabilir?
Sayısız akan kaynağın en rahat ulaşılanı internet.  Ve maalesef bu müthiş kaynak korkunç bir dezenformasyon kaynağı gibi çalışabiliyor. Selim’in ilk yıllarında körü körüne bağlıydım kitaplara, uzmanlara ve internette bulduklarıma. 2.yılımda ise kısmen dikkate alıyordum bazı bilgileri. 3.yaştan sonra hepten terk ettim. Güvendiğim bir kaç kaynaktan başkasına inanmadım. Şimdi anımsıyorum da bu yüzden ne denli saçma işler içine girmişim ve bunca yormuşum kendimi de, Selim’i de. 
Selim’i doğumdan itibaren ayakta sallayarak uyutmaya alıştırdık. Korkunç bir kolik sorunu olduğu için aman ağlamasın da, ne olursa olsun, diyorduk adeta. Ayakta sallama işi çok meşakkatli olunca da çareler düşünmeye başladık. Derken internete başvurdum, ne yapmalı, diye. Diyordu ki bir  kaç yerde, 2 yaşına gelmeden bu alışkanlığından kurtulmazsanız, okul çağına kadar bir daha kurtulamazsınız. Amanın, bir telaş aldı ki bizi sormayın. Bir gece aniden sallamayı kesmeye karar verdik. Selim yatağında biz tepesinde idik. Başlarda ık-mık derken yataktan alınmayan çocuk kuvvetlice ağlamaya başladı. Biz hala direnç gösteriyorduk böylece uyuması için. Ancak mümkün değildi. 02:00 ye kadar denemelerimiz sürdü. Her zaman yaptığımız eylemi şimdi neden yapmadığımızı, yataktan neden alınmadığını, neden uyutulmadığını ve üstelik neden kendisine kızıldığını anlamlandıramayan çocuk hem yalvaran gözlerle bize bakıyor, hem de canhıraş bir biçimde ağlıyordu. Bana kalsa çoktan alırdım yataktan ancak İlter direnmekte kararlıydı. Nedense babalar daha katı yürekli oluyorlar. Neyse nihayetinde gece yarısını epeyce geçtiğinde yatakta sallayarak uyuttuk Selimciği.
Şimdi düşünüyorum da; biz yetişkinler bile bir gecede tümden bir alışkanlığımızdan kurtulamazken zavallı bir bebecikten bunu nasıl bekleyebilmişiz. Keşke diyorum o gece -alışır- diyen İlter’e “hadi, sen bir gecede sigarayı bırak o halde.” diyebilseydim. Ertesi gün bir arkadaşımla konuştuk konuyu. Benden tecrübeli olan arkadaşım, kreş zamanında bu sorunun nasılsa ortadan kalkacağını ve çocuğu da, kendimi de yormamın anlamsız olduğunu söyleyince ikna oldum. Ve İlter’in bir gece daha deneyelim, giderek alışır, telkinlerini bir kenara attım. Konu böylece kapandı. Konu kapandı kapanmasına da hala berbat bir hatıra olarak asılı durur zihnimde, dev bir sarkaç misali. 
Derken Selim 3 yaş civarında iken hal yoluna girdi uyku problemi. Nasıl mı, nerdeyse sadece konuşarak. Üstelik bırakın okul dönemini, kreş dönemi dahi gelmeden Selim yatağında uyumaya başladı. Yatakta uyutmayı deneyeceğimiz zaman ilkin Selim’in enerjisini iyice boşaltacak, yorgunluktan baygın düşürecek eylemler içine sokmak gerekti. Parka götürdük, koşturduk, evde dans ettik vs. Ardından “artık yatağında uyumayı denemelisin, hem bak her gece sana hikaye de okuruz, duamızı da ederiz.” diye konuştuk biraz. Hemen ikna olmadı tabi, sallanmak istediğini söyledi. Konuşmakta bile güçlük çekiyorduk yorgunluktan, bu iyiye işaretti işte. Biz de bir anlaşma yaptık. Yatağına yatırdık, hikayesini okuduk ve biraz dinlenmesini söyledik yatağında. Özellikle sessiz olmasını istedik bir de. Çünkü Selim konuşmadan duramaz ve konuşurken de uyuyamaz. Aradan 5 dakika kadar bir süre geçince de uykuya daldı. İlter’le sessiz çığlıklar attık sevinçten. İşte olmuştu. Sabah uyandığında Selim’e gece nasıl hemencecik uykuya daldığını anlatıp, tebrik ettik. Kendi kendine uyumaktan bile aciz olmaktan kurtulup aslanlar gibi yatağında kendince uyumuş olmaktan ve böylesine takdir edilmekten çok hoşnut kaldı Selim. Özgüvenini de perçinledi bu olay.  
Tuvalet eğitimi mevzusu var bir de. Kitaplarda ve internette geçen “Çocuğunuzu 1,5 yaşından sonra tuvalete alıştırabilirsiniz.” sözleri üzerine bir çok kez deneme yapmak zorunda kaldım. Kaka ve çiş yapınca müzikler çalan tuvaletler, ödül tabloları, tuvaletin bir İstanbul’a bir Petersburg’a taşınması; boş uğraşlarmış meğerse. Doktorumuz erkek çocuklarının daha geç öğrendiklerini ve Selim hazır olduğunda denememi istedi. 3 yaşını biraz geçince, baharda deneyebileceğimi söyledi. Nisandaki denemeler sonuçsuz kaldı. O sırada Petersburg’dan dönmüştük ve yeni bir eve taşınıyorduk hatta yeniden ev düzüyorduk. “Taşınırken, evde değişiklik varken denemeyin.” telkinleri vardı zihnimde, bir kez daha erteledim bu konuyu. Zaten anne de hazır olmalıydı bu eğitime. Derken bir Selim hazır değil, bir ben derken iş uzadı da uzadı. Haziran ayıydı t erasta ağbimlerle oturuyorduk. Selim 3 yaşında idi. Yengem birden çıkartalım dedi bezi, nasılsa hava sıcak, teras rahat, sen daha yeni evine taşınmadan bu işi bitirelim. Birden Selim’i alıp konuştu biraz, “atalım bezi, rahat et” gibilerinden. Tamam, olur dedi Selim de. Ve bir anda mutlak başarıya ulaştık. O sırada dostum dediği kuzeni Mirza ile oynamanın sevincinden hayır dememiş ve oyun telaşında bile çişini söylemeyi ihmal etmemişti. 1 günde oldu bitti. Öyle planlar, uzun konuşmalar, telaşlarla seremoni haline getirilecek bir durum değilmiş vesselam. Sadece aslolan çocuğun zamanını beklemekmiş. Belki de zamansızlığını, özellikle anne için. belki benim gerginliğim idi başarısız olmamıza sebep olan, kimbilir?
Diyeceğim o ki; öncelikle bazı şeyler abartıldığı gibi değildir. Uyku, tuvalet, memeden kesme vs. Ve tek bir doğru yoktur alıp birebir çocuklarımıza uyduracağımız. Her çocuk bambaşka bir hayat demekse herşey her birinde farklılık gösterir. Şimdi epeyce hayırlanıyorum kendimi ve özellikle de Selim’i bu kalıplara sığdırmaya zorladığım için.

