Monthly Archives: February 2011

İtiraflarım!

Geri dönüş yapmam gereken mimler, sobeler, ödüller çığrından çıkmış vaziyette bende. Hesabını tutamadığım, kimden, nerden geldiğini asla ve kat’a hatırlamadığım onlarca şey var yanıtlamam gereken biliyorum, hissediyorum! Kimi zihnimde, kimi taslaklarımda, kimi notlarımda duran ve kimi de ne yazık ki boşlukta salınan. Buraya yazı yazacakken içimdekini yazmadan edemiyorum. Kendim berbat hissederken başka şeye odaklanamıyorum. Misal son bir kaç gündür yaşananlara binaen sıradan şeyler yazamıyorum, yazmayı düşünsem bile bundan haya ediyor ve kendimi çekiyorum. Dolayısı ile gelen ne varsa erteliyorum da erteliyorum. Ve öyle bir hale geliyor ki içlerinden çıkamıyorum. Üstelik ben yazana dek çoğunun  üstünden çok zaman geçmiş, çoğu rafa kaldırılmış, çoğu manasızlaşmış oluyor.  Sadece koca bir yük gibi  sırtımda duruyorlar. Ve sonunda pes dedirtiyorlar bana. Sanırım çoğunu bu saatten sonra yazamayacağımı kabullenmem gerekiyor. Bana gönderi yapan herkesten de bu vesileyle özür diliyorum. Hatırladıklarımı ve taslaklarımda duranları yazmaya inandırarak kendimi yola devam ediyorum. 
Sevgili Sezom, bugünkü yorumuyla bana hatırlatıyor durumu bir kez daha. İrkilmeme, silkinmeme ve artık durumu kabullenmeme sebep oluyor. Kendisi gönüllü terapistimdir. Ürüne bakıp da terapiye çemkirmeyiniz zira onun terapisi olmasa anlık bile iyileşme göstermeyebilirdim. Bana iyi gelecek sihirli kelimeleri az değildir.

Bugün aklımda kalan ve fıtratıma da uygun olan;  Pi-nik Kuş, Ayça’m dan gelen bir sobeye, vira Bismillah! diyeyim. Belki gerisi gelir. İtiraflar Sobenin konusu. Ben bu konuda daha önce kendiliğimden yazmıştım. Şöyle nitekim. Yazarken de bu serinin devamının gelebileceğinden bahsetmiştim. Şimdi bu sobe vesilesiyle Bölüm 2’ye geçeyim.

* Konuya sigara ile başlamak istemezdim lakin ilk aklıma bu geldi. Sigara içtim ben ara sıra. Ve üstelik kötü hissetmedim. Sadece Selim’e sigara için ahkam keserken ve sigaraya vurun kahpeye misali davranırken riyakar davranışımdan utanç duydum. Annelik riyakarlıkla yürüyen bir iş sanki. Tümden samimi olmak mümkün değil ne yazık ki!

* Kerim çok güzel ve çok tatlı bir bebek oldu. Onun için kuduruyorum. Selim’in oyunlarından vebalı görmüş gibi kaçıyorum ama Kerim’in yumuşak oyunlarına katılmak için can atıyorum. Bazen Selim kötü düşünecek diye tutuyorum kendimi, bazen tutamıyorum.
* Bebek delisiyimdir ben. Selim’de ilk bebek telaşından olsa gerek ; hep zaman geçsin, her badireyi atlatayım gözüyle baktım. Ve ne yazık ki o güzel bebekliği ıskaladım. Kerim’de ise zor da geçse günlerim, bebekliği geçsin istemiyorum. Ve üçüncüye bu deli halimle bile sıcak bakıyorum, BAZEN!
* Ahkam kesmelerden hoşlanmıyorum. Ahkam kesen yazılar gördüğümde arkama bakmadan kaçıyorum. Uzmanı bile değilken bir konuda ahkam kesmeyi ayıp buluyorum. Ola ki ahkamı kesen ben isem ve kendimi bu işi yaparken yakalamışsam çok utanıyorum. Benim inancıma göre kişi bugün ahkam kestiği, büyüklendiği, -asla yapmam!!- dediği her şeyi yarın yapabilir, ki büyük ihtimalle de yapar. Koşullar nereye götürür bilinmez,  -beşer şaşar!– benim bildiğim!
* Deli Anne ismine bakıp da buradaki ironiyi görmeyen ve bunu saldırı fırsatı bilen ya da  büyüklenmeye yeltenenleri görmezden gelmeye çalışıyorum. Ama gene de sinirlerimi bozmayı başarıyorlar itiraf ediyorum. Elbette deli de değilim, hasta da değilim! Şükürler olsun ki; aklım yerinde. Sadece kendimi, deli ve aşırılığa kaçan taraflarımı  fazlaca deştiğim ve bunu da aşikar ettiğim için uzaktan öyle görünebilir. Ben ironiyi çok severim. Öz eleştiriyi de, öz aşağılamayı da. Ama bu demek değil ki; başkasının bunu yapmasına izin vereceğim! Ben hep şunu derim; insanoğlu keşke kimseyi eleştirmese de sadece kendini eleştirse. Herkese acısa da bir kendine acımasa! (eziyet anlamında değil, eleştiri anlamında)
Tam bir itiraf serisi olmadı ama idare ediverin. 
——————————————————————————————————————
* Hala aklımda kalan Yaruze’nin -ilk çocuk- mimi, Fadiş’in -baba- mimi taslaklarımda duruyor. Gülçin’in -babalar röportajı- da aklımda. Bir de şu an ortalıkta olan son iki mim.. Anketimsi olanlar hani. Kimden geldiklerini dahi unuttum. Bir de ödüller var. -En Okunulası Blog Ödülleri- Tekrar teşekkür ediyorum gönderenlere. Üzgünüm isimleri de unuttum. Nitekim iki postu da kaldırınca yorumlar da silindi. Ve gelen ödül haberleri de gitti. Affediniz!
Advertisements

Olağanüstü Bir Gün!

Dün akşam sıkıntıyla uyudum. Libya’daki olaylar, Pepela’dan bir kaç gün önce -burada olaylar başlıyor- diyen bir mail alıp bir daha haber alamamak, günler sonra gelen sarsıcı mail ve çılgın bir trafik peşisıra, mail bombardımanları, yorumlar, ardından Pepela’dan gelen telefon,  ilk konuşmamızın bu şartlar altında gerçekleşmesi, yanısıra konuşmanın çok sıcak geçmesi, onu canımdan can gibi hissetmem, derinden üzülmem bir tuhaf yaptı beni. Sarhoş gibi idim. Ne, ne dediğimi biliyordum, ne de, ne yaptığımı. Kendime, evime, çocuklarıma uzak mı uzak idim. Gece o uzaklıkla ve o dumanlı başla uyumaya gittim. Uyudum, uyandım. Sabahı ettim. 

