Tag Archives: 2. Çocuk

Komando Ruhlu Annelik

İlter Komando der bana. Fiziksel gücümü aşsın aşmasın her yükün altına girmem, kadınsı zerafetten gayet uzak biçimde kaba saba tüm işleri sırtlanmam ve üstüme gelen bir roket olsa dahi çekilmemem, istifimi bozmamam sebebiyle. Üstünden araba geçecek olsa aldırmıyorsun, diyor. Haklı da. Geçmişliği de var bir kaç kez. Sanırım bunda annemden gelen çilekeş genlerimin payı çok büyük. Nitekim ailenin tüm fertlerinde vardır ‘Komando Ruhu’ Evde bel fıtığı olmayan yoktur mesela, kaldı ki 2 kez ameliyatını olan çoktur. Önümüze gelen maddi yahut manevi yükü, ben bunu taşır mıyım, taşıyamaz mıyım diye düşünmeden sırtlanırız hemen. Bir de bu iflah olmaz genlerin üstüne sefil öğrenciliğimden gelen zayiatlar eklenince ortaya çıkan; şah iken şahbaz olan ben!

Anneliğim de bu hal üzredir. Komando ruhunun üzerine, olacakların ötesini berisini hesap etmeden, işin içine dört ayakla girme huyu eklenince çoğunlukla boyumu aşan durumlarda bulurum kendimi. Önce kırkbin kaplan gücündeymişcesine hayat çarkını döndürmeye uğraşırım cansiparane biçimde. Nefes nefeseyimdir, yorgunluktan ölebilirim belki ama sorgusunu yapmayı dahi akıl etmediğimden yaşam döngüsünü devam ettiririm tüm gayretimle. Çoğunlukla ağır aksak da olsa yürüyen çark tökezliyor bugünlerde. İşte şudur mesele;

Selim doğduğunda İlter’le daha hastanede kalmıştık yapayalnız. İlk gece birileri vardı ama ikinci gece başbaşaydık. Üstelik normal doğum diye gittiğim hastanede ameliyatlı kalakalmıştım. Apar topar hastaneye gitmek, onca ağrıya rağmen sezaryene mecbur kalmak, ilk bebek, tümden gelen şaşkınlık ve bönlük ile güdülmüş koyun gibi ne denirse yapıyordum. Hemşire ameliyattan bir kaç saat sonra ayağa kaldırmayı denediğinde hiç itirazsız kalktım, hem şaşkın hem de itaatkar idim alabildiğine. Hayretler içinde kaldılar; ağrı eşiğiniz ne kadar yüksekmiş dediler.  E, bilmezler ki, ne de olsa ben bir komandoydum. Hiç -ah ağrım, vah canım- diyemedim, hep bir an önce kalkmaya uğraştım. 2. gece İlter hastane odasında uyudu ben hastanenin en cırtlak bebeğine baktım. Üstelik dedi ki -iyi ki ayağa kalktın!-

Moskova’ya gittik. Arkadaşımın biri -Vay canına, tek başına, yardımsız çocuk büyütüyorsun oralarda- deyince şaştım. Anormal olan bir şey mi yapıyordum da haberdar mı değildim diye, sorguladım. Sonra aldırmadım, kendimi yiğit bir kadın sandım. Oysa Selim de çok zorlanmıştım. Korkunç bir kolikle başlayan  2 yıl boyunca günler geceler boyunca uyumayan, yemesi kabus olan bir çocukla kalakalmıştım. Ve belki bir kaç çocuk büyütecek kadar yıpranmıştım. Aklı başında bir kadın benim durumum budur, tek çocukta kalmalıdır, derken ben ikinci çocuk da olmalıdır dedim. Gene sezaryen oldum. Gene derhal kalktım. Gene yardımsız ve gene komandoydum. Herşeye yetişirim, herşeye yeterim yanılgısındaydım gene. Hayat çarkını tüm gücümle döndürmeye uğraştım yüksek cehaletimle ama ne yazık ki  bu kez sınıfta kaldım. Çok şeyin aksadığına, artık kırkbin kaplan gücünün de yetmediğine bana gerekenin yüzbinkaplan gücü olduğuna şahit oldum. Titizlenmelerimden eser kalmadı. Ev darmadağın. Selim’in okulu ayarlanmadı. Evden taşınmalı. Yapılacak tonlarca iş, alınacak onlarca eşya, bakılacak çocuklar ve en önemlisi kendim darmadağınım. Artık ne temizlikçi, ne yardımcı, ne okul, ne ev, ne eşya arayışına yok takatim.  Zaten öncelik hangisinde onu bulmaktan bile acizim. Saldım çayıra mevlam kayıra modundayım. Dilerim Mevlam kayırır! Rabbim kimseye taşıyamayacağı yükten fazlasını vermez ya, budur inancım. Bundan dolayıdır ki bir ilahi gücün beni bu durumdan çıkarmasını beklemekteyim. Ümitvarım.