Okula Başlarken

Selim’e bugün okul bakmaya gittik. Niyetimiz okula şöyle bir göz gezdirmek ve hakkında fikir edinmekti. Lakin evde yalnızlıktan kuduran çocuk, hem arkadaşı İsmail’i, hem de oyuncak-insan-oyun üçgenini görünce eve geri dönmek istemedi haliyle. Yarım günlüğüne okula misafir edildi vesselam. 
İlter’le eve dönünce attan düşmüşe döndük.  Evde Selim yok, ses yok, çığlıklar yok, anneeeee, babaaaaaa diye seslenen birileri yok, kimi zaman sevdiğimiz, kimi zaman kızdığımız birileri yok, varsa yoksa Kerim’in miniminnacık agu sesleri. Bir de arada bize seslenmek için kullandığı ünlem: heı

Önce şuursuz bir biçimde birbirimize çarptık evde. Bir gidip bir geliyorduk küçücük evin içinde. Sanırım biraz heyecan da vardı. Şu kısacık süreye neyi, ne kadar sığdırabiliriz diye.  Aradan 1 saat falan geçince ancak sakinleşebildik. İlter işine koyuldu. Biraz silkinince bir Türk kahvesi içmenin zihnimi toplamaya yardımcı olabileceğini düşünerek kahve yapmaya koyuldum.  Şöyle bölünmeden, soğutmadan, farkındalıkla kahvemi içtim. Sessizlik ve bir yudum yalnızlık iyi geliyordu ki zihnimi bulandıracak düşünceler üşüşmeye başladı hemen. Ben nasıl bir anneydim ki oğlum yokken keyif alabiliyordum, nasıl mutlu olabiliyordum, utanmalıydım kendimden bu hissettiklerim için. Bu kısa zamanı kendime zehrettikten sonra Selim’in de eve dönme vakti geldi. 
Eve gelirken önce bir saklanır hep ve her defasında aynı replikler tekrarlanır. 
– İlter, Selim nerede?
-Bilmem, gelmedi heralde.
-Aa, hiç olur mu öyle şey? Oğlum da oğlum. Oğlumu isterim. Ben onu çok özledim. Bütün gün bu anı bekledim heyecanla. Oğlum olmadan naparım ben, ağlayacağım şimdi bak, dediğim an 
-Burdayım annee… diyerek  dayanamayıp çıkar ya üst kattan ya da alt merdivenden.
-Ah canım oğlum, hoşgeldin, safalar getirdinn, çok özledim seni diyerek sarıldım ama o çok heyecanlıydı.
-Anne, Zeynep parmağıma bastı, canım çok yandı, bir de sizi özlediğim için okulda ağladım, diyerek girdi içeri. 
Biraz soluklandıktan sonra hemen odasına çekildi, ben hamur oynamak istiyorum, diyerek. Uzunca bir süre oynadı hamurlarla. Uzun zamandır odasında tek başına böyle vakit geçirmemişti; sessiz, oyuna konsantre olmuş ve dinginlik içinde. Günlerdir evde kabus gibi dolaşan Selim gitmiş, yerine sakin, adeta tüm enerjisi ve aksiliği vakumla çekilmiş izlenimi veren bir çocuk gelmişti. Son derece yumuşakbaşlıydı üstelik. 
Bazen biraz odana git, deyip kovaladığımız çocuk, şimdi de odasından çıkıp insan içine karışmayınca biz gidiyorduk odasına peşisıra. Keyifli idi. Seninle oynayabilir miyim, dedim sevinçle parıldadı gözleri , tabii ki oynayabilirsin. Hem hamurlarla oynayıp hem sohbet ediyorduk.
-Okulunu sevdin mi?
-I-ıh…
-Peki neden?
-Çünkü bir çocuk benim yanağımı sıktı ve kolumu çekiştirdi, diyerek kolunu çekiştiriyordu.
Konuşmasını bölmeden, olayı anlatıp, rahatlaması için bekledim bir süre.
-Peki okulda en çok hoşuna giden neydi? Bu soruyu da okul hakkında fikir almak için soruyordum.
-Karınca olup şarkılar söyledik, en çok o hoşuma gitti.
-Peki en az hoşuna giden ne oldu?
-O çocuğun beni çekiştirmesi. 
Derin bir ohh çektim içimden. Demek ki öğretmenler, okul ile ilgili ters bir şey yoktu, olsa ilk onu dile getirirdi nitekim. 
Bir yandan saçlarını okşayıp bir yandan devam ettim konuşmaya;
-Sen yokken ev bomboş gibiydi biliyor musun? seni, o güzel sesini çok özledim. Devamlı saate bakıyor ve “benim ilk gözbebeğim, kıymetlim ne zaman gelecek acaba?” diyerek hesap yapıyordum.
Biliyorum ki, evde olmadığı zamanlarda unutulmadığını, özlendiğini bilmek epeyce hoşuna gidiyor Selim’in. Nitekim evden ayrılıp geri döndüğünde “beni çok özledin di-i mi anne, ben yokken hep gelmemi bekledin di-i mi anne?” diye tekrarlayarak önemsendiğinin ne kadar hoşuna gittiğini belli eder bana.
Kardeşini de yanımıza alarak sohbete ve oyuna devam ettik. Kerim’in gözü de devamlı Selimîn üstündeydi. Sanırım özlemişti ağbisini. Selim zaman zaman sert, zaman zaman yumuşak bir biçimde öptü durdu kardeşini. Kardeşin de seni çok özlemiş, sen yokken ağlayıp duruyordu, ama bak şimdi nasıl da mutlu görünüyor, diyerek kardeşinin de onu özlediğini bilmesini ve kardeş yakınlığını korumasını istiyordum.
Netice itibariyle gün iyi bitti. Selim yemeğini kolaylıkla yedi. Puan ve oyuncak hatırlatmasına binaen banyodan kolaylıkla çıktı. Ve ufak sapıtmalardan sonra keyifle uyudu.  Diyeceğim o ki; çocuklar eğer gidebiliyorlarsa okul iyidir. En çok da anneler için. Severek gittiğini bildiğiniz ve içinizin rahat ettiği bir okula gidince çocuk, her türlü iyi oluyor. Hem çocuk eğitim ihtiyacını gidermiş oluyor, hem enerjisini atmış oluyor, hem sosyalleşmiş oluyor, hem de anne ve baba nefes alıyor.
Ama en güzel yanı bu değil, işin en güzel yanı benim için; Selim evini, odasını, oyuncaklarını özlemiş oluyor. Bir de enerjisi azaldığından sakin oluyor. Bir de anne ve baba onsuz bir nebze nefes aldığı için yumuşamış oluyor, hem de çok özlemiş oluyor çocuğunu. Geriye kalan kısa sürede kaliteli zaman geçirme ihtimali artıyor. Öbür türlü ise 24 saat beraber olan anne-çocuk ilişkisi yıpranıyor, anne boğuluyor, çocuk boğuluyor, hatta çocuk ailesinden sıkılır duruma geliyor, tahammül azalıyor çocuğa karşı, kaliteli bir yarım saat bile geçmiyor, tam aksine 24 saat beraber olmaya rağmen verimli bir tek saat bile geçirilmemiş oluyor beraber.

