Tag Archives: Kezban

Didik Diyalog – Sahne Senin Kezban!

Dur hele bir Deli. Bildiğin gibi değil ahvalim. Hastalıklar süresince kendimi çok didikledim.  Çokca dedim -ah keşke kıymetini bilseydim o sağlıklı günlerin, keşke bunca söylenmeseydim de geri gelseydi kaos da dolu olsa o günlerim-. Biliyorum, çokca söylendim, çokca dır dır ettim. Biliyorum giderek sevimsizleştim. Sevmem söylenmeyi bilirsin, lakin sonuçta ben de aciz biriyim. Yaşarken hep aklı başlı kalmak da mümkün mü ki Deli’m? İşte ben de tam bu hal üzreyim. Yaşarken o derbederliği, söylenmekten alıkoyamıyorum kendimi, neyleyim? Basit bir insanım ben be Deli’m. Zaten tek yaptığım söylenmek değil mi? Kezban’ın elinden başka bir iş gelir mi?

Söylenmekle eline bir şey geçti mi dersen, geçmedi elbet, bilirim. Hatta öyle ki daha da geriye gittim,  boyuna dibe çekildim. Hem Hak’tan yana da utanç hissetmekteyim. Bunca nimeti etmiş gibi oldum berhava,  takıldım olumsuzluklara boyuna. Dilerim affola!

Hani dün dediğin çemberim var ya benim, girdaba dönen merkezin ta içindeyken dahi biliyorum bu rüsvay halimi. Lakin o girdapta döne dururken bir anda çekip çıkaramıyorum kendimi.  Giderek  güzel düşünmek ve güzele ulaşmak felsefemden uzaklaştığımı da bilmekteyim.  Ahkam kesmelerim kötü niyetten değildir asla ve kat’a, hem ben olsa olsa kendime ahkam keserim. Yoksa başkasına, haşa!

Milimetrik saliseler içinde halimin farkına varıp, kendimi dürtmeye yeltensem de, 24 saatin kalabalığı içinde kaybolup gidiyor iyi düşünmek için irkilmelerim.

19 saat uyanıklık+5 saat uyku = 24 saat ve yenilenme, yeni bir rutine enerjiyle başlamak yerine benim halim  nicedir söyleyeyim. 24 saat uyanıklık arasına serpiştirilmiş yarım yamalak uykular ve birbirini  ardı ardına takip eden 24 saatler midemi bulandırdığı gibi aynı zamanda bulandırıyor bünyemi, zihnimi.  Hem zihin, hem de fiziksel görüş bulanık olunca içimdeki sistem de allak bullak oluyor. Ve olan oluyor Deli’m; derhal basit yanım  dizginleri eline alıyor ve -sen çekil hele!- diyor sağduyulu tarafıma. Hem bilirsin çok da ağır gelmez sağduyulu tarafım, kuvvetli değil benim sistemim. Ki ben basit bir insanım Deli’m, bilirsin! Ben kim, ahkam kesmek kim?

Hem ne demişler: -Hekimden sorma, çekenden sor-, halimi bir  yaşayan bilir. Asıl bilmeyenler ahkam kesmesin ve geri gitsin geri! Hep sen kovacak değilsin ya beni, şimdi de ben kovuyorum seni. Al pılını pırtını az öte git Deli’m. Yedin bitirdin beni nitekim!

Didik Diyalog – Konuş Deli Anne!