Velhasıl-ı kelam; zamane anneliği çok zor bir sanatmış. Hele ki yardımsız! Kapalı kutu gibi evlerimizde bir başına çırpınmak bir yere kadarmış. Olan yarı deli annelere ve ona bağlı çocuklara olmuş. Bugün öğrendim ki –Bir çocuk yetiştirmek için koca bir köye ihtiyaç varmış!-* 

*Blogcu Anne‘den. Bir Afrika atasözü imiş. Yazıyı ordan yola çıkarak kaleme aldım.  Bunun üzerine çok yazasım var daha. Yarama parmak basıyor tam da. 

Sahne Senin Küçük Kardeş!

Küçük kardeş ilk dünyaya geldiğinde anne, baba, aile büyükleri, küçük ve büyük kardeş çetin bir savaşın içine çekilirler. Büyüğü ruhsal olarak, küçüğü de fiziksel olarak korumak adına herkes teyakkuza geçer.  Ne denli çaba sarfedilirse sarfedilsin küçük kardeş illa ki büyük kardeşin türlü eziyetlerine, zulümlerine maruz kalır. Anne ve baba da içi sızlayarak takip eder bu durumu yakinen. Bir yandan küçüğe içi sızlar, bir yandan büyüğe makul davranmaya uğraşır. Küçük, sessizce ve arka odalarda sevilir. Ve büyük oranda ihmal edilir. Büyüğün gözüne gözüne sokarak, koca harflerle “Biz seni hala çok seviyoruz.” cümleleri sıralanır birbiri ardına.  Abartılı davranışlar sergilenir,  içten gelsin gelmesin  sevgi gösterilerine girilir.
Küçüğe “Aptal o, birşeycikten anlamıyor, o yüzden onunla daha çok ilgileniyoruz.” denilse de büyük kardeş aptal yerine konur asıl. O da, ya o hengame içinde bunu farketmez ya da anne ve babadan intikam almak uğruna işkenceyi uzatır ve farkında değilmiş gibi davranır. Ve gene bildiğini okur. Canı sıkıldıkça kardeşini mıncıklar, “Seviyorum ama !” diye masumane rollerle işkenceye devam eder küçük kardeşe. Öpeceğim, adı altında ısırmalar, sarılacağım adı altında kardeşi morartana kadar sıkmalar baş gösterir. Anne ve babanın zoraki gülümsemelerinin arkasında duran gerginliği elbette sezer ancak bu onu daha çok kamçılar, zira herşeyin sorumlusu onlardır. Hazır fırsat varken onlara da, bebeğe de eziyete devam edilmelidir. Çıldırmanın eşiğine gelinen bu günlerde anne ve babanın da her daim soğukkanlılıklarını koruyamadıkları görülür, bazen büyük kardeşe sert çıkışlar yapıldığı da olur. Ancak bu derin bir vicdan azabı olarak geri döner ebeveynlere. Zaten ebeveynler ölümcül bir tercih yapmak zorundadırlar, ya bebek ihmal edilecektir, ya büyük kardeş ve illa ki derin bir vicdan azabı olacaktır bu tercihin sonunda.
 