Annelerin Delirme Hakkı

Hep diyorum ya bir dönem okuduğum çocuk eğitimi kitaplarından kalma bir kaç bilgi bulutcuğu ve içgüdülerim dışında çocuklarımı yetiştirirken baz aldığım bir şey yok. Ha bir de aile koçumuz haline gelen doktorumuz.  Öyle bir hınçla doluyum ki her köşeden çıkıveren çocuk eğitimi kitaplarına, her tv kanalından çıkan uzmanlara, saçma sapan program sunucularına, bu konuda her sözcüğü hiç sindirmeden kutsallaştıran işgüzar annelere. Bana ne tüm bunlardan, bile dedirtmeyecek kadar kendi sapkınlığını en iyisiymiş gibi dayatan günümüz kadınlarına ve hatta erkeklerine. Öyle ki cehaletin kol gezdiği yıllara gidesim var.
Bazen çok zor durumda kaldığı olur insanın hani. Farz-ı misal hasta olurum bazen.Yerimden kalkacak halim olmaz. Selim’e de ne kadar anlatmaya uğraşsam da anlamaz. Ben yattıkça sıkıntıdan patlar, patladıkça boyuna isteklerini sıralar. Anne hamur verir misin, anne renk değiştiren arabalarım için su hazırlar mısın, anne yukardan bilmem ne verir misin, diye başlayan isteklerin bir ikisini zar zor yerine getirirken bu istekler uzarsa kızma isteği gelir elbette. Bu durumdayken Selim’e karşı nasıl yumuşak, istekli ve şevkli olmalıyım, bu durumda ne yapmalı?
Bazen çok yorgun olurum mesela. Leş gibi yatmak isterim. Elzem görevleri  zar zor yerine getirdikten sonra ohhh, nihayet bitti, deyip koltuğa serilmek üzereyke tam;

-Anneee, benim kakam geldi.

-Olamaz (sessizce),  tamam bitince haber ver. 
-Annee, kakam bitti.

-Ihhh, deyip koltuktan zar zor doğrularak; tamaaam, geliyorum.
Banyoya girdikten hemen sonra;
-A, anne kakam daha bitmemiş.

-Off Selim, tamam bitince çağır beni.
Tam kapıya yönelmişken;
-A, tamam anne bitti.
Üstün bir gayretle görevi tamamlayarak yerime dönerim. Derken içerden Selim mızıldanarak gelir.
-Anne kötü bir şey oldu.
-N’oldu Selim?
-Anne boyalarım döküldü.. Bilerek yapmadım ama istemeyerek oldu.
Odaya daldığımda ortalığın battığını görünce, çığlıklar atmak isterim. Bir yandan da çocuk işte, istemeyerek dökmüş diye bastırmak mecburiyeti hissederim. Bu haldeyken Selim’e karşı nasıl yumuşak, istekli ve şevkli olmalıyım, bu durumda ne yapmalı?