Hey gidi Kezban hey! Kaç kez dedim sana gel dinle beni, terketme dediğim sözleri.  Gel gör ki, dinlemediğin gibi beni, fütursuz bir huy edindin, yeni. Başladın ahkam kesmeye, aklın fazla gelmiş gibi. Ah Kezban Ah! Akıllanmadın gitti. Derdin -ahkam kesmekten haya ederim ben!- Şimdi n’oldu da birden büyüklendin? Üstelik  ben o sözünde bile bir küstahlık sezdim. Bir de arsızca yanıma geldin gene, ne edeyim ki?
Dedin; şükretmek gerek. Lakin rezili rüsvay ettin kendini. Habire şikayetlendin. Selim’in kakası, Kerim’in çişi diye isyan ettin. Lakin öyle bir boğuşmanın içine girdin ki kalmadı şikayetlenecek halin. Önce İlter hastalandı, tam da yurt dışına yolculuğa çıkmaktaydı. Gitti yâr, hastalığı kaldı yadigar. İlter’in gittiği sabahta, Selim uyandı ağrı, yüksek ateş ve kusmayla. İki gün sürdü bu emareler. Dedin ki ilk gün: “Keşke karmaşa ve kaos da olsa kıymetini bilseydim o berbat günün, yeter ki sağlıklı olsaydı oğlum bugün!” Beri yandan korktun ya Kerim de hastalanırsa ve en kötüsü ya ben de düşersem dedin, neyse ki bu kez haline şükretmeyi ve iyi düşünmeyi aklına getirebildin. Silkinmen için beterin beteri var, deyimini tescil etmen gerekliydi demek ki!

Dedin; olumlu düşünmek gerek, olumlu düşünmeyeni terketmek, olumsuz ortamlardan kaçmak gerek. Lakin giderek kendine kaostan bir çember edindin, gide gide, şikayetlendikçe katmerlendi olumsuzluğun, çemberin daraldı ve kapıları sımsıkı kapandı. Sen hala uyanmadın, ya da kısmen uyansan da silkelenemedin ve çemberin merkezi  girdaba döndü, içinde debelendiğin. Nitekim bu kez olumsuz düşünen de sendin, olumsuz ortam da evindi senin. Kendinden kaçmak ne mümkün, hele ki bir anne olunca kaçmak mümkün mü? Ve öyle bir şamar yedin ki Kezban günlerdir kendine gelemedin. Şimdi Kerim de yakalandı hastalığa, dua et de sen düşmeyesin!  Nitekim İlter hala dışarda.
Geçen gün, baktım bir yazına -bebeğinizi emzirin- diye buyur etmişsin. Ahkamın alasını kesmişsin.  Ben Selim’i 22 ay emzirdim, Kerim’i de emzirmek isterim demişsin. Sen demez miydin ki kimin ne yaşadığını kim bilebilir, biz kimiz ki ahkam keselim? Bugün bir yanlışı kınıyorsak yarın o kınadığımız yanlışlığı yapmayacağımızdan nasıl emin olabiliriz? Beşer şaşar değil midir? Hani hep bir misal vardır içinden geçirdiğin -Kalbini yarıp baktın mı?*- derdin. Bunu kendine rehber edinmiştin. Kimseye bu sebeple önyargılı davranmamalı, bilmeden hüküm  vermemeli, kimseyi kınamamalı demiştin.  Şimdi ödün patlıyor, lakin Kerim gündüz hiç meme almıyor! Hatta gece bile şevkli durmuyor. Her an memeyi bırakmaya yüz tutmuş, üstelik hasta ağlaşıyor. 

Ah Kezban Ah!

Kezban: Dur hele Deli! Benim de söyleceklerim var. Lakin bekle beni, yarın geleceğim geri.

—————————————————————————————————————-

*Asr-ı Saadet Dönemi. Savaşan iki grup. Biri Peygamber Efendimizin gönderdiği askerler, diğeri müşrikler. Müşrikler mağlup oluyor. Askerlerden biri müşriğin birine mızrağı indirecekken müşrik -La ilaheİllallah- diyor. Asker aldırmıyor ve mızrağı indirip, öldürüyor müşriği. Döndüklerinde öldüren asker, müşriğin bunu ölüm korkusundan söylemiş olduğunu aslında müslüman olmadığını söylüyor. Peygamber Efendimiz de askere dönüyor ve – Kalbini yarıp baktın mı?-diyor.

Kezban Zıkkımın Kökünde!

