Tag Archives: Bunalım

Bana Dövüş Kulübü Gerek!

Tadım yok, nahoşum! Sapkınım şu sıralar, durdurulamaz bir biçimde hem de. Haksız yere çıldırıyorum habire evimdeki sabilere. Kendimi alıp bir temiz dövesim var. Gene ve gene ve gene! Bazen sinirli olduğum zamanlarda kendimi uzaktan seyrediyor ve gördüğüm çirkin manzaradan tiksiniyorum. Kendimden çok ötelere kaçmak istiyorum ama nafile bir çaba olur biliyorum! Oturup içimdeki yaban hayvanı ile anlaşmaya ve onunla yaşamaya çalışıyorum. Ya hep, ya hiç-çi bir bünye için pek zordur oysa elindekine razı olmak ve yetinmek. Yetiniyorum ve bu halle daha da çekilmez oluyorum.
Zor zamanlardan geçiyorum. Daralıyorum, bunalıyorum. İçinden çıkılmaz karar aşamaları, yalnızlık, sanırım tiroitten kaynaklanan gel gitler, hadsiz asabiyetler, zorluk derecesi gün geçtikçe artan rutin işler,  eksikler, gedikler, yetişememe, normalleşememe, şartlara kızgınlığım, insanlara kızgınlığım, dünyaya kızgınlığım hatta eriyen buzullara, hunharca katledilen foklara, balinalara, yunuslara, patlayan bombalara, masum insanların katline, bu haberleri olağanlıkla dinleyebilmeye, bir iki üzülüp yemek yemeye devam etmeye, lay lay lom gülebilmeye, silahlar altında yaşayan çocuklara bir iki ah vah edip de -ah çocuğum brokoli yemedi, vah organik beslenmedi- demeye ve daha nice  eyleme ya da eylemsizliğe kızgınlığım, içimde zor yatışan, ama kolay tutuşan yangını körüklüyor habire. Nietzsche gibi hepten delirmekten korkuyorum.

Ama en kötüsü işler ne zaman güçleşse tüm hıncımı çocuklardan ve bilhassa Selim’den almaktan sebep, kendime kızgınım. Üstelik nicedir bunu kanıksamış olmaktan ve üzerinde düşünmeye dahi değer bulamamaktan dolayı çifte kızgınım kendime. Gücüm dünyaya yetmediğinde, gücümün yettiğine kızmakla gösterdiğim acziyetten dolayı çok kızgınım kendime!!! Bırakın dünyayı komşuya kızsam  önce Selim’i paylıyorum. Üstelik ilk onu kollamam gerekirken, ben onu harcıyorum hemen. Sebep? Bana muhtaç olması mı? Beni bırakıp gidemeyecek olması mı? Çok acıtıyor içimi bu düşünce!
Kızıyorum haksız yere ve odana git, diyorum. Sakin değil, bağırmanın son raddesinde. Odasına gidiyor, bazen didişiyor benimle. Daha da kızıyorum, sindirmeye çalışıyorum. Bana dönüp diyor ki; “Sen bana kötü davrandın, nasıl ben ceza alıyorsam sen de almalısın. Sana 5 gün haber izlemek yok! Puan da yok!” Eskiden bu durumda koyverip gülerken artık gülmüyorum, daha da kızıyorum. -Seni sevmiyorum!- diyor ve ağlayarak odasına gidiyor. Bana söyleyebileceği en yaralayıcı cümleyi sarf ederek içimi yakmaya çalışıyor. Tıpkı benim onun içini yaktığım gibi. İçim yanıyor. Neyse ki yanıyor. Ortalık sakinleşiyor ve -Beni bağışla!- diyorum. Bağışlıyor elbet. Gönlü geniş, peygamber ahlaklı oğlum Selim. “Bir şey olmaz anne, ben de haksızlık ettim sana!” diyor. Etmedin, diyorum, sarılıp öpüyorum, etsen de çocuksun sen, diyorum. “Seni seviyorum anne!” diyor, “Sesin böyle yumuşakken kalbim duracak gibi oluyor, hatta ağlayacak gibi oluyorum!” diyor. “Seni sevmiyorum derken de kızgınlığımdan söyledim” diyor. Ve önemli değil bana yaptıkların, yani o kadar da önemli değil diyor, beni daha da acıtıyor. Maalesef gün mutlu sonla bitmiyor. Bu hikaye devr-i daim ediyor kısa sürelerle. Ben hastalıklı tipler gibi bir kız, bir yumuşa, bir bağır bir özür dile sarmalında çocukları haşat ediyorum. 
Korkunç bir ana tanıklık ediyorum bir süredir; insan koyverdikçe koyverdiği çirkeflikler alışılageliyor, kanıksanıyor. Ki en çok bu acıtıyor beni. Eskiden daha çok  kendimi düzeltmeye çalışır, onarmaya odaklanırdım kötü zamanları. Üstün bir çabayla daha aza indirgerdim kızgınlıklarımı. Şimdi giderek tonu artıyor sesimin, davranışlarımın ve yabanlığımın. Ve giderek daha az umursuyorum hoyratlıklarımı, daha az vicdan azabı çekiyorum, daha olağan geliyor kabalıklarım. Daha az düşünüyorum üzerinde sertliğimin, adaletsizliğimin ve en önemlisi, neden ve niçinlerin. Bugün sesimin sınır noktasını keşfettim mesela. İğrençti. Öylesine iğrençti ki başıma korkunç ağrılar girdi. Ben benden kaçamazken, ben dahi kendime dayanamazken bu çocuklar n’etsindi? Nereye gitsindi? 
Bir Fight Club bulmalıyım kendime. Kendimi ıslah etme yöntemlerim tükendi. Usulca konuşmalarım, kendimi adam yerine koyup dert anlatmalarım beyhude.  İçerdeki yaban hayvanını ehlileştirmek  adına tek yöntem kalıyor geriye; kendine şiddet! Edward Norton misali kendimi duvardan duvara atmalı, savurmalıyım bedenimi. Ki içimdeki yabana iyi bir gözdağı verip pes dedirtebileyim. Bir daha yapmasın! Kıymasın kuzularıma! Hele ki kara kuzuma hiç kıymasın. Bir daha yapmasın! Yaparsa tekrar ağzının payını vereyim. Bir Fight Club bulmalıyım kendime.

Uğultulu Tepeler!

