Tag Archives: Kendime Dair

Karmaşık Sarmaşık*

Karmakarışığım. Meğer daha önce ne de berrakmış hayatım, zihnim ve de günlük akışım, sadece kıymetini anlamamışım. Meğer karmaşık sandığım halimde bile ap-akmışım. Meğer -hep bulanık görüşüm- derken gelecek bulanıklığından bi’haber, saf bir aylakmışım. 

Şimdi çocuklarla geçen safiyane zamanlara iç geçiren, tüm düzeni tepe taklak olan bir kadınım. Karmaşık zihnime eşlik eden bir ev, içinde olduğum. Düşüncelerim gibi birbirine geçmiş odalarım, banyom, mutfağım. Karman çorman hep eşyalarım. Çamaşırlar dağ olmuş yıkanmayı beklemekte, bulaşıklar desen tezgahta dizili, ikinci kata çıkmak fayda vermemekte. Makinadaki temiz bulaşıklar bile tükenmekte. Bu  durum kısmen huzur vermekte nitekim bu vesileyle yerleştirilme derdi de çözümlenmekte. Ahali ise hayatta kalmaya yetecek asgari düzeyde eylemler içinde, idareten bir yaşam sürmekte. Kerim’e öğlen kavanoz maması, Selim’e gevrek ve balık kroket yedirilmekte. Meyve ile uğraşmak yerine meyve suyu içirilmekte, düzenli değil, bazen elbette. Çocuklar bir kez reddetti mi tabak derhal götürülmekte. Israrcılık, düşkünlük, sıkkınlık bertaraf edilmiş vaziyette. Sarmaşık düşünceli bireyler içindeki pek karmaşık bu evde mutlu bir aile var haliyle.

Gidelim, gideceğim, gitmeliyim, gidiyorum derken gitmeye dair iki konu büyüklerin zihnini meşgul etmekte bir süredir. Ve dahi Selim bile fikrini beyan etmekte. Elbette külliyen gitmeyi reddetmekte. Ya oyuncaklarım, ya dinozorlarım, peki ya kitaplarım diye dertlenmekte. Ardından kendine iyi gelecek formülü hemen geliştirmekte; -Oradan Amerika’ya ve Japonya’ya gideriz inşallah dii-i mi Anne? Dinozor müzesine de gideriz! Di-i-mi anne?- cümleler eşliğinde.

Şükürler olsun ki bu arada Selim’in ertelenen doğum günü kutlaması, aile kahvaltıları bir nebze toparlanmaya oldu vesile. En azından kalmadı kir pas derinlerde, bütün karmaşıklık yüzeyde. Ve bu da bana gizli bir huzur vermekte. Nitekim her ne kadar iki çocuk vesilesiyle dağınıklık içinde yaşama yetimi geliştirsem de, derinlerde olduğunu bildiğim bir kir  düşüncesi öldürebilir beni gene de.

Neticede asayiş berkemal! Sadece gitmelerle olduk hemhal. Buradayım. Buradayız henüz! Endişeye yok mahal!

—————————————————————————————————————–
*İsim Karmaşıksarmaşık blogunun sahibesinden alıntıdır. Kendisi elma yarım, bilge yanımdır. Lakin buralara pek uğrayamamakta, blogu gibi beni de öksüz bırakmaktadır.

** Yokluğumda gerek mail, gerekse yorum yazmak suretiyle hal hatır soran, endişelenen ve samimiyetlerine bir kez daha mazhar olduğum; Şeyma’m, Sibel’im, Küçük Mucizem, Sevgi’m, Gülçin’im, Ayla’m, Gönül’üm, Peri’m, Dilek’cim, Gül’om, İkizlerin Annesi, terapistim Sezom , Can’ın güzel annesi ve diğerleri çok teşekkürler. Ey ilgi ne güzel şeysin:)

Advertisements

Bizim İller Sessiz, Bizim İller Sensiz!

12 yıl önceydi. Bugün. Ansızın. Bir haber aldım olduğum yere çakıldığım. Sanki her an yanımızda olacağına dair bize söz kesilmiş gibi, gidişinle büyük hayal kırıklığına uğradım o gün. Nasıl olur da, çocukluğumdan beri yanımda olan sen, bundan sonra olmayacaktın ve başka dünyaya gitmek üzere bizimle vedalaşacaktın? Ve dahi vedalaşmadan alelacele aramızdan ayrılacaktın? Bırakacaktın beni yalnız! Şarkıların gibi öksüz, yetim kalacaktım. O şarkılar ki her biri bir başka anı, bir başka zamanı çağrıştırandı. O şarkılar ki gülümsetirken içimdeki hüznü akıtandı. O şarkılar ki senin sesinden çıkmaydı. Ve o ses ki gülümsetendi,  aydınlatandı yüzümü, şimdiyse her duyduğumda yüreğimi burkan, ağlamama sebep olandı. Fotoğrafların ki beni çok acıtandı. Tıpkı soldaki gibi. Derinlemesine asla bakamadım gül yüzüne, göz ucuyla yetindim Gülpembe!
Seni özledim Barış Ağabey. Çok özledim hem de. Biliyorum bir ömre yetecek kadar şarkı bıraktın ardında, dolu dolu. Lakin senden yeni bir şarkı duyamayacağım düşüncesi çok acıtıyor içimi. Kesiyor hatta içerimde bir yerleri. Çok özledim seni Barış Ağabey! Seni, sesini, sesindeki sıcaklığı, yüreğindeki ve sözlerindeki derinliği. Çok arıyor gözlerim senin gibisini. Demişsin ya Gibi Gibi şarkında; –kırk yılda bir gelir Barış gibisi-, ne yazık ki  kırk yıl değil, bin kırk yıl geçse de gelmez Barış gibisi. Özledim Seni. Çocukluğumun, gençliğimin dost sesi. Şimdi bir yanım eksik! Orta yaşımda yoksun. Yaşlandığımda da olmayacaksın.
Şimdi senin şarkılarınla büyütüyorum çocuklarımı. Yüreğim izin verdikçe dinletiyorum usul usul. Selim Aynalı Kemer’i çok sevmekte. Bir de Arkadaşım Eşşek elbette. Seni de yakinen bilmekte.
Gidişinin üzerinden 12 yıl geçmiş Barış Ağabey. Oysa dün gibi taze acım. Hoşçakal canımın içi, diyen Ahmet Kaya ile veda ediyorum sana. Bu vesileyle görürsen şayet Ahmet Kaya’ya da selam söyle! ve Caanım Cem Karaca’ma..

Sen bir suydun, sen bir ilaçtın
Hoşçakal canımın içi, hoşçakal
Hoşçakal gözümün nuru, hoşçakal
Hoşçakal iki gözüm, hoşçakal.

http://www.dailymotion.com/swf/video/x5ti43?width=&theme=none&foreground=%23F7FFFD&highlight=%23FFC300&background=%23171D1B&start=&animatedTitle=&iframe=0&additionalInfos=0&autoPlay=0&hideInfos=0

—————————————————————————————————————–

Hür Kadın!