Bazen sebepsizce moralsiz olurum mesela. Böyle nedenini bilemediğim dengesiz anlarım vardır benim. Kimseyle konuşmak istemediğim, mümkün olsa yerimden kalkmayacağım, hep susacağım anlardan. Bu haldeyken bebekle ilgilenmek nispeten kolay da Selim’le ilgilenmek zor. Her şey tamam olsa bile Selim’e suskun kalmak mümkün değildir, zira devamlı konuşur ve aktif bir dinleyici ister karşısında. Olur da yüzüne bakmaz, cevap vermezseniz henüz denemeye gücümün yetmediği bir sayıda tekrarlamaya devam eder sorusunu yahut cümlesini. O haldeyken Selim’e karşı nasıl yumuşak, istekli ve şevkli olmalıyım, bu durumda ne yapmalı?
Bazen biriyle tartışmış olurum mesela. Bazen İlter’le tartışmışız diyelim. Sinirlerim gergin olur, kendi kendime söylenmek isterim, bazen bağırıp çağırıp rahatlamak isterim. Etrafta Selim varsa hadi tut kendini bakalım. Çoğunlukla kendimi tutamam, en azından söylenme konusunda. Tüm dikkatim kızgınlığımda iken Selim’e karşı nasıl yumuşak, istekli ve şevkli olmalıyım, bu durumda ne yapmalı?
Bazen özel bir şeye canım sıkılır. Mesela hamileliğimde Kerim için testlerde Down Sendromu riskinden bahsettiler. Doktor da şuursuz olunca uzunca bir süre moralsiz idim.  Bu durumu Selim’e izah etmek de imkansız. İçimde fırtınalar koparken, yıldırımlar düşerken  ve berbat haldeyken Selim’e karşı nasıl yumuşak, istekli ve şevkli olmalıyım, bu durumda ne yapmalı?
Bir kaç hafta önce annemin düştüğünü ve acilde olduğunu öğrendim. O halde bir yanda ağlayan Kerim, bir yanda “anne dondurmaaaa!” diye devamlı konuşan Selim. O kadar kötü hissediyordum ki Selim’e açıklama dahi yapamıyordum.  Kafamdan türlü senaryolar geçiyordu bu düşme ile ilgili ve dikkatimi kesinlikle çocuklara veremiyordum. Sadece Selim’in ısrarları kulak tırmalıyordu. Üstelik ortada kötü birşeyler dönüyorsa Selim gerginlikten iyice sapıtır. O haldeyken Selim’e karşı nasıl yumuşak, istekli ve şevkli olmalıyım, bu durumda ne yapmalı?
Şimdi ey işbilir ve işgüzar eğitimciler, kitaplar, uzmanlar, anneler, anneanneler, dedeler, babaanneler, komşular, parktaki teyzeler ve daha kim varsa; söyleyin bakalım;  Annenin kusursuzluk hakkı yok mu? Hatta daha kabası, annelerin delilik hakkı yok mu? Her bilgi çocuğa nasıl davranacağımıza dair. Peki sorarım size, tüm duyguları, tüm istekleri ve isteksizlikleri bastırılmış, her davranışı çocuklarına göre saat gibi ayarlanmış bir annenin ruh sağlığı harika olabilir mi? Ruh sağlığı bozuk olan bir anneden ruh sağlığı sağlam çocuklar meydana gelebilir mi? Esas olanın annenin sağlığını korumak olduğundan neden bahsedilmiyor? 
Neden birileri çıkıp; evet şu şu durumda annelerin de delirme hakları vardır, demiyor da hep ve daima çocuğa kusursuz davranmak mümkünmüş gibi davranıyorlar. Neden birileri çıkıp da evet annelerin de delirme hakları vardır ve bu hak zaman zaman kullanılabilir demiyor. Neden birileri de çıkıp evet annelerin de delirme hakları vardır ve bunları kullandıklarında çocuğa birşeycik olmaz, demiyor, demiyor da içimize su serpmiyor. Neden sürekli vicdan azabı gelgitinde debelenmeye maruz bırakılıyoruz. Çocuklarımıza kusursuz davranmıyoruz ve davranamıyoruz ve delirme hakkımızı istiyoruz. En azından ben çok istiyorum bunu. 

Ağzı olan Konuşuyor!

Çocuk yetiştirme ve çocuk eğitimi üzerine müthiş bir kaynak patlaması var. Günümüz annelerinin zaaflarını fark eden fırsat fareleri bu işi ranta dökmek için olur olmaz her türlü kitabı piyasaya sürmekte. Biz zavallı anneler de özellikle ilk çocuk dünyaya gelmeden daha, gerekli gereksiz kitapları alarak önce evimizi sonra beynimizi dolduruyoruz tıka basa ve kaba saba. Fayda getireceğini sandığımız şey ise maalesef sonradan farkettiğimiz bilgi kirliliğinden ibaret.
Şimdi o kitapları okumak için harcadığım pek kıymetli zamanımı düşündükçe yazıklar olsun diyorum. Keşke o vakti çocuğumla geçirmek için harcasaymışım da doğallıkla yetiştirseymişim çocuğumu. Öyle kitaplar vardı
ki okudukça dehşete düşüyordum. Mesela birinde -çocuğunuza asla ve kat’a bağırmayın- diyordu. Çünkü bağrılan çocuğun zekası geriliyormuş. Öylesi böylesi hiçbir alternatifi yokmuş gibi tam bir kesinlikle dile getirilen bu bilgi delirtmeye yetiyordu beni. Ben bu kitabı okumadan evvel Selim’e bir çok defa bağırmışım mesela, eee ne olacaktı şimdi? O zamanı geri getiremeyeceğime göre ve bu kural da kesin olduğuna göre (!) Selim’de maazallah zeka gerilemesi olacaktı. Ne yapmalıydım peki? Ben de sırf bu maddeden ötürü günlerce bunalımda, günlerde ağlamaklı ve çocuğunu bağırmaktan daha da perişan edecek bir sürü eylem içinde buluyordum kendimi haliyle. 
Tabi okuduklarım arasında ne sadece bu kitap vardı ne de bu madde. Selim 1 yaşına girdiğinde şükürler olsun ki ayıldım bu halden. Birden yaptığım saçmalığın farkına vardım. Tüm kitaplarımı ayırt etmeden bıraktım olduğu yerde. Kimi İstanbul’da kaldı, kimi Moskova’da kimi Petersburg’da.  Hala bile etkisinde kaldığım bu leş kitaplardan kurtulmak hayatım boyunca yaptığım en iyi işti ve kendimle gurur duyduğum nadir işlerden biriydi.