Bazen sebebini bilmeden içine düşerim bir huzursuz halin. Yere, göğe sığamam böyleyken. Pencereleri açarım alabildiğine, nefes alabileyim diye. Sıcağa tahammülsüzleşirim, derhal giysilerimi inceltirim. Gider sık sık yüzümü yıkarım, sabunla bolca. Ancak rahatlarım tüm gözeneklerim iyice ıslanınca.  Aşina olduğumdan olağan saydığım bu durum, olağan  mı tümden bilmiyorum. Tek bana mı has, onu da bilmiyorum. Benim gibi hisseden vardır elbet, yahut öyle umuyorum.
Bu akşam tam da böyle hissediyorum. Ve dahi uzunca bir süredir huzursuzum. Sebebini bilmediğimi sandığım, geçiştirdikçe katlanarak ardıma kattığım, kirli bir yığınla yaşıyorum. Öteliyorum aklıma düşenleri. Bir şey yokmuş gibi davranıyorum. Oysa ben beni benden kaçırmak konusunda başarısızım.  Bunu hep göz ardı ediyorum. Birikintiler ötelenemeyecek kadar çoğalınca, normal saydığım  bu  anormalliğimin farkına varıyorum anca. Ardından kıvrım kıvrım kıvranıyorum.

Tek tek peşime takılanları zor ayırdetmek. Soruna köklü bir çözüm  gerek. Ki onun adı da  benim literatürümde; Gitmek! Sıkı bir biçimde gitmek hem de! Ivır zıvır ne varsa bırakıp ardında, tıpkı eşya gibi,  yahut kirli bir elbiseyi çıkarıp atmak gibi, gitmek, çok uzaklara!
Yerleşik olmayı sevmedim ben! Sahiplenmeyi, sabitlenmeyi sevmedim! Sabitlendikçe saplantılı isteklere bürünmeyi sevmedim. Eşyaya odaklanmayı sevmedim. Her an gidebilecek gibi olmanın verdiği dayanılmaz hafifliği sevdim. Biriktirmeyi sevmedim ben. Giderken eşyadan azade, kusursuzluktan azade, her şeyim tastamam olsun saplantısından azade olmayı sevdim. Oturduğum yere yerleşmeyi sevmedim ben. Yerleştikçe daha, daha istemeyi sevmedim. Bu kablo niye görünüyor, bu duvar niye dökülüyor, eşyam neden eskiyor diye dertlenmeyi sevmedim ben. Ne ki, stabil ve steril bir hayatın tekdüzeliğini sevmedim. Değerli eşyalar istemeyi sevmedim ben. Gözümden sakınıp da onları, gönülden düşmeyi sevmedim. Ivır zıvır biriktirmeyi sevmedim. Dolaplarda çoğalan giysi, hatıra, evrak, oyuncak yığınlarını sevmedim. Zor kapanan kapakları, çekmeceleri sevmedim.
Bir kaç valize sığan eşyayı sevdim ben. Bir kaç valize sığan hayatı. Hatırayı gözönündeki bir kaç parça kağıtta değil zihinde tutmayı sevdim ben. Kokuyla, müzikle canlandırmayı. Yeni bir şehrin kalbine girmeyi sevdim ben. Yanısıra eski şehri özlemeyi. Eski şehre kavuştuğumda, şehirden ziyade yaşanmışlıkları özlediğimi farketmeyi sevdim.
Göçebe ruhluyum ben, divane ruhluyum ben. Belki bir yörük kızı, belki avareyim ben. Derviş olmayı arzulayan berdüşüm ben. Yıllar var ki ehlileştiremediğim bir yabanlığa sahibim ben. -Bak 2 çocuklu bir annesin, orta yaşlı, kal olduğun yerde!- diyemedim. Kendimi dizginleyemedim. Kal desem, hepten yaban hayvanı oluveririm, bilirim. Ne varsa katar önüme, toz duman içinde geçip gidebilirim bırakıp herşeyi öylece. Beni iyileştiren ordan oraya göçmek, onu da bilirim. Gene –Chocolat– filmindeki gibi gitmeyi haber veren rüzgarın uğultusu uğul uğul esmekte zihnimde. O büyük gitme arzusunu bastırıp gidememenin getirdiği huzursuzluk içindeyim,  hem de çok uzun süre.

http://www.dailymotion.com/swf/video/xg365v?width=&theme=none&foreground=%23F7FFFD&highlight=%23FFC300&background=%23171D1B&start=&animatedTitle=&iframe=0&additionalInfos=0&autoPlay=0&hideInfos=0
Chocolat – Soundtracks

——————————————————————————————————————–
Uğultulu Tepeler – Bir başka Juliette Binoche filmi.

Kolay Psikanaliz & Zor Terapi

Bir Eminönü sevdası peydahlandı ya bende son günlerde. Keçe alacağım hevesiyle. Gidip çarşılarında kaybolmak isteği sardı beni alabildiğine. Keçe bahane. Lakin yalnız olmak var serde. Tek başına. Hasret kaldığım biçimde. Peşimde -La havle- çeken bir koca olmadan, Selim’in-kakam geldi- lafını duymadan, dahası her an o lafı duyma korkusu olmadan,  bebek arabası ile sıkış tıkış yalpalamadan, çantayı, arabayı, çocukların üstünü başını toplamak zorunda kalmadan, Kerim ağlamadan, Selim’in -Ben çok yoruldum, Kerim’i kaldırın, arabasına ben oturacağım- sızlanmalarını duymadan, İlter’in surat asması  ve oflayıp puflaması olmadan, -Daha çok var mı alacağın?- demeden,  ya da her an bu cümleyi duyma gerginliğini yaşamadan, elim ayağım birbirine dolanmadan, neyi nasıl alacağımı şaşırmadan, telaşla lüzumlu lüzumsuz şeyleri sepete doldurmadan, onun yerine makul ve  mantıklı davranıp sadece ihtiyacım olanları alarak, seçerek, eleyerek, kıyaslayarak, bir dükkandan diğerine rahatça geçerek, kuşlar gibi sekerek, özgürce gezinerek, istersem vapura, istersem otobüse binerek, başıboş bir kağıt parçası gibi oradan oraya savrularak gezmek de gezmek istiyorum bu günlerde.
Hatta daha da ileri giderek bir tam gün bağımsızlık ilan etmek istiyorum. Eminönü’nden Beyoğlu’na çıkmak istiyorum tünelden. Kış güneşinin aydınlattığı o meydanda havayı içime çekmek istiyorum. Bir süre öylece durup bu ferah, bu aydınlık manzarayı fotoğraflamak istiyorum zihnimde ve buradan kopmak istemesem de gene de yürümeye koyulmak istiyorum. Henüz keşfedilmediği zamanlarda kahrımızı çokca çeken Asmalımescit’e,  envai çeşit giysi arasında saatlerimi geçirdiğim Terkos Pasajı’na, şimdilerde yerinde olmayan ancak bir zamanlar İstiklal caddesi’ni tepeden çokca temaşa ettiğim balkonuyla Baraka’ya,  Atlas Pasajı’na,  midye tava ve kokoreç  yediğimiz Balık Pazarı’na, Hayal Kahvesi’ne, Ağa Camii’ne, Yaz Şenliği kapsamında doyumsuz filmlerine gittiğim Beyoğlu Sineması’na, buluşma noktamız haline gelen Fitaş’a, Mephisto’ya, Festivallerde uğrak yerim Emek Sineması’na ve nerdeyse her karesinde bir anı biriktirmiş olduğum  İstiklal Caddesi’ne selam göndermek ve selam almak istiyorum. Nerdesin ey eski dost, diye karşılasınlar beni istiyorum. Benim duyduğum özleme, geçmişin geri getirilmezliğine duyduğum burukluk ve hüzne yanısıra içimden taşan çocuksu sevince ortak olsunlar istiyorum.