Görüşüm netleşmemişken daha bilgisayarı açtım. Bir haber var mı bakındım. Zor bir gece olacak demişlerdi Libya için. Endişeli idim. Çıkabilmişler miydi? Diğer gelişmeler neydi? Sabah rutinimi sersem sepelek tamamladım. Kerim’e 2 kaşık mama, 2 mail yoklama, 2 kaşık mama, yorum yoklama şeklinde bitti. Selim’i hepten kendi haline bıraktım. Olmazsa olmaz sabah kahvemi içmeyi  bile unuttum. İşlere koyulmaya hiç mecalim yoktu lakin görüşmeye gelecek bir oyun ablası vardı. Bilgisayarı devamlı yoklayarak, televizyon devamlı açık, işe başladım.

Selim’in odasını toparladım. Salonun yastıklarını bir kenara yığdım, koltuğu süpüreyim diye, elime süpürgeyi aldım ki zil çaldı. Saat 12’ye geliyordu. Kim o dedim, M. Hanım’a gelmiştim, dedi. Allah Allah dedim ve otomata bastım. Bende saç baş karışık, üst baş dağınık. Düzeltmeye uğraştım. Az sonra merdivenleri çıktı genç bir kız. M. Hanım dedi. Evet, dedim.  Ben oyun ablalığı için geldim dedi. Eyvah dedim, ev karmakarışık! Erken geldiniz dedim, saat 1’de gelecektiniz!?’:( ) O ise gayet rahat – Yol hali- dedi ve içeri girdi. Be hey kızım, sen yol hali deyip bunca erken geldin ya benim ev hali nice olacaktı diyecektim ki, onun rahat tavrı ile donakaldım. İçeri girdi. Kusura bakmayın, sizi şimdi beklemiyordum, ev dağınık dedim. Olsun dedi. Peki, olsun dedim. Koyverdim. Ben ki bir çocuk gelse evi dertop ederim, kabullendim bu keşmekeşi. Nitekim karşımdaki öyle buyurmuştu. Nerden geldiniz dedim, Rumelihisarı dedi. Ben bir kez daha şaşakaldım. Rumelihisarı nere, Selimiye nerde dedim.  Ama içimden dedim. Alenen diyemedim, çünkü ben bu kızdan çekindim. Uzak değil mi, diyebildim. Değil, dedi.  Peki, dedim. Tüm cesaretimi topladım ve -özgeçmişinizi aldım; çok yerde çalışmışsınız. Ama neden hep kısa süreli çalışmışsınız; 1 ay kadar çoğunlukla?- diye sordum. Son iki okulun müdürü de problemliydi dedi. Gene peki, dedim uzatmadım. Selim’le vakit geçirmeleri için yan odaya aldım. Selim insana aç, hemen oyuna koyuldu. Lakin abla, kendi aleminde idi. Çocuk sesine aşinalığından kulağı sese tepkisizdi, yalama olmuştu besbelli. Selim gene yeri, göğü, uzayı, evreni anlatırken o hiç dinlemiyor, sorulara cevap dahi vermiyordu. Bir yandan şirkete kızdım. Hani ön eleme yapıyordunuz, hiç mi farkına varmadınız mesleki uyumsuzluğun. Bazen onlarca okul da bitirsen olmuyorsa olmuyordu  ve belli ki bu işi sevmeyerek yapıyordu. Bu da hemen dikkati çekiyordu. 

Bir kaç garip diyalogdan sonra abla gitti. Selim açım, dedi. Mutfağa gittim. Ama yemek hazırlamaya gittiğimi unutup tezgahı temizledim. Selim gene geldi. Anne, hani benim yemeğim dedi. Ömrü hayatında ilk kez yemek için böylesine baskı yaptı Selim. Dünden kalan yemeği koydum ikisine de. Kerim’e yedirirken, Selim -bana da sen yedir- dedi. Uzatmaya takatim yok, -Peki- dedim. Ahtapot anne devreye girdi. Bir o, bir bu deyip kaşıkları sağlı sollu uzattım. Selim yemek istemedi. Sesimin tonunu hiç bozmadım, lakin kaşığı mancınık yapıp suratına yapıştırmakla tehdit ettim. Çekindi, tamam dedi. Ara sıra yedi, ara sıra söylendi. Israr etmedim daha fazla ve bu çile bitti.
İkindide Selim isyan etti. ‘Annelerin görevi vardır. Biri çocuklarına yemek hazırlamak, biri de onlarla oynamak’ dedi. Oyun kelimesi normalde de tüylerimi diken diken etmekteyken bugün kulağıma hepten çekilmez geldi. Evet, haklısın ama ben bugün de oynayamayacağım seninle, dedim.  İşlere koyuldum. İkisi eteğime takıldı. Önce çocukların gönlünü hoş etmek adına biraz oynadım onlarla, süpürge ve kovalamacayla, sonra daraldım sıkışıklıktan ve tutamayıp kendimi bağırdım. Selim kaçıştı, ardından yerde bir böcek misali gezinen Kerim de peşine takıldı. Bir kez daha anladım ki  zoraki oyun, bende -kaş yapayım derken göz çıkarmaya- dönüşüyordu. Çocukları kendi haline bıraktım. Aralıklarla haberleri yokladım. Yerleri silerken Selim ile Kerim oynaşıyordu. Lakin Selim’in ayarı devamlı kaçıyordu. Dozaj için her an uyarıda bulunmak gerekiyordu. Ve ne olduysa oldu Selim elindeki davulu Kerim’e sertçe fırlattı ve Kerim canhıraş biçimde ağlamaya başladı. Giderek nefesi kesilir gibi oldu. Yüzü kızardı. Selim elleriyle yüzünü kapamış, -Hiii!- çekiyordu. Başına gelcekten korkuyordu. Lakin bu kez onun korkusunu gideremedim zira Kerim’in ağzından kanlar akıyordu. Davulu ben de Selim’e fırlattım. Selim korkunun da tesiriyle çılgınca ağlamaya başladı. Kerim’i kucağıma aldım. Selim’e de ağzını gösterdim. Kan görünce bembeyaz oldu, hepten korktu. Kerim’i emzirince sakinleşti. Kanaması durdu. -Kerim’e çok üzüldüm- diyerek bir ağlama krizine daha girdi Selim. Olay bir dingin bir fırtınalı bitti. 
İşlerim bitti. Gene haberleri, mailleri, yorumları yokladım. Ve şuna rastladım. Parçaları birleştirdiğimde Pepela‘yı buldum. Ve emin olamasam da yazmadan duramadım. Yazdım. Gece de üçüncü ağızdan Türkiye’de olduklarına dair haberi aldım. Mutlu uyudum!