Kim var orda? Kezban? Ne o, saklanıyor musun utançtan? Ah deli Kezban, Ah! Gel, gel çekinme gayri. Gel, gir de içeri, konuşturma beni burdan. Bak gene bakıyorsun gariban mı gariban. Gözlerinin feri sönmüş, üstün başın yamalı. Bir kaç gün  -iyiyim- der dolanırsın da 3.gün mutlak düşersin yollara, varmak için ta yanıma. Bilirim, bilmem mi nasıl daralır için, sıkışır kalbin de -iyiyim- der oyalarsın kendini en alasından. Bilirim berbat hissetmektesin, bilirim içini susturmak için, bir deli öfkeye teslim olmak üzere ama direnmektesin. Bilirim; bilirsin ki içindeki kıyımlar durulmaz amma dışardaki fırtına, boran bastırsın istersin içini, ondandır yaygara çıkarmak isteğin, ondandır ayarı kaçık sesin. Bilirim çoktandır bir derin sıkıntının eşiğinde beklemektesin. Bilirim -zor, çok zor- demeye dahi çekinir, kendini kendinden bile gizlersin. Bilirim ötelersin de ötelersin kendini, delirdiklerini. Belki böyle böyle küçük patlamalar ile büyük patlamayı örtmek istersin. Ah Kezban Ah! Marmara Fayı mı ki bu, küçük depremlerle büyük felaketi önleyesin?
Bilirim, ara sıra kendini kaptırırsın hayatın telaşına, kafanı devekuşu misali kuma gömersin. Birbirinden sıkıcı işleri ilk defa yapıyormuş gibi şevkle, uzaktan görene -aman ne neşeli, ne iyi anne- bile dedirtirsin. Bilirim, bazen buna sen de inanır, ahmakça sevinirsin. Hem zaten öylesin de benim nazarımda bilesin. Bilirim  sırtını kamburlaştıran nice yüklerin üzerini alelacele örtmek istersin, zira  Deli görmesin istersin rezilliğini ayan beyan. Ama beri yandan, bilirsin ki  hiçbir şey kaçmaz Deli Ana’dan. Yüz göz olmak istemez de ondan görmez olur gözleri, duymaz olur sesleri. Hem zaten çok sürmez, işte bu gece gibi gelirsin yanıma, per perişan!
Bilirim Sevdiceğine de kızgın ve kırgınsın bu akşam. Bilirim, nicedir içinde çoğalmakta olan, artan ve artan  leş gibi bir yığın bu vesileyle çıktı ortaya ayan beyan. Bilirim, bilmezsin bu yığınla ne edesin? Atmak istesen, kopmaz ki senden! Ayağına dolanmış, eteğine bulanmış bir yığın -ev işi, evlat işi, eş işi hemi de yetmezmiş gibi bir de Deli’nin sitemi ve çilesi- olmuş sarmaş dolaş, sen nereye gidersen git peşinsıra gelmekteler, hemi de seni pek sevmekteler. Karşıdan görünce tanıdık birini, eteğinde bir yığın pislikle hem ite kaka göndermek isterken onları, hem de hiçbirşey yokmuş gibi karşındakine el edersin. Sanırsın ki kimse bir şey farketmedi. Ah Deli Kezban Ah! Bilmez misin ki, ister kaç  fizana git, ister kal öyle perperişan, içinde oldukça deli karmaşan, ayağına dolanmışken bir yığın ziyan ne kadar etmek istesen de delice isyan, fuzuli çırpınırsın, sen hepi topu busun!

Öff, sıkıldım be ya.. Az öteye git Kezban!

Ah Be Görmemiş Kezban!

Kezban, bu kadar sık uğramazdın ya yanıma, hayrola? Bakıyorum yorgunsun gene ama yüzün gülümser. Gel, gel de anlat gayri. O ağlak geceden sonra, dipsiz kuyudan biraz çıkartıp başını, insana benzetmişsin ya bu deli kadını. Biliyorum o gece uykusuzluktan ve ağlamaktan patlayan gözlerinle büyüğüne kocaman bir kalp çizip koydun yatağına. Ah be Kezban, otel odalarında uğraştın onca, hem pek iyi, hem pek ala ama gel gör ki, bir koca kalp tüm acıları siler mi? Çocuklar gibi şen gelmişsin yanıma, hepi topu bunun için mi? Ha, daha bitmedi mi? E, hadi anlat gayri.