Anılarımda biriken İstiklal’le zor da olsa vedalaşıp yola devam etmek istiyorum. Gümüşsuyu’na yönelip dolmuşa binmek ve yıllarımı geçirdiğim Beşiktaş’a inmek istiyorum. Kitabevlerinde vakit geçirip, biraz da çarşısına karışmak istiyorum. Hala Beşiktaş’ta olan arkadaşlarımı, bilhassa gülen yüzüne hayran kaldığım Ender’imi arayıp Akaretler’de bir cafede buluşmak istiyorum. Onunla görüşmenin bana yüklediği sevinçle ayrılmak istiyorum cafeden. Bir zamanlar Maçka’daki eve varmak için defalarca inip çıktığmız Akaret’lerden inerken -ne günlerdi- diye iç geçirmek istiyorum. Sonra inip iskeleye vapura binmek ve soğuğa aldırmayıp dışardaki buz gibi havayı içime çekmek istiyorum. Denizden gelen sert ve soğuk rüzgarın üzerimde gezinmesini, ruhumu yenilemesini ve temizlemesini istiyorum. Sert bir tokat gibi beni kendime getirmesini ve iyileştirmesini istiyorum. Zincirle bağlanmış vahşi bir köpek gibi kuduran özgür ruhumu ehlileştirsin istiyorum.

İstediğim zor şeyler değil biliyorum. Hatta çoğu insan için -aman canım, hepi topu bu mu- diyeceği türden isteklerim. Ama nedendir bilmem, ki kısmen biliyorum, gerçekleştiremediğim ve gerçekleştiremedikçe içimdeki bağlı, azgın köpeğin daha da kudurduğunu ve bana rahat vermediğini biliyorum. Ve bu kabalığın aksine ince bir kırılma da yaşıyorum.

Geçenlerde Ey Özgürlük! yazımda “Ansızın söylenen şarkılar & Bastırılmış duygular” tezimden bahsetmiştim ya. İşte bunu destekleyen bir olay daha oldu bugünlerde. Eminönü’ne gitmeye niyetlendim. İlter de hazırladı kendini. Lakin o gün hastalandı. Belki de korkusundan hastalık kaptı kim bilir. Gidemedim. Ve o gün temizliğe giriştim. Yerleri paspaslarken kakılmış misali şu şarkıyı söylemekte idim: Çal kanunum çal* Lakin  söylediğim  nakaratın can alıcılığına dikkati çekmek isterim: Gülmedi bahtım yine! 

Bu şarkıyı yıllar var ki ne duydum, ne de söyledim. Ama öyle bir denk geldi ki hayret ettim. Derin psikanalizlere girmeye hacet yok görüldüğü gibi, sorun belli, tedavi, terapi de belli. Bahtına söylenen tiplerden değilim. Lakin İlter hastalandı, Yurt dışına çıktı, çocuklar hastalandı ve benim maceram hayallerde kaldı. Bir basit terapi zora dönüştü vesselam.

Buyrun izleyin!

——————————————————————————————————————
*Bu vesileyle çocukluğuma da gittim. Ve Klasik Türk müziğinin inceliğine, derinliğine bir kez daha uyandım böylece. Ne güzeldi eski şarkılar! Yıldırım Gürses ne de güzeldir sesin.

Çığrından Çıkmış Ebeveynlik!

Kasvetten, buhrandan bahseder oldum ya kaç zamandır, haliyle bu hal tüm ahaliyi sarıp sarmaladı. Ben Selim, Kerim, İlter, cümbür cemaat tahammülsüz, Selim’in deyimiyle -muzır ve huysuz- idik. Sesler mütemadiyen yüksek perdeden çıkıyor, göz gözü görmüyordu. Tüm gün, diş çıkartırken yüz milyon dokuz doğurtturan Kerim’in vızıltıları, gece gündüz uyumaması, Selim’in inatlaşması ve bir de nerden peydahladığını bilemediğim korkuyla eteğimin dibinden ayrılmaması, bir adım öteme gitmemesi, bir de olmazsa olmaz rutin işlerimiz ile iyice bunaldım. Akşam saatlerinde İlter’i aradım; -çıldırmak üzreyim, çocuklar hepten çığrından çıktı!- dedim. Çok yakında olduğunu söyleyince İlter, kısmen rahatladım.

Az sonra geldi İlter. O telefonun da etkisiyle gardını alarak girdi içeri bir hışımla. Cankurtaran misali hatta Hızır misali yetişmek için imdada. Ahalinin gözü onda idi. Ben beni kurtarmasını, Kerim onu almasını ve Selim de en büyük oranda ve hatta hepten onunla olmayı istiyordu. Selim önceliği kaptı her zamanki gibi. Ağlamaktan perişan olan Kerim’e gösterilecek ilgi ikinci sıradaydı. Bu sırada  ben başımı önüne eğdim bir an ve kaldırdığımda olan oldu, ömrümde ilk defa dünya defalarca döndü etrafımda. Sanki 360 derece gösterisinde idim. Gözlerim karardı. Yanıma oturttuğum Kerim’i tutamam da koltuktan düşürebilirim korkusuyla ve can havliyle, tüm ciyaklığımla -İlteeeeeeeer!- diye bağırdım. Ses anında cevap bulmadı, nitekim  İlter’in yanında Selim vardı ve bu da dışardan gelen her türlü sesin, Selim’in pek yüksek perdeden gelen sesi altında ezilmesi demekti. Bir kaç çığırtkanlığımdan sonra şükürler olsun ki sesim duyuldu ve -ayh, bayılabilirim!- dedim ve Kerim’i sağ salim İlter’e verdim. 
Ben odayı terkettim. Karartılarım geçti. İlter kaldı cümbüşle başbaşa. Kerim şükürler olsun ki, İlter’in yanında daha sakin ve daha uysal idi gene. Ama bu sakinlik  Selim’in sözsel ve fizikse tacizleriyle illa ki bozuldu. İlter’in de sesi yükseldi, Selim direndi vs. Bu kez az önce imdat isteyen ben, birden cankurtaran oldum ve odaya girdim hışımla. Bir de baktım ki, Kerim yere terkedilmiş, Selim bir kenarda.. İlter ise kızarmış, eli sol göğüs hizasında. Az önce kalp krizi geçirmiş olabilirim, dedi biraz korkuyla. O an ürktüm tabi. Ama şunu da söylemeden geçemedim: Şu kapının arkasında geberip gideceğiz bir gün bu travmalardan ve kimsenin haberi olmayacak!
Dündü bu dediklerim. Bugün şükürler olsun ki çok daha iyiydim/iyiydik! Lakin benim bayılmaya, İlter’in kriz geçirmeye yakın hallerimiz ve hepi topu iki çocukla bu hale gelmiş olmamız ve söylediğim son cümle epeyce gülümsetti beni bugün!