Pepela’mız Kurtuldu, Müjde!

Sabahtan beri laptopun başından kalkmadım desem yeridir. Yemek dahi yiyemedim. O insanlar aç bilac, susuz ekmeksiz iken yemeği boğazımdan indiremedim.. Biraz önce kriz masasını aramak istedim. Lakin oradakilerin en yakınları dururken ben telefonu meşgul etmeye çekindim. Uzun zamandır bu kadar tv izlemedim. Devamlı haberleri takip ettim. Ve az önce Ntvmsnbc’yi okudum. Libya’dan sürünerek kaçanları yazıyordu. Dikkat kesildim. 250 kişiden bahsediliyordu. Ve kızından bahsediliyordu hatta ta kendisinden Pepela‘dan… Pepela‘dan yana müjdeyi aldık, darısı cümle darda olanların başına… Ve kalanlar zulme uğramadan kurtuluşa ersin inşaallah!

Yumru

Günlerdir derin bir sıkıntı çökmüştü üzerime, isimlendiremediğim. Önceleri rutin sıkıntılarımdan sandığım, salt kendi hayatımla bağdaştırdığım. Ya da öyle olduğunu varsayıp ötelemeye uğraştığım, hafife aldığım. Oysa derinlere insem bilebilirdim ki; durum benden çok öte, benden çok ziyade idi. Evet, kendi hayatım sözkonusu olsa cüz-i iradeyle içine girebilir, kısmen değiştirebilirdim içimde ve dışımda gelişenleri, lakin bu kez hissettiğim büyük bir irade idi ki, benim zerre kadar etkileyemeceğim. Kolumun kalkamaz hale gelmesine sebep olan, kafamı allak bullak eden, yere ve göğe sığmama engel olan sıkıntının verdiği bulanıklık berraklaştı bugün. Etraf aydınlandıkça sıkıntı -lök diye ortada kaldı. 

Ben orman yangını haberlerini izleyemem mesela. Ağaçların yanması ta içerimin yanması gibi gelir bana. Şehit haberlerini izleyemem. Masumların, mazlumların katledilmesini izleyemem. Bazen kendime -kaçıyor olmaktan- dolayı kızarım ama izleyemem, çaresizlik hissinden, derin üzüntüden ve akabinde rutin işlere doğallıkla girişmekten ve gide gide bu haberlere aşina olup hissizleşmekten korkarım, kaçarım esasen.

Felaket haberlerini izleyemem. Kasırga, deprem… Kaçırılma, kirli emeller uğruna, sebepsizce vurulma haberlerini hiç izleyemem. Ciğerim dağlanır izlerken. Kalp atışlarım, nefes alışım hızlanır, göğsüm sıkışır, ağlarım ziyadesiyle. Ev ahalisi de alışkındır bu deli hallerime. Olur da ağlayamamışsam küfrederim alenen. Ve ne yazık ki örnek bir anne olamam bu sebepten.  Zira geçen gün Selim’in haberleri izlerken -şerefsiz köpekler!- dediğine şahit oldum irkilerek. Hop, neler oluyor derken, -Sen de öyle diyorsun ya anne, kızdığında- dedi gülerek. Haksızlığa gelemem.  Hiç gelemem. Kim olursa olsun haksızlığa uğrayan, onu savunmak adına olurum perişan. Zulme dair haberleri izleyemem. Gazze’de, Myanmar’da, Irak’ta, Afganistan’da, Sudan’da, Nijerya’da tanık olduğum her haksız ölüm ve zulüm tıkıyor boğazımı, kilitleniyorum. Elinde silah ve güç olanın  kendini dünyanın kralı sanmasının, dilediği  gibi davranmasının, bence ileri derece hayvanlığının ve bir gün o gücü kaybederim duygusu taşımıyor olmasının verdiği hoyratlığın, ‘En Büyük Güç‘ü unutup dünya üzerinde büyüklenerek dolaşıyor olmasının verdiği duygu ile çıldırırım. Bela okumaktan çekinir, en büyük iradeye havale ederim böylelerini lakin bir de üstüne küfrederim ki ancak rahat ederim. Şiddeti tasvip etmem tamam ama bıraksalar zalimleri de bir temiz döverim.

Ve bugün. Ve Libya. Ve Pepela! Ve orada sıkışıp kalmış nice insana. Ve -Ya ölüm, ya zulüm!- diyenlerin elinde kalan; silahsız halka yanıyor içim. İçinde bilmediğim biri olmasa bu kadar yanar mıydı içim, yanardı bilirim. Lakin şimdi yanmanın yanına eklendi derin bir endişe. O sıkıntı çıktı ayyuka ancak bir yumru olup duruyor boğazımda. Elim kalkmıyor, çocukları zar zor idare ediyorum. İlter’e bana bulaşma, normal bir durumda değilim diyorum. Şükürler olsun ki, anlıyor! Çocuklar uyuyor. Ortalık karışıyor. Silahsız halkın üstüne savaş uçakları ile bomba yağdırılıyor. Kaybedecek bir şeyi kalmamış insanlardan korkuyorum, endişeleniyorum. Herşeyi, herşeyin sahibi olana emanet ediyorum. Pepela’m;  dua, dua, dua ediyorum!

Dün sesini duydum. Çok narin, çok nazenin… Sanki o değil içinde olan yangın yerinin! -İyiyiz diyordu. Şükürler olsun ki daha iyiyiz. Sana yazdıktan yarım saat sonra döndü tersine buradaki hava!- Dualarımız ulaştı biliyorum. Ve çabalarımız. Ve bugün bir kez daha gördüm ki; az değiliz. Hiç değiliz.

Teşekkürler ediyorum herkese. Gönülden duacı olan, çabalayan, uğraşan! Gıyabında birinin edilen dua makbüldür, mühimdir. Ve çok kıymetlidir. Duaların devamı gelir dilerim. Selametle yurda varmaları için, orada kalanlar için… Dua, dua, dua!