Yo, yo küçümsemem daha gayretini vallahi. Gitme Kezban, nazlanma da anlat haydi. Biliyorum otel odalarında ağlamak bile büyük dertti. Sabahında kahvaltıya inerken kapakları şiş, kızarık gözleri saklamak, üstelik ağlamaklı bir gecenin sabahında mide ağrıları ve hala kasvet içinde olmak, normalmiş gibi davranmak, birilerine basit bir günaydın diyebilmek bile, haklısın çok zor işti. O kasvetle, deliren bir bebeyle uğraşmak ve bir yandan da büyüğünü harcamamak için şahin kesilmen de doğrusu pek  güzeldi. Hem de o çılgın bebeyi uyuttuğun yarım saate, büyüğünle sevgi dolu dakikalar sıkıştırmak, yanyana, kucak kucağa sarılarak uzanmak ve hem de kitap üstüne kitaplar okumak biliyorum ikiniz için de çok özeldi ve özlediğinizdi. Üstelik dedin ya “Bazen çok meşgul oluyorum, dönüp sana bakamıyorum bile, ama seni yanımdayken bile çok özlüyorum!” büyüğünün ne çok hoşuna gittiydi, ta uzaktan duydum kikirdemelerini.
Sonrasında her gün alıp gezmelere götürdün bebelerini. Pek sevdimdi.  Küçüğün boyuna mızmızlandı gene de, büyüğüne çok iyi geldi her bir deneme. Oyun salonlarında saatler geçirdi, tüm ebeveynler çocuklarını bırakıp gitti, bir sen gitmedin bilmem mi? Ayakta öylece bekledin, seyrettin her halini, dinledin her söylediğini. O sevinirken sen gene içlendin, keyifliylen bile dertlendin, sulu gözlerle onu izledin.  Sonra çok sevdiği kum resmini yaparken görevli ablayı deli etmesini, ablanın işini bir an önce bitirip gitme isteğine taş koymasını ve ablanın da en sonunda koyvermesini, sonra da pek sevmesini Selim’ini, onlar da güzeldi. En önemlisi  “Ben çok şanslı bir çocuğum, çok güzel bir gün geçirdim, çok teşekkür ederim Annecim” demesi dünyalara bedeldi ve  tüm çirkin anları bertaraf etti sanki. Ya da öyle olmasını umuyordun değil mi?
En çok hoşuna giden ne miydi? Bilmem sen anlat Kezban. Sinemaya mı gitmekti? Doğrusu benim de hoşuma gitti. Büyüğünün “Seni 10 boyutlu sinemaya götüreceğim anneciğim!” deyişini sahiplenmen ve babasına harçlık verdirtip “Demek oğlum bana sinema ısmarlayacak, ne mutlu bir anneyim ben.” diyerek onu desteklemen, güzeldi. Ben de severek izledim sizi. “Ama korkarsam tut elimi, yalnız bırakma beni, hem ben daha önce bu türleri hiç izlemedim ki!” diyerek ona paye verdirtmen de pek güzeldi. Panik ataklar geçirmene kalmışken ramak, hiç belli etmeden rengini, elele izlediniz ya tüm filmi, pek hoşuma gitti. Gerçi hepi topu 10 dakikalık bir gösterimdi ama ikinize de yetti. Üstelik eve gelince, o yorgunlukla severek uyuttun ya bebelerini, iyi bir aferini hakettindi ama 2-3 gün iyi annelik yapmakla çok övünme gayri. Diyeceğim şu ki; annelik bugün yaptım, oldu da bitti, demekle son bulmaz ki. Bu maraton hep devam etmeli. Yarın gene delinin eline vermeden ipleri, bu hal üzerine sabitlenmeli. Maharet onda gizli. Yoksa bir gün iyi, bir gün kötü en beteri.

Nene Gerek Be Kezban!