Kayıp Balık Nemo‘da bir sahne vardı. Dory ile Marlin, denizin en dip ve zifiri karanlık bölgesinde Fener Balığı ile karşılaşırlar. Korkunç ve oldukça vahşi olan bu balığa yem olmamak, devasa dişlerinden kaçabilmek adına uzunca bir mücadeleye girişirler. Ve nihayetinde Marlin’in son hamlesiyle Fener Balığını etkisiz hale getirmeyi başarırlar. Ardından, o pür ciddiyet baba balık birden cıvıtır ve şu şarkıyı söyler: ‘I did it! I did it! Oh yeah yeah yeah!’* Dün dilime dolanan şarkı tam da buydu işte.  Gene iş başındaydı Şarkılar & Duygular tezim vesselam. 
Yaptım! Kısmen de olsa başardım. Tez canlılığım olmasa tümden muvaffak da olabilirdim ama olsun bin şükür! Sabahın ilk saatleriydi. Bir tek Kerim uyanıktı. Kahvaltısını yaptırdım ve İlter’in yanına bıraktım. Yüzümü derinlemesine yıkadım, dişlerimi fırçaladım. Uykusuzluğun ve bakımsızlığın getirdiği daimi solgunluğuma ve geçmeyen lekelerime bir nebze iyi gelsin diye hafif makyaj yaptım. Bir fondöten, bir allık  esasında. Aylardan beri ilk kez hatta. Bu halle zombi olmaktan çıkamadım ama gene de ilk halimden daha iyi olma ihtimaline kapıldım. İçi nerdeyse tamemen boş  ve bu haliyle çok hoş hissettiğim çantama bir kitap attım. Moskova’dan aldığım soğuk geçirmeyen paltomu  giydim. Ve çantamı çapraz asıp, yoğun uykusuzluğuma, halsizliğime, yorgunluğuma rağmen evin karmaşasına dahil olmadan kendimi dışarıya attım. Çocukları Yaradan’a ve babalarına emanet ederek. Kalınca cüssemin izin verdiği ölçüde, kuşlar gibi sekerek.  Deniz kokusuyla çifte kavrulmuş taze sabah havasını içime çekerek, kokunun geri getirdiği yıllar öncesine gidip gidip gelerek.
Dolmuşa bindim. Telaşsız. Öne oturdum. Bir ara emniyet kemerini takmaya davrandım, sonra toparlandım. Mutluydum. İçimde ehi-ehi diyen sesler dansediyordu. Dolmuştan indim, son durağı değişmiş bulunca panikleyip ters yöne gittiysem de karşımda Eminönü İskelesi’ni buldum ve vapura doğru uçtum adeta. Ayak altına oturma mecburiyetim olmadığından, alabildiğine hür olduğumdan üst kata çıktım, hem de dışarıya oturdum. O güne dek hiç yapmadığım bir şey yaptım ve bir de çay aldım. Hava soğuktu, bazen yağmur çiseliyordu ancak şükürler olsun ki paltomdan içeri soğuk sızmıyordu. Deniz petrol yeşili idi yer yer dalgaların beyazı ile kesilmiş halde. Hava tertemizdi. Martılar beklemede idi belki bir simidi, nitekim bekleyenleri de geldi. Bir bayan iki simidini elleriyle yedirdi. Ve İstanbul şahane idi. Hem duru, hem girift güzelliği  ile  sermişti önüme kendini. Öyle ki içimden bir kaç mısra akıttım, yanıma kalem almadığıma kahrederek, sözleri beynime kazımaya çalışarak. Lakin bir kısmını unuttum. Sanırım şöyleydi;

Ey Şehr-i İstanbul!
Yok bir eşin, ne de benzerin.
Alem-i cihana sığmaz güzelliğin.
Ey Şehr-i İstanbul!
Nereye gitsem peşimi bırakmaz düşlerin.
Bir yanım hep sana dönük, özlemini çekerim.
Ey Şehr-i İstanbul! Ne güzelsin!

Eminönü’ne geldim. Biraz yalpalayarak, ismine tezat hiç de kendimden emin olmayarak. Değil mi ki, bir keçe sevdası uğruna düştüm yollara, o halde varmalı sonuca deyip Filiz’in tarifine uydum ve  Kuru Kahveci Mehmet Efendi’den yukarıya çıktım. Lakin dediği hanın ismini unuttum. Döndüm, döndüm, döndüm. Biliyordum, keçe bahane idi, aslolan hür olmaktı lakin amaçsız bir leyla gibi dolanmak da bana göre değildi. Bir sokaktan iki kere geçince üçüncüye çekinirim ben. Perişanlığımla dikkat çekmeyi sevmem hem. Derken kendimi rahat bıraktım, önce çıtır bir simit aldım elime ve keyifle birer parça atarak ağza seyre koyuldum.  Takılara daldım derken, küpeler, yüzükler  aldım.  Hem de pek ucuza, şaşırdım. Biraz daha seyre daldım, arada keçe bulur muyum diye bakındım. Derken battaniye gördüm ve abartıp üçer tane aldım ve o noktada gezimi sonlandırdım şuursuzca. Sözümona daha Beyoğlu’na çıkacaktım, Pera’da Çarlık Rusyası’ndan Sahneler Sergisi’ne bakacaktım. İstiklal’le hasbihal edecektim, hal hatır soracaktım. Lakin istemeye istemeye geri dönmek gerekti. Kapalıçarşı’da da bir kaç tur attım. Elimdeki ağırlığa bir kaç kilo daha kattım. Ve çaresizce vapura yollandım. 
Gene üst kata çıktım. Dışarıya. Bu kez soğudum. Ve bir baş dönmesi, göz kararması ile koltuğa zor oturdum. Sonra dedim kendi kendime -Burda bayılıp gitsen, haberi olmaz kimsenin, nitekim olacağım diye hür kadın, niyazi olmayasın!- gene de pes etmedim. Ufak bir titremeyle oturmaya devam ettim. Sessizdi İstanbul. Derken telefonum çaldı, sessizlik ve büyü bozuldu. Hür kadın sıyırıp  atıp bir kenara hür kanatlarını geçirdi üzerine telaşlı anneliğin paçavra kılığını. Telefona nerdeyse bakmadan açtım, kesin İlter’dir ve çocuklarla ilgili bir şey diyecektir, diyerek. Titreyerek -alo, dedim;
-Mümine? Karşımdaki ses bir bayan sesiydi, bana yabancıydı, bocalamıştım. Son derece kaba bir sesle, yaban öküzü böğürmesiyle cevap verdim:
-Evet? 
-Mümine, ben Sibel. Kimdi Sibel, neciydi, niye beni aramıştı, bu ses kimdi, İlter nerdeydi, Selim, Kerim niceydi diye iyice karıştım.
-Hangi Sibel?
-Hö! Sibeeeeeeel! Evet, nihayet anlamıştım kim olduğunu. Arayan Tibet’imin Sibel’iydi lakin benim yaban öküzlüğünden geçişim kolay olmamıştı. Bu sırada Sibel’in sesi gidip gelince inince aramak üzere telefonu kapadım. Aslında Turkcell imdada yetişmişti nitekim bu ara bana iyi geldi. Yaban öküzlüğünden insanlığa geçişimi sağlamak için ince bir ayar niteliğindeydi. Bu ana kadar bitmesini istemediğim vapur sefasının bir an önce bitmesini ve karaya ayak basar basmaz telefonu elime alıp durumu açıklamayı arzulamıştım. Heyecanlıydım. Çünkü Blogcu arkadaşlarıımdan biriyle ilk defa yazının dışına çıkan bir temas yaşamıştım. 
Vapurdan indim. Sibel’imi derhal aradım. Bilmiyorum durumu kurtarabildim mi ama, en azından daha insancıldım.
Eve geldim. Elim kolum dolu, bir de ahaliye simit ve pasta aldım. Çocuklar beni görünce solgun yüzleri gül gibi açtı. Hele ki hediyelerini verince Selim defalarca boynuma sarıldı, teşekkürler etti.  Çocukların yemeklerini hazırlama telaşına girdim. Ve nihayet bu sıkıcı fasıldan kurtuldum. Lakin daha fazla ayakta duracak takatim kalmadı, 3 saatlik uykuyla günü kotaramayacağımı fakedince kendimi uykuya bıraktım. İlter Kerim’i uyuttu. Selim’e de sinema filmi açtı. Ve ben gönül rahatlıyla uyudum. İlter’e gelince kendini hemen dışarıya hatta Eminönü’ne attı. Nitekim onun en sevdiği mekanlardan biridir Eminönü ve benim gitmem onun içini geçirmiştir bilirim. Gitmese hasta olabilirdi. Daha kötüsü bizi hasta edebilirdi.
Uykunun derinliklerinde iken devamlı çalan bir telefon vardı, rüya sandığım. Uyku ile uyanıklık arasında uzunca süre duyduğum. Selim’in -anneeee telefooon!- sesiyle uyandım. Ancak hala olayın şuurunda değildim ve gene yaban öküzü gibi açtım. 
-Ben B.nin babasıyım. Kargonuzu göndermek istiyorum ama adres yetersiz diyorlar, diyen bir erkek sesiyle karşılaştım. Hem telefonu çok geç açmıştım, hem de kesinlikle bahsi geçen konu neydi anlamamıştım. Gece 3 saatlik kesik uykunun ardından yığıldığım bu uykudan besbelli çıkamamıştım. Toparlanmaya uğraştım. Adresi tekrarladım, bir iki tarif ekledim. Ve telefonu kapattık. Anladım ki: Pratik Anne’mden satın aldığım DVD’ler için aranmıştım. Hem de babası tarafından. Mahçup olmuştum.
Hür Kadın, kendine gelemedi o günün akşamına kadar velhasıl. Bu kadar özgürlük açık hava sersemletmişti açıkcası. Ve bu durumdan çıkmanın yolu rutine dönmekten geçiyordu, aldı eline süpürgeyi paspası. Ne zamanki işe koyuldu gerçeğe döndü ve Deli Ana oldu.