Bir de çoğalan Tv kanalları ile her kanalda boy göstermeye pek meraklı uzmanlar… Bunlardan bilhassa kaçmalı insan. Her biri kendine göre tek doğruyu söylüyor; tam bir kendini beğenmişlikle ve tam bir kesinlikle. Ortalığın paranoyak, robotik, prototip, panik ataklı anneler, kadınlar, erkekler ile ve bunların uzantısı olarak piskopat, robotik, prototip çocuklarla dolmasına neden oluyorlar. Bir uzmanın ak dediğine diğeri tam bir kesinlikle kara diyor, bir gün iyi olan bir öneri ertesi gün kötü oluyor, bizler de ne yapacağımızı bilmez halde ama nedense hiç irdelemeden indiriyoruz beynimize bunları. Ve uygulamaya uğraşıyoruz canhıraş bir biçimde.
Salt çocuk eğitimi konusunda değil bu dediklerim; dikkat edin günümüzün son trendi sağlıklı, doğal, organik yaşam çılgınlığı konusunda da ağzı olan konuşuyor. Ortalık uzman kaynıyor. Yetmiyor bir de uzmandan çok uzman kesilen, kendini bilmez, şuursuz sunucu kaynıyor ortalık. Her kafadan bir ses çıkıyor ve izleyiciler neredeyse -yaşamak için yaşarken ölmeli- moduna sokuluyor. Bir gün yumurta yememeli diyor birileri ertesi gün bu bilgi yalanlanıyor, biri dereotu yiyin diyor zayıflamak için öbürü biberiye ve daha neler. Çevremde bu hastalığa yakalanmış onlarca insan sayabilirim. Hastalık hastası olmuş. “Aaa, aman onu yemeyin, aaa aman şu sebzeden bol yiyin, aaa radyasyon yayıyormuş elektronik aletlerinizi kapayın, aaa siz hala ruşeymsiz ekmek mi yiyorsunuz, aa şu, aaa bu ..” diye deliren insanların ne denli can sıkıcı olduklarını anlatamam. 
Şöyle bir silekelenmesem ben de bu pis girdaba girip dolanabilirdim. Ama şükürler olsun ki aykırı tarafım var ve şükürler olsun ki herkesin yaptığı bende tiksinti uyandırdığından özellikle zıddını yapıyorum böyle şeylerin. Tv de konuşan bir doktor, bir uzman görsem elimin tersiyle itiyorum, gazetede görsem bir satırını bile okumuyorum. İnadına hiç yaklaşmıyorum bu türden şeylere.
Şu doktor programları türedi bir de. Geçenlerde evde misafirler izliyor diye kapatamadım, haliyle kulağıma çalındı söylenenler. Diyor ki doktor olan, eğer mide ülseriniz varsa bilmem ne yemeyin, kesinlikle bilmem ne hastalığı yapar. Diyelim bende mide ülseri var ve ben o bahsettiği maddeden yedim. O halde benim kaçarım yok, ben bittim, ben öldüm çünkü o doktorun dediğine göre opsiyonsuz ve kesinkes o ağır hastalığa yakalanacağım. Öyleyse ölmeli insan. İnsanın ümidini öldürmektir yaptıkları. Ve bence inancını da. 
Gene böyle denk geldiğim bir doktor programında bebek-anne ilişkisinden bahsediyordu doktor. Ve şöyle dedi: “Bebek dünyaya geldikten hemen sonra annenin kucağına verilmeli, ilk bağ kurulmalı. Çünkü yapılan araştırmalar, anne ile ik bağı kuramayan bebeklerin ileride cinsel tacizlere maruz kaldıklarınıı gösteriyor. ” son cümledeki kesinliğe dikkat lütfen: cinsel tacize maruz kalabileceklerini yahut kalabilme ihtimallerinin olduğunu gösteriyor değil, cinsel tacize maruz kaldıklarını gösteriyormuş. O noktadan sonra sanırım anneliğimi, etrafımda çocuklarımın olduğunu, kadınlığımı, ahlaki değerlerimi, herşeyimi unutup o doktora verip veriştirdiğimi hatırlıyorum bir tek. Ve delice sövdüğümü. Nitekim Kerim’i doğumdan hemen sonra yoğun bakıma almışlardı ve 2 gün boyunca orada kalmıştı. Bu iki gün zarfında sadece 2 kez dokunabilmiştim ona, ki o da doğumdan epeyce sonraydı. Ne yapacaktık peki? Bu uzmana (!) göre bu tezin ucu da açık değildi ve tam bir kesinlikle söylenmişti. Bu olay bana biz kez daha gösterdi ki; her söylenen ciddiye alınmamalıydı. Hele böyle Tv’lerde boy gösterenler asla ve kat’a dikkate değer bulunmamalıydı.