Bir de neden bilmem yazarken içimden geçen bu şarkı, Canım Cem’im Karaca’m ve belki de en sevdiğim parçası – Ömrüm!

Bir de Ah Jepi Ah! Siz de kıs kıs güldürmeye devam ettiniz beni..

Yolunu Şaşırmış Annelik!

Bir anne çocuğuna takar mı? Hal ve hareketlerine pür dikkat kesilip, bir hata etse de paylasam diye bekler mi adeta? En basit bir ricada, bir istekte gürler mi? Gürlemese bile  emaneti olan yavrusunun sorumluluğunu yerine getirirken dişlerini gıcırdatabilir mi? Hani anne dediğin yavrusu için canını verendi? Hani anne dediğin yemeyip yediren, giymeyip giydirendi? E, o halde bu çirkef hal de neyin nesiydi? Zaman değişince annelik kavramı da mı değişti? Onun da mı boşalttık içini? Annenin kendini iyi hissetmemesi bu saçmalığın bahanesi olabilir mi? Ya da bu bahane  her türlü rezilliği bertaraf edebilecek güçte midir ki?


Bu günlerde anneliğimde ters giden çok şeyler var. Hep vardı bu türden hallerim ama bu sıra tamamen muarızım galiba. İyi değil aram Selim’le. Kaldı ki ne demek bu cümle? Selim benim oğlum, kapıştığım bir yaşıtım değil ki? Aramızdaki ilişkiyi düzeltecek tek taraf benim, o değil. Çünkü o  karşıma alacağım bir yetişkin değil. Hepi topu 5 yaşına gelecek olan bir çocuk, ÇO-CUK! Şu sıralar söz dinlemiyor, yapma dediğimi yapıyor olabilir, onunla oyun oynadığını sanıp gülücükler dağıtan kardeşine yumruklar indiriyor da olabilir, yemeği her zamanki gibi sorunlu olabilir, korkudan yalana da başvuruyor olabilir ama bunun müsebbibi o değil, de-ğil! Önce kendime/kendimize bakmalıyım, nerde hata yaptım/yaptık diye yahut sorun nerde diye?

Onunla yeteri kadar ilgilenemiyorum, sıkılıyor diye diye esastan uzaklaştım hepten. O ki: -Selim’cim seninle ilgilenemedim bugün, affet beni, dediğimde -tabi affederim annecim-diyerek sarılırken boynuma, ben bununla yetinmedim. Yetemiyorum, ilgilenemiyorum diye gerdikçe gerdim kendimi ve en sonunda hepten bozdum anneliğimin doğal sürekliliğini. Hiç olmazsa o zaman saf sevgi ve şefkat vardı verdiğim, şimdi mayası bozulmuş zoraki bir sevgi gösterisi ve sözümona ilgileniyorum adına diş gıcırdatmaları arasında yapay bir ilgi gösterdiğim.

Sevmedim ben bu işi. Varsın gün içinde onunla oturup vakit geçirmeyeyim, hiç geçirmeyeyim hem de, varsın sadece uyumadan önce okuduğumuz hikaye saatimiz olsun, ama saf olsun, samimi olsun, sıcak olsun. Belki sadece o an bile yeterliydi onun için. Üstelik her an aksi, hırçın, sinirli olmaktansa, zaman ayıramayan ama güleryüzlü ve sevecen bir anne olmak daha kıymetli değil miydi? Zaten gözleri anlatıyor herşeyi; mutsuz mu, değil mi? Gözleri mutsuz bakıyor Selim’in oysa şimdi.

Bir kaç gün önce kendimi zorlayarak gel, birşeyler yapalım odanda, dedim. Ve yukardaki labirentimsi şeyi çizdim. Değişik hikayeler, değişik yollarla dinozoru yuvasına ulaştırmasını istedim. Hoşuna gitti. Ertesi gün, yani dün gene herşeye kızdığım günlerdendi, bugün gibi. Her isteğine hayır dediğim, su istese bile dırdırlandığım çok sevimsiz bir halde idim. Odasına gittik bir vesileyle. Ve bana dedi ki:

-Biliyor musun anne, bu yaptığımız labirenti görünce çok üzülüyorum.
-Neden, dedim,
-Çünkü içimde birşeyler oluyor, acıyor, dedi. Anladım demek istediğini ama kendini anlatmasını istedim gene de. Belki de emin olmak istedim.
-Nasıl yani, dedim. Anlatsana!
-Yani, bu labirenti yaparken çok sevimliydin, keyifliydik ama şimdi kızgınsın bana, o zamanları hatırlayıp üzülüyorum, dedi.

Sözün bittiği yer idi burası. Benim içim kat be kat acıdı. Sanki içimde volkanlar yarıldı, en şiddetli depremler, kasırgalar yaşandı.Sarıldım, öptüm. Kızgın olmayı benim de hiç sevmediğimi, son zamanlarda fazlaca kızdığımın farkında olduğumu ve beni affetmesini istedim. Affetti elbette! Peygamber ahlaklı oğlum benim.

Oysa ertesi gün bende bir şey değişmedi. Neden değişmedi? İçimdeki bu canavar gitsin, gitmeli! Kıymetlime, değerlime verdiği zararlar yetmedi mi?

Selim, canım bilimsel Selim… Affet bu deli anneyi. Allah’ım sen de affet ve ehlileştir içimdekini. Sadece içgüdülerime teslim edeyim kendimi, kılavuzum sadece onlar olsun benim. Bilginin sahici ve hayırlısı ile iyileştir beni.