Gecesinde İlter’in ifadesiyle farkına vardım ki açılmışım, suskunluğum geçmiş, devamlı konuşmuşum. Eskisi gibi. Hatta biraz şımarmışım. Yüzümdeki soğuğun oluşturduğu yanık izleriyle bile mutluymuşum. Nerdeyse fotokopiyle ile çoğaltılmış izlenimi veren günlerin ardından, olağanüstü bir gün yaşamışım.

—————————————————————————————————————–

*Bu filmin dvd-sini Rusya’dan almıştım, dolayısıyla ingilizcesine aşinayım. Şarkı ordan kalma.

Kolay Psikanaliz & Zor Terapi

Bir Eminönü sevdası peydahlandı ya bende son günlerde. Keçe alacağım hevesiyle. Gidip çarşılarında kaybolmak isteği sardı beni alabildiğine. Keçe bahane. Lakin yalnız olmak var serde. Tek başına. Hasret kaldığım biçimde. Peşimde -La havle- çeken bir koca olmadan, Selim’in-kakam geldi- lafını duymadan, dahası her an o lafı duyma korkusu olmadan,  bebek arabası ile sıkış tıkış yalpalamadan, çantayı, arabayı, çocukların üstünü başını toplamak zorunda kalmadan, Kerim ağlamadan, Selim’in -Ben çok yoruldum, Kerim’i kaldırın, arabasına ben oturacağım- sızlanmalarını duymadan, İlter’in surat asması  ve oflayıp puflaması olmadan, -Daha çok var mı alacağın?- demeden,  ya da her an bu cümleyi duyma gerginliğini yaşamadan, elim ayağım birbirine dolanmadan, neyi nasıl alacağımı şaşırmadan, telaşla lüzumlu lüzumsuz şeyleri sepete doldurmadan, onun yerine makul ve  mantıklı davranıp sadece ihtiyacım olanları alarak, seçerek, eleyerek, kıyaslayarak, bir dükkandan diğerine rahatça geçerek, kuşlar gibi sekerek, özgürce gezinerek, istersem vapura, istersem otobüse binerek, başıboş bir kağıt parçası gibi oradan oraya savrularak gezmek de gezmek istiyorum bu günlerde.
Hatta daha da ileri giderek bir tam gün bağımsızlık ilan etmek istiyorum. Eminönü’nden Beyoğlu’na çıkmak istiyorum tünelden. Kış güneşinin aydınlattığı o meydanda havayı içime çekmek istiyorum. Bir süre öylece durup bu ferah, bu aydınlık manzarayı fotoğraflamak istiyorum zihnimde ve buradan kopmak istemesem de gene de yürümeye koyulmak istiyorum. Henüz keşfedilmediği zamanlarda kahrımızı çokca çeken Asmalımescit’e,  envai çeşit giysi arasında saatlerimi geçirdiğim Terkos Pasajı’na, şimdilerde yerinde olmayan ancak bir zamanlar İstiklal caddesi’ni tepeden çokca temaşa ettiğim balkonuyla Baraka’ya,  Atlas Pasajı’na,  midye tava ve kokoreç  yediğimiz Balık Pazarı’na, Hayal Kahvesi’ne, Ağa Camii’ne, Yaz Şenliği kapsamında doyumsuz filmlerine gittiğim Beyoğlu Sineması’na, buluşma noktamız haline gelen Fitaş’a, Mephisto’ya, Festivallerde uğrak yerim Emek Sineması’na ve nerdeyse her karesinde bir anı biriktirmiş olduğum  İstiklal Caddesi’ne selam göndermek ve selam almak istiyorum. Nerdesin ey eski dost, diye karşılasınlar beni istiyorum. Benim duyduğum özleme, geçmişin geri getirilmezliğine duyduğum burukluk ve hüzne yanısıra içimden taşan çocuksu sevince ortak olsunlar istiyorum.

Anılarımda biriken İstiklal’le zor da olsa vedalaşıp yola devam etmek istiyorum. Gümüşsuyu’na yönelip dolmuşa binmek ve yıllarımı geçirdiğim Beşiktaş’a inmek istiyorum. Kitabevlerinde vakit geçirip, biraz da çarşısına karışmak istiyorum. Hala Beşiktaş’ta olan arkadaşlarımı, bilhassa gülen yüzüne hayran kaldığım Ender’imi arayıp Akaretler’de bir cafede buluşmak istiyorum. Onunla görüşmenin bana yüklediği sevinçle ayrılmak istiyorum cafeden. Bir zamanlar Maçka’daki eve varmak için defalarca inip çıktığmız Akaret’lerden inerken -ne günlerdi- diye iç geçirmek istiyorum. Sonra inip iskeleye vapura binmek ve soğuğa aldırmayıp dışardaki buz gibi havayı içime çekmek istiyorum. Denizden gelen sert ve soğuk rüzgarın üzerimde gezinmesini, ruhumu yenilemesini ve temizlemesini istiyorum. Sert bir tokat gibi beni kendime getirmesini ve iyileştirmesini istiyorum. Zincirle bağlanmış vahşi bir köpek gibi kuduran özgür ruhumu ehlileştirsin istiyorum.