İşin trajik yanı şu oldu. Sağlıklı yaşam gurusu Dr. Mehmet Öz’de kanser şüphesi ortaya çıkmış. Anlamıyorum demiş herşeyi doğru yaptım nasıl oldu da böyle bir risk çıkar bende…inşaallah sadece risk olarak kalır, gerçeğe dönüşmez ama  işte hayat budur diyesim geldi o an. Tek doğru yoktur hayatta ve herşey bizim kontrolümüzde değildir. Boşuna kendimizi sağlıklı yaşayacağız diye öldürmeyelim. Paranoyak, manyak, panik atak vs. olmayalım. 
Atalım bu kirli bilgileri içimizden, bildiğimiz gibi yaşayalım. Herşeyden yiyelim, herşeye dokunalım, herşeyi hissedelim ve olumlu düşünelim. Yaydıkları bu deli saçmalarına ve paranoyalara prim vermeyelim. “Ah, eyvah  beyaz ekmek yedim kurtuluşum yok deyip panik ataklar geçireceğimize bundan yesem noolur, diyelim mesela. Bu da verilmişse mutlaka bunun da bir sebebi vardır, deyip olumlandıralım kendimizi ve her eylemimizi.
Secret, diye bir kitap vardı çok satanlarda. Kitabı okuyunca aslında tüm olan bitenin pozitif düşünmek olduğunu anladım bir kez daha. Ve pozitif düşünmenin merkezinde de ümit beslemek olduğunu. 
Benim kabülümse şunlardır; 
“Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” 
“Dostum sen düşünceden ibaretsin. Gül düşünür gülistan olursun, diken düşünür dikenlik olursun.” 
Hz. Mevlana.

Yaşayarak Öğrendiklerim – Kardeş Gelince

Selim’e kardeş geleceği zaman son dönemlerde endişelensem de ümitvardım genelde. Selim aklı başında bir çocuktur çünkü, muhakeme yeteneği güçlüdür. Olayları derinlemesine düşünür,  sebep-sonuç ilişkisini iyi kurar. Bu yüzden kardeşine bilerek zarar vermeyeceğini bekliyordum için için.
Bebek dünyaya geldiğinde öğretmeni Selim’i sınıfa girdiğinde alkışlattı kardeşi olduğu için. Bu, kardeşinden dolayı gururlanmasına ve ilk olumlu duyguyu hissetmesine vesile olacaktı.  Oldu da sanırım. Eve geldiğimiz ilk  15 gün cicim aylarıydı Selim için. Evde yeni bir can olması onu epey heyecanlandırmıştı, hatta ilk gün
“Anne kardeşim olduğu için çok mutluyum.” deyip sevinçle sekiyordu evde.  Sonrasında Selim etraftayken açıkça hiç sevemedik bebeği. Arkalarda ve hep fısır fısır seviyor, sessiz öpücükler veriyorduk bebeğe. Selim okuldayken açıkça ve seslice sevebiliyorduk bebeği ancak.
15 günden sonra cicim ayları sona erdi.  Selim aksiliğe başlamıştı. Ne dersek diyelim tersini yapıyordu. Bebeğin kafası hassas demişsek özellikle kafaya çalışıyordu mesela. Kolunu bacağını sıkıştırıyor, türlü denemeler yapıyordu. Ben gene sakinliğimi koruyabiliyordum da İlter hemen panikliyor, bazen çıkışıyor bazen de kardeşini alıp uzaklaştırıyordu Selim’den. Bu da iyi sonuçlar vermiyordu; nitekim kardeşini kaçırmak hem ona karşı soğumasına, hem de ona diş bilemesine neden olur diye korkuyordum. Üstelik dışlandığını da düşünebilirdi ki beni en çok korkutan da buydu.
Bebek etraftayken Selim dikkat kesilirdi davranışlarımıza. Ona onu çok sevdiğimizi tekrarlayıp durduk bu dönemde. En çok da “Sen benim ilk göz ağrımsın, senin yerin çok ayrı.” cümlesini kullandım ve her defasında bu konuşma çok memnun etti onu.  “Kardeşin çok küçük olduğu için ihtiyaçlarını gideremiyor, bu yüzden onunla daha çok ilgilenmek zorunda kalıyorum.” demek de gerekti sık sık. Eve gelenlerin çoğu yakınlarımız olduğu için genelde şuurlulardı ve eve girince ilkin Selim’le ilgileniyorlardı. Şuursuz davrananlar oluyordu elbet. “Ayyy, çok tatlı.” diyerek bebeğe dikkat kesilen ve  gözlerinin içine bakarak adeta “Ben de burdayım, beni de sevin.” der gibi bakan Selim’i görmeyenlere “Ağbisi daha tatlı.” diye uyarıp silkinmelerini sağladık.
