Tag Archives: Blog Kardeşliği

İtiraflarım!

Geri dönüş yapmam gereken mimler, sobeler, ödüller çığrından çıkmış vaziyette bende. Hesabını tutamadığım, kimden, nerden geldiğini asla ve kat’a hatırlamadığım onlarca şey var yanıtlamam gereken biliyorum, hissediyorum! Kimi zihnimde, kimi taslaklarımda, kimi notlarımda duran ve kimi de ne yazık ki boşlukta salınan. Buraya yazı yazacakken içimdekini yazmadan edemiyorum. Kendim berbat hissederken başka şeye odaklanamıyorum. Misal son bir kaç gündür yaşananlara binaen sıradan şeyler yazamıyorum, yazmayı düşünsem bile bundan haya ediyor ve kendimi çekiyorum. Dolayısı ile gelen ne varsa erteliyorum da erteliyorum. Ve öyle bir hale geliyor ki içlerinden çıkamıyorum. Üstelik ben yazana dek çoğunun  üstünden çok zaman geçmiş, çoğu rafa kaldırılmış, çoğu manasızlaşmış oluyor.  Sadece koca bir yük gibi  sırtımda duruyorlar. Ve sonunda pes dedirtiyorlar bana. Sanırım çoğunu bu saatten sonra yazamayacağımı kabullenmem gerekiyor. Bana gönderi yapan herkesten de bu vesileyle özür diliyorum. Hatırladıklarımı ve taslaklarımda duranları yazmaya inandırarak kendimi yola devam ediyorum. 
Sevgili Sezom, bugünkü yorumuyla bana hatırlatıyor durumu bir kez daha. İrkilmeme, silkinmeme ve artık durumu kabullenmeme sebep oluyor. Kendisi gönüllü terapistimdir. Ürüne bakıp da terapiye çemkirmeyiniz zira onun terapisi olmasa anlık bile iyileşme göstermeyebilirdim. Bana iyi gelecek sihirli kelimeleri az değildir.

Bugün aklımda kalan ve fıtratıma da uygun olan;  Pi-nik Kuş, Ayça’m dan gelen bir sobeye, vira Bismillah! diyeyim. Belki gerisi gelir. İtiraflar Sobenin konusu. Ben bu konuda daha önce kendiliğimden yazmıştım. Şöyle nitekim. Yazarken de bu serinin devamının gelebileceğinden bahsetmiştim. Şimdi bu sobe vesilesiyle Bölüm 2’ye geçeyim.

* Konuya sigara ile başlamak istemezdim lakin ilk aklıma bu geldi. Sigara içtim ben ara sıra. Ve üstelik kötü hissetmedim. Sadece Selim’e sigara için ahkam keserken ve sigaraya vurun kahpeye misali davranırken riyakar davranışımdan utanç duydum. Annelik riyakarlıkla yürüyen bir iş sanki. Tümden samimi olmak mümkün değil ne yazık ki!

* Kerim çok güzel ve çok tatlı bir bebek oldu. Onun için kuduruyorum. Selim’in oyunlarından vebalı görmüş gibi kaçıyorum ama Kerim’in yumuşak oyunlarına katılmak için can atıyorum. Bazen Selim kötü düşünecek diye tutuyorum kendimi, bazen tutamıyorum.
* Bebek delisiyimdir ben. Selim’de ilk bebek telaşından olsa gerek ; hep zaman geçsin, her badireyi atlatayım gözüyle baktım. Ve ne yazık ki o güzel bebekliği ıskaladım. Kerim’de ise zor da geçse günlerim, bebekliği geçsin istemiyorum. Ve üçüncüye bu deli halimle bile sıcak bakıyorum, BAZEN!
* Ahkam kesmelerden hoşlanmıyorum. Ahkam kesen yazılar gördüğümde arkama bakmadan kaçıyorum. Uzmanı bile değilken bir konuda ahkam kesmeyi ayıp buluyorum. Ola ki ahkamı kesen ben isem ve kendimi bu işi yaparken yakalamışsam çok utanıyorum. Benim inancıma göre kişi bugün ahkam kestiği, büyüklendiği, -asla yapmam!!- dediği her şeyi yarın yapabilir, ki büyük ihtimalle de yapar. Koşullar nereye götürür bilinmez,  -beşer şaşar!– benim bildiğim!
* Deli Anne ismine bakıp da buradaki ironiyi görmeyen ve bunu saldırı fırsatı bilen ya da  büyüklenmeye yeltenenleri görmezden gelmeye çalışıyorum. Ama gene de sinirlerimi bozmayı başarıyorlar itiraf ediyorum. Elbette deli de değilim, hasta da değilim! Şükürler olsun ki; aklım yerinde. Sadece kendimi, deli ve aşırılığa kaçan taraflarımı  fazlaca deştiğim ve bunu da aşikar ettiğim için uzaktan öyle görünebilir. Ben ironiyi çok severim. Öz eleştiriyi de, öz aşağılamayı da. Ama bu demek değil ki; başkasının bunu yapmasına izin vereceğim! Ben hep şunu derim; insanoğlu keşke kimseyi eleştirmese de sadece kendini eleştirse. Herkese acısa da bir kendine acımasa! (eziyet anlamında değil, eleştiri anlamında)
Tam bir itiraf serisi olmadı ama idare ediverin. 
——————————————————————————————————————
* Hala aklımda kalan Yaruze’nin -ilk çocuk- mimi, Fadiş’in -baba- mimi taslaklarımda duruyor. Gülçin’in -babalar röportajı- da aklımda. Bir de şu an ortalıkta olan son iki mim.. Anketimsi olanlar hani. Kimden geldiklerini dahi unuttum. Bir de ödüller var. -En Okunulası Blog Ödülleri- Tekrar teşekkür ediyorum gönderenlere. Üzgünüm isimleri de unuttum. Nitekim iki postu da kaldırınca yorumlar da silindi. Ve gelen ödül haberleri de gitti. Affediniz!