Geçmez sanılan bu büyük kaos zamanla kabul edilebilir olur. Bir süre sonra da taraflar sakinleşme yoluna girer. Giderek küçük kardeşin sevilme potansiyeli artar ve arka odalardan salona taşınır biraz biraz sevmeler. Gene de anne ve baba titiz davranmaya devam eder, etmelidir de. Nitekim büyük kardeş, küçük kardeşi tamamen unutmuş değildir, sadece geri çekilmiş izlenimi uyandırmaktadır. Derken küçük kardeş ezikliğinden sıkışmışçasına “ben burdayım!” diye ortaya atar kendini. Zaten bu sırada küçük kardeş tadından yenmez bir kıvama gelmiştir, haliyle daha aşikar sevilir. Evin içinde ilgi kaybına nispeten alışan büyük kardeş, evin dışında birilerinin küçük kardeşe duyduğu yoğun ilgiyle ilk günkü yaban günlerine geri döner. Küçük kardeşi çekiştirmeler, öpeceğim diyerek kıstırmalar baş gösterir derhal. Tansiyon bir yükselir, bir düşer böylesi durumlarda. Bu duruma da alışılır. Derken bir tarafa itilmiş, sinik ve silik  geçen bir 6 ayın ardından, küçük kardeş “yetti yahu!” diyerek bayrağı devralır ve “Bundan böyle sahne benim” der adeta. Ve giderek büyük kardeş silikleşmeye, küçük kardeş yırtıcılaşmaya başlar. Ara sıra roller değişir, debelenme başlar.
İşte, bir süredir ayak seslerinden geldiğini anladığım şey buna alametmiş. Kerim uyanışa geçti ve bayrağı devralma yoluna girdi. Bugün gittikçe yükselen diş sancısıyla birlikte varlığını tamamen ortaya koydu ve kabul ettirdi zor da olsa. Selim ise ürkek, ne yapacağını bilmez halde idi. Kah kızdı, kah acıdı, kah susturmaya çalıştı, kah bağırdı, kah sustu. Bir ara ne uyuyan, ne duran ama sadece ağlayan Kerim’e “Ne istiyorsunnn?” diyerek yükselttim sesimi, Selim titremeye başladı kızgınlıktan, bana kızmaya da korkuyor ama kendini tutamıyordu, halinden anlaşılabiliyordu ancak;
-Ne oldu? diye sordum,
-Kardeşime iyi davran anne!!! dedi yumruklarını sıkarak.  
-İyi de ne yapsam olmuyor, ben de ne yapacağımı şaşırdım ve çok yoruldum.” 
-O zaman tut kendini annee! diyerek bir ders daha verdi bana. 
Bir ara Kerim uyusun diye yürümeye korktu. Evde çıkan -çıt- sesine dahi uyanan Kerim, elbette bir başka çocuğun olduğu ortamda uyumakta çok zorlandı hatta hiç uyumadı. Bunun da faturası Selim’e çıktı çoklukla. Bir ara ben Kerim’i onmilyonuncu kez uyutmaya yeltenirken o da yanıma geldi, yerinden kıpırdayama korkuyordu. Tam Kerim gözlerini kapamışken ninni söylemeye başladı ve Kerim elbette gözlerini derhal açtı. Ben de iyi niyetli olduğunu bilmeme rağmen o anki  yorgunluğun ve çaresizliğin etkisiyle kızdım Selim’e. Bütün günün sıkıntısı, ihmal, gereksiz kızgınlıkları biriktirdiği anlaşılan Selim ağlamaya ve “Ben sadece yardım etmeye çalışıyordum, hem sana yardım ediyorum ki benimle ilgilenmeye de vaktin kalsın!” diyerek içimi dağlamayı başardı gene. Üstelik gözlerini kapamaya uğraşıyor ve ağladığı farkedilmesin istiyordu. Ah Selim, vah Selim!
Yoksa eskilerin dedikleri “An olur, küçük kardeş ayağa kalkar ve büyük kardeşe zulmeder.” hali mi gerçeğe dönüşüyor? Yoksa Selim giderek garibanlaşırken, Kerim aslan kesilen mi olacak? Yoksa bu Deli Anneye bir başka iç acısı mı görünüyor ufukta? Üstelik pek müsaitken kendine keder bulmaya? Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler, deyip, güzel düşünmeli..

2.Çocuk Ütopyası

Selim’de çok zorlandım ben. İlk çocuk acemiliği, etrafımda deneyimli birilerinin olmayışı, Selim’in yapısal zorluğu birleşince ortaya dramatik durumlar çıkıyordu sık sık. Doğduğu ilk geceden itibaren başlayan, kolikle devam eden korkunç ağlamalar, süt yetmezliği ile 4.aydan itibaren başlayan yememezlik hali, sese, kokuya, ağrıya aşırı duyarlılığı, tarifsiz diş sıkıntıları ve buna eşlik eden inanılmaz bir uyku direnci, ki gece 2 den itibaren uyanır, sabaha dek uyumaz, uyutmazdı, uyusun da ne olursa olsun diyerek ayakta sallamayla gelişen kendi kendine uyuyama hali ve devamlı sallanma isteği, her an terlemesi ve buna bağlı olarak sık hastalanması vs. ile zor günler, gecelerdi. Etrafımdakilerin deyişiyle 10 çocuk bakmış kadar oluyordum Selim’le. Geçti çok şükür.