Bu dönemde ona özel zaman ayırmaya dikkat ettim. Bebek uyurken ya da İlter bebekle ilgilenirken eskisi gibi elişi faaliyetleri yaptık beraber ya da çok sevdiği alıştırmaları. Eski alışkanlıkları ve eski düzeni elden geldiğince korumaya çalıştım ama imkansızdı tabi. Uykudan önce masal okumayı aksatmamaya çalışıyordum en azından, bu çok önemliydi onun için çünkü. Kardeş gelince düzenim bozuldu demesin istiyordum zira. Devamlı babasıyla dışarı çıkmaya bile içerlediğini düşünerek çok zor da olsa başbaşa dışarı çıkmaya  çalıştım. Onu en çok mutlu eden eylemlerden biriydi bu gördüğüm kadarıyla.
İçgüdüsel olarak edindiğim destur şu idi: öyle davranmalıydım ki kardeşiyle arasında sımsıcak bağlar kurmasına gidecek yolda iyi bir temel oluşturmalıydım. Aralarında ömür boyu sürmesini dilediğim sıcak bağları kurmanın yolu; bu zamanda atılan adımlarda saklıydı sanki. O yüzden çok dikkatli olmalıydım. Mesela olumsuz davranışlarında çılgın tepkiler vermedim, itiraf ediyorum bazen kardeşini harcıyor muyum diye düşündüğüm de oldu ancak edindiğim misyon adına çabucak kovuyordum bu düşünceyi zihnimden. Olumlu davranışlarına övgüler yağdırdım, Davranış Puanlama Sistemi’mizde ekstra puanlar kazanmasını sağladım vs.
“Kardeşimi öpebilir miyim Anne?” dediğinde  “o senin kardeşin, bizden izin almak zorunda değilsin.” diyerek kardeşinin aynı zamanda onun da bir parçası olduğunu hissetsin istedim. Önceliğim; merhamet duygularını harekete geçirmek ve kardeşini sahiplenmesini sağlamaktı. Bu şekilde kardeşinde de ağbisine karşı güven duygusunu oluşturabilirdik belki. Örneğin; “Sen onun ağbisisin, sana güvenmesini sağlaman lazım… Onu korkutmamalı, aksine korumalısın. Mesela ben ağbim yanımdayken kendimi güvende hissediyorum, çünkü o bana zarar vermedi ve beni hep korudu.” diyerek yüreklendirmeye çalıştım bu konuda.
Bir de Selim’le ilgilendiğim sırada bebek ağlıyorsa “ama kardeş şimdi ağbiyle ilgilenme zamanı, biraz beklemelisin” diyerek onunla ilgilenmeye devam ettiğimde önceliğin hala kendinde olduğunu, önemsendiğini hissettiğini ve bunun çok hoşuna gittiğini gördüm.
Bir de en iyi taktik şu oldu; kardeşinin ağzından konuşuyor gibi yaparak konuştum Selim ile. Kimi zaman “İyi geceler ağbi, seni çok seviyorum” deyip yanına yatırdım kardeşini. Öpeyim derken kardeşini ağlatana dek sıkmasına rağmen ve benim içim kan ağlamasına rağmen sert çıkışmadım hiç bu esnada. Bebeğe ciddi bir zarar vermemesine odaklandım daha çok. Hastalandığında “Ağbi, geçmiş olsun, senin için çok endişeleniyorum, inşallah yakında iyileşirsin.” diyerek ve  kimi zaman da “Çok şanslıyım senin gibi bir ağbim olduğu için” diyerek heveslendirmek istedim ağbilik konusunda. Bazen de bebeği kucağıma alıp evin içinde koşturmaca oynadık beraber, çok keyif aldı böylece. Bebekle yalnız bırakmak zorunda olduğumda da “Selim, kardeşin sana emanet.” diyerek sorumluluk hissetmesini ve bu sebepten de zarar vermemesini sağlamaya çalıştım. İşe yaramıştı “Tamam anne, kardeşimi koruyorum” diyerek önüne siper yapar olmuştu bedenini.
İlk 3 aydan sonra daha kolaylaştı işler. Kardeşini kabullenme dönemi başladı Selim’de. Ara sıra kendini kaybedip sertliğe başvursa da eskisinden çok daha iyi durumdayız şimdi.  Ne denli sağduyulu olsa da Selim de çocuk nasıl olsa. Şimdi kardeşinin ağladığını duysa içerden hışımla fırlar, eller yumruk yapılmış, kollar gergin ve surat darmadağın “kardeşime sen mi bir şey yaptın anneeeeeee, çok kızıyorum amaaaaa” diyerek titretir kendini. Bir zamanlar “Annecim seni çok seviyorum.” diye şarkı yazan çocuk şimdilerde “Ailecim seni çok seviyorum.” diye şarkılar söylüyor.