Olağanüstü Bir Gün!

Dün akşam sıkıntıyla uyudum. Libya’daki olaylar, Pepela’dan bir kaç gün önce -burada olaylar başlıyor- diyen bir mail alıp bir daha haber alamamak, günler sonra gelen sarsıcı mail ve çılgın bir trafik peşisıra, mail bombardımanları, yorumlar, ardından Pepela’dan gelen telefon,  ilk konuşmamızın bu şartlar altında gerçekleşmesi, yanısıra konuşmanın çok sıcak geçmesi, onu canımdan can gibi hissetmem, derinden üzülmem bir tuhaf yaptı beni. Sarhoş gibi idim. Ne, ne dediğimi biliyordum, ne de, ne yaptığımı. Kendime, evime, çocuklarıma uzak mı uzak idim. Gece o uzaklıkla ve o dumanlı başla uyumaya gittim. Uyudum, uyandım. Sabahı ettim. 

Görüşüm netleşmemişken daha bilgisayarı açtım. Bir haber var mı bakındım. Zor bir gece olacak demişlerdi Libya için. Endişeli idim. Çıkabilmişler miydi? Diğer gelişmeler neydi? Sabah rutinimi sersem sepelek tamamladım. Kerim’e 2 kaşık mama, 2 mail yoklama, 2 kaşık mama, yorum yoklama şeklinde bitti. Selim’i hepten kendi haline bıraktım. Olmazsa olmaz sabah kahvemi içmeyi  bile unuttum. İşlere koyulmaya hiç mecalim yoktu lakin görüşmeye gelecek bir oyun ablası vardı. Bilgisayarı devamlı yoklayarak, televizyon devamlı açık, işe başladım.

Selim’in odasını toparladım. Salonun yastıklarını bir kenara yığdım, koltuğu süpüreyim diye, elime süpürgeyi aldım ki zil çaldı. Saat 12’ye geliyordu. Kim o dedim, M. Hanım’a gelmiştim, dedi. Allah Allah dedim ve otomata bastım. Bende saç baş karışık, üst baş dağınık. Düzeltmeye uğraştım. Az sonra merdivenleri çıktı genç bir kız. M. Hanım dedi. Evet, dedim.  Ben oyun ablalığı için geldim dedi. Eyvah dedim, ev karmakarışık! Erken geldiniz dedim, saat 1’de gelecektiniz!?’:( ) O ise gayet rahat – Yol hali- dedi ve içeri girdi. Be hey kızım, sen yol hali deyip bunca erken geldin ya benim ev hali nice olacaktı diyecektim ki, onun rahat tavrı ile donakaldım. İçeri girdi. Kusura bakmayın, sizi şimdi beklemiyordum, ev dağınık dedim. Olsun dedi. Peki, olsun dedim. Koyverdim. Ben ki bir çocuk gelse evi dertop ederim, kabullendim bu keşmekeşi. Nitekim karşımdaki öyle buyurmuştu. Nerden geldiniz dedim, Rumelihisarı dedi. Ben bir kez daha şaşakaldım. Rumelihisarı nere, Selimiye nerde dedim.  Ama içimden dedim. Alenen diyemedim, çünkü ben bu kızdan çekindim. Uzak değil mi, diyebildim. Değil, dedi.  Peki, dedim. Tüm cesaretimi topladım ve -özgeçmişinizi aldım; çok yerde çalışmışsınız. Ama neden hep kısa süreli çalışmışsınız; 1 ay kadar çoğunlukla?- diye sordum. Son iki okulun müdürü de problemliydi dedi. Gene peki, dedim uzatmadım. Selim’le vakit geçirmeleri için yan odaya aldım. Selim insana aç, hemen oyuna koyuldu. Lakin abla, kendi aleminde idi. Çocuk sesine aşinalığından kulağı sese tepkisizdi, yalama olmuştu besbelli. Selim gene yeri, göğü, uzayı, evreni anlatırken o hiç dinlemiyor, sorulara cevap dahi vermiyordu. Bir yandan şirkete kızdım. Hani ön eleme yapıyordunuz, hiç mi farkına varmadınız mesleki uyumsuzluğun. Bazen onlarca okul da bitirsen olmuyorsa olmuyordu  ve belli ki bu işi sevmeyerek yapıyordu. Bu da hemen dikkati çekiyordu. 

Bir kaç garip diyalogdan sonra abla gitti. Selim açım, dedi. Mutfağa gittim. Ama yemek hazırlamaya gittiğimi unutup tezgahı temizledim. Selim gene geldi. Anne, hani benim yemeğim dedi. Ömrü hayatında ilk kez yemek için böylesine baskı yaptı Selim. Dünden kalan yemeği koydum ikisine de. Kerim’e yedirirken, Selim -bana da sen yedir- dedi. Uzatmaya takatim yok, -Peki- dedim. Ahtapot anne devreye girdi. Bir o, bir bu deyip kaşıkları sağlı sollu uzattım. Selim yemek istemedi. Sesimin tonunu hiç bozmadım, lakin kaşığı mancınık yapıp suratına yapıştırmakla tehdit ettim. Çekindi, tamam dedi. Ara sıra yedi, ara sıra söylendi. Israr etmedim daha fazla ve bu çile bitti.
İkindide Selim isyan etti. ‘Annelerin görevi vardır. Biri çocuklarına yemek hazırlamak, biri de onlarla oynamak’ dedi. Oyun kelimesi normalde de tüylerimi diken diken etmekteyken bugün kulağıma hepten çekilmez geldi. Evet, haklısın ama ben bugün de oynayamayacağım seninle, dedim.  İşlere koyuldum. İkisi eteğime takıldı. Önce çocukların gönlünü hoş etmek adına biraz oynadım onlarla, süpürge ve kovalamacayla, sonra daraldım sıkışıklıktan ve tutamayıp kendimi bağırdım. Selim kaçıştı, ardından yerde bir böcek misali gezinen Kerim de peşine takıldı. Bir kez daha anladım ki  zoraki oyun, bende -kaş yapayım derken göz çıkarmaya- dönüşüyordu. Çocukları kendi haline bıraktım. Aralıklarla haberleri yokladım. Yerleri silerken Selim ile Kerim oynaşıyordu. Lakin Selim’in ayarı devamlı kaçıyordu. Dozaj için her an uyarıda bulunmak gerekiyordu. Ve ne olduysa oldu Selim elindeki davulu Kerim’e sertçe fırlattı ve Kerim canhıraş biçimde ağlamaya başladı. Giderek nefesi kesilir gibi oldu. Yüzü kızardı. Selim elleriyle yüzünü kapamış, -Hiii!- çekiyordu. Başına gelcekten korkuyordu. Lakin bu kez onun korkusunu gideremedim zira Kerim’in ağzından kanlar akıyordu. Davulu ben de Selim’e fırlattım. Selim korkunun da tesiriyle çılgınca ağlamaya başladı. Kerim’i kucağıma aldım. Selim’e de ağzını gösterdim. Kan görünce bembeyaz oldu, hepten korktu. Kerim’i emzirince sakinleşti. Kanaması durdu. -Kerim’e çok üzüldüm- diyerek bir ağlama krizine daha girdi Selim. Olay bir dingin bir fırtınalı bitti. 
İşlerim bitti. Gene haberleri, mailleri, yorumları yokladım. Ve şuna rastladım. Parçaları birleştirdiğimde Pepela‘yı buldum. Ve emin olamasam da yazmadan duramadım. Yazdım. Gece de üçüncü ağızdan Türkiye’de olduklarına dair haberi aldım. Mutlu uyudum!

Pepela’mız Kurtuldu, Müjde!

Sabahtan beri laptopun başından kalkmadım desem yeridir. Yemek dahi yiyemedim. O insanlar aç bilac, susuz ekmeksiz iken yemeği boğazımdan indiremedim.. Biraz önce kriz masasını aramak istedim. Lakin oradakilerin en yakınları dururken ben telefonu meşgul etmeye çekindim. Uzun zamandır bu kadar tv izlemedim. Devamlı haberleri takip ettim. Ve az önce Ntvmsnbc’yi okudum. Libya’dan sürünerek kaçanları yazıyordu. Dikkat kesildim. 250 kişiden bahsediliyordu. Ve kızından bahsediliyordu hatta ta kendisinden Pepela‘dan… Pepela‘dan yana müjdeyi aldık, darısı cümle darda olanların başına… Ve kalanlar zulme uğramadan kurtuluşa ersin inşaallah!

Yumru

Günlerdir derin bir sıkıntı çökmüştü üzerime, isimlendiremediğim. Önceleri rutin sıkıntılarımdan sandığım, salt kendi hayatımla bağdaştırdığım. Ya da öyle olduğunu varsayıp ötelemeye uğraştığım, hafife aldığım. Oysa derinlere insem bilebilirdim ki; durum benden çok öte, benden çok ziyade idi. Evet, kendi hayatım sözkonusu olsa cüz-i iradeyle içine girebilir, kısmen değiştirebilirdim içimde ve dışımda gelişenleri, lakin bu kez hissettiğim büyük bir irade idi ki, benim zerre kadar etkileyemeceğim. Kolumun kalkamaz hale gelmesine sebep olan, kafamı allak bullak eden, yere ve göğe sığmama engel olan sıkıntının verdiği bulanıklık berraklaştı bugün. Etraf aydınlandıkça sıkıntı -lök diye ortada kaldı. 

Ben orman yangını haberlerini izleyemem mesela. Ağaçların yanması ta içerimin yanması gibi gelir bana. Şehit haberlerini izleyemem. Masumların, mazlumların katledilmesini izleyemem. Bazen kendime -kaçıyor olmaktan- dolayı kızarım ama izleyemem, çaresizlik hissinden, derin üzüntüden ve akabinde rutin işlere doğallıkla girişmekten ve gide gide bu haberlere aşina olup hissizleşmekten korkarım, kaçarım esasen.

Felaket haberlerini izleyemem. Kasırga, deprem… Kaçırılma, kirli emeller uğruna, sebepsizce vurulma haberlerini hiç izleyemem. Ciğerim dağlanır izlerken. Kalp atışlarım, nefes alışım hızlanır, göğsüm sıkışır, ağlarım ziyadesiyle. Ev ahalisi de alışkındır bu deli hallerime. Olur da ağlayamamışsam küfrederim alenen. Ve ne yazık ki örnek bir anne olamam bu sebepten.  Zira geçen gün Selim’in haberleri izlerken -şerefsiz köpekler!- dediğine şahit oldum irkilerek. Hop, neler oluyor derken, -Sen de öyle diyorsun ya anne, kızdığında- dedi gülerek. Haksızlığa gelemem.  Hiç gelemem. Kim olursa olsun haksızlığa uğrayan, onu savunmak adına olurum perişan. Zulme dair haberleri izleyemem. Gazze’de, Myanmar’da, Irak’ta, Afganistan’da, Sudan’da, Nijerya’da tanık olduğum her haksız ölüm ve zulüm tıkıyor boğazımı, kilitleniyorum. Elinde silah ve güç olanın  kendini dünyanın kralı sanmasının, dilediği  gibi davranmasının, bence ileri derece hayvanlığının ve bir gün o gücü kaybederim duygusu taşımıyor olmasının verdiği hoyratlığın, ‘En Büyük Güç‘ü unutup dünya üzerinde büyüklenerek dolaşıyor olmasının verdiği duygu ile çıldırırım. Bela okumaktan çekinir, en büyük iradeye havale ederim böylelerini lakin bir de üstüne küfrederim ki ancak rahat ederim. Şiddeti tasvip etmem tamam ama bıraksalar zalimleri de bir temiz döverim.

Ve bugün. Ve Libya. Ve Pepela! Ve orada sıkışıp kalmış nice insana. Ve -Ya ölüm, ya zulüm!- diyenlerin elinde kalan; silahsız halka yanıyor içim. İçinde bilmediğim biri olmasa bu kadar yanar mıydı içim, yanardı bilirim. Lakin şimdi yanmanın yanına eklendi derin bir endişe. O sıkıntı çıktı ayyuka ancak bir yumru olup duruyor boğazımda. Elim kalkmıyor, çocukları zar zor idare ediyorum. İlter’e bana bulaşma, normal bir durumda değilim diyorum. Şükürler olsun ki, anlıyor! Çocuklar uyuyor. Ortalık karışıyor. Silahsız halkın üstüne savaş uçakları ile bomba yağdırılıyor. Kaybedecek bir şeyi kalmamış insanlardan korkuyorum, endişeleniyorum. Herşeyi, herşeyin sahibi olana emanet ediyorum. Pepela’m;  dua, dua, dua ediyorum!

Dün sesini duydum. Çok narin, çok nazenin… Sanki o değil içinde olan yangın yerinin! -İyiyiz diyordu. Şükürler olsun ki daha iyiyiz. Sana yazdıktan yarım saat sonra döndü tersine buradaki hava!- Dualarımız ulaştı biliyorum. Ve çabalarımız. Ve bugün bir kez daha gördüm ki; az değiliz. Hiç değiliz.

Teşekkürler ediyorum herkese. Gönülden duacı olan, çabalayan, uğraşan! Gıyabında birinin edilen dua makbüldür, mühimdir. Ve çok kıymetlidir. Duaların devamı gelir dilerim. Selametle yurda varmaları için, orada kalanlar için… Dua, dua, dua!

—————————————————————————————————————-
Bugün yazdığım iki postu da sildim. Güvenlik sebebiyle. Sizin de yazdığınız olmuşsa şayet sizden ricam siliniz.

Mükemmel Bir Gün!

Eminönü’dür, keçedir diye söylenmekten yedim bitirdim ya kendimi; lakin dün yaşadıklarım bana bir kez daha öğretti ki; herşeyin hayırlısı söylemini öze indirmeyi başarmalıyım en evvela. Neden mi? Düne kulak vermeli.

Bir süredir ertelediğim Selim’in ilk göz muayenesini vardı dün ve geç kalmıştık. İlter evden çalışacaktı, lakin işleri çok fazlaydı, ama bir kaç saatliğine Kerim’e o bakacaktı. Eminönü’nden beri çantamı, cüzdanımı kullanmamıştım, çantaları değiştirdim, cebime sıkıştırdığım paralarımı aldım, sanıyorum cüzdanıma sıkıştırdım. Selim’in ayakkabısı, cırtcırtları, beresi, benim çantam, telefon vs derken gene apar topar, pür telaş evden dışarıya zor attık kendimizi. Kapıya çıktıktan sonra taksi durağını arayabildim ancak. Ve taksi yoktu. Yürüdük Selim’le ana caddeye bir kaç adım. Sabahın ilk saatleriydi ve kar yağıyordu. Caddeden karşıya geçtik, taksi bulamadık, tekrar karşıya geçtik ve nihayetinde bir taksi edindik.

İnerken cümbüş başladı. 7.5 Lira taksi ücretini 5 Lira kağıt 2,5  Lira bozuk şeklinde uzattım. 5 Lirayı geri uzattı şoför ve  -Bu para yırtık-  dedi. A, dedim 10 Lira uzattım. -Bu da yırtık- dedi. A, a dedim 20 Lira uzattım, -E, abla bu da yırtık!- dedi. Yuh, dedim bir 20 Lira daha uzattım -Abla bu da yırtık!- dedi. Ve sanırım o noktadan sonra bende herşey flulaştı. Şokun etkisiyle otomatiğe bağlandım ve oldukça olağanüstü bu hali olağan karşıladım ya da savunma mekanizmam delirmemem için -olağanmış gibi- karşılamamı sağladı. Aksi halde çıldıracaktım.

Son 20 Liradan sonra cüzdanımda olduğunu sandığım 200 Lirayı bulamadım ama herhalde başka yere koydum diye üstünde durmadım. Elimde kalan son sağlam beşliği taksiciye uzattım. Bu  ‘Ver-Al & Ver -Al’ sırasında durumdan bihaber Selim’in sevinci ise görülmeye değerdi. Bir anda çınlayan sesi ile böldü tüm şaşkınlığımı: -Anne, para kazanıyorsun!- Nitekim ne versem bana geri dönüyor ve avucumda birikiyordu. Ben olayın gidişatına kolay uyum sağlamış ve şoförün -tamam abla, tamamdır- demesini duymadan aranmaya ve elimdeki bozuklukları toplayıp uzatmaya kaptırmıştım. Beri yandan Eminönü’nden kalma 55 Liranın tamamının da yırtık çıkması üzerine kafa patlatıyor ve taksiciye yarım yamalak durumu izah etmeye uğraşıyordum.
Epeyce biçimsiz bir yerde taksiden indik. Ben olayın  vehametinden nerden indiğimi bile gözden kaçırmıştım demek ki