Tag Archives: Çocuk eğitimi

La Vita E Bella!* Oh La La!

Bugün Selim’in ateşi tamamen düştü. İki gündür ağır derecede hasta olan Selim kendine geldi. İki gündür süregiden uykusuzluğum 5 saat sınırına ulaştı ve ben de kendime geldim. İki gündür -Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi- sözünü tescilledim. Ve -Ah!- dedim, -keşke o karmaşa ve kaosa şükretseydim! Velhasıl gözümü açtığımda, alev gibi yanan teniyle, kıvranarak değil de, ılık teniyle , misler gibi uyuyan Selim’le güne başlamak pek bir sevindirdi. 
Yanısıra boyuna kapı zilimiz çaldı. İlkinde İgdaş’tan bir görevli geldi. Yanlışlıkla bize kesilen 1.500 TL tutarındaki fatura ve gaz kesme ihbarnamesini düzeltmek için. Şükürler olsun ki sorun giderildi. İkincisi bir kargo firması idi. Sevindim, zira önemli birşey vardı beklediğim. Ancak gelen Maliye’den bir ihbarname idi. 2009’da taa Diyarbakır’da bana kesilmiş bir cezanın ihbarnamesi. Neyse ki önemli bir tutar değildi. Lakin neyle ilgiliydi, ne zaman oraya gitmiştim de vergi cezam kesilmişti hiç bilemedim. Sorularınız için bizi arayın, dedikleri telefon da hep meşgul olunca öğrenme işini yarına erteledim. Üçüncüsü oyun ablamız geldi. Selim pek keyiflendi. Odalarına çekildiler. Ve dördüncüsü günümü gün etti.
Gene bir kargo firması idi. Ve şükürler olsun ki bu kez şaşırtmadılar beni. Birkaç gün önce tanıştığım, tanışmaktan kasıt da: bir iki kez yazıştığım, ama hemen anlaştığım ve anlaşıldığım Esra‘dan gelen kitap: The Idle Parent. Beni öyle sevindirdi ve öyle keyiflendirdi ki. Çocuk eğitimi, annelik, ebeveynlik türünden her türlü kitaba ve uzmana cihada girişmiş biri olarak şaşırtıcı idi elbette bu gelişme. Lakin kitabın manifestosundan Esra’nın verdiği tek örnek -Happy mess is better than miserable tidiness**- beni canevimden vurmaya yetti. Hayatımda hiç yapmadığım şeyi yaptım bu sebeple, bir yabancı(!) dan gelecek hediyeyi kabul ettim. 
Lakin daha sonra öğrendim ki, sevgili arkadaşlarım; Anne ve Bebişi, Yasemin ve Özgür Anne meğerse bu kitabı başucu kitabı edinmiş. Anne ve Bebişi’ne ve Yasemin’e, teessüflerimi ilettim (!); niçin gözünüzün önünde heder olan bir anneye bu kitabı tavsiye etmediniz de, içini ferah tut, demediniz diye.
Ardından Anne ve Bebişi ta İngiltere’den bana bu kitabı göndermek istediğini söyledi. İkinci kez çok sevindim. Ne güzel bir bağ oluşmuştu biz anneler arasında demek ki. Birbirimizi hiç görmedik, bilmedik lakin 40 yıllık arkadaşlıktan öte bir empati ve sevecenlik oluşmuştu aramızda. Biri, ilk yazıştığımızda daha kitabı göndermek istiyor, ben o yakınlığı hissedip, gönder diyebiliyorum, o da bir gün bekletmeden gönderiyor, bir diğeri ta İngiltere’den bir başka anne için kitabı almak ve göndermekle uğraşmak suretiyle samimi bir teklifte bulunuyor.  
Kitaba çok sevindim elbette, ama en çok dünyada hala iyilik ve güzellik bulunduğuna olan inancım perçinlendiği için sevindim. Karşılıksız vermeler olduğu için sevindim. Hiç tanımadığı birine iyilik yapmak isteyen insanlar olduğu için sevindim. Ve en önemlisi onlarla biraraya getirilmiş olmayı sevdim. Çok sevdim hem de.  Yıllardır tanıştıklarımızla aramızda kalan sahte bağdan, zoraki konuşmalardan ümitsizliğe kapılmışken, hiç tanımadıklarımızla kurduğumuz samimi bağdan ve şevkli konuşmalardan ötürü yeniden dirilmeyi sevdim.
Şimdi bir kez daha şahit oldum ki; 
“Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür ve güzel düşünen hayatından lezzet alır.”
“Sen düşünceden ibaretsin kardeşim! Gül düşünür, gülistan olursun, diken düşünür, dikenlik olursun!”
Nitekim, bir kaç gün önce Jason Mraz’dan -Life is Wonderful- parçasını ayın şarkısı seçtim.  Hayatın güzelliği bana gösterildi adeta. Şükürler olsun. Bu sebeple, yine, yeni, yeniden dinlemek için;

http://muzicons.com/musicon_v_srv_new.swf

Teşekkürler Esra. -Çok, hem de pek çok makbule geçti-
Teşekkürler Anne ve Bebişi. -Almış kadar oldum-

(Bu klişeleri çok yürekten sarf ettim bilesiniz)

—————————————————————————————————————–
*Hayat Güzeldir!