Ah Kezban ah! Geldin  mi gene yanıma? Çaresiz, sesin boğulmuş, yüzün solmuş, saç baş darmadağın, gözlerin kan çanağı misali. Aman be Deli Kezban, nene gerek gezmek senin! Sen kim, alıp bebeleri yollara düşmek kim? 3 saatlik yol oldu başına bela, kal demedim mi sana evinde bir başına? Bak arabada çıldırdı da küçük beben, yolu etti mi sana zindan? Gece yarısında indin mi arabadan, kapkaranlık bir yolda, tezek kokuları arasında, hava alsın diye bebecik sussun hiç olmazsa iki dakka. Hoş tezek kokusu da yabancı değil ya sana. Ama korktun o dağ başında, zifiri karanlıkta… Oh olsun sana, ders olsun sana! Ah dedin bir atsak kendimizi otel odasına. Vardın otel odasına, hemen girdin havalara, oh dedin pek güzel oda, pek ala. Ah Kezban Ah, hiç mi uslanmaz akılsız kafan? Oldun kadın hatta katana, aklın hala toyluk zamanlarından kalma. Vakıf olamadın hala iki pir davranışa. Şimdi dünden beri kah vızıldayan kah çıldıran beben okudu mu canına? Büyüğü desen sessiz, ilgisiz kalmış bir başına, sıranın kendisine gelmesini beklemekte sabırla. Hatta bugün tam yatıyordun ya yanına, küçük beben gene uyanıp ağladı da “Anne, gene mi seninle yatacak şansım kalmadı!” deyip süzüldü ya bir başına. De mi Kezban, bu hal içini derinden yakmakta? Bak bunu söylerken daha, tutamadın ya kendini, ağladın ya… Ağlama be  Kezban! Diyeceklerim var daha sana. Bilirim nasihattan hazzetmezsin asla, tıkayıp kulaklarını kaçmak istersin uzaklara. De dur bir hele, belki bir faydam dokunur sana. 