—————————————————————————————————————-
Bugün yazdığım iki postu da sildim. Güvenlik sebebiyle. Sizin de yazdığınız olmuşsa şayet sizden ricam siliniz.

Bana Dövüş Kulübü Gerek!

Tadım yok, nahoşum! Sapkınım şu sıralar, durdurulamaz bir biçimde hem de. Haksız yere çıldırıyorum habire evimdeki sabilere. Kendimi alıp bir temiz dövesim var. Gene ve gene ve gene! Bazen sinirli olduğum zamanlarda kendimi uzaktan seyrediyor ve gördüğüm çirkin manzaradan tiksiniyorum. Kendimden çok ötelere kaçmak istiyorum ama nafile bir çaba olur biliyorum! Oturup içimdeki yaban hayvanı ile anlaşmaya ve onunla yaşamaya çalışıyorum. Ya hep, ya hiç-çi bir bünye için pek zordur oysa elindekine razı olmak ve yetinmek. Yetiniyorum ve bu halle daha da çekilmez oluyorum.
Zor zamanlardan geçiyorum. Daralıyorum, bunalıyorum. İçinden çıkılmaz karar aşamaları, yalnızlık, sanırım tiroitten kaynaklanan gel gitler, hadsiz asabiyetler, zorluk derecesi gün geçtikçe artan rutin işler,  eksikler, gedikler, yetişememe, normalleşememe, şartlara kızgınlığım, insanlara kızgınlığım, dünyaya kızgınlığım hatta eriyen buzullara, hunharca katledilen foklara, balinalara, yunuslara, patlayan bombalara, masum insanların katline, bu haberleri olağanlıkla dinleyebilmeye, bir iki üzülüp yemek yemeye devam etmeye, lay lay lom gülebilmeye, silahlar altında yaşayan çocuklara bir iki ah vah edip de -ah çocuğum brokoli yemedi, vah organik beslenmedi- demeye ve daha nice  eyleme ya da eylemsizliğe kızgınlığım, içimde zor yatışan, ama kolay tutuşan yangını körüklüyor habire. Nietzsche gibi hepten delirmekten korkuyorum.

Ama en kötüsü işler ne zaman güçleşse tüm hıncımı çocuklardan ve bilhassa Selim’den almaktan sebep, kendime kızgınım. Üstelik nicedir bunu kanıksamış olmaktan ve üzerinde düşünmeye dahi değer bulamamaktan dolayı çifte kızgınım kendime. Gücüm dünyaya yetmediğinde, gücümün yettiğine kızmakla gösterdiğim acziyetten dolayı çok kızgınım kendime!!! Bırakın dünyayı komşuya kızsam  önce Selim’i paylıyorum. Üstelik ilk onu kollamam gerekirken, ben onu harcıyorum hemen. Sebep? Bana muhtaç olması mı? Beni bırakıp gidemeyecek olması mı? Çok acıtıyor içimi bu düşünce!
Kızıyorum haksız yere ve odana git, diyorum. Sakin değil, bağırmanın son raddesinde. Odasına gidiyor, bazen didişiyor benimle. Daha da kızıyorum, sindirmeye çalışıyorum. Bana dönüp diyor ki; “Sen bana kötü davrandın, nasıl ben ceza alıyorsam sen de almalısın. Sana 5 gün haber izlemek yok! Puan da yok!” Eskiden bu durumda koyverip gülerken artık gülmüyorum, daha da kızıyorum. -Seni sevmiyorum!- diyor ve ağlayarak odasına gidiyor. Bana söyleyebileceği en yaralayıcı cümleyi sarf ederek içimi yakmaya çalışıyor. Tıpkı benim onun içini yaktığım gibi. İçim yanıyor. Neyse ki yanıyor. Ortalık sakinleşiyor ve -Beni bağışla!- diyorum. Bağışlıyor elbet. Gönlü geniş, peygamber ahlaklı oğlum Selim. “Bir şey olmaz anne, ben de haksızlık ettim sana!” diyor. Etmedin, diyorum, sarılıp öpüyorum, etsen de çocuksun sen, diyorum. “Seni seviyorum anne!” diyor, “Sesin böyle yumuşakken kalbim duracak gibi oluyor, hatta ağlayacak gibi oluyorum!” diyor. “Seni sevmiyorum derken de kızgınlığımdan söyledim” diyor. Ve önemli değil bana yaptıkların, yani o kadar da önemli değil diyor, beni daha da acıtıyor. Maalesef gün mutlu sonla bitmiyor. Bu hikaye devr-i daim ediyor kısa sürelerle. Ben hastalıklı tipler gibi bir kız, bir yumuşa, bir bağır bir özür dile sarmalında çocukları haşat ediyorum. 
Korkunç bir ana tanıklık ediyorum bir süredir; insan koyverdikçe koyverdiği çirkeflikler alışılageliyor, kanıksanıyor. Ki en çok bu acıtıyor beni. Eskiden daha çok  kendimi düzeltmeye çalışır, onarmaya odaklanırdım kötü zamanları. Üstün bir çabayla daha aza indirgerdim kızgınlıklarımı. Şimdi giderek tonu artıyor sesimin, davranışlarımın ve yabanlığımın. Ve giderek daha az umursuyorum hoyratlıklarımı, daha az vicdan azabı çekiyorum, daha olağan geliyor kabalıklarım. Daha az düşünüyorum üzerinde sertliğimin, adaletsizliğimin ve en önemlisi, neden ve niçinlerin. Bugün sesimin sınır noktasını keşfettim mesela. İğrençti. Öylesine iğrençti ki başıma korkunç ağrılar girdi. Ben benden kaçamazken, ben dahi kendime dayanamazken bu çocuklar n’etsindi? Nereye gitsindi? 
Bir Fight Club bulmalıyım kendime. Kendimi ıslah etme yöntemlerim tükendi. Usulca konuşmalarım, kendimi adam yerine koyup dert anlatmalarım beyhude.  İçerdeki yaban hayvanını ehlileştirmek  adına tek yöntem kalıyor geriye; kendine şiddet! Edward Norton misali kendimi duvardan duvara atmalı, savurmalıyım bedenimi. Ki içimdeki yabana iyi bir gözdağı verip pes dedirtebileyim. Bir daha yapmasın! Kıymasın kuzularıma! Hele ki kara kuzuma hiç kıymasın. Bir daha yapmasın! Yaparsa tekrar ağzının payını vereyim. Bir Fight Club bulmalıyım kendime.