Advertisements

Ayın Kitabı – Bayan Leylek

Pek kıymetlim, çok değerlim Odtü Yayıncılık’ın ödüllü kitaplar serisinden bir örnek daha: Bayan Leylek. Ben bu seriyi ne okumaya, ne seyretmeye, ne çözmek için uğraşmaya ve ne de anlatmaya doyamadım. Gerek hikayeleri, gerekse çizimleri ile bildik kitaplardan  ilk görüşte ayrılan, bu kıymetli seriden gene sıradışı bir hikaye. Bildiğimiz tanımların, kavramların dışına çıkmayı masalsı bir tatla ve çarpıcılıkla anlatılıyor. Gerçi bana çarpıcı gelen çocuk saflığıyla birleşince koşulsuz bir kabule ve zevke dönüşüyor Selim’den gözlemlediğim kadarıyla. Öğüt yok, akıl vermek yok, ahkam kesmek, çaktırmadan dayatmak da yok üstelik. Büyük oranda hayal gücü var  ve hayata farklı bir yerden bakmayı  salık veriyor sadece. Çocuk dünyası gibi tıpkı bu sebeple. Üstüne üstlük çizimler serinin diğer kitaplarında olduğu gibi sanat eseri  kıvamında.

Kitabın resmi tanıtımı ise şu şekilde:
Bayan Leylek 

Yazan: Mohammad Reza Shams
İllüstrator: Negin Entesabian
Bologna Çocuk Kitapları Fuarı, 2004 Yılı New Harizons Avrupa En İyi Çocuk Kitapları Ödülü
Temalar: Yalnızlık ve paylaşım, hayal gücü, masal duygusu.
Konu: ‘’Ne yapacağımı biliyorum. Bayan leylek bana yardım edebilir. O bana bir anne bulabilir.’’ Sonra aceleyle bahçeye koştu…
Yayınevi Odtü Yayıncılık

Ayın Kitabı – Mutlu Kaplumbağa

Mutlu Kaplumbağa; Gene favorim Odtü Yayıncılık’tan çıkan, Bologna Çocuk Kitapları Fuarı 2004 yılı Avrupa En İyi Çocuk Kitapları Ödüllü seriden sevdiğim/sevdiğimiz bir kitap daha. Kitap için anasınıfı,1,2 dense de okuyorum ben Selim’e ve o da dinliyor keyifle. Sıradan hikayelerden uzak bu seri benim bile ufkumu açtı doğrusu. Günümüzde herşeyin çok hızlı olması sebebiyle kaçırdıklarımıza dokundurdukları açısından çok başarılı. Keşke ağırdan alabilsek biraz yaşamayı, her anı. Ya da gerçekçi olup bir kısmını diyeyim. 
Kitabın teması: Merak, deneme yanılma, çevre ve doğa sevgisi, arkadaşlık.
Konusu: Küçük kaplumbağa güneşi, ağaçları, nehri ve arkadaşlarını selamlıyor her gün. Çok mutlu. Bir gün yanından geçen bir tavşan ona “Neden daha hızlı yürmeyi denemiyorsun?” diyor ve olan oluyor..

Yazan: Akram Ghasempour
Resimleyen: Lisa Jamileh Barjesteh (İllüstrasyonlar serinin diğerleri gibi harikulade değil ama sonuçta heribirinde farklı bir tarz denemiş belli ki)

Ebe Sobe & 5N1K Anaokulu mu o da ne?