İstediğim zor şeyler değil biliyorum. Hatta çoğu insan için -aman canım, hepi topu bu mu- diyeceği türden isteklerim. Ama nedendir bilmem, ki kısmen biliyorum, gerçekleştiremediğim ve gerçekleştiremedikçe içimdeki bağlı, azgın köpeğin daha da kudurduğunu ve bana rahat vermediğini biliyorum. Ve bu kabalığın aksine ince bir kırılma da yaşıyorum.

Geçenlerde Ey Özgürlük! yazımda “Ansızın söylenen şarkılar & Bastırılmış duygular” tezimden bahsetmiştim ya. İşte bunu destekleyen bir olay daha oldu bugünlerde. Eminönü’ne gitmeye niyetlendim. İlter de hazırladı kendini. Lakin o gün hastalandı. Belki de korkusundan hastalık kaptı kim bilir. Gidemedim. Ve o gün temizliğe giriştim. Yerleri paspaslarken kakılmış misali şu şarkıyı söylemekte idim: Çal kanunum çal* Lakin  söylediğim  nakaratın can alıcılığına dikkati çekmek isterim: Gülmedi bahtım yine! 

Bu şarkıyı yıllar var ki ne duydum, ne de söyledim. Ama öyle bir denk geldi ki hayret ettim. Derin psikanalizlere girmeye hacet yok görüldüğü gibi, sorun belli, tedavi, terapi de belli. Bahtına söylenen tiplerden değilim. Lakin İlter hastalandı, Yurt dışına çıktı, çocuklar hastalandı ve benim maceram hayallerde kaldı. Bir basit terapi zora dönüştü vesselam.

Buyrun izleyin!

——————————————————————————————————————
*Bu vesileyle çocukluğuma da gittim. Ve Klasik Türk müziğinin inceliğine, derinliğine bir kez daha uyandım böylece. Ne güzeldi eski şarkılar! Yıldırım Gürses ne de güzeldir sesin.

La Vita E Bella!* Oh La La!

Bugün Selim’in ateşi tamamen düştü. İki gündür ağır derecede hasta olan Selim kendine geldi. İki gündür süregiden uykusuzluğum 5 saat sınırına ulaştı ve ben de kendime geldim. İki gündür -Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi- sözünü tescilledim. Ve -Ah!- dedim, -keşke o karmaşa ve kaosa şükretseydim! Velhasıl gözümü açtığımda, alev gibi yanan teniyle, kıvranarak değil de, ılık teniyle , misler gibi uyuyan Selim’le güne başlamak pek bir sevindirdi. 
Yanısıra boyuna kapı zilimiz çaldı. İlkinde İgdaş’tan bir görevli geldi. Yanlışlıkla bize kesilen 1.500 TL tutarındaki fatura ve gaz kesme ihbarnamesini düzeltmek için. Şükürler olsun ki sorun giderildi. İkincisi bir kargo firması idi. Sevindim, zira önemli birşey vardı beklediğim. Ancak gelen Maliye’den bir ihbarname idi. 2009’da taa Diyarbakır’da bana kesilmiş bir cezanın ihbarnamesi. Neyse ki önemli bir tutar değildi. Lakin neyle ilgiliydi, ne zaman oraya gitmiştim de vergi cezam kesilmişti hiç bilemedim. Sorularınız için bizi arayın, dedikleri telefon da hep meşgul olunca öğrenme işini yarına erteledim. Üçüncüsü oyun ablamız geldi. Selim pek keyiflendi. Odalarına çekildiler. Ve dördüncüsü günümü gün etti.
Gene bir kargo firması idi. Ve şükürler olsun ki bu kez şaşırtmadılar beni. Birkaç gün önce tanıştığım, tanışmaktan kasıt da: bir iki kez yazıştığım, ama hemen anlaştığım ve anlaşıldığım Esra‘dan gelen kitap: The Idle Parent. Beni öyle sevindirdi ve öyle keyiflendirdi ki. Çocuk eğitimi, annelik, ebeveynlik türünden her türlü kitaba ve uzmana cihada girişmiş biri olarak şaşırtıcı idi elbette bu gelişme. Lakin kitabın manifestosundan Esra’nın verdiği tek örnek -Happy mess is better than miserable tidiness**- beni canevimden vurmaya yetti. Hayatımda hiç yapmadığım şeyi yaptım bu sebeple, bir yabancı(!) dan gelecek hediyeyi kabul ettim. 
Lakin daha sonra öğrendim ki, sevgili arkadaşlarım; Anne ve Bebişi, Yasemin ve Özgür Anne meğerse bu kitabı başucu kitabı edinmiş. Anne ve Bebişi’ne ve Yasemin’e, teessüflerimi ilettim (!); niçin gözünüzün önünde heder olan bir anneye bu kitabı tavsiye etmediniz de, içini ferah tut, demediniz diye.
Ardından Anne ve Bebişi ta İngiltere’den bana bu kitabı göndermek istediğini söyledi. İkinci kez çok sevindim. Ne güzel bir bağ oluşmuştu biz anneler arasında demek ki. Birbirimizi hiç görmedik, bilmedik lakin 40 yıllık arkadaşlıktan öte bir empati ve sevecenlik oluşmuştu aramızda. Biri, ilk yazıştığımızda daha kitabı göndermek istiyor, ben o yakınlığı hissedip, gönder diyebiliyorum, o da bir gün bekletmeden gönderiyor, bir diğeri ta İngiltere’den bir başka anne için kitabı almak ve göndermekle uğraşmak suretiyle samimi bir teklifte bulunuyor.  
Kitaba çok sevindim elbette, ama en çok dünyada hala iyilik ve güzellik bulunduğuna olan inancım perçinlendiği için sevindim. Karşılıksız vermeler olduğu için sevindim. Hiç tanımadığı birine iyilik yapmak isteyen insanlar olduğu için sevindim. Ve en önemlisi onlarla biraraya getirilmiş olmayı sevdim. Çok sevdim hem de.  Yıllardır tanıştıklarımızla aramızda kalan sahte bağdan, zoraki konuşmalardan ümitsizliğe kapılmışken, hiç tanımadıklarımızla kurduğumuz samimi bağdan ve şevkli konuşmalardan ötürü yeniden dirilmeyi sevdim.
Şimdi bir kez daha şahit oldum ki; 
“Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür ve güzel düşünen hayatından lezzet alır.”
“Sen düşünceden ibaretsin kardeşim! Gül düşünür, gülistan olursun, diken düşünür, dikenlik olursun!”
Nitekim, bir kaç gün önce Jason Mraz’dan -Life is Wonderful- parçasını ayın şarkısı seçtim.  Hayatın güzelliği bana gösterildi adeta. Şükürler olsun. Bu sebeple, yine, yeni, yeniden dinlemek için;

http://muzicons.com/musicon_v_srv_new.swf

Teşekkürler Esra. -Çok, hem de pek çok makbule geçti-
Teşekkürler Anne ve Bebişi. -Almış kadar oldum-

(Bu klişeleri çok yürekten sarf ettim bilesiniz)

—————————————————————————————————————–
*Hayat Güzeldir!