Kaşıkçı Elmasım*

Umumun düşkünü olduğu bende tiksintiye yakın bir etki doğurur.  Kendi adıma! Trend olan ne varsa aksi yöne  kayarım ışık hızıyla. Anarşist ruhum kabarır böylesi durumlarda. Bir türlü gerçekten içime sindiremem üstüme iliştirilenleri. Açıktan açığa yahut gizliden gizliye dayatılanlara kabulümdür diyemem. Olsa olsa kaçmama vesile olur sebep olan ne varsa.

Özel günlere hissiyatım da bu şekildedir. Bizim evde doğum günleri kutlanmazdı, kim ne zaman doğmuş bilinmezdi. Doğum günlerinin diğer günlerden ayrı tutulduğuna dair tek aşinalığım televizyonda şahit olduklarımdı. İstanbul’a geldiğimde ise canlı şahidiydim doğum günlerinin ne denli ciddiyetle ele alındığının. Aldırmadım. Başkasının doğum gününü içtenlikle kutladım lakin sıra bana gelince, tek başına  kutlama kelimesi bile  bir kaç beden büyük durdu bende. Kendimi alışmaya zorlamadım. Olmadı. Hepten bıraktım. Dolayısı ile ne benim doğum günüm kutlansın beklerim, ne de ben kimsenin doğum gününü bilirim. Çok nadirdir tarihleri aklımda tuttuğum. Lise yıllarında Takdir belgesinden başka şey almayan bu müstesna insanın, kopya çektiği tek ders olmuştur Tarih nitekim.

Kimi insan vardır ilişkisinde her aşamayı hardisk gibi kaydeder. Hayranıyımdır böylesi bir hafızanın. İlk tanışma,  isteme, söz kesme, nişan, kına, düğün, balayı diye giden her farklı sıfatta bir seremoni yapılır. Bir de bunlar doğum günleri ve sevgililer günü ile katmerlenir, neredeyse yılın her sıradan günü kutsal olur. Bense çok uzağında bu durumun;  en yakınlarımın doğum günlerini bile unuturum. Ve dahi kendi doğum günümü, evlilik yıldönümümü. Gelgelelim gene de analık tarafım der ki; Be hey kadın! kocanınkini unuttun aldırmadın, kendinkini unuttun aldırmadın, bari çocuğununkini unutmayıp, kutlasaydın!

Selim’i bir eksik bir fazla hatırladım hatırlamasına da kutlamaya gelince çok zorlandım. Öncesinde planlar kursam da, belirli birgün ve -illa ki kutlanmalı- duygusunun getirdiği baskı ile yıprandım. Baskı ki beni vahşi bir hayvana dönüştürür, tanınmaz olurum. O gün Eti Puf’ un üstüne koyduğum bir kibrit çöpü ile kutladım doğum gününü, tıpkı çocukluğumdaki gibi. Hediyesini verdim; İlter’in İngiltere’den getirdiği ve bir kısmını sakladığım dinozorları. Özel bir şey almaya bile uğraşmadım. Asıl kutlama gününe sakladım gerisini. Lakin günler ilerledikçe birşeyler yapma isteği zoraki bir eyleme dönüştü. Sonunda sadece istediği şekilde yaptırılan pasta, bir iki dost, bir kaç balondan oluşan zayıf bir kutlama ile bertaraf ettim doğum gününü. Bir yanım; -O, senin Kaşıkçı Elmasın, daha değerli kutlamalı yanısıra blogda ona düzinelerce güzelleme yazmalıydın!- derken diğer yanım ise, -Aman canım sen de, daha iyi olmaz mı çok da önemsemese!- deyip kapıştılar birbirleriyle. Ben de iki tarafın gönlünü aldım, almaya uğraştım. İşte ortaya çıkan sonuç;

————————————————————————————————————————

1-Zar zor iki dirhem bir çekirdek giyindi, zar zor poz verdi. Üstelik gülümseme alabildiğine yapmacık. Yaş ilerledikçe ne zor duruyorlar objektif karşısında. Küçükken bol bol çekmek lazım.
2-Grand tuvalet halden geriye kalan şıklık (!). Atlet üstüne yelek. Kendine has bir tarzı var oğlumun:)  Şahididir bu poz, pasta gelene dek ne denli dağıttığı bir erkek çocuğunun.
3-Artık fotoğraflarken normal duruşu yakalamak çok zor. Hep bir anormallik, hep bir şımarma hali mevcut.
4-Timsah, köpekbalığı ve dinozor hastası olunca seyreyleyin pastayı. Tamam timsah korkunçtu lakin görüntü sanat eseri idi. Seyri benim için bile doyumsuzdu. Çocukları kendi haline bıraktık. Biri bacağından yemeye başladı, biri plakalarından çekiştire çekiştire. Timsah deşinince kesmeye koyulduk.
5-Oğlumun koca harflerle ifade ettiği -DOSTUM!- dediği kuzeni. 
6-Küçük kardeş bile ağabeysi için kravat taktı. Önde Selim, arkada Kerim. 
7-Selim’in iki gün çişi ve kakası yemyeşil renkte idi. Başta İlter’le ben epey endişelendik, ben Demir ilacına yordum ama birden uyandım. Yediği yeşil şeker hamurundan imiş sanırım. 

*Kaşıkçı Elmasım: Selim’e takmaya doyamadığım hitapların sonuncusu.

Karmaşık Sarmaşık*

Karmakarışığım. Meğer daha önce ne de berrakmış hayatım, zihnim ve de günlük akışım, sadece kıymetini anlamamışım. Meğer karmaşık sandığım halimde bile ap-akmışım. Meğer -hep bulanık görüşüm- derken gelecek bulanıklığından bi’haber, saf bir aylakmışım. 

Şimdi çocuklarla geçen safiyane zamanlara iç geçiren, tüm düzeni tepe taklak olan bir kadınım. Karmaşık zihnime eşlik eden bir ev, içinde olduğum. Düşüncelerim gibi birbirine geçmiş odalarım, banyom, mutfağım. Karman çorman hep eşyalarım. Çamaşırlar dağ olmuş yıkanmayı beklemekte, bulaşıklar desen tezgahta dizili, ikinci kata çıkmak fayda vermemekte. Makinadaki temiz bulaşıklar bile tükenmekte. Bu  durum kısmen huzur vermekte nitekim bu vesileyle yerleştirilme derdi de çözümlenmekte. Ahali ise hayatta kalmaya yetecek asgari düzeyde eylemler içinde, idareten bir yaşam sürmekte. Kerim’e öğlen kavanoz maması, Selim’e gevrek ve balık kroket yedirilmekte. Meyve ile uğraşmak yerine meyve suyu içirilmekte, düzenli değil, bazen elbette. Çocuklar bir kez reddetti mi tabak derhal götürülmekte. Israrcılık, düşkünlük, sıkkınlık bertaraf edilmiş vaziyette. Sarmaşık düşünceli bireyler içindeki pek karmaşık bu evde mutlu bir aile var haliyle.