Sevgili Kaderdaşım Elif, nam-ı diğer Blogcu Anne beni sobelemiş Anaokulu konusunda.  Altından kalkar mıyım bilmem ama naçizane fikirlerimi yazayım istedim ben de. 
  • Çocuğunuzu kaç yaşında kreşe gönderdiniz yahut göndermeyi düşünüyorsunuz? Kreşe göndermek için beklediğiniz başka bir şey var mı? 
Ben çocuğun  2-2,5 yaşına dek sadece annesine ihtiyacı olduğuna inandım hep. Çocuğuna göre bu aralık  ufak sapmalar gösterebilir, nitekim erken sosyalleşme ihtiyacında olan çocuklar da sözkonusu olabilir ama 2+  kriterdir benim için. Kendi adıma. Fikri sabit biri değilimdir hiç ama bu konuda  ileri derecede takıntılıyım niyeyse. Başkası farklı düşünebilir elbette. 
Bu süre zarfında çalışmayan bir anne olmak benim tercihimdi. Zaman zaman sevindim, çoğu zaman delirdim, -ah keşke yapmasaydım!- dediğim bir çok eylem de edindim ama geriye dönüp baktığımda kutladım bizi bu kararımızdan dolayı ve muhtaç olmadığım için de çok şükrettim. Ki Selim çok zor bir bebek olmasına rağmen, çalışmak bir kolaylık, büyük bir nimet bile olabilirken, direndim gene de, yarım yamalak da çıksam bu raunttan, gene de iyi idare ettim. Benim bu durumdan çoğunlukla hoşnut olmamdı galiba esas olan, nitekim bir başka anne çalışmazsa mutsuz olabilirdi, ben çalışmadığım için mutluydum.
Selim’in kreşe başlama evresi ise; milimetrik artışlarla oldu denebilir. Şuurlu bir eylem değildi ama belki en iyisi böyleydi. İlkin Petersburg’da bir sanat okuluna gitti 1 saatliğine, sonra oyun grubu, sonra kötü bir deneyim olan kreşe haftada 3 gün ve en son anaokuluna. 
  • Çocuğunuza kreş seçerken sizin için en önemli kriter nedir? Olmazsa olmaz diyeceğiniz, bu sağlanmazsa evde bakılsın daha iyi diyeceğiniz?
Bunu nasıl tespit ederim emin değilim, olsa olsa içgüdüsel olarak  hissedilir; yaptığı işin ehemmiyetinin şuurunda olan öğretmenleri olmalı o kreşin. Ne  denli büyük bir şeyin; bir insanın, emanetçisi olduklarının farkında olan , her çocuğun tek tek ebeveyni için ne denli kıymetli olduğunun ayırdında olan ve buna uygun davranan, müşfik öğretmenlerin olduğu bir kreştir aslolan benim için. Çocuğumun sevildiğini, önemsendiğini ta yürekten hissettiği ve buna mukabil severek gittiği bir kreş olmalı. Kısaca sevdiği ve sevildiği bir yer olmalı. Bunun yanısıra somut bilgiler önemli elbette ama iyi bir ahlak eğitimi olmazsa olmazımdır benim için. Ben çocuğumun her yarışta birinci olmasını değil, tatminkar, ahlaklı, vicdanlı olmasını gözetirim daha çok. Bir de kreşte güvenlik ihmalkarlık gösterilmeden, son derece profesyonel olarak sağlanmalı. Merdivenlerden hiç hazzetmiyorum mesela. Son okulumuzda çocuklar bir görevli kontrolünde asansörle indiriliyordu ve pek hoşuma gidiyordu.
  • Türkiye’deki kreşlerde rastlamadığınız, keşke olsa dediğiniz bir uygulama var mı?
Var. Yurt dışında bebeklerin ve çocukların her gün düzenli olarak dışarıya çıkarılması ve en az yarım saat dışarda vakit geçirmelerine olanak sağlanmasına hayranım doğrusu. Rusya’daki kreşlerde -35 dereceye kadar çocuklar mutlaka bahçeye çıkarılıyordu  her gün, keşke bizde de uygulansaydı dediğim bir bu var aklımda.
  • Türkiye’deki kreşlerde yaygın olarak rastladığınız ve saçma bulduğunuz bir uygulama var mı?
Bazen keşke sadece yaşa göre sınıflandırmasalardı dediğim olur. Çocuğun tüm gelişim durumu dikkate alınarak hangi sınıfta olması gerektiğine karar verilseydi  diye düşünürüm ama detaya inmedim bu düşümcemde daha.
  •  Çocuğunuz kreşe gidiyorsa, kreşe başladıktan sonra en çok zorlandığınız konu ne oldu? Henüz gitmiyorsa zorlanacağınızı düşündüğünüz?
Yemek ve öğlen uykusu en çok zorlandığım konular idi. Bir hafta kadar kuş gibi beslenmesini seyretmek zorunda kaldım. Zira okulda yemekhaneye adım dahi atmıyordu, yemekhaneye giden yolda kızılca kıyametler kopuyordu. Bir de öğlen uykusu deli ediyordu onu. Üstelik zorla uyutmayıp, -sadece dinlen- önerisine bile tahammül etmiyor, kendisi uyumadığı gibi diğer çocukları da uyutmuyor ve tam bir karmaşa oluşturuyordu. Yemek ve uyku saatleri dışında halim selim olan çocuk, bu saatler içinde ise yaban hayvanı gibi davranıyordu tamamen. Utanç içinde duvarları tekmelemesini, avazı çıktığı kadar bağırmasını seyrettim günlerce. Ama 2 hafta içinde normalleşti durum.

Bir de her çocuk gibi sürekli hastalığa yakalanması söz konusu oldu. Hatta biri bitmeden diğerine geçiş yapıyordu. Üstelik Alerjik Astım’ı vardı, hastalığı şiddetli geçiyordu epey. Giderek seyreldi hastalıklar ve aralığı artmaya başladı neyse ki.
Ve bir de okulun kurallarına üstün bir direnç gösterdi. Israrla onları delmeyi denedi. Gene hemen her çocuk gibi, bizimki biraz fazla direnç gösterdi sadece. Ders saatlerinde aykırılık ve ayrıcalık istedi devamlı. Bir kaç denemesi başarılı olunca diğer çocuklar da yoldan çıkmaya başladı, neyse ki öğretmenler ipleri ellerine alıp hal yoluna koydular hepsini.
Ha bir de; ne yazık ki oyuncak gününde gördüğü Bakugan, Ben10 kabuslarını öğrendi ve kaçamayacağımız bir şekilde köşeye sıkıştırdı bizi.
  • Çocuğunuz kreşe gidiyorsa, kreşe başladıktan sonra çocuğunuzda gözlemlediğiniz en olumlu gelişme ne oldu? Henüz gitmiyorsa kreşin gelişimine en büyük katkısı ne olur sizce?
Hayatımıza ve en önemlisi onun hayatına bir düzen geldi. Yatış ve kalkış saatleri sabitlendi. Hayatta uyması gereken kurallar olduğunu ve buna riayet etmesi gerektiğini öğrendi. Kazanılan stickerlar, teşvik politikaları, her gün öğretmeni ve her akşam annesi tarafından doldurulan davranış çetelesi sebebiyle olumsuz davranışları büyük oranda düzeldi. Evde de devam ettirme çabası görülmeye değerdi. Bir de; okulda çok yorulmanın etkisiyle, başını yastığa koyar koymaz uyumayı becerdi. Bu çok, çok önemli bir nimetti bizim için.Öbür türlü uykuya geçmesi saatler sürebilirdi.
Şimdi böyle ahkam kesiyor gibi görünmeme rağmen acı bir itirafta bulunmak gerek; taşınma niyetindeyiz bir süredir ama üşengeçliğin ve kararsızlığın dibindeyiz. Bu yüzden Selim’i okula da yazdırmadık henüz. Ve bu gariban çocuk -okula gidiyor musun?- diye soran herkese -okullar daha açılmadı- yanıtını vererek hem içimizi dağlıyor hem de rezil ediyor bizi. Bu cevabı ona okullar tatilken söyledik ama o hala durumu böyle zannediyor ne yazık ki. Düzeltmeme rağmen üstelik.