Otur hele Kezban, sil gözlerini. Oldun salya sümük, bir soluklan iyisi mi.  Büyüğün kıymetlindi senin, değerlindi  bilirim. Oho, başladın mı hemen? Ağlama be Kezban! Biliyorum büyüğün şimdi kıymetsiz, genelde sensiz, kaldı ilgisiz. Üstelik sanki itilmiş hem de kakılmış. Üstelik sen yaptıkça, o yolu açarak ilerler bir de erin. Aman ağlama be Kezban! İki laf ettirmedin bana da! Bilirim eskiden saatlerce vakit geçirdiğin, saatlerce sımsıcak elini tutup gezdiğin, beraber uyuduğun, çoğunlukla beraber kalktığın, dolgun dudaklarla öpücüklere boğulduğun, bebendi büyüğün.  Bilirim şimdi “Anne benimle hiç ilgilenmedin gene!” dedikçe daralır için. Bilirim yetmezsin ikisine de. Yetmek istersin de yetemezsin. Bilirim, şimdi ne zaman küçük beben ağlasa azarı işiten olur büyüğün. Bilirim şimdi “Anne ama ben de senin yanında yatmak istiyorum.” dediğinde dağlanır için, dağlanır da küçüğün her daim ağlamaklıdır, her daim yapışkan sana. Sanırsın tek bebe o da. Çıt desen uyanır, gözükmesen mızıldanır. Bilirim, bazen yetmediğinde çığrından çıkarsın, olmadık şeyler saçmalarsın. Bütün kahrını bebelerine yaparsın, iş kocaya gelince susarsın. Ne zaman bir şey dese o son zamanlarda, bir volkan patlar, içinde adeta düğümlenir boğazın, susarsın. Eski yırtıcılığında kalmadı zaten. Bir büyüğüne cırlarsın ancak. Bak, büyüğün dedim başladın gene ağlamaya. Ağlama be Kezban! Hani geçen gün  kızıp da kocana,  indin ya arabadan hışımla, izini kaybettirdin sözümona. Bilirim gitmezsin, gidemezsin, de bunu bilmez büyüğün. Belki içine büyük bir korku düşürdün kimbilir?  Aklını başına devşir be Kezban, şimdilerde seni tek düşünen büyüğündür aslen. Ne diyor sen ne zaman sıkışsan? “Sen otur dinlen anne, ben her şeyi yaparım, sen yeter ki bana işlerin tarifini ver!” gider küçücük elleriyle ortalığı toplar ya hani, yastıkları silker minik yumruklarıyla, “Sen mutlu ol diye ortalığı topladım anne” der ya hani.. Aman be başladın gene ağlamaya Kezban! Hani  küçük beben ağlaşırken delice, o incecik sesiyle, nefesi tükenene dek bebeye şarkılar söyler, oynar hem de “Sen mutlu ol diye kardeşimi oyalamalaya çalıştım.” anne der… Aman Kezban ağlama! Sen her şeyin hıncını ondan çıkarırken nerdeyse, o tek koşanındır yardıma, tek düşünendir seni hatta. Küçücük ellerini açıp semaya dualar da eden odur sana. Hatta kızdığında ona gidip sessizce yalvarandır Yaradan’a, “Allah’ım annemin kızgınlığını geçir!” diye hatta. Kaçıp gittiğinde odasına korkuyla, elleriyle resimler yapar, boyar keser, getirir sana, kızgınlığını geçirmesi ve senin gibi bir ahmağı  mutlu etmek maksadıyla! Hatta geçen gün getirme bana bir şey dediydin ya kızgınlıkla, sana bir şeyler hazırlama telaşındayken,  der demez pişman olmuştun ya. Uyuduktan sonra takılmıştı gözün kesilmiş mutlu bir balığa, kendine saydırmıştın boyuna. Küçücük bedenine tezat koca kalbiyle ve aklıyla devirir seni kırk defa.  Bilirim sen de bilirsin, bilirsin de ondan deli gibi yanar için, susarsın, sessiz gözyaşları akıtırsın boyuna. Ah be Kezban!!! Ağlamayı bırak da toparlan! Git de büyüğünün gönlünü ferahlat. Bilirim arada toparlanır gidersin yanına, izah edersin. Ama yetmez be Deli Kezban, sözler gelir geçer, yüreğine girmeye bak sen.
Senin hoyratça harcadığın sözler bilmez misin ki  onun küçük dünyasında  ne derin yaralar açar? Hani dağa taşa yaptığın empati, şimdi niye susarsın? Bilmez misin ki, senin laf olsun diye dediğin onda büyük bir dalga gibi yankılanır durur? Bilmez misin ki, şu koca dünyada seni aşkla seven bir tek o vardır. Öyle saf ve öyle temiz.  Bilmez misin ki ne yaparsan yap,  sonsuz hoşgörüyle seni her daim bağışlayandır. Bilmez misin ki her türlü manyaklığına maruz kalıp, gene de “Tabii ki affederim annecim!” deyip merhametle boynuna sarılandır. Bilirim uykusuzluk, yalnızlık, anlaşılmazlık nerdeyse bir meleği bile bir canavara dönüştürebilir, bilirim çok zorlanırsın, Ama hak değil ona kızman, ona ilgisiz kalman be Kezban! O değil ki sorumlusu hiçbirinin. Ne kocayla kızışmanın, ne bebeyle çıldırmanın! Bil, bil be Kezban. Ağlama demeyeceğim sana, ağla ağla Kezban!
*Konu bu olmayacaktı, renkli bir şeyler söylecektim sözümona.

Gidelim Buralardan!