Yaşayarak Öğrendiklerim – Kardeş Gelirken

Selim’e kardeş geleceği zaman her zamanki gibi detaylı düşünüp kendimi endişeye sevk etmedim. Benim  olaylara körü körüne atlama huyum vardır çünkü, ötesini berisini hesap etmeden. Hamileliğimin son aylarında Selim’in doktorunda sohbet ederken kardeş gelince ne yapacağımı sordu doktor, ben öylesine rahattım ki; özel bir şey mi yapmam lazım, dedim. Selim’in çok duygusal olduğunu, çok etkilenebileceğini, böylesi çocukların kimisinin kekeme olduğunu, kiminin altını ıslatmaya başladığını ve kardeşi getirenin anne olduğu için en çok anneye çektirdiklerini, evde huni takıp dolaşmak

istemiyorsam Selim’i kardeş gelmeden bir okula başlatmamız gerektiğini anlattı. İşte o andan itibaren bir korku bulutu sardı etrafımı. O umursamaz -saldım çayıra, mevlam kayıra- tavrı yerini öngörülemez bir endişeye ve korkuya bıraktı.

Öyle bir durum ki hamilelik, hele ki son aylar ve hatta son günlerde geriye dönme isteği yaşıyorsunuz ancak ne mümkün. İleriye gitmek de epey ürkütücü. Neyle karşılacağınız hiç belli değil, önünüz ziyadesiyle puslu çünkü. 
Doğuma bir ay kala Selim’i okula yazdırdık ilkin. Çünkü bebek geldikten sonra okula göndermek onda onulmaz yaralar açabilir, -bebek gelince ben kapı dışarı edildim- düşüncesine kapılabilirdi.  Tam gün yerine haftada 3 gün 09:00 – 16.00 saatleri arasında okulda olcaktı. Böylece azar azar alışacaktı evde ayrılmaya. İlk zamanlar epey zor geçti, ben ilk gün okulda tam gün, ikinci gün okulun karşısındaki parkta tam gün, üçüncü gün  yarım gün yemek saatlerinde orada olmak üzere çevresinde oldum Selim’in hep.  Okul iyiydi hoştu ancak yemek saatlerinde o sosyal çocuk gidiyor yerine yabani bir hayvan geçiyordu sanki. Yemekhaneye inmemek için basamaklarda avazı çıktığı kadar bağırıyor, ağlıyor, tekmeler savuruyor, yemek konusu kapanınca gene tatlı çocuk oluyordu. En sonunda “Yemek yemek zorunda değilsin, ama yemekhaneye inip arkadaşlarınla oturmayı denemelisin” diyerek ortak bir paydada buluştuk Selim’le.  Böylece daha kolay alışmaya başladı. okula. Allah’tan geç kalmamışız zira 15 gün tamamen Selim’e adadık herşeyi.  Bir de okula alışma sürecinde ardı arkası kesilmeyen hastalıklar başgösterdi. Bir gün okula gidiyorsa 3 gün evde oluyordu hastalıktan. Doğum yaklaşırken nispeten alışmıştı artık, en azından yemek saatlerinde cıngar çıkarmıyor, yemese de masaya oturmayı kabul ediyordu,  hatta servis birazcık geç kalsa -aaa, servis de nerede kaldı?- diyecek kadar istek gösterdiği de oluyordu.  Doğum zamanı kısmen düzene girmişti hayatımız. 
Mecburen sezaryen olacağım için nispeten rahattım ama doğum bu hiçbir şey garanti değildi ve bu yüzden kendimden çok Selim’in acil bir durumda hazırlıksız yakalanmasından korkuyordum. İlkin Selim’e durumu anlattım bir kaç kez. İçimden bir ses de ne yaparsam yapayım Selim’in olayları başına geldikten sonra kavrayacağını söylüyordu hep. Afaki konuşmalar ne ifade edebilirdi bir çocuk için diye düşünürken doğum yaklaşırken Selim’in devamlı kardeşinden bahsetmesine şahit olduk. Tüm bu konuşmalar olumsuz öğelerle doluydu. Kardeşimi sevmiyorum, geldiği zaman istemiyeceğim onu vs. gibi. Zannımca muhakeme yapıyordu kafasından sürekli bu konuyla ilgili.
Doğum vaktinde gerçekleşti. 2 gün hastanede kaldık ve bu süre zarfında Selim’i hiç getirtmedik yanımıza. Doktorumuzla verdiğimiz ortak karardı bu çünkü. Anneyi hasta vaziyette görmesini direkt kardeşi ile ilişkilendireceği için kardeşiyle ilk andan itibaren negatif bir ilişki kurmasına sebep olmak istemiyorduk. Her ne  kadar bu iki gün zarfında onu görmek için deli olsam da bencilliğimi bastırıp hastaneden çıkacağımız güne kadar bekledim. Üstelik doğum problemliydi, bebeği çıkacağımız ana kadar yoğun bakımdan alıp alamayacağımız belli bile değildi. 
Hastaneden çıkacağımız gün Selim bizi almaya geldi. Ondan bir kaç dakika önce de bebek gelmişti. Ben bebeği yoğun bakım dışında ilk kez görüyordum, telaşlı ve heyecanlı idim.  Selim’i gördüğümde ya bebekle gereğinden fazla ilgilenirsem de onu üzersem diye endişeliydim. Selim ise kesinlikle çok gergindi, kucağımda bebekle beni gördüğünde yüz kasları epeyce gerilmişti. Neyse ki “kardeşin gelince sana bir sürü balık getirdi.” diyebileceğimiz bir plan kurmuştuk. Daha önceden aldığımız balıkları, ki Selim bayılır balıklara, kardeşinin getirdiğini(!) gören Selim’in hem dikkati büyük oranda dağıldı, hem endişeli ifadesi yerini sevince bıraktı hem de kardeşiyle ilk sıcak bağı kurmasına vesile oldu. Eve gelen herkese gururla balıklarını gösterdi ve kardeşinin ona hediye getirdiğini söyledi. 
İlter’le kardeşinin getireceği hediye planları kurarken bir yandan da bu denli mantıklı bir çocuğa bunu nasıl yutturacağımızı konuşup duruyorduk. Selim yutar mı bu numaraları, diyorduk bir yandan. Ancak ne denli mantıklı olursa olsun sonuçta Selim de çocuktu ve inandı söylediklerimize canı gönülden. Yalnız bir ara “Anne, balıklar senin karnında mı yaşıyordu?” diye sordu, neden deyince ben; “e kardeşim onları yanında getirdiğine göre onlar da senin karnında yaşamış olmalılar.”dedi. İçten içe düşünmüştü gene olayın derinliğini.
Eve geldikten sonra işler kısmen zorlaştı hem de an be an. Selim büyük oranda dikkatini kardeşine vermişti, üstelik ilgilenmiyor gibi gözükse de bütün duyuları, algıları anne-kardeş-baba ekseninde dönüyordu belli ki. Bu zor dönemde okulun çok büyük faydası oldu. Zira hiçbir meşgalesi olmayan Selim muhtemelen çok daha fazla dadanacaktı kardeşine ve bize. Biz de büyük oranda dikkatli davranmaya çalıştık ancak her an sukunetimizi ve hoşgörümüzü koruyamadık. Kardeşimi öpücem, kardeşimi sevicem, adı altında yaptığı eziyetleri hoşgörmeye çalışmakla bir başka suça ortak oluyorduk sanki, zira kardeş kaynıyordu arada bu kez. Üstelik Kerim 2 gün yoğun bakımda kendi başına kalmıştı, onun Selim’den daha çok ilgiye ihtiyacı olabilirdi. Beni sezaryanlı , ağrılar içinde koşturmak değil de bu düşünceler yoruyordu en çok. 
İlk günler açıkça sevemedik bebeği, aşırı ilgi de göstermedik. Hatta Selim’e aşırı ilgi göstermiş olabileceğimizi düşünüyorum şimdi. Eve pek gelen giden de olmadı, dolayısı ile abuk sabuk konuşmalara maruz kalmadı. Gelenler çok yakınımız oldukları için normal dışı bir konuşmaya müdahale edebildik hemen..-Ağbi oldun artık şöyle dur, ağbi oldun şöyle yapmalısın- gibi zırvalara hiç girmedik ağbilikten nefret etmesin diye. Kardeşin uyuyor sessiz ol, da demedik, ehhh bu kardeş gelince rahatça oyun bile oynayamıyorum demesin diye. İşin özü empati yaptık, yaptım Selim’e en çok. Ve şükürler olsun ki o en kritik dönemeci döndük. Şimdi okullar tatil başka türlü baş etmek gerekiyor Selim ile ve başka türlü balans ayarı gerekiyor kardeşi ile arasında. Bu konuya da başka zaman girerim belki.