Gidelim, gideceğim, gitmeliyim, gidiyorum derken gitmeye dair iki konu büyüklerin zihnini meşgul etmekte bir süredir. Ve dahi Selim bile fikrini beyan etmekte. Elbette külliyen gitmeyi reddetmekte. Ya oyuncaklarım, ya dinozorlarım, peki ya kitaplarım diye dertlenmekte. Ardından kendine iyi gelecek formülü hemen geliştirmekte; -Oradan Amerika’ya ve Japonya’ya gideriz inşallah dii-i mi Anne? Dinozor müzesine de gideriz! Di-i-mi anne?- cümleler eşliğinde.

Şükürler olsun ki bu arada Selim’in ertelenen doğum günü kutlaması, aile kahvaltıları bir nebze toparlanmaya oldu vesile. En azından kalmadı kir pas derinlerde, bütün karmaşıklık yüzeyde. Ve bu da bana gizli bir huzur vermekte. Nitekim her ne kadar iki çocuk vesilesiyle dağınıklık içinde yaşama yetimi geliştirsem de, derinlerde olduğunu bildiğim bir kir  düşüncesi öldürebilir beni gene de.

Neticede asayiş berkemal! Sadece gitmelerle olduk hemhal. Buradayım. Buradayız henüz! Endişeye yok mahal!

—————————————————————————————————————–
*İsim Karmaşıksarmaşık blogunun sahibesinden alıntıdır. Kendisi elma yarım, bilge yanımdır. Lakin buralara pek uğrayamamakta, blogu gibi beni de öksüz bırakmaktadır.

** Yokluğumda gerek mail, gerekse yorum yazmak suretiyle hal hatır soran, endişelenen ve samimiyetlerine bir kez daha mazhar olduğum; Şeyma’m, Sibel’im, Küçük Mucizem, Sevgi’m, Gülçin’im, Ayla’m, Gönül’üm, Peri’m, Dilek’cim, Gül’om, İkizlerin Annesi, terapistim Sezom , Can’ın güzel annesi ve diğerleri çok teşekkürler. Ey ilgi ne güzel şeysin:)

Uğultulu Tepeler!

Bazen sebebini bilmeden içine düşerim bir huzursuz halin. Yere, göğe sığamam böyleyken. Pencereleri açarım alabildiğine, nefes alabileyim diye. Sıcağa tahammülsüzleşirim, derhal giysilerimi inceltirim. Gider sık sık yüzümü yıkarım, sabunla bolca. Ancak rahatlarım tüm gözeneklerim iyice ıslanınca.  Aşina olduğumdan olağan saydığım bu durum, olağan  mı tümden bilmiyorum. Tek bana mı has, onu da bilmiyorum. Benim gibi hisseden vardır elbet, yahut öyle umuyorum.
Bu akşam tam da böyle hissediyorum. Ve dahi uzunca bir süredir huzursuzum. Sebebini bilmediğimi sandığım, geçiştirdikçe katlanarak ardıma kattığım, kirli bir yığınla yaşıyorum. Öteliyorum aklıma düşenleri. Bir şey yokmuş gibi davranıyorum. Oysa ben beni benden kaçırmak konusunda başarısızım.  Bunu hep göz ardı ediyorum. Birikintiler ötelenemeyecek kadar çoğalınca, normal saydığım  bu  anormalliğimin farkına varıyorum anca. Ardından kıvrım kıvrım kıvranıyorum.

Tek tek peşime takılanları zor ayırdetmek. Soruna köklü bir çözüm  gerek. Ki onun adı da  benim literatürümde; Gitmek! Sıkı bir biçimde gitmek hem de! Ivır zıvır ne varsa bırakıp ardında, tıpkı eşya gibi,  yahut kirli bir elbiseyi çıkarıp atmak gibi, gitmek, çok uzaklara!
Yerleşik olmayı sevmedim ben! Sahiplenmeyi, sabitlenmeyi sevmedim! Sabitlendikçe saplantılı isteklere bürünmeyi sevmedim. Eşyaya odaklanmayı sevmedim. Her an gidebilecek gibi olmanın verdiği dayanılmaz hafifliği sevdim. Biriktirmeyi sevmedim ben. Giderken eşyadan azade, kusursuzluktan azade, her şeyim tastamam olsun saplantısından azade olmayı sevdim. Oturduğum yere yerleşmeyi sevmedim ben. Yerleştikçe daha, daha istemeyi sevmedim. Bu kablo niye görünüyor, bu duvar niye dökülüyor, eşyam neden eskiyor diye dertlenmeyi sevmedim ben. Ne ki, stabil ve steril bir hayatın tekdüzeliğini sevmedim. Değerli eşyalar istemeyi sevmedim ben. Gözümden sakınıp da onları, gönülden düşmeyi sevmedim. Ivır zıvır biriktirmeyi sevmedim. Dolaplarda çoğalan giysi, hatıra, evrak, oyuncak yığınlarını sevmedim. Zor kapanan kapakları, çekmeceleri sevmedim.
Bir kaç valize sığan eşyayı sevdim ben. Bir kaç valize sığan hayatı. Hatırayı gözönündeki bir kaç parça kağıtta değil zihinde tutmayı sevdim ben. Kokuyla, müzikle canlandırmayı. Yeni bir şehrin kalbine girmeyi sevdim ben. Yanısıra eski şehri özlemeyi. Eski şehre kavuştuğumda, şehirden ziyade yaşanmışlıkları özlediğimi farketmeyi sevdim.
Göçebe ruhluyum ben, divane ruhluyum ben. Belki bir yörük kızı, belki avareyim ben. Derviş olmayı arzulayan berdüşüm ben. Yıllar var ki ehlileştiremediğim bir yabanlığa sahibim ben. -Bak 2 çocuklu bir annesin, orta yaşlı, kal olduğun yerde!- diyemedim. Kendimi dizginleyemedim. Kal desem, hepten yaban hayvanı oluveririm, bilirim. Ne varsa katar önüme, toz duman içinde geçip gidebilirim bırakıp herşeyi öylece. Beni iyileştiren ordan oraya göçmek, onu da bilirim. Gene –Chocolat– filmindeki gibi gitmeyi haber veren rüzgarın uğultusu uğul uğul esmekte zihnimde. O büyük gitme arzusunu bastırıp gidememenin getirdiği huzursuzluk içindeyim,  hem de çok uzun süre.

http://www.dailymotion.com/swf/video/xg365v?width=&theme=none&foreground=%23F7FFFD&highlight=%23FFC300&background=%23171D1B&start=&animatedTitle=&iframe=0&additionalInfos=0&autoPlay=0&hideInfos=0
Chocolat – Soundtracks

——————————————————————————————————————–
Uğultulu Tepeler – Bir başka Juliette Binoche filmi.