Birbiri ardına, fotokopiyle çoğaltılmış izlenimi veren günlerin tekrarından, sabaha uyanmanın  ferahlığını atlayıp, karanlık duygulara kapılmaktan, acziyet içinde kahvaltı hazırlamaktan,  şükürden ziyade şikayete odaklanmaktan, ve bunun getirdiği  alçalmışlıktan, bir dolup bir boşalmaktan, kendime saydırmaktan, ahmaklığımdan, günleri hep geçecek edasıyla hoyratça harcamaktan,  çığrından çıkmaktan, çocukları harcamaktan, hemen arkasından büyük bir utançla pişman olmaktan, sıkıntıdan abuk sabuk onlarca şeyi mideye doldurmaktan, yetmezmiş gibi pastalara saldırmaktan, bunun verdiği derin vicdan azabından, hem beklentiyle yaşayıp, hem giden günlere ağlamaktan, velhasılı kelam arabesk yavşaklığı(!) gibi kendi yavşaklığımdan usandım ve çok yoruldum fazlasıyla. Herşeyi eski ve kirli bir elbise gibi çıkarıp, hatta mümkünse kiloları da aynı şekilde, olduğu yerde bırakıp, ters yüz olsun isterse, bırakıp gidesim var. Asla ve kat’a valiz toplama,  onu bunu der top etme derdiyle uğraşmadan, ardıma bakmadan, dörtnala kaçasım var hem de.  Çocukları da sığdırıp karpuz gibi koltukaltıma kaçtıkça kaçasım var. Bittabi  yeni, ak pak, parlak bir elbise edinesim var  bu kaçış sırasında.

Petersburg’dan döneli 1,5 yıl kadar oldu. Eski evi içindeki eşyalarla aynen bırakıp, yeni eve geçtik. Alt kata. Yeni evde hiç hazzetmediğim boya, badana, usta dertleri bitti. Uzun uğraşlar sonucunda tüm eşyalar yeni gelin çeyizi gibi döşendi. Ancaaak; o zaman önemsiz gözüken şeyler şimdi 2.bebekle hayati önem arz etmeye başladı. Evin asansörsüz oluşu, site içinde olmayışı, ön tarafa bakmaması, benim aydınlık ev hasretimle uzaktan bile ilgisinin olmaması, Selim’i okul servisine bebekle ve merdivenle indirip bindirme sıkıntıları, bir de evin önüne kurulan çarşamba pazarı ile işin daha da zorlaşması vs derken evden taşınma ihtiyacı doğdu.  Ev aramak, hatta önce semt aramak, ev bulmak, bakım yaptırmak, koltukların beyazından bir an önce kurtulmak, taşınmak, yerleşmek, Selim’e okul ayarlamak çok güç geliyor bana. Hele ki bu deli ve azgın zamanlarda. İlter’e sorsan “Neyi bu kadar düşünüyorsun, evden eve nakliyata vereceğiz, olup bitecek! Ben bir günde taşırım evi, sen dert etme!”, ah erkekler yok mu, herşey ne de kolay onlar için.. Ve ah biz kadınlar, ne de zor herşey bizim için.. Detayları düşünmekten hasta edebiliyoruz kendimizi. Şimdi Kaçak Ruhum oturup da bu dertlerle uğraşmak istemiyor, ne ki daha günlük ihtiyaçlarımı bile gidermekten acizken. Kaç git diyor, bir bez parçası bile saklamadan kendine, al günlük çantanı çık git diyor. Ve bu yönde çalışmaya sevk ediyor beni.. Chocolate filmindeki gibi gitme vaktini bildiren rüzgarın uğultusunu duyuyorum bir süredir zaten. De hadi kalk ruhum, gidelim buralardan Takılalım bir deli rüzgarın peşine, nerde akşam orda sabah.. Zaten sen Deli anne, anca ruhunla gidersin buralardan, gerisi yalan.

http://muzicons.com/musicon_v_srv_new.swf

foto:devianart

Ah Kezban Ah!

Gel Kezban gel, biraz dertleşelim senle bu akşam. Al kahveleri, yak cigaraları, konuşalım bazı bazı, bazı bazı da ağlaşalım karşılıklı. Öyle mahçup durma, gel yamacıma. Ah Kezban ah, “Ben demedim mi?” dememek için sustum bunca zaman, ama gel gör ki bu hal hal değildir sendeki,  el atmak gerekti sana Kezban!
Ah Kezban ah, nerden başlasam, nasıl anlatsam? En evvela gitme İstanbul’lara, yapamazsın oralarda demedim mi sana Kezban? Dinlemedin, bin afra tafra ile sen karışma işime hele, deyip bertaraf ettin beni bunca zaman. Okuyup da n’apcaksın, bak buralar bildiğin yerler, oralarda kaybolursun, İstanbul yer adamı, dediydim, dinletemedim.
 