Buhrandan Öte, Buhrandan Ziyade

Dün gece saat 22:20. Ev ahalisi tümden ayakta. Ev darmadağın. Mutfak tezgahında bardak koyacak yer yok. 7 kg.lık  makinada, 2 posta yıkanmış çamaşır, sepete yığılmış, asacak bir hayırsever beklemekte. Lakin o hayırsever bir türlü gelmemekte. Yanısıra balkondan bile sayılmayan mutfak uzantısında, çamaşırlar asılı oldukları telde, katlanıp yerleştirilmekten çoktan ümidi kesmiş, günlerini gün etmekteler. BK(Büyük Kardeş) dışardan henüz gelmiş BB(Baba) ile. Uyku hazırlığı olmadığı gibi sokak kıyafetleri var üstünde. Bir tek KK(Küçük Kardeş) uyumaya hazır ancak onun da uyumaya niyeti yok. DA(Deli Ana), içindeki buhran, dışındaki karmaşadan bayılacak durumdadır. Nitekim gün içinde BK’ya yemeğini yedirirken, kendini tutmak adına tir tir titremiş 3-4 kez bayılmanın eşiğinden dönmüş halde. DA, bu kasveti kaldıramaz ve herşeyi olduğu gibi bırakıp kendini yatak odasına atar. Günü bitirmenin sağlıklı bir yolunu bulamamıştır nitekim.

DA, uykuya geçemez hemen. Zaten evin deli saçması hali de uykuya müsaade etmez. KK günlerdir devam eden huzursuzluğuna uykuya geçememeyi de eklemiştir. Mızıl mızıl ağlamaktadır. BB, BK’yı banyoya götürür. BK, sapıtır, DA, sesleri duyar, daha da kasılır, BB bağırır, BK daha da sapıtır. BB, BK’yı olduğu gibi bırakır ancak BK bırakmaz onu, kene gibi yapışır.  BK krize girmiş gibi ağlamaktadır, BB ona aldırmamakta ve terslemektedir. DA, bu strese ve en önemlisi BK’nın  kendini hırpalamasına dayanamaz ve kalkıp BK’nın işlerini yapar. Görüldüğü üzre atılan havlu, daha ilk dakikadan yerden alınıp, yüze göze bulaştırılmaktadır. DA’nın yakında eski paspaslığına döneceği gün gibi aşikardır. 
DA, BK’nın işlerini halledince uyumaya koyulur. Kısa bir süre sonra KK kucağına bırakılır, nitekim BB’nin uzun süren uyutma çabaları boşa gitmiş, geriye tek çare emzirmek kalmıştır. Şükürler olsun ki KK, bu şekilde uyuyakalır. DA da kendini uykuya bırakır. Gece defalarca uykusu bölünerek uyanır, KK’nın kıvranmaları, BK’nın üstünü başını açıp açmadığı kaygısı ile. 
Bugün. Saat 05:00. Ahalinin tüm fertleri derin uykudadır. DA, BK’yı kontrol etmek için kalkar ve bir daha uyuyamaz. Sessizliği fırsat bilerek semaya açar ellerini; -Ey Okçu!*- der, -Önünde kıvançla eğilmeye geldim,* lakin zihnime doldurduklarım bırakmaz peşimi, deşiyorlar sana olan teslimiyetimi, sen gör halimi, gör ki  düzelt eğrilmiş başımı, beni!-

Saat 07:00. DA ferahlamış olarak gibi uykuya geri döner. 

Saat 08:10. KK, BK, DA uyanmıştır. DA, çocuklarına kahvaltısını yaptırır. Üst – baş, alt, kaka, çiş, derken evin perişanlığına dayanamaz, kendini uykuya geri bırakır. Kalktığında ise dışarı çıkması gerektiğini anlar. Lakin yalnız vakit geçirmek için can atarken bunalan Selim’i arkada bırakmaya kıyamaz. Nitekim BB ile BK gergindirler birbirlerine karşı. BK sıkıldığını fazlaca belli eden aksi tavırlar içindedir. Onu öylece bırakıp gidemeyeceğini, gitse de kendini yiyeceğini anlar ve BK’yı alıp alelacele sinemaya gitmek üzere çıkar. Hava güzeldir, açık hava BK’ya da DA’ya da iyi gelir. Öyle ki arayıp BB’yi hadi siz de gelin Taksim’e gidelim demek ister. Görmek istediği sergi vardır nitekim Yasemin‘den özendiği. Lakin BK sinemada kararlıdır ve DA’nın içindeki bilgiç anne; sözünü tutmalı ve örnek olmalısın, der  ve sinemaya girerler.

BK pek keyiflidir. Sinemaya girişte de, çıkışta da önüne gelenle ahbaplık eder. Yanısıra DA’ya dönerek, fısıltıyla; – gördün mü anne, onlarla kısa bir sohbet yapıyorum- der. Karmakarışıktır, girdikleri film. DA, çok büyük keyif alır filmden, BK da öyle. Elinde koca mısırı, gözünde gözlüğü ve olmazsa olmaz suyu ile tam teşkilat kurulmuştur koltuğa, keyif yapmaktadır.  Çıkışta DA, BK’ya alacakları olduğunu ve mızmızlanmaması söyler. -Tamam-der BK.

1 mağaza, bir kitapçı, 1 mağaza daha derken DA’nın korktuğu başına gelir. -Kakam geldi anne- der BK. Daha bakacak onlarca şeyi olan DA, yıkılır bu cümle ile. Eli, ayağı buz keser. Yanısıra  elindekileri de bırakmaz, kasaya koşarlar. Bu sırada BK’ya telkinlerde bulunur; -Tutabilirsin, yapabilirsin dostum, sen dayanıklısın, sen T-rex’sin(dinozorların kralı)- türünden çeşitli gazlamalar yapar. BK dayanmaya çalışır, ancak belli ki daha fazla dayanacak takati kalmamıştır, nitekim harlı kokular çıkarır. Yanısıra sahiden de eli pek ağır kasiyere çıkışır -Biraz daha hızlı olamaz mısınız, neden bu kadar yavaşsınız!-. Görüldüğü üzre BK can havliyle konuşurken bile -siz- deme nezaketinden ödün vermez. DA, ise ya kakayı altına yaparsa senaryoları içindedir. Ay, uy, aman, çabuk derken, olayın kahramanı BK, günün incisini patlatır: -Güzel düşün, güzel olsun anne!-. Tamam, der DA ve çarçabuk tuvalete koşarlar, ellerinde 4 şişkin poşet, 1 kol çantası, bir mont ile. Nasıl olmuşsa askıya sığdırıp hepsini, kaka problemini çözerler. Ve ardına bakmadan, birşeyler dahi yemeden atıverirler kendilerini eve.