Anne Ahtapot Olmak Çok Zor!

Dün –Bir Harmanım Bu Akşam– dedikten sonra geceyi bitirmeyi umarak uyumaya hazırlandım. Elim yüreğimde, her an birinden biri uyanır endişesiyle, gayet ürkek ve pek titrek halimle yatağa giderken Kerim vızıldadı ilk önce. Onu uyutmaya çalışırken Selim bağırmaya başladı tüm kuvvetiyle. Bir anda romantik, asortik, klasik süt liman akşamım tarumar oldu. Ay, ne oluyor, diyemeden koşturmaya başladım evin içinde. Selim’in bağırış çağırışları ve inlemeleri ile inkarla birlikte gizli bir endişe başgösterdi bende. Gene mi hastalık! diye. Ve neden hep İlter yokken olurdu böyle? Önce -bir şey yok, çiştir- dedim, tuvalete gitmeye zorladım, yatağa giren Selim üç saniye sonra gene bağırmaya ve inlemeye başladı. Endişem daha da arttı ama kendime çaktırmadım. Korkmuştur, dedim. Tekrar gittim. Anne açım ben, dedi. Aç mı, daha yatarken epeyce birşey yedin ya, a  oğul, dedim, galiba çok susadım dedi. Oh, dedim susamış, bir şeyciği yok. Koşarak suyunu getirdim. Uykuya daldı. Kısa bir süre sonra gene bağırdı. Üstünü başını açtım, ferahlarsa rahatlar ümidiyle. Ve uykuya daldı. Bu sırada saatler 03:30’u gösteriyordu. Sessizce yatağa uzandım. Kerim’i de yanıma aldım. Bir daha kalkamam diye.  Dualar okuyarak uykuya daldım.

Sabah 7 civarında çocuklar tümden uyanıktı. Selim yatağa gelmiş tepişmeye bile başlamıştı. Kah zıplıyor, kah kendini yağa gümleterek bırakıyor, kah zaten mızmız olan Kerim’i ağlatıyor, ben de bu vaziyette sefil bir uykuya razı, kıvranıyordum. Selim’i en nihayetinde kovunca yataktan ortalık sakinleşti lakin bu kez de,  kırıldı direncim ve kalktım. 
Beklenenin aksine oldukça dinç ve sevinçliydim. Çocuklara keyifle kahvaltı hazırladım. Bir süredir yemesine elle müdahaleyi kestiğim Selim’i kendi haline bıraktım. Ortalığı üstün körü topladım. Kerim’i uyuttum. Hava çok güzeldi, güneşli berrak bir gün idi. Pencereleri ardına kadar açtım, taze sabah havasını içime çektim, kuşlar cıvıldıyordu, sanki ilkbahardı. Çifte kavrulmuş Türk Kahvemi yaptım ve keyifle bilgisayarın başına oturdum. Günün en sevdiğim saatlerini kutsamak istiyordum. Bir iki dakika sonra Kerim ağladı, bozulmadım. Getirip yanıma seyrüsefere devam ettim internet aleminde. Kerim vızıldamaya devam etti, nitekim uykusunu alamamıştı. Ancak bir daha uyumaya da yanaşmadı.

Öğle yemeği vakti geldi. Selim’e de, Kerim’e de tavuklu sebze çorbası koydum. Selim’e ayrıca pilav, köfte ve portakal suyu. Kerim huysuzlanmadan yedi. Selim’le ‘Yemek Paktı’ imzaladık gene. 8 kaşık çorba dedim, 3 kaşık olsun dedi ben 6 dedim, O 4 dedi, ben 5 dedim, O tamam dedi. Anlaştık. Pilavla köfteyi yiyemem dedi, tamam akşama yersin dedim. Uzatmadım, uzatmadı. İçimde bir keyif vardı, yemeğini az yemişti, aman ne gamdı! Aldırmadım. Günboyu pencere açıktı. Mis gibi hava tüm eve doldu. Üstelik ev temizdi. -Waltz of the Butterfly*- çalıyordu. Benim için dillere destan bir mutluluktu. Çocuklar yerde keyifle oynuyordu. Selim gözbebeğimdi lakin Kerim gün be gün hem daha güzelleşmekte hem de şekerleşmekteydi. Tadından yenmez, yeme de yanında yatmalık, bir lokum idi. Dedim kendime Allah verdikçe  gelen bebeğe evet mi demeliydi? İnsanoğlu böylesi bir güzellikten nasıl vazgeçerdi? Hem ben deli miydim ki, çocuklardan şikayet etmekteydim? Hem şikayet ettiğim şeyler neydi ki? Ah, dedim bir bebeğim daha olsa evet, derdim. Coştukça coştum. Selim’e dondurma bile koydum. Selim de coştu. Bugün benim zaferim, bugün en güzel günüm, çünkü dondurma yiyorum, diye çığlıklar attı. İkindi vakti geldi. Hava daha da güzelleşti. Akşama doğru  kuşlar biten güne serenad yaptı. Keyifliydim.
Akşam çökünce Dr. Jekyll & Mr. Hide dönüşümüne büründüm.  Tüm afiyetim kaçtı. Huzursuzlandım. Yemek faslı geldi. Ben ahtapot misali idim. Bir yandan Kerim’i yedirmeye uğraşıyor, bir yandan Selim’e yemesi için dil döküyor, bir yandan kafasını seri bir şekilde sağa ve sola çevirerek kaşığı ıskalamama sebep olan Kerim’i oyalayacak oyuncakları sallıyor, bir yandan televizyonda oyalayıcı bir şeyler arıyor, olmadı bir yandan Selim’e de kaşığı uzatıyordum. Neden bilmem bazı günler iyi idare ederim ve ses çıkarmadan bu çirkin ritüeli bitiririm. Ama Dr. Jekyll halimle hiç de tahammüllü değildim. Çıldırıverdim. Selim derhal şikayeti kesti ama Kerim’e işlemedi çığlık. Selim’in yemeğini bitirmesi  için türlü tehditler savurmaya odaklanmışken Kerim bir süredir rotasını çizdiği tabağa ulaşmanın zaferini yaşadı ve büyük bir sıçramayla  mama dolu kaşığı uçurdu. Halı, oyuncaklar, onun üstü, benim üstüm öbek öbek mama oldu Çarçabuk deliriveren ben böylesi durumlarda beklenenin aksine tuhafça sırıtmaya ve bu durumla baş etmenin yollarını ararken de suskunlaşmaya başlarım. Gene öyle oldu, Selim korkuyla -benim bir ilgim yok- dedi. Dokunsam ağlayacak gibiydi, sarılıp sorun olmadığını söyledim. Ve işi komediye döktüm. Gülmekten karnına ağrılar girene dek güldü. Zannımca o korkuyu gülmeyle dışarı attı, ya da ben ona yorup iyi hissetmek istedim sadece. Gülmenin bir faydası oldu Kerim korktu ve elindeki kaşığı daha fazla savurmadan müdahale ettim. Ortalık temizlendi.
Lakin ben dinginleşemedim. -Hazırla, uyut- faslında tekrar çıldırıverdim. Şimdi hatırlayamadığım bir nedenle hem de. Öyle önemsizmiş demek ki. Kerim’i uyuttum. Selim’e kendi işlerini halletmesini buyurdum. Uyurken yanına gittim, zorlama bir sevimlilik takındım, inandırıcı değildim ama gayretli idim.  Kitap okudum ona. Hem bana, hem ona iyi geldi. Sakinleştim. Sakinleşti.
Deli anneliğin gel-gitinin, yaman çelişkisinin, tutarsızlığının ve zorluğunun alabildiğine hakim olduğu sıradan bir gün geçirdik/ geçirdim. Gece böyle bitti.Velhasıl-ı kelam: –Yavru ahtapot olmak çok zor– idi lakin anne ahtapot olmak çok daha zor  idi.