*-Senin annen bir melekti yavrum!- Türk filmi repliğinden.

Canko&co. ‘ya ayrıca teşekkür ederim. Tünelin ucundaki ışığı görmeme ve bu konuda silkelenip, kendime çeki düzen verecek yolu yordamı bulmam için aydınlamama vesile oldu. Ve iyi hissetmeme en önemlisi.

Buhrandan Öte, Buhrandan Ziyade

Dün gece saat 22:20. Ev ahalisi tümden ayakta. Ev darmadağın. Mutfak tezgahında bardak koyacak yer yok. 7 kg.lık  makinada, 2 posta yıkanmış çamaşır, sepete yığılmış, asacak bir hayırsever beklemekte. Lakin o hayırsever bir türlü gelmemekte. Yanısıra balkondan bile sayılmayan mutfak uzantısında, çamaşırlar asılı oldukları telde, katlanıp yerleştirilmekten çoktan ümidi kesmiş, günlerini gün etmekteler. BK(Büyük Kardeş) dışardan henüz gelmiş BB(Baba) ile. Uyku hazırlığı olmadığı gibi sokak kıyafetleri var üstünde. Bir tek KK(Küçük Kardeş) uyumaya hazır ancak onun da uyumaya niyeti yok. DA(Deli Ana), içindeki buhran, dışındaki karmaşadan bayılacak durumdadır. Nitekim gün içinde BK’ya yemeğini yedirirken, kendini tutmak adına tir tir titremiş 3-4 kez bayılmanın eşiğinden dönmüş halde. DA, bu kasveti kaldıramaz ve herşeyi olduğu gibi bırakıp kendini yatak odasına atar. Günü bitirmenin sağlıklı bir yolunu bulamamıştır nitekim.

DA, uykuya geçemez hemen. Zaten evin deli saçması hali de uykuya müsaade etmez. KK günlerdir devam eden huzursuzluğuna uykuya geçememeyi de eklemiştir. Mızıl mızıl ağlamaktadır. BB, BK’yı banyoya götürür. BK, sapıtır, DA, sesleri duyar, daha da kasılır, BB bağırır, BK daha da sapıtır. BB, BK’yı olduğu gibi bırakır ancak BK bırakmaz onu, kene gibi yapışır.  BK krize girmiş gibi ağlamaktadır, BB ona aldırmamakta ve terslemektedir. DA, bu strese ve en önemlisi BK’nın  kendini hırpalamasına dayanamaz ve kalkıp BK’nın işlerini yapar. Görüldüğü üzre atılan havlu, daha ilk dakikadan yerden alınıp, yüze göze bulaştırılmaktadır. DA’nın yakında eski paspaslığına döneceği gün gibi aşikardır. 
DA, BK’nın işlerini halledince uyumaya koyulur. Kısa bir süre sonra KK kucağına bırakılır, nitekim BB’nin uzun süren uyutma çabaları boşa gitmiş, geriye tek çare emzirmek kalmıştır. Şükürler olsun ki KK, bu şekilde uyuyakalır. DA da kendini uykuya bırakır. Gece defalarca uykusu bölünerek uyanır, KK’nın kıvranmaları, BK’nın üstünü başını açıp açmadığı kaygısı ile. 
Bugün. Saat 05:00. Ahalinin tüm fertleri derin uykudadır. DA, BK’yı kontrol etmek için kalkar ve bir daha uyuyamaz. Sessizliği fırsat bilerek semaya açar ellerini; -Ey Okçu!*- der, -Önünde kıvançla eğilmeye geldim,* lakin zihnime doldurduklarım bırakmaz peşimi, deşiyorlar sana olan teslimiyetimi, sen gör halimi, gör ki  düzelt eğrilmiş başımı, beni!-

Saat 07:00. DA ferahlamış olarak gibi uykuya geri döner. 

Saat 08:10. KK, BK, DA uyanmıştır. DA, çocuklarına kahvaltısını yaptırır. Üst – baş, alt, kaka, çiş, derken evin perişanlığına dayanamaz, kendini uykuya geri bırakır. Kalktığında ise dışarı çıkması gerektiğini anlar. Lakin yalnız vakit geçirmek için can atarken bunalan Selim’i arkada bırakmaya kıyamaz. Nitekim BB ile BK gergindirler birbirlerine karşı. BK sıkıldığını fazlaca belli eden aksi tavırlar içindedir. Onu öylece bırakıp gidemeyeceğini, gitse de kendini yiyeceğini anlar ve BK’yı alıp alelacele sinemaya gitmek üzere çıkar. Hava güzeldir, açık hava BK’ya da DA’ya da iyi gelir. Öyle ki arayıp BB’yi hadi siz de gelin Taksim’e gidelim demek ister. Görmek istediği sergi vardır nitekim Yasemin‘den özendiği. Lakin BK sinemada kararlıdır ve DA’nın içindeki bilgiç anne; sözünü tutmalı ve örnek olmalısın, der  ve sinemaya girerler.

BK pek keyiflidir. Sinemaya girişte de, çıkışta da önüne gelenle ahbaplık eder. Yanısıra DA’ya dönerek, fısıltıyla; – gördün mü anne, onlarla kısa bir sohbet yapıyorum- der. Karmakarışıktır, girdikleri film. DA, çok büyük keyif alır filmden, BK da öyle. Elinde koca mısırı, gözünde gözlüğü ve olmazsa olmaz suyu ile tam teşkilat kurulmuştur koltuğa, keyif yapmaktadır.  Çıkışta DA, BK’ya alacakları olduğunu ve mızmızlanmaması söyler. -Tamam-der BK.

1 mağaza, bir kitapçı, 1 mağaza daha derken DA’nın korktuğu başına gelir. -Kakam geldi anne- der BK. Daha bakacak onlarca şeyi olan DA, yıkılır bu cümle ile. Eli, ayağı buz keser. Yanısıra  elindekileri de bırakmaz, kasaya koşarlar. Bu sırada BK’ya telkinlerde bulunur; -Tutabilirsin, yapabilirsin dostum, sen dayanıklısın, sen T-rex’sin(dinozorların kralı)- türünden çeşitli gazlamalar yapar. BK dayanmaya çalışır, ancak belli ki daha fazla dayanacak takati kalmamıştır, nitekim harlı kokular çıkarır. Yanısıra sahiden de eli pek ağır kasiyere çıkışır -Biraz daha hızlı olamaz mısınız, neden bu kadar yavaşsınız!-. Görüldüğü üzre BK can havliyle konuşurken bile -siz- deme nezaketinden ödün vermez. DA, ise ya kakayı altına yaparsa senaryoları içindedir. Ay, uy, aman, çabuk derken, olayın kahramanı BK, günün incisini patlatır: -Güzel düşün, güzel olsun anne!-. Tamam, der DA ve çarçabuk tuvalete koşarlar, ellerinde 4 şişkin poşet, 1 kol çantası, bir mont ile. Nasıl olmuşsa askıya sığdırıp hepsini, kaka problemini çözerler. Ve ardına bakmadan, birşeyler dahi yemeden atıverirler kendilerini eve.