Az kalsın unutuyordum: Özlem, Nihan, Yeliz, Evren, Yasemin (sen bebeğinden dolayı muafsın dilersen:), gördüm sizi, hiç saklanmayın. Sobe!!! (İçinizden bazılarına uymayabilir sorular, bazısının da canı istemeyebilir, boş geçebilir ve istediğiniz sorudan başlayabilirsiniz, süreniz başladı.. Tatildekiler dönünce yazabilir:))

5N1K; Ne, Nerede, Ne zaman, Nasıl, Niçin, Kim?

    Birgün bir kitap okudum ve tüm hayatım değişti!

    Orhan Pamuk’un Yeni Hayat kitabı bu cümle ile başlar, okuyanlar bilir. Kitabı on yıllar önce okumama rağmen, bu cümleyi hiç unutmadım nedense. Etkilendiğim her kitapta içimden tekrarladığımdan belki de. Kitaplar bir sevda bende. Okumasam da -orda bir köy var uzakta- misali olsunlar istiyorum hep yanımda. Kutuplarda yaşam misali, yılın ilk 6 ayını hiç kitapsız, yılın son 6 ayını da kusana kadar kitaplara gömülerek geçiririm. Nefesim kesilerek okurum da okurum. Haliyle vazgeçilmezlerimdir kitaplar. Bu sevda Selim’e de geçti tabiatıyla. Onu alıp saatlerce kitapçıda zaman geçirdiğim çoktur. Kardeşinden önce elbette. Koku delisi Selim’in en sevdiği koku, kitap kokusudur mesela, annesi misali. Geçenlerde Elif Şafak Twitter’da yurt dışında bir çok ülkede uygulanan Okuma Grubu gibi bir grup oluşturmak isteyip istemeyeceğimizi sormuştu. Ben de cevaben aynı anda çocuklar için de bir tane kursak tadından yenmez demiştim. Olsa keşke!
    Benim çocuk yetiştirmek ve kitaplarla ilgili desturum şudur; iyi davranışlar en çok kitaplardan öğrenilir, öğretilir. Eğer çocuğumuza içinde iyi insan olmaya dair öğeler barındıran,  başarılı kitaplar okursak o çocuğun davranışlarından ve ahlakından endişe etmemeliyiz. Bu kadar iddialıyım! Benim için iyi ahlak ise; doğruluk, dürüstlük, her koşulda yalandan uzak durma, merhamet, iyilikseverlik, pozitif düşünme, şükür, başkasının malına asla gözünü dikmeme, çalışkanlık, kibirden kaçınma, alçakgönüllülük vs. Dualarım da bu yönde hep. Dilerim bu yönde olurlar sahiden de.

    Resimli Günlük‘ten Özlem’cim Çocuk Kitapları ilgili fikrimi sormuş. Naçizane anlatayım. Bana kalırsa ülkemizde çocuk literatürü yeni yeni gelişmekte. Bir kaç yıl önce kitap bulmak çok daha zordu. Hele ki 2 yaş üstü kitaplar için epeyce kazınmak gerekiyordu. Konuya dönersek, işte sorular ve cevaplar;

    • Selim’e kitap seçerken önemsediğim kriterler nelerdir? Eğer beraber okuyacağımız bir kitapsa görselliği çok önemli. Çünkü çocukla kitap okumak cümlelerden ziyade resimlere odaklanmakla oluyor. Ben resimler üzerinden hikayeler anlatıyorum daha çok. Cümleler hoşuma gitmezse düzeltip de okuyorum. Ama masal kitabıysa şayet seçtiğim kitap, konularına odaklanıyorum. Gözümüze soka soka ders veren kitaplar değil de, güzel bir kurgu içinde, serpiştirilmiş edasıyla güzel ahlak örnekleri ile dolu olanları tercih ediyorum. Dürüstlük, iyilik, sevgi, merhamet, sadakat, kötülükten kaçınma; yalan, hırsızlık, sözünde durmama, kıskançlık vs.
    • Kitabın kapak tasarımı beni cezbeder mi? Hayır.
    • Çocuk kitaplarının didaktik yaklaşımlarını nasıl buluyorum? İlk soruda dediğim gibi gözüme soka soka, kafama vura vura, besbelli ders vermeye dayalı kitapları son derece sevimsiz buluyorum. 
    • Çocuk kitaplarındaki resimler nasıl olmalı?  İllüstrasyonlar olabildiğinin en iyisi olmalı. Hele ki 2 yaş üstü kitaplarda yazıdan ziyade resimlere bakıldığına göre. 
    • Hikayesini beğendiğim bir kitabı illüstrasyonlarından dolayı almamazlık ediyor muyum veya tam tersi oluyor mu? Hayır. Çünkü böylesi kitapları gece yatarken okuyorum. Tabi yeteri kadar uzunsa ve masal kıvamındaysa. İllüstrasyonları iyi, hikayesi kötü ise de kendim tamamlıyorum, uydurup kaydırıyorum Selim’in o anki hal, davranış ve ihtiyacına göre 🙂
    • Hikayesi uyduruk olan bir kitabı grafiklerine aşık olarak aldığım oldu mu? Henüz değil ama öyle bir kitap bulursam olabilir. Nasılsa hikayeyi atar tutarım diye. 
    • Grafiklerde aradığım temel özellikler var mı? Varsa nedir? Kendi çocukluğumdan bildiğim, kitabın içindeki görüntüler öyle olmalı ki, onlara bakıp türlü türlü hayallere dalmalı insan. Okuyucuya -Ah keşke ben de orada olsam- dedirtmeli. İştah kabartmalı. Kitabın içine girmeyi istetmeli. Ben hala ilkokul çağında okuduğum ve kitabın içine girmeyi isteyecek kadar sıcak resimlerle dolu bir iki kitabı çok net hatırlarım. Biliyorum ki öykülerini akılda tutmanın sebebi, o resimlerdir.
    • Selim’in şu anda en çok sevdiği 3 kitap? (3 yetmez, 10 olması gerek ve 4+ için elbette bunun cevabı) 