Evde, sabahki manzaranın üstüne eklenenlerle korkunç bir manzara bekleyen DA, önce BB’nin ve BK’nın evde olmadıklarını anlar. Yanısıra evde kendisini büyük bir süpriz beklemektedir. Ev derlenip toplanmıştır, çamaşırlar asılmış, mutfak ak pak edilmiştir, yanısıra yemek dahi yapılmıştır. DA, detaylara bakamadan BK’yı duşa sokar nitekim dışarda kaka evde acil duş almayı  gerektirir. Duştan sonra BB’yi arar ve BB evdeki işleri hallettiği yetmezmiş gibi BK’yı alıp parka dahi götürmüştür. DA, BB’ye pek yoğun bir sevgi ve şefkat duyar. İçi acıma ve pişmanlıkla dolar. Sorgulamalar başlar. Haksızlık mı ettim, der beri yandan. Lakin bilir ki arada haykırmazsa ne denli cebelleştiği farkedilmez. Haykırmayı da hesap etmez zaten, oluverir hiç istemeden.

Ve atılan havlu bir kez daha yerden alınır. Yüze göze bulaştırılır.

Ve bu ödülden dolayı; Aylin‘e, Serpil‘e, Çakıltaş‘a, Zuzuların Annesi’ne,  Ahsen’in Dünyası‘na, Ebru‘ya, Aynur‘a ve Aylin Anne‘ye çok teşekkür ederim. Unuttuklarım yahut görmediklerim varsa affola! Ben de herkese veriyorum bu ödülü.

 *Halil Cibran’dan

Benden Bu Kadar!

Durumum budur!
Ve Deli Anne havlu atar! Uzun zamandır alarm zilleri çalıyordu, biliyordum. Hissediyordum derinliklerde. Sadece anlamazlığa verip geçiştirmeye uğraşıyor, öteliyordum bir nevi. Sözümona bu sırada zaman kazanıyordum. Bir kurt vardı içimde, içimi  içte içe kemiren. Onun kafasını ezmeye çalışıyordum beri yandan. ‘Ben yerim atıklarını, sen içine attıkça ve büyürüm daha fazla!’ diyen sesi ve o sese eşlik eden katır kutur gürültüyü bastırıyordum. Ben attıkça atıkları içime, o büyüdü biliyordum. Biliyordum içimde bir güzel kelebeğe de dönüşmeyecekti, tam aksine çirkin ve devasa bir kitleye dönüşecek ve patlayacaktı en sonunda.
Uzun zamandır SOS veriyordum, da ne ben aldırıyordum ne başkası. Zaten kişi kendi aldırmadıkça başkası aldırır mı? Kişi kendine hoyratsa başkası altta kalır mı? Sırtlanır da sırtlanırsın, düşsen de aldıran çıkmaz ne ki havlu atasın! 

Uzun zamandır sirenler canhıraş biçimde çalıyordu, biliyordum. Tıkıyordum kulaklarımı çare olur diye. Nafile! İçteki atıklar dışarı vurdu aylar önce. Deri döküntüleri, kaşıntılar, ergenlerinkine bin basan akneler ve dahi durmadan artan kilolar işaret fişeğiydi yaklaşan tehlikenin ve içimdeki anormalleşmenin, de kime ne!
Meğer –Ey Özgürlük!– demelerim son -imdat- isteyen sesimmiş. O bir kaç saatlik kaçamak yenilenmek için bir küçük nefes gibiymiş. Sesim sadece yankı olup geri tepince, bir güzel sindirdim önce. Olağanlıkla karşıladım, karşıladım sandım. Yanıldım! Patladı o pis kitle. Şiddetli bir toz kütlesi ve şiddetli bir sesle!
Ben yapamadım anneliği, beceremedim. Evet, kimse silah tutup kafama, anne ol, demedi, lakin ben de bilemedim, hesap edemedim üçünü beşini. Hem zaten ben herşeye dört ayakla girmez miyim ki, bu da öyleydi. 
Zihnimdeki yorgunluktan kocaman şişti başım, taşıyamıyorum! Üstelik anneliğim berbat diye yordukça zihni, çocuklarımı daha beter üzdüm, kırdım! Yetersiz hissettikçe mutsuz oldum, mutsuz oldukça mutsuz ettim! 
Modern annelik dayatmasından uzak durmak istedim, uzak durmak istesem de atamadım edindiklerimi. Bırakmadılar, bırakmıyorlar peşimi! Bırakmadıkları gibi bulandırdılar habire zihnimi. Yetememe, becerememe, yoksunluk hissi azad edin beni!
Nefret ettim zihnimi bir kez dolduran ve bir daha boşaltamadığım bir yığın zırvadan!  Nefret ettim çocuğa nasıl davranacağımız konusunda ahkam kesen ahmaklardan! Olmazsa olmaz(!) faaliyetlerden, aktivitelerden, günde bilmem kaç saat yalnızca çocuğa ayrılması gerektiğini dayatanlardan, yöntemlerden, sistemlerden, okullardan, özellikle özel okullardan, at bindirmelerinden, yüzdürmelerinden, sözümona süper nesil yetiştirme çabasından, proje çocuklardan, Ferber’den, Tracy Hogg’dan, atıklardan faaliyet çıkarma çabasından, çocuklarla oyun oynamaya kendimi zorlamaktan ama kesinlikle zevk almamaktan, hatta ölecek kadar daralmaktan, dinozorları kapıştırmaktan, çocuğu oyuncakla donatıp vicdanımı bastırmaktan, iki sevimsiz oyundan sonra vicdanımı  rahatlattığımı sanmaktan, tüm bu bilgi kirliliğine kulak tıkamak istesem de kulak tıkayamamaktan, varolanların bile yeterince işkence yapmasından!!! 
Ey Cehalet(!) Nerdesin! Keşke hiç bilmeseydim! Keşke bebek saflığına döndürebilseydim zihnimi de rahat etseydim!
Keşke bilmeseydim de, -oynamak zorundayım- zihniyetinden değil de içimden geldiği için oynasaydım çocuklarımla. Keşke bilmeseydim de olur da oynamayınca kendimi bu denli yemeseydim. Yemeseydim de  daha da berbat hissetmeseydim. Daha da berbat hissedip evdeki huzuru mahvetmeseydim!
Benden bu kadar! Pes! Havlu atıyorum!

Ey Özgürlük!

İnsan psikolojisi ile şarkıların doğrudan ilişkisi olduğuna inanmışımdır hep. Bilinçaltına ittiğimiz gizli duygularla, dile gelen şarkılar arasındaki ilişki bahsettiğim. Sanki dışavurumu gibi bastırılmış duygularımızın şarkılar. Kendimizden bile kaçırdığımız hislerin tercümanı olup dile gelirler  bazen. Ansızın dilimize dolanır, uzunca süre söylenirler. Kimi zaman söyleyen de irkilmeye sebep olur, hayrete düşürürler, kimi zaman  da farkedilmeden usulca çekilip giderler. Üstelik tüm şarkı değildir devamlı söylenen, ruh hali ile birebir örtüşen nakarattır tekrar edilen.