 

Okudun, okudun, yıllar yıllar boyunca okudun. 2 üniversiteye bitesiye dek okudun hem de. Gene bir şey çıkmadın. “Evlen hadi evlen!” dediler artık etraftan, yapma Kezban, etme Kezban, sen diğerlerine benzemezsin, yapamazsın demedim mi sana Kezban? Sen karışma işime hele, deyip gittin ya yoluna Kezban.
Evlendin… “E, hani bebek yok mu bebek?” dediler. Aman Kezban, bebek nene gerek, bak özgür bir kuş misaliydin, kırıldı ya bir kanadın, hepten kırılmayasın, dur Kezban, yapma Kezban!” demedim mi sana Kezban? Eski cakalı Kezban değildin emme gene de bok sürdürtmedin erkekliğine, sen karışma hele işime, deyiverdin, gittin ya yoluna Kezban.
Bebek geldi, “E, hepi topu bu mu, hani 2.bebe yoh mu?” deyiverdiler. Aman ha Kezban, bu kez uyanık ol gözünü seveyim, kaptırma kendini bu cahil cühedalara, sakın ha, demedim mi Kezban? Sen bilmezsin o işleri deyip, gene kırmadın onları Kezban. Bilirim, sen bir beni bildin cahil cüheda her zaman.
Ah Kezban ah, hiç dinlemedin beni, gel bir kerecik dinle bari, dedim. Kolun, kanadın kırılmıştı gayri, layık görüp karşına oturttun beni. Bak, dedim, geçen geçti, heç olmazsa bundan böyle dinle beni. Anlat hele, dedin. Anlattım: Komando gibi yürütme şu işleri. Sen yaptıkça yükün artar, artar, artar ta ki bir gün o yükün altında ezilesin. Eller insana acımaz. Sen bilecen kendi kadir kıymetini. Ta ki eller de bilsin. Gel, dinle beni, ben bilmem de, soran olursa bir şeyi. Büzül bir yana, kedi gibi titrek, ince sesli. Ben anlamam bey, de. Her işi yaparım, hepsinin altından kalkarım deme.  Dedin ya kocasız bebe büyütenler, onlar nasıl yapıyor, ben kula sırtımı dayamam, kul an olur gider, kalırım dımtıslak, yaparım ben her işimi, razıyım  her an. Ah Saftirik Kezbanım ah, şimdi giden sen olacaksın, daya sırtını dayayacağın ne varsa, uzat bacaklarını, yat gün boyunca, ötesine berisine karışma. Demedim mi sana Kezban?
Sezaryanla doğum yaptın. Bak sakın ha, atılma öyle hemen. Ay anam ay ölüyom, diye kıvran, feryat figan, dediydim. Sen ilk günde kalktın ayağa. Hemşire kalk dedi, dediyse kalkılabilirdir ya, kalkmaya zorladım bende, hem kimse yoktu, mecburdum kalkmaya, dedin. Seni kaldıran hemşire, amanın hemen kalktınız dediğinde şaşırdın bir an, o zaman neye zorladınız beni diyebildin Allah’tan. Namın yürüdü gitti ondan sonra Komando anneye. Ne diyor kocan, üstünden araba geçse sesin çıkmaz, sesin çıkmaz tamam ama “Ah!” da demezsin, geriye de çekilmezsin yoldan.
O hastane odasında çıktı ya adın Komandoya Kezban, o  gün bugündür  7 gün 24 saat ne varsa bindirdin sırtına. Sen aldıkça  aldın veren ne yapsın, o zaten dünden razı. Bak şimdi sırtın kamburlaşmış, görüşün kararmış, üstelik de yarı deli dolaşıyorsun ortalıkta. Bak başka neler yazacaktın kimbilir, şimdi akşamın olmuş zehir zemberek, ne uyumak istersin ne kalmak…
Başın öğe eğik, dinliyorsun beni. Kahveni de içmemişsin bak. Cigaran…  Cigaran da yanmamış, gene kıyamadın süt verdiğin bebene. Ah Kezban Ah!