    • 1.Odtü Yayıncılık’tan çıkan, öve öve bitiremediğim, ödüllü kitaplardan bir kaçına benim gibi vuruldu Selim de. Alışılmışın dışında hikayeleri, nefis illüstrasyonları ile (ki herbiri bir şaheser) vazgeçilmezlerimiz oldu. Bunlardan en sevdikleri; Kedi ve Yıldızlar, Sevimli Cüceler ve Uçan Balık. Güzel davranış odaklı herbiri; sadakat, dostluk, açgözlülük, bencillik vs.  Bir handikabı benim için, kitabı doğru anlayıp anlamadığımdan emin olamıyorum bazen. Çoğu kült filmler gibi.

    • 2.Gelincik diye bir kitabımız var, nedense Selim pek sevdi onu. Halbuki hüzünlü de. Hüzünlü şeyleri, mutlu bitmeyen öyküleri sevmez oysa. Birşeyin zamanında değerini bilmekle ilgili kısmen. KöpekBalığı Keskin de, minik bir kitap fuarından alınmıştı. Akademi Çocuk Yayınları’ndan. Oldukça renkli çizimleri var. Köpek Balığı seven bir çocuğunuz varsa çok mana kazanıyor. 
    • 3.Dinozor delisi bir çocuk olduğu için bu kitabı es geçmek olmazdı. 3 boyutlu ve sesli bir kitap. Geçen yıl M&S’den almıştım. Bayıldı Selim de. Bunun bir benzeri daha var bununla beraber elinden düşürmediği.
    Bir de gece yatmadan okuduğumuz masalımsı kitaplar var. İçlerinde ikimizin de çok sevdiği  bir kitap var ki, anlatmadan geçemeyeceğim. Eğlenceli Masallar. Çoklu Zeka etkinlikli ve içinde 104 etkinlik de mevcut. Etkinliklerini pek yapmadık Selim’le, zaten o kısmı pek renksiz. Benim bile içimden gelmiyor, orada çalışma yapmak. Ancak içeriğindeki masallar çok başarılı. Daha önce 365 güne bir  masal, her güne bir masal nevinden bir kaç kitap aldım internetten ama çoğu fiyasko çıktı. Bir tek bunu beğendim içlerinden. Masallar görsel, müziksel, matematiksel, sosyal, içsel, kinestetik zeka ve doğa zekası diye kategorilendirilmiş. Zekaya ne faydası dokunur bilinmez ama hikayeler güzel öğelerle dolu. Timaş Yayınları’ndan kitap.

     (Şimdi bu -mim- işinde benim de birilerine mi havale etmem lazım bunu, “Ayh, ben sıramı savdım, elim sende !” mi demem lazım? Eğer öyleyse; ımmm.. kimi seçsem, A buldum ya, kendisinden de, blogundan huzur bulduğum ve adını Huzur dolu Anne koyduğum; Şeyma‘yı seçiyorum. İnşallah zora sokmam, dilersen yazarsın tabi.)

    Evreka! Evreka!