O yüzden Selim’in bebekliği ile geçen bir yıl hem hayatımın en uzun süren yılıdır, hem de o harala gürele içinde geçen, kayıp bir yıldır benim için.  Bütün enerjimi Selim’in işlerine adadığımdan onu doyunca sevmeye fırsat bulamadığım ve bunun için epeyce hayıflandığım bir yıldır. Oysa başkalarının çocukları için bile deli olurdum ben, etrafta bir bebek bulsam saatlerimi onla geçirirdim hiç düşünmeden. Kendi özçocuğuma kendimi veremiyordum bir tek. Çocuklarla ilişkimi görenler her daim “Senin çocukların çok şanslı olacak!” derlerdi. Dedikleri gibi olsaydı keşke! Şimdi farkediyorum ki Selim’le ilişkimiz büyük oranda ciddiyet, az miktarda keyfiyet ve samimiyet üstüne kuruluydu. Oysa başka çocuklarla tam tersi geçerliydi. Bu yüzden de eğlenceli idi, eğlenceli idim ben de. Ve gene o yüzden Selim’de eğlenceli  biri olmaktan ziyade anne sorumluluğunun alabildiğine hakim olduğu sıkıcı biriydim. Acıklı bir durum!

Bazen Selim’in başka birinin çocuğu olduğunu düşündürtürdüm kendime zorla. Hiç bir işle uğraşmadan onun yanına sokulur, gevşemeye çalışır ve başka bir gözle bakmaya çalışırdım ona. Gözlerinin içiyle gülen, sevimli, ilgili, tadından yenmeyen, yanında olmaya  can atacağım bir bebek olurdu Selim böyle bakınca. Ama gel gör ki, ilacı, kakası, çişi, uykusu, maması vs. derken şöyle bir sakinleşip de onunla yeterince hasbihal edemiyor, sevişemiyordum doyasıya.

İşte bu dönemlerde kulağıma çokca çalınan, “İlkler hep zordur, ikinci bebekler çok daha sakin ve kolaydır.” söylemlerini saklı tuttum içimde. İkinci bir bebeğimiz olursa şayet, bunun çok daha kolay olacağına, öyle kolik, uykusuzluk, aşırı duyarlılık, yememezlik, süt yetmezliği yaşamayacağıma çok derinden inandım. Üstelik bu bebekle daha sakin, daha tecrübeli olacağımdan tadına da varacaktım bebek büyütmenin. Ve ötesini berisini çok da düşünmeden ikinci bebeği beklerken buldum kendimi. Yani oldukça ütopik bir girişimdi benim için. Selim gibi bir çocuğu büyüten bir annenin başka bir çocuk düşünmesi tek başına ütopya değil midir zaten? Üstelik  benim koşullarımda; yardımsız ve desteksiz. Hangi mantıklı anne bundan sonra 2. çocuğa cesaret edebilirdi?

Yapısal olarak böyleyimdir ben. Bir işe başlarken detaylı planlar, ince hesaplar yapmam, paldır küldür işin içinde bulurum kendimi.Tezcanlılığım hayatın her aşamasında aynı şekilde işler. Evliliğim de böyle oldu, ilk çocuğu istemem de, Moskova’ya yerleşmemiz, ordan Petersburg’a geçişimiz ve ordan gene İstanbul’a gelişimiz de, şimdi kaçmak için fırsat arayışımda. Mesela hiçbir tatilime planlayarak gitmemişimdir, hepsi anlık olmuştur.  Bazen iyi gelir böylesi, kararsızlıkta kalmam ama hayati durumlarda başıma iş açtığı da olur bu halin.

Dolayısı ile ikinci bebeği beklerken pek rahattım. Ta ki doğuma bir ay kala doktorumuzun endişeli konuşmalarını dinleyinceye dek. Bu konuşmanın bir faydası oldu Selim’i acilen okula yazdırdık, büyük oranda dikkati dağıldı, evde bana nefes alacak alan kaldı, kendi eğlendi ama onun dışında benim endişe kavramıyla tanışmama neden oldu bu konuşma. Öteki türlü paldır küldür işin içine girecektim. Benim umudum, ilkin dualardaydı, ikincisi de Selim’in aklı başında bir çocuk olduğuna dair duyduğum inançtaydı. Bir de ;

“Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” ve
“Dostum sen düşünceden ibaretsin. Gül düşünür gülistan olursun, diken düşünür dikenlik olursun.”

felsefesini yürekten hissetmemdi. Korkunç anlar yaşamadım çok şükür. Arada dellenmek zaten olağan benim için. Ha bir eksik, ha bir fazla.