Evde, sabahki manzaranın üstüne eklenenlerle korkunç bir manzara bekleyen DA, önce BB’nin ve BK’nın evde olmadıklarını anlar. Yanısıra evde kendisini büyük bir süpriz beklemektedir. Ev derlenip toplanmıştır, çamaşırlar asılmış, mutfak ak pak edilmiştir, yanısıra yemek dahi yapılmıştır. DA, detaylara bakamadan BK’yı duşa sokar nitekim dışarda kaka evde acil duş almayı  gerektirir. Duştan sonra BB’yi arar ve BB evdeki işleri hallettiği yetmezmiş gibi BK’yı alıp parka dahi götürmüştür. DA, BB’ye pek yoğun bir sevgi ve şefkat duyar. İçi acıma ve pişmanlıkla dolar. Sorgulamalar başlar. Haksızlık mı ettim, der beri yandan. Lakin bilir ki arada haykırmazsa ne denli cebelleştiği farkedilmez. Haykırmayı da hesap etmez zaten, oluverir hiç istemeden.

Ve atılan havlu bir kez daha yerden alınır. Yüze göze bulaştırılır.

Ve bu ödülden dolayı; Aylin‘e, Serpil‘e, Çakıltaş‘a, Zuzuların Annesi’ne,  Ahsen’in Dünyası‘na, Ebru‘ya, Aynur‘a ve Aylin Anne‘ye çok teşekkür ederim. Unuttuklarım yahut görmediklerim varsa affola! Ben de herkese veriyorum bu ödülü.

 *Halil Cibran’dan

Benden Bu Kadar!

Durumum budur!
Ve Deli Anne havlu atar! Uzun zamandır alarm zilleri çalıyordu, biliyordum. Hissediyordum derinliklerde. Sadece anlamazlığa verip geçiştirmeye uğraşıyor, öteliyordum bir nevi. Sözümona bu sırada zaman kazanıyordum. Bir kurt vardı içimde, içimi  içte içe kemiren. Onun kafasını ezmeye çalışıyordum beri yandan. ‘Ben yerim atıklarını, sen içine attıkça ve büyürüm daha fazla!’ diyen sesi ve o sese eşlik eden katır kutur gürültüyü bastırıyordum. Ben attıkça atıkları içime, o büyüdü biliyordum. Biliyordum içimde bir güzel kelebeğe de dönüşmeyecekti, tam aksine çirkin ve devasa bir kitleye dönüşecek ve patlayacaktı en sonunda.
Uzun zamandır SOS veriyordum, da ne ben aldırıyordum ne başkası. Zaten kişi kendi aldırmadıkça başkası aldırır mı? Kişi kendine hoyratsa başkası altta kalır mı? Sırtlanır da sırtlanırsın, düşsen de aldıran çıkmaz ne ki havlu atasın! 

Uzun zamandır sirenler canhıraş biçimde çalıyordu, biliyordum. Tıkıyordum kulaklarımı çare olur diye. Nafile! İçteki atıklar dışarı vurdu aylar önce. Deri döküntüleri, kaşıntılar, ergenlerinkine bin basan akneler ve dahi durmadan artan kilolar işaret fişeğiydi yaklaşan tehlikenin ve içimdeki anormalleşmenin, de kime ne!
Meğer –Ey Özgürlük!– demelerim son -imdat- isteyen sesimmiş. O bir kaç saatlik kaçamak yenilenmek için bir küçük nefes gibiymiş. Sesim sadece yankı olup geri tepince, bir güzel sindirdim önce. Olağanlıkla karşıladım, karşıladım sandım. Yanıldım! Patladı o pis kitle. Şiddetli bir toz kütlesi ve şiddetli bir sesle!
Ben yapamadım anneliği, beceremedim. Evet, kimse silah tutup kafama, anne ol, demedi, lakin ben de bilemedim, hesap edemedim üçünü beşini. Hem zaten ben herşeye dört ayakla girmez miyim ki, bu da öyleydi. 
Zihnimdeki yorgunluktan kocaman şişti başım, taşıyamıyorum! Üstelik anneliğim berbat diye yordukça zihni, çocuklarımı daha beter üzdüm, kırdım! Yetersiz hissettikçe mutsuz oldum, mutsuz oldukça mutsuz ettim! 
Modern annelik dayatmasından uzak durmak istedim, uzak durmak istesem de atamadım edindiklerimi. Bırakmadılar, bırakmıyorlar peşimi! Bırakmadıkları gibi bulandırdılar habire zihnimi. Yetememe, becerememe, yoksunluk hissi azad edin beni!
Nefret ettim zihnimi bir kez dolduran ve bir daha boşaltamadığım bir yığın zırvadan!  Nefret ettim çocuğa nasıl davranacağımız konusunda ahkam kesen ahmaklardan! Olmazsa olmaz(!) faaliyetlerden, aktivitelerden, günde bilmem kaç saat yalnızca çocuğa ayrılması gerektiğini dayatanlardan, yöntemlerden, sistemlerden, okullardan, özellikle özel okullardan, at bindirmelerinden, yüzdürmelerinden, sözümona süper nesil yetiştirme çabasından, proje çocuklardan, Ferber’den, Tracy Hogg’dan, atıklardan faaliyet çıkarma çabasından, çocuklarla oyun oynamaya kendimi zorlamaktan ama kesinlikle zevk almamaktan, hatta ölecek kadar daralmaktan, dinozorları kapıştırmaktan, çocuğu oyuncakla donatıp vicdanımı bastırmaktan, iki sevimsiz oyundan sonra vicdanımı  rahatlattığımı sanmaktan, tüm bu bilgi kirliliğine kulak tıkamak istesem de kulak tıkayamamaktan, varolanların bile yeterince işkence yapmasından!!! 
Ey Cehalet(!) Nerdesin! Keşke hiç bilmeseydim! Keşke bebek saflığına döndürebilseydim zihnimi de rahat etseydim!
Keşke bilmeseydim de, -oynamak zorundayım- zihniyetinden değil de içimden geldiği için oynasaydım çocuklarımla. Keşke bilmeseydim de olur da oynamayınca kendimi bu denli yemeseydim. Yemeseydim de  daha da berbat hissetmeseydim. Daha da berbat hissedip evdeki huzuru mahvetmeseydim!
Benden bu kadar! Pes! Havlu atıyorum!