    Buldum! Buldum! Sonunda bağırıp çağırdıklarında ve çok öfkelendiklerinde, hatta kapıyı çekip gittiklerinde, annelerin de, çocukların da içini bir nebze olsun rahatlatacak ve “Bu herkesin başına gelen normal bir olaydır, sen hayatı Caillou’dan ibaret sanma, tüm anneleri de Caillou’nun annesi gibi her daim müşfik zannetme!” dedirtecek bir bilgiye ulaştım sonunda. Tübitak’ın Erkek Çocukluk Kitaplığı – Duyularımız serisinden çıkan -Korkmuyorum!- kitabını okudum bir süre önce.  İşte bu! dediğim bir bölüme rastladım ve şad oldum adeta.
    Hani hep diyorum ya, çocuk ne yaparsa yapsın, evde ne fırtınalar koparsa kopsun, anne ne kadar berbat hissederse hissetsin, hatta isterse kıyamet kopsun, çocuğa hep aynı sükunetle, hep aynı titizlikle, hep aynı hoşgörü ile yaklaşmamızı salık verir ya; kitaplar, uzmanlar ve ben de son derece hayalperest, gerçekle asla örtüşmeyen, iddialı ve riyakar bulurum bu türden bilgileri, hatta deliye dönerim bundan. İşte bu noktaya temas eden, ebeveynlerin de yoldan çıkabileceklerini ve çocukların da bunu doğal karşılamaları ve  bundan korkmamaları gerektiğini anlatan, “Beni Bırakmayın!” adlı bu gerçekçi bölüm pek memnun etti beni.
    Düşünsenize ölümüz olsa çocuğumuzun rutinini bozmayacak, kederimizi çocuğumuza ne pahasına olursa olsun yansıtmayacak kadar ileri gittiğimiz oluyor. Oysa ölüm hayatın en sert ve en büyük gerçeğidir. Ortada böyle bir şey varken çocuğu bundan bihaber, uzak tutmaya çalışmak, sözümona sağduyulu bir ebeveyn gibi davranmak saçmalık değil midir? Cem yılmaz’ın ünlü monoloğunda dediği gibi bir çırpıda deyivermeli “Ayşe, hepimiz ölcez!” 
    Hem diyelim ki, her zaman aynı edayla, aynı sabırla,  aynı mükemmellikle davranan ebeveyne sahip bir çocuk var ortada. Bu çocuğun müstesna ebeveyni baki midir peki bu çocuğun hayatında? Ya da bu ebeveyn çocuğun düzenini korumakta ehil  midir daima? Değildir elbette. E, o halde? Biraz anormallik fena olmasa gerek, çocuğu hayata hazırlaması bakımından. Belki bir deli annenin, ansızın delirmesi çocuğu hayatın ani değişikliklerine hazırlıyordur. Belki delilik tümden faydasız değildir ve belki de kusursuzluk tümden faydalı değildir.
    İddia ediyorum;  pek yakında modern anne, modern çocuk, en akıllı çocuk, en mutlu çocuk, her daim eğitim, çokçok eğitim gibi içi boş ama dışı pek parlak kaplı bu zırvalar çöpe gidecek. Daha realist, daha samimi, daha doğal yöntemlere (hatta yöntem kelimesi bile yanlış, o da bir kalıba sokuyor gene insanı) daha geniş bir sistemden konuşacağız. Hem de kişiye özel sistemlerden.  Bunun ilk işareti sadece bu kitap değil üstelik.

    Ayın Kitabı – Kedi ve Yıldızlar

    Odtü Yayıncılık tarafından yayınlanan, ödüllü kitaplar serisinden, en sevdiğim kitap; Kedi ve Yıldızlar. İllustrasyonları sanat eseri kıvamında, hikaye oldukça sıradışı. Üstünde düşünülmesi gereken, hatta çocukla birlikte beyin fırtınası yapmaya sevk eden kitap. 2004 yılında Bologna Çocuk Kitapları fuarında, Avrupa En İyi Çocuk Kitapları Ödülü almış, anaokulu çocuklarına hitap ediyor. Arkadaşlarını kurtarmaya çalışan küçük bir yıldızın hikayesi anlatılıyor kitapta. Temalar da; çevre ve doğa sevgisi, arkadaşlık, fedakarlık, zorluklarla mücadele edebilme, aç gözlülüğün zararları, hayal gücü. 
    Yazan; Kambiz Kakavand
    Resimleyen; Neda Azimi.
    Bu seriye ait bir diğer yazı için buraya tıklayın.


    Caillou Psikozu

    Çocukların da, ebeveynlerin de pek sevdiği, annelerin çocuklarını televizyonda o varken rahatça  başbaşa bırakıp, işlerine bakabildikleri, sıcak, sevimli, güzel ahlaklı Caillou. İddia ediyorum Selim bir çok güzel davranışı Caillou’dan edindi. Uzunca bir süre kendisine Kayu dedirtti. Uzunca bir süre Caillou gibi -annecim, ta-maam!- diye vurguladı sözcükleri. Rica etmeyi, teşekkür etmeyi ve daha bir çok nezaket kuralını Caillou’dan öğrendi.

    Uzmanlarla hazırlanan bu çizgi dizinin bir çok çocuğun karakterine yaptığı olumlu etki yadsınamaz.  Ben bile oturup zevkle izliyorum, belki yüzlerce kez tekrarlanan bölümlerini. Mutlu bir ailede, mutlu bir çocukluk  geçirmenin resmi adeta.  Kısmen gerçek hayata denk düşen izdüşümleri ile çocuğa da, anne ve babaya da, hatta büyükanne, büyükbabalara bile yol gösterici niteliğinde, bazen. Mesela Caillou’nun annesinin ev kıyafeti ve hafif göbekli hali bile mesut etmeye yetiyor beni, zira benim hayatıma uygun düşüyor bu hali. 
    Başlarda körü körüne bağlılık gösterdiğim bu dizinin beni korkutan çok tarafı olduğunu fark ediyorum günden güne. Zira Selim büyüyor, algısı değişiyor, akıl yürütüyor ve kendi hayatına uyarlıyor izlediklerini. Caillou Kanada yapımı bir çizgi film ve yaşayış tarzları da yaşam koşulları da ona göre. Örneğin bizim evlerimizin Kanada tipi aile evleriyle uzaktan yakından ilgisi yok. En azından benimkinin ilgisi olmadığı kesin. Nitekim 3 odalı sıradan bir apartman dairesinde zar zor sığışarak yaşıyoruz. Çocuklarımızın ayrı ayrı odaları, yetmedi bir de oyun odaları yok, devasa bahçelerimiz, rahatça bisiklete binebildikleri, paten kayabildikleri tertemiz sokaklarımız da yok. Bizde Kanada yaşamının vazgeçilmezi olan,  sık sık doğaya karışma, pikniğe gitme, kamp kurma yok, kayak, kızak faaliyetleri  ise hiç yok. Bahçede barbekü partileri de yok, pinatalar da yok, buz hokeyi de, beyzbol da pek yok. Selim bu çizgi filmi izlerken yaşamın bu faaliyetlerden ibaret olduğunu sanacak diye korkar oldum son zamanlarda. Nitekim “Anne, biz de kamp yapmaya gidelim.”, “Anne ben de buz hokeyi oynamak istiyorum.” vs. gibi cümleleri sıralıyor gün içinde. “Oğlum, biz de o tip şeyler pek yapılmıyor!” demekten dilimde tüy bitti. Bazen de utanıyorum artık o yok, bu yok, hatta bu da yok, demekten.