http://www.dailymotion.com/swf/video/xfmnk8?width=&theme=none&foreground=%23F7FFFD&highlight=%23FFC300&background=%23171D1B&start=&animatedTitle=&iframe=0&additionalInfos=0&autoPlay=0&hideInfos=0
*Waltz of the butterfly & Waltz No2

—————————————————————————————————————
Dün bahsettiğim huzursuzluğun kaynağını yazamadım. Meyletmedi gönlüm bugünden sonra.

Bir Harmanım Bu Akşam

Dünden beri ‘Ani Çıkan Şarkılar & Bastırılmış Duygular’ tezimi doğrulayan bir nakarat takılı zihnime. Hiç gitmiyor, pelesenk olmuş adeta dilime. Tezimi genişleteceğim bu gidişle, zira bir sonraki günü  de başladım öngörmeye. Der ki içim; Bir Harmanım Bu Akşam* Deli Anne.
Dün akşam keyif yaptım. Haftada bir gün kendime tanıdığım bağımsızlık saati şerefine, çıktım alışverişe. Günün benim için en boğucu, en yoğun ve temposu en yüksek  saatinde, çocukları bırakıp da İlter’e, kaçtım evden delice. -Yemek yedir, alt değiştir, üst değiştir, diş fırçala, pijama giydir, tulum giydir, yatır, kaldır- rutininin kasvetini  teğet geçen bir zamanlamayla hem de.  Pek hafif, hatta nahif hisler içindeydim. Aynalara bakmadım, bakmadıkça kendimi eski günlerdeki gibi ince saydım. Seke seke, gönlümce gezdim. Sayısız şeyi denemek üzere kabinlere daldım, olmadı, bir tur, bir tur daha attım. Telaşsız! 

Arada İlter’in keyifsiz telefonu ile bölünsem de pek aldırmadım! Selim’e sıradışı kitaplar buldum, derhal aldım. Bir dakika dahi  vakit kaybetmek istemediğimden hiç oturmadım. Alışveriş merkezi kapanmak üzereyken ancak çıkmam gerektiğinin farkına vardım.
Geldiğimde çocuklar uyumuştu, eve derin bir sükunet hakimdi. Ortam oturup bir keyif kahvesi içmeye pek müsaitti. Lakin önceki günkü derin temizlik ve bu günkü kesintisiz alışveriş bütün enerjimi bitirmişti, oturduğum yerde uyuklamaya başladım. Kahvem soğudu. Bir ara yanıbaşımdaki sodaya uzandım, şişeyi tutamadım ancak sodanın büyük kısmını İlter’in laptopuna doğru uçurmayı başardım. Gidip yenisini alacak takatim olmadığından şişenin dibinde kalanla yetineyim dedim, bu kez de kalanı masaya devirdim. Uykuya direnmek için üstün bir çaba gösterdim lakin beyhude vakit kaybettim. Bloglar, gazeteler, facebook, nurturia arasında gezindim ruhsuzca. Velhasıl düşen kafaya teslim ettim bünyeyi, istemeye istemeye uyumaya yollandım.
-Bir harmanım bu akşam- şarkısını dünkü gezmeler sırasında bolca zikrettim içimden. Derin analizlere girmedim, acemi mutluluğuma verdim. Lakin şarkı peşimi bırakmadı. Bugün de boyuna dilime dolandı. Doğrusu şaşırdım. Nitekim o anki hissiyat geçince geçiverirdi benim bildiğim. Geçmedi. Israrla devam etti. Bilemedim bu durum neye alametti.
Bugünüm sevimsizdi genellikle, çocuklar aynıydı da, ben idim sevimsiz olan nedense. Tam da Kerim’in krizsel ağlamaları sırasında İlter’in ani Çeşme seyahati haberini aldım, daha da huysuzlandım. Şarkı giderek hız kazandı içimde bu vesileyle. Anladım ki bu kez önceden haberdar ediliyordum tarafından. –Bir harmanım bu akşam– bu kez mutluluğuma değil huysuzluğuma işaret etmekteydi. Ve huzursuzluğuma.
Huzursuzluğumun sebebine gelince, belki onu da yarın söyler Deli Anne.


http://video.mynet.com/hostlaricin1/fikret-kizilok-bir-harmanim-bu-aksam/726279.swf
*Fikret Kızılok-Bir Harmanım Bu Akşam

—————————————————————————————————————-
 Bu vesileyle pek çok Fikret Kızılok şarkısına daldım, çıkamamaktayım. Uyku da tutmuyor.