Üniversite yıllarında arkadaşım Z. belirsiz bir aşka tutulmuştu. Aklı fikri  bir zamanlar kendisine çok ilgi duyan, ancak ne olduysa Z. ilgilendiğinden beri kayıtsız kalan M.’de idi. Uzunca süre konuşuldu bu konu kızlar arasında, taktikler verildi.  M.’nin ilgisini geri kazanma yöntemleri netice vermedi. Belirsizlik hali devam etti.  M. ilgili miydi, ilgisiz miydi tespit edilemedi. Z. ilerleme kaydedemedi ve konu hakkında da konuşmaktan vazgeçti. İçine çekildi ve suskunlaştı. Bir gün nasıl hissettiğini sordum, -Bilmiyorum!- deyip kısa kesti. Ve arkasını döndüğü an şu şarkıyı söyledi.
(Ah Fizy’i kapattıran zihniyeti neyleyim?)

N’olur sormasınlar bana,
N’olur söyletmesinler derdimi,
Saklarım onu ben kendime,
Yerim kendi kendimi.

Durum apaçık ortada değil miydi? İşte bu örnek –Ansızın söylenen nakaratlar& Bilinçaltına itilmiş bastırılmış duygular– ilişkisine dair hipotezimin en büyük destekcisi ve pekiştiricisi idi.

Bu hipotezimi şu sıralar örneklerle destekliyorum. Zira günlerdir Z. Livaneli’nin -Ey Özgürlük!- şarkısını söylüyorum. Daha önce rasgele söylediğim bu şarkının ehemmiyetini idrak etmiş olarak üstelik. Bir de Ahmet Kaya’nın -Hani Benim Gençliğim Nerde?- şarkısından -Bu ne Yaman Çelişki Anne- kısmı var dilimde. Bir -Ey Özgürlük-, Bir -Bu ne yaman çelişki anne- mısraları birbirleriyle paslaşıyorlar zihnimde ve dilimde. Derin psikanalizlere girmeye de hacet yok. Annelik olunca işin içinde bu iki mısranın paylaşması çok normal bence. Bir yanım her annenin hasreti olan özgürlüğü istemekte, diğer yanım çocuklarımı çok sevmem sebebiyle bu hasretten utanç duymakta ve yaman bir çelişki içine girmekte.

Bir de… Geçen gün içimde özgürlük rüzgarları esti, bir sevinç, bir heyecan içinde İlter’e dedim ki; -Beey, bloglarda bir keçe furyasıdır gidiyor, beni azad et ben gideyim bir kaç saatliğine Eminönü’ne, yoksa keçeli tüm blogları hackleyeceğim hasedimden!- Cümleyi kurarken bekarlık günlerimdeki gibi -pek hafif çantamı çapraz asarım, çizmemi ve paltomu giyer kendimi sokaklara atarım, bu kilolarla biraz abes ama papatya toplayan kız sekişiyle dolmuşa, vapura binerim, yihhu!- hayalleri içinde idim. Kelebekler uçuşuyordu içimde vesselam. Ve sandım ki hemen -A, evet canım,  devamlı evdesin, çık tabi, biraz hava alırsın hem- diyecek İlter de.  Nitekim bana şöyle bir sözü vardır; 3 günlüğüne çocukları bana bırakıp dilediğin yere tatile gidebilirsin, ister Avrupa’ya ister Amerika’ya! (3 günlüğüne Amerika, yeme de yanında yat!). Ben de bu söze binaen böyle rahat, böyle emin idim Eminönü’ne gideceğimden. Cevap -hayır!- oldu. Berrak bir hayır hem de. Orasını burasını çekiştiremeyeceğim bir kesinlikte.  Gözü korktu çocuklardan besbelli. Gitmedim. O gün bu şarkıyı çok söyledim.

Geçen sene İngiltere’ye gitmişti İlter. Londra içinden geçmiş ama Londra’da kalmamıştı. Keşke bir gün daha kalıp gezseydin, demiştim geldiğinde, -teklif etmeye bile çekindim- demişti. Oysa kısıtlamaktan hiç hazzetmem, yapmam da elimden geldiğince. Kendim gidemediğim nice yere gitmesi için teşvik ederim. Konserlere, gösterilere.. Bu ay gene gitmesi  gerek İngiltere’ye. Bu kez gitmeden teklif ettim. Kal bir gün daha bari, dedim. Hiç hayır demedi, hatta bir değil iki gün kalmak istedi. Önce güle oynaya evet dedim ancak Eminönü vakası canlanınca gözümde -Ey Özgürlük- şarkısını söylemeye devam ettim. Hem ben demeyim de kim desin!
Bir ara İlter’in adını Ferdi koymuştum. Bir ara ilgisiz de olsa Bencileyin!  Bir ara Özgür! Biz saç baş yolup, cebelleşirken onlar değil mi hep özgür, alabildiğine hür!

Bir Ütopyam Var!

Bir köy düşünün. Dağ eteklerinde en fazla iki katlı evlerin dizildiği. Her evin kendine ait minyatür bir bahçesinin olduğu. Evlerin hemen ilerisinde, özenle taranmışcasına geniş tarlaların uzandığı. Kışın bembeyaz karların, yazın yemyeşil çayırların örtü misali serildiği. Ve dağlar arasından nazlı bir gelin gibi süzülerek gelen, köyü  tam ortasından ikiye bölen mütevazi bir derenin olduğunu elbette. Şırıl şırıl sesi ile tüm köye huzur verdiği. Öyle temiz ki suyu, pırlanta misali ışıldayan çakıltaşlarının çıplak gözle bile seçilebildiği. Yazın en kavurucu günlerinde bile  içenlerin soğuğundan buz kestiği dağ suyuyla, köy ahalisinin kendine geldiği, güç, kuvvet edindiği.

Bir köy düşünün. Kimsenin kimseden çekinmeden kapısını çalabildiği.  Hatta kapıların kilitlenmediğini. Sabahları köy kadınlarının işe koyulmadan bir acı kahve içmek için toplaştığı, kimsenin kimseyle uğraşmadığı. Kimsenin dağınıklığa aldırmadığı, kimsenin kimseyle dedikodusunun yapılmadığı. Kimsenin kıymetli eşyalarının olmadığı, kimsenin kimseden pek de bir farkı olmadığı ve dolayısıyla kimsenin kimseye kem gözle bakmadığı.

Bir evde yeni bir bebek olduğunda tüm köy kadınlarının koşturduğunu ve anneye hiçbir iş düşmediğini düşünün. Ve anneye düşenin sadece çocuğunu sevmek ve emzirmek olduğunu. Yeni doğmuş bebeğin dopdolu ve canlı bir dünyaya uyandığını düşünün. Ve ister istemez güvenli, sosyal olduğunu. Annelerin ne temizlik, ne yalnızlık, ne tek başına her işe yetişme zorluğuyla uğraşmadığı için kaygısız olduğunu haliyle. Ve etrafındaki herkes de kendi gibi olduğu için hayatını olağanlıkla kabul ettiğini ve kendisinin de olağanlıkla kabul gördüğünü düşünün. Ve dertsiz, tasasız olduğunu. O dertsiz, tasasız ve kaygısız oldukça çocukların da dertsiz, tasasız ve kaygısız olduğunu düşünün.