    Özgüven sahibidir Selim. Oysa şimdi Caillou’yu izlerken aşağılık kompleksiyle tanışma tehlikesi mevcut. Caillou uçağa biniyor ve hostes  ismiyle hitap ediyor ona, pilot desen pilot kabinine davet ediyor onu, ya da polis arabasına bindirip anons yaptırıyor, itfaiyeci yanına alıyor, makinist trenin düdüğünü çaldırıyor, okul servisinin şoförü öylesine okula götürüp getiriyor kısaca özne hep Caillou oluyor. Ve diğer çocuklar figüran oluyor hep. Oysa uçağa sayısız kez binen Selim’in pilotla tek ilişkisi duyduğu ruhsuz anonstur. Polislerle sıcak teması nispeten olmuştur. O da pasaport işlemlerimiz sırasında kurduğu diyaloglar vesilesiyledir. Servis şoförü, değil okula öylesine götürmek, mecburen götüreceği  çocuğu götürmeye imtina etmektedir.

    Bir de Caillou’nun annesi ile kendi annesini karşılaştırma tehlikesi vardır Selim’in; ki en çok korktuğum da budur. Zira bir tarafta sonsuz hoşgörülü, her daim yumuşacık ses tonuyla konuşan, hep anlayışlı ve ilgili  bir anne profili, bir yanda bir hoşgörülü-bir tahammülsüz, bir sakin-bir çıldırmış, genelde deli, tutarsız, işlere boğulmuş bir anne profili vardır. Dilerim bunca akıl yürüten Selim, Caillou ile kendini de karşılaştırır da soğumaz annesinden. Nitekim Caillou berbat davranışlarında ısrarcı değildir asla.

     -Caillou kardeşine öyle davranmamalısın, der annesi mesela.
    -Ta-maaaaaaaaaaam! der, çekilir gider Caillou’da..Bir daha da tekrarlanmaz o berbat davranış.
     Oysa bizde öyle mi ki?
    -Selim, kardeşine öyle davranmamalısın!!! Selim cevap dahi vermez, kardeşinin orasını burası sıkmaya ve çimdiklemeye devam eder.
    -Oğlum yapmasana, bak ağlıyor kardeşin! Selim gene aldırmaz. Kardeş canhıraş bir biçimde ağlar.
    -Selim yapmasanaaaa! Bağrılınca silkinen Selim, korkarak kaçışır odasına.

    Bir de bilmediği şeyleri fark etmesine sebep oluyor seyrettikleri. Mesela gökgürültüsünden korkmayan çocuk, bundan korkan Caillou’yu görünce böyle bir korkunun farkına varıyor. Sonra  geceleri odasında yalnız kalmaktan, karanlıktan, gölgelerden korkulabileceğini farkediyor. Bir de utanma duygusu var, kendine zar zor uydurmaya çalıştığı Selim’in. Selim oldukça girişkendir. Kimseden çekinmez, hemen konuşmaya girişir. Şimdi Caillou’dan edindiği bu saçma duyguyu kendi üzerine oturtmaya uğraşıyor. Biri -merhaba-dese cevap vermiyor ve -ben utanıyorum anne-diyor muzır bir şekilde gülümseyerek. Ona ısrarla birilerinden utanmanın anlamsız olduğunu, insanın yaptığı kötü davranışlardan, sarf ettiği kötü sözlerden yahut mahreminin başkaları tarafından görülmesi durumunda utanmasının anlamlı olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Aslında iyi niyetle, öğreti amacıyla verilen bu bölümler; bu tip davranışlara sahip olmayan çocukta saçma sapan bir şeye dönüşüyor, yapmacık ve zoraki korkular, davranışlar çıkıyor ortaya. Dilerim zorlaya zorlaya kalıcı hale getirmez bu tip davranışları.

    Düşününce bir kez daha farkediyorum ne denli harika olursa olsun bir film, çocuğa tek başına izlettirilmemeli. Hatta bir kere beraber izledim, sorun yok, deyip sonrasında çocuk başbaşa bırakılmamalı o şeyle. Zira her an büyüyüp, değişen çocuk bir an etkilenmediği bir olaydan bir başka gün etkilenebiliyor. En iyisi bir yetişkinle ve aktif bir biçimde seyrettirilmeli. Ve çocuğun hassasiyetine göre gerekli yerde müdahale etmeli hemen. Uyanık olmalı velhasıl.

    BilimSelim – 7.Sanat

    Selim bebekliğinden itibaren kısa film, sinema filmi, çizgi film, animasyon, belgesel kısaca sinemaya ait ne varsa içinde oldu. Zor geçen bebekliğini rehabilite eden can alıcı noktalardan biri buydu çünkü.  Burada da belirtiğim gibi çok çeşitli şeyler izledi yaklaşık 4 yıl boyunca.  Bu da filmler konusunda iyi bir birikim yapmasına vesile oldu. Mesela 3 yaşındayken fon müziklerini ayırt ediyor ve bir çeşit sınıflandırıyordu. Benim gibi dikkatsiz bir izleyicinin de uyanmasına vesile oluyordu bahsettikleri. Müziksiz film karesi olmadığını  farkettim bu vesileyle mesela.