Gidelim Buralardan!

Birbiri ardına, fotokopiyle çoğaltılmış izlenimi veren günlerin tekrarından, sabaha uyanmanın  ferahlığını atlayıp, karanlık duygulara kapılmaktan, acziyet içinde kahvaltı hazırlamaktan,  şükürden ziyade şikayete odaklanmaktan, ve bunun getirdiği  alçalmışlıktan, bir dolup bir boşalmaktan, kendime saydırmaktan, ahmaklığımdan, günleri hep geçecek edasıyla hoyratça harcamaktan,  çığrından çıkmaktan, çocukları harcamaktan, hemen arkasından büyük bir utançla pişman olmaktan, sıkıntıdan abuk sabuk onlarca şeyi mideye doldurmaktan, yetmezmiş gibi pastalara saldırmaktan, bunun verdiği derin vicdan azabından, hem beklentiyle yaşayıp, hem giden günlere ağlamaktan, velhasılı kelam arabesk yavşaklığı(!) gibi kendi yavşaklığımdan usandım ve çok yoruldum fazlasıyla. Herşeyi eski ve kirli bir elbise gibi çıkarıp, hatta mümkünse kiloları da aynı şekilde, olduğu yerde bırakıp, ters yüz olsun isterse, bırakıp gidesim var. Asla ve kat’a valiz toplama,  onu bunu der top etme derdiyle uğraşmadan, ardıma bakmadan, dörtnala kaçasım var hem de.  Çocukları da sığdırıp karpuz gibi koltukaltıma kaçtıkça kaçasım var. Bittabi  yeni, ak pak, parlak bir elbise edinesim var  bu kaçış sırasında.

Petersburg’dan döneli 1,5 yıl kadar oldu. Eski evi içindeki eşyalarla aynen bırakıp, yeni eve geçtik. Alt kata. Yeni evde hiç hazzetmediğim boya, badana, usta dertleri bitti. Uzun uğraşlar sonucunda tüm eşyalar yeni gelin çeyizi gibi döşendi. Ancaaak; o zaman önemsiz gözüken şeyler şimdi 2.bebekle hayati önem arz etmeye başladı. Evin asansörsüz oluşu, site içinde olmayışı, ön tarafa bakmaması, benim aydınlık ev hasretimle uzaktan bile ilgisinin olmaması, Selim’i okul servisine bebekle ve merdivenle indirip bindirme sıkıntıları, bir de evin önüne kurulan çarşamba pazarı ile işin daha da zorlaşması vs derken evden taşınma ihtiyacı doğdu.  Ev aramak, hatta önce semt aramak, ev bulmak, bakım yaptırmak, koltukların beyazından bir an önce kurtulmak, taşınmak, yerleşmek, Selim’e okul ayarlamak çok güç geliyor bana. Hele ki bu deli ve azgın zamanlarda. İlter’e sorsan “Neyi bu kadar düşünüyorsun, evden eve nakliyata vereceğiz, olup bitecek! Ben bir günde taşırım evi, sen dert etme!”, ah erkekler yok mu, herşey ne de kolay onlar için.. Ve ah biz kadınlar, ne de zor herşey bizim için.. Detayları düşünmekten hasta edebiliyoruz kendimizi. Şimdi Kaçak Ruhum oturup da bu dertlerle uğraşmak istemiyor, ne ki daha günlük ihtiyaçlarımı bile gidermekten acizken. Kaç git diyor, bir bez parçası bile saklamadan kendine, al günlük çantanı çık git diyor. Ve bu yönde çalışmaya sevk ediyor beni.. Chocolate filmindeki gibi gitme vaktini bildiren rüzgarın uğultusunu duyuyorum bir süredir zaten. De hadi kalk ruhum, gidelim buralardan Takılalım bir deli rüzgarın peşine, nerde akşam orda sabah.. Zaten sen Deli anne, anca ruhunla gidersin buralardan, gerisi yalan.

http://muzicons.com/musicon_v_srv_new.swf

foto:devianart

Deliler Evinden Anılar – III

2 önceki gün. Saat 16:20. DA, KK’in yemek faslından sonra, bu kez BK’yı yedirmeye uğraşır, hem kitap da okur, beraber birşeyler yapalım amacıyla.  BK suyu içerken gargara yapmaya davranır, DA yapma diyecek takati bulamaz kendinde, olayı bırakır akışına. Saat 16:30. BK gargara yaparken suyu ağzında tutamayıp daha fazla, pörtletir korkunç bir dağılmayla ve DA’nın gözününda içine bakar, başıma ne gelecek korkusuyla. Ancak bir günde iki dönüşüm geçiren DA, enerjisi vakumla çekilmiş misalidir şimdi; sinirleri alınmışcasına sakin, üsturuplu bir anne edasıyla; gidip üstünü değiştir, der oğluna. BK oldukça minnettar DA’nın kızmamasına teşekkürler edip durmaktadır bolca.