Annelerin olağanlık ve doğallık ortamına paralel çocukların da olağanlık ve doğallık ortamında yetiştiğini düşünün. Ve dolayısıyla her türlü sistem, metot, yöntem zırvasından uzakta kendi hallerinde büyüdüklerini. Kirlendiklerini, toprağa bulandıklarını, çıplak ayakla toprağa değdiklerini, korkmadan koşabildiklerini, köyün hayvanlarıyla içiçe, ağaçlara tırmandıklarını, bazen tozu toprağı birbirine katarak adeta bir duman kütlesi gibi birbirlerine girdiklerini, bazen kavgayı kazandıklarını, bazen kaybettiklerini, böylece -Şunu yap, şöyle davran!-  komutlarına gerek kalmadan hayatı yaşayarak öğrendiklerini,  annelerin de bir kavgada ne yapılması gerektiğine dair kafa yormasına gerek kalmadığını,  bu sebeple babayla tartışmadıklarını düşünün.  Çocukların kendilerini bildi bileli küçükler ve büyüklerle birarada bulunduklarından, yaş farkı olanlarla biraraya geldiklerinde yaban öküzü gibi davranmadıklarını, dalından koparılan gıdalarla beslendiklerini ve dolayısıyla -bostanımızda yetiştirdiklerimizle hazırlıyoruz yemeklerimizi- diyen okullara gerek kalmadığını, ata da, eşeğe, katıra hatta öküze de bindiklerinden -ayda bir kez binicilik dersimiz var- deyip binlerce lira isteyen okullara hiç gerek kalmadığını ve çocukların servis problemi, servisci nazıyla uğraşmaya gerek kalmadan yürüme mesafesindeki sıradan bir okula gittiklerini, zaten köyde başka -özel(!)- bir okul olmadığını düşünün.

Bir köy düşünün. Çocukların erkenden kreşe başlamak zorunda olmadığı, erkenden ev dışına çıkmadıklarını, ne yatılı ne yatısız bakıcılara gerek kalmadığı, oyun ablası, etüt ağbisi gibi kavramların olmadığını düşünün.  Çocukların  güvenle sokakta oynadıklarını yahut yan komşuya yan odaya gitme rahatlığıyla konuk olduğunu. Sofralar -tek çocuk & tek anne- likten uzak,  belki tek anne ama çok çocuk şekilden olduğundan ve oyundan karınları zil çalarak ayrıldıklarından, önlerine konan bir çorba ve bir ekmeği dünyanın en iyi hamburgeri ve patatesiymişcesine hevesle yediklerini,  annelerin de -çocuğum yemiyor- derdiyle sapıtmadığını ve çocuğun yeme alışkanlığını da sapıttırmadığını düşünün. Ve en önemlisi çocuklar dağda, otlakta, bayırda, toprakta olduğundan Alerjik Astım mereti ile tanışmadıklarını düşünün.

Bir köy düşünün. Annelerin çocuğu oyalamayla, saatler süren ikna et-yedir faslı yaşamadığını, çocuk enerjisini ziyadesiyle harcamış olduğundan  uyumak için cebelleşilmediğini ve  haliyle annenin ne yorgunluktan ne de yalnızlıktan delirmediğini düşünün. Ve dolayısıyla tüm negatif enerjisini akşam eve gelen babaya püskürtmediğini düşünün. Kaldı ki baba da şehir keşmekeşinden çok uzakta, sadelik içindeki işine gittiğinden daha tahammüllüdür. Anne olsa olsa PMS krizine girer ancak ve baba ayda bir kez bu deliliğe anlayış gösterir ve çekilmez değildir. Üstelik çocuklar akşamdan  sabaha dek deliksiz uyuduklarından anneyle babaya akşam vakit geçirecek çok zaman kalır. Kaldı ki çoğunlukla konu komşuya ziyarete gidlir ve çocuklar dilleri bir karış dışarda, oynadıkları yere serilir. Ve muhabbete gece yarısına dek devam edilir. Kadınlar işe gitmediklerinden sabah erken kalkma derdinde değildir, erkekler de zaten ancak tarlaya gidicidir. Dolayısıyla kadınlar konuşma potansiyellerini hemcinsleri ile giderir ve olumlanır, böylece erkeğe -konuş, konuşmuyorsun, dinle, dinlemiyorsun, tv karşısında uyuyorsun-gibi dayatmalardan uzaktadır, herkes kendi çemberinde mutludur. Anne devasa ve karmaşık kadınlar çemberinde, baba kıt erkekler çemberinde, çocuklar olağanüstü geniş ve  sade çemberlerinde kalırlar ve mutludurlar. Zira anlaşılmaktadırlar. Kimse diğerinin çemberini matkapla deşmeye uğraşmamaktadır.

Bir köy düşünün. Alelade bir köy değil hani. Adı Anneler Köyü. Anne mutlu –> Çocuklar mutlu.

Bir köy düşünün. Çocuklar büyüdüklerinde beş-on dil bilmiyor, hepsi doktor yahut mühendis de olmuyor, çoğu sadece  insan  sıfatıyla kalıyor, ama sahiden insan oluyor. Merhametli, özverili, yardımsever ve güzel ahlaklı, insana, hayvana, doğaya saygılı. Ve tatminkar! Ve sağlıklı! 

Bir köy düşünün. Çocuklar yetişkin olmuş ve istisnasız demişler ki -Mutlu bir çocukluk geçirdim!-  Anne ve babaları için var mı daha ötesi? Yetmez mi onlar için çocukların bu cümlesi? Mutlu yaşlanmaz mı böylesi çocukların annesi?

Bir köy düşünün. Bir zamanlar çocuk olanlar şimdi ihtiyarlamış ve demişler ki -Sade ama mutlu bir ömür geçirdim!- Koca bir çınar gibi, geçirmişler koca bir ömrü.

* “Bir çocuk yetiştirmek için bir köye ihtiyaç vardır!” sözüne yazdıkça inandım, inandıkça yazdım. Teşekkürler Elif. Hayali bile güzeldi. Farkındalığımı arttırdı. Yazacak çok şey vardı aslında. Bu kısa kesilmiş hali. Nerdeyse ortaya bir Doktora Tezi çıkaracaktım.

Tamamdır, Hazırım Hayat!

Secret’a Giden Yol‘u yazdım da Secret’a varışa geçemedim henüz. Ancak yeni yıl hasebiyle bir sıçrama yapıyor, neticeye yollanıyorum. Ardından ilahi çekim kanunuyla beklentilerimin gelip yakama yapışmasını ve ben istemedikçe beni bırakmamalarını ümit ediyorum. Kuru gürültü ile değil elbette, şükür, dua, ümit ve pozitif düşünce ile. Şimdi gemimi yüklüyorum ve Vira Bismillah! ile salıveriyorum denize.

Daha da heveslenmek için Buyrun Playing For Change ve Grandpa Elliot;
http://www.playingforchange.com/player/widget.swf?episode=14

Ve en önemlisi: çocuklara güzel davranışlarda bulunmak, hoşgörü sahibi olmak, layıkıyla davranabilmek istiyorum. Dağa taşa empati yapmak yerine önceliği onlara verebilmek istiyorum.  Sinirleri alınmış bir anne olmak istiyorum. Her daim müşfik olmak istiyorum. Öfke, sinir vs. gibi çirkef duygularımdan arınmak istiyorum. Hem de çok istiyorum. Selim’ime severek ve sevilerek gideceği, her türlü fayda göreceği bir okul istiyorum ve de. Ve huzur! Ve sağlık elbette! Ve de özetlemek gerekirse; her iki cihanda da iyilik ve güzellik istiyorum herkese, bize.

İyi Yıllar Herkese!