    Sürekli izlediği bir animasyon vardı; deniz canlıları ile ilgili.  Karidesin birini pirana kovalar, derken piranayı köpekbalığı kovalar vs.
    Bu kovalama sırasında fonda gergin bir müzik çalardı. İlkin orda söyledi. “Anne, ben burda korkuyorum biraz, zaten korku müziği de çalıyor.” diyerek. Daha sonra bunları çeşitlendirdi; sevinç müziği, eğlence müziği, üzüntü müziği vs. diye. Başlangıç ve bitiş müziklerini çok önceden keşfetmişti.
    Beraber oyun oynamak için otururuz mesela. Ya kendi bir hayvan rolüne girer ya da oyuncaklarını oynatır. Bu canlandırma sırasında bize de fon müziği çalmak düşer. Diyelim balıklar kendi halinde yüzüyordur, o zaman  neşeli müzikler çalmamızı bekler, derken bir köpekbalığı görünür ve gerilim müziği ister derhal.   Melodisini de kendi seçer. Iğn-ığn-ığn-ığnnnnnn! Oyuna dahilsek bir de sufle verir. Son zamanlarda da ağır çekime takıldı. Bak, seyret anne, şimdi ağır çekim yapacağım, diyerek son derece ağırlaştırır hareketlerini, derken ani bir şekilde hızlanır hareketler, normale dönmüş edasıyla. Bir süredir aynı anda iki role birden bürünüyor, üçüncü role girdiğine bile şahit oldum dün. “Dostum, buralarda bir Allosaurus (Dinozor) var ve yavrularımızı kapmak istiyor.” der son derece kalın ve boğuk bir sesle. Kendi T-Rextir. Allosaurustan daha güçlüdür elbette. Derken hızla kendisinin karşısına geçer, şimdi T-Rex ile dost Triceratopstur Selim; “Hemen saldıralım!” diyerek bambaşka bir ses tonuyla cevap verir öteki Selim’e.  Bir saldıran taraf olur, bir hızla karşıya geçerek vurulan taraf olur ve ustaca yere yığılır.  Saldıran da olanca gücüyle kükreyerek gücünü onaylar. İzlemesi epeyce zevkli.

    1 seneyi aşkındır “Ben animasyoncu olacağım, animasyon filmler yapacağım.” diyor büyüyünce ne olacaksın diye soranlara. Ben de çaktırmadan ittirmiyor değilim hani bu konuda. Çocuğumu zorlamayacağım, kendi ne isterse onu olsun, diyenlere inat. Bazen eline kamerayı ya da fotoğraf makinasını tutuşturuyorum, bazen hayvanlarını kamera önünde canlandırıyoruz, bazen de sinema filmi seyrederken arka planda neler olduğundan bahsederek kanalize etmeye çalışıyorum. Bazen de ödül törenlerine denk geliyoruz ve Selim’i yönetmen olarak hayal ettiğim hikayeler anlatıyorum ballandıra ballandıra… And the Oscar by goes too… veya and the winner is… eşliğinde. Çocuğun da içinde istek ve yetenek varsa neden yönlendirmeyeyim? Belki bizim evden de bir Salvatore çıkar. Cinema Paradiso misali. Hem ortalıkta yeterince doktor, mühendis olmaya hevesli çocuk varken bir kaç tane de sanatçı çıksa fena mı olur? Benden yönlendirmesi ama hayat ne getirir, onu bilemem.

    Bir de araştırıp animasyon film nasıl yapılır, diye bakacağıma dair sözüm var ona. Zaman bulabilsem keşke…

    Sevdiklerim – Kült Çocuk Kitapları

    “Bologna Çocuk Kitapları Fuarı, 2004 Yılı New Harizons Avrupa En İyi Çocuk Kitapları” ödülü kazanmış bir serisi var Odtü Yayıncılık’ın. Henüz keşfettiğim ve hayranı olduğum. Kitabın illüstrasyonları da,  hikayeleri de gerçeküstü ve harika. Hikayeler bildiğimiz hikayelerden değil asla.  Kült film tadında. Okurken su gibi akıp gitmiyor, duraksayarak, düşünerek dinlemeye sevk ediyor. Selim’in deyimiyle; -beyin fırtınası- yapıyoruz

    kitabın hikayesi hakkında. Okurken kitabın ne demek istediğini, nereye varmak istediğini çıkaramıyorsunuz hemen. Bazen endişelenmiyor da değilim, doğru anlıyor muyum, anlatabiliyor muyum Selim’e diye. Üstelik emziren bir anneyseniz işiniz daha da zor. Malum emziren anneler hafif aptallaşırmış, çocuğuyla mutlu mesut olsun, dünya derdiyle uğraşmasın, o değerli süte de bir zeval gelmesin diye sanırım. Hikayelerin teması davranış odaklı; Sadakat, dostluk, doğa sevgisi, paylaşım, farklılık, farkındalık, hayal gücü, birlikte yaşam gibi. Çizimlere gelince; sayfalarca yazabilirim bu konuda. Her bir kitapta bir başka modern resim tekniği kullanılmış adeta. Utanmasam kimi Picasso, kimi Klimt, kimi Munch diyeceğim. Kısaca her biri sanat eseri değerinde deyip keseyim.