 
Saat: 17:30. B, evde yiyecek birşeyler olup olmadığını sorar telefonda. Ve pişman olur sorduğuna. Nitekim DA, gün içinde B’yi arayıp evdeki kaostan bahseder ve bu sırada ağlamaktan nefesi kesilen KK’nın ve BK’nın çıldırmış selseri eşlik etmiştir kendisine. Üstelik ben ki evde bir çöpü bile kaldıramadım, der. Sahiden de evde bir çöpü bile yerden alamamıştır DA. O tertipli, nizami kadın gitmiş yerine sersefil, pasaklı mı pasaklı bir kadın gelmiştir adeta. DA kocasını tertipli olmaya alıştıracağına, sonunda kocasının dediğine gelmiştir. Başı sıkışan B’nin her zaman dediği gibi “Sen de yapma!” konumuna yani. Ortalık karmakarışıktır, yataklar dahi toplanmamıştır. Üstelik çok korktuğu bir durumla karşı karşıyadır gene. Çamaşır makinasında yıkanmış ve asılmayı bekleyenler, çamaşır sepetinde önceden yıkanmış ve asılmayı bekleyenler ve kirli sepetinde de yıkanmayı bekleyenler mevcuttur. Aynı şekilde mutfakta; bulaşık makinasında yıkanmışlar, tezgahta yığma kirli bulaşıklar mevcuttur.
Saat: 19:10. B eve gelir. Oh, der DA, yüküm hafifler şimdi. Ancak Heyhat! DA aynı zamanda BA yani Budala bir Anne olduğundan, B’nin bir hayrı olmayacağını tecrübe etmemiş gibi hayale kapılmanın karşılığını hemen alır ve sevinci kursağında kalır.  B kapıdan girer girmez yorgunum, der ve mesajı alır DA.  Bu kısa yoldan bana bulaşma demektir. Hem de tatsızım. Üstelik B, tv kumandasını bulamamaktadır. Bu onu daha da tatsız yapar. DA, anlar ki iş başa düşmüştür, koyulur yola. İlaçların etkisiyle biraz sakinleşen KK’yı uyutur.  Bu sırada gün boyu aksattığı yemek, tuvalet vs. ihtiyaçlarını gidermeye çalışır. Alelacele bir şeyler atıştırır. Zira BK’nın astım ilaçları ve uykusu vardır sırada. DA banyoya giderken, ümitsizce B’ye BK’ya uyku hazırlığında yardımcı olmasını ister. B, türlü gecikmelerden sonra BK’ya dişlerini fırçalamasında yardım etmeye kalkar. Ancak BK’nın en küçük bir şakalaşmasında banyoyu terkeder, ne halin varsa gör der, BK’ya. Ve gider yığılır tv karşısına. B, bilir ki nasılsa komando bir anne vardır arkada; ‘Ölürüm de yıkılmam’gillerden  kalan  tek varis hatta.  Onun rahatlığıyla davranmaktadır, böyle hoyratça. DA,  içinden ve dışından saydırır boyuna. Son bir gayretle BK’yı yatırır yatağına,  masal, dua faslını tamamlarlar birarada. BK, kıvranır hala, DA “Erken uyuyamazsan sabah Dinozor Kralı yok sana!” deyince ödü kopan BK; “Keşke ben çok çabuk uyuyabilen bir çocuk olsaydım.” diye iç geçirirken daha, bırakır kendini uykuya. Bu anı hasretle bekleyen DA bir iki toparlamadan sonra kendi de yığılır yatağa. Gün sona erer. Ve ertesi gün, bir ertesi gün, daha ertesi gün, daha daha ertesi gün az ya da çok KarmaşıkSarmaşık uyanır böylesi gündoğumlarına.

DA: Deli Anne, B: Baba, BK: Büyük Kardeş, KK: Küçük Kardeş 
Karmaşık Sarmaşık; burada kullanmak istediğim tek uygun kelime idi. İsim babasına gönderme yapmadan olmazdı.

Deliler Evinden Anılar – II

Önceki gün. Saat 13.00. KK uykudan henüz uyanmanın verdiği rahatlıkla nispeten durmaktadır. Bu sırada BK’nın yemek vakti  gelmiştir. Eyvahlar  olsun, der DA, ben şimdi ne yapacağım? Mutfağa gidip mercimek+pirinç+dondurulmuş sebzeden oluşan karışıma suyu döker ve dünyanın en harika (!) çorbasını ateşe koyar. BK açlıktan patlamasın diye  de kek+süt verir ona. Kendi ise ayak üstü atıştırmalarla durmaktadır hala. BK her zamanki gibi marazi bir stille, keki tırtıklar anca. Bu sırada çorbanın enfes (!) kokusu doluşur eve, öyle ki BK’ya -biri kaka yaptı sanırım- dedirtecek kadar enfestir (!) koku. Derken BK’nın kek tepsisini güç bela mutfağa götürmeye uğraştığını gören DA, içi yanarak izler onu. “Ah, ben bu altın çocuğa nasıl da kızdım!” diyerek  ufak bir buhran geçirir.  Ancak zaman buhranları ve iç kavgaları dinleme zamanı değildir asla. Zira evde tansiyon yeniden  yükselmektedir. KK hıçkırıklarla ağlama yolundadır ve  DA can havliyle doktora ulaşmaya çabalar.

DA’nın telefonda olmasını her zaman fırsat bilen BK gene yapacağını yapar ve biberonun kapağıyla KK’in ağzını tıkar olanca gücüyle bastırarak. Kimbilir, susturmaya uğraşır masumane. Ancak manzaranın korkunçluğu karşısında telefonu yarım yamalak kapatan DA gene vahşi bir hayvana dönüşür. BK durumu çok önceden sezer ve hızla odadan kaçar “tamam, tamam.” diyerek. Ancak DA bir kez dönüşmüştür vahşi hayvana, durdurmak ne mümkün. Eline geçen oyuncak, araba, mouse ne varsa fırlatmaya başlar arkasından. Patlamanın ardından taraflar sessizleşir nasılsa. Derken şükürler olsun ki; KK uyur. DA pişman, BK’in yanına gider. Şiddet hastası piskopatlar gibi yumuşamıştır, deminki hayvan kendisi değilmiş gibi. Gene şefkatli anne rolüne bürünmüş; BK’ya sarılır, öper, açıklamaya uğraşır, özürler diler. BK içler acısı konuşmalar yaparak iyice acıtır DA’yı, helak eder hatta. Oh olsun! Hak etti ne de olsa DA!

Saat 15:20. DA ve BK ayaküstü oyun oynarlarken KK mızıldanmaya başlar. “Hah!” der BK, “Sessizlik bozuldu.” Saat 16:00. Harikulade (!) çorbadan yedirmeye uğraşır DA çocuklara. KK içine hafif pekmez katıştırılmış çorbayı başka lezzet bilmediğinden olsa gerek yer az da olsa. Ancak BK kokusundan kaçar dahi ısrarla. Derken DA, adı üstünde Deli Ana, çorbanın içindekileri sayar BK’ya, ne gerek varsa. Brokoli lafını işiten BK “ay, öğk, börgh” sesleri eşliğinde “Keşke bana içinde brokoli olduğunu söylemeseydin.” der. Ancak DA’yı kızdırmaktan korkan BK, annesinin ucundan bile tadına bakmaya cesaret edemediği, çifte standartın had safhada olduğu durumu gözden kaçırarak, çare arar duruma. Kah tabağı kafama dikeceğim der, bir an önce bitsin diye, kah büyük kaşıkla yemeyi dener. DA acır BK’ya; birazdan kendisinin yedireceğini ve beklemesini söyler, rahatlar BK da. Bu sırada çorbası biten KK yüzüne gözüne bulaşmış çorba ile buram buram brokoli kokmaktadır. Brokoli çocuk, ismini takarlar ona ve gülerler kahkahayla. KK da katılır onlara.

(Biraz mutlu bitsin diye burada kesiyorum, arkası yarın:))
(DA:Deli Anne, BK: Büyük Kardeş, KK: Küçük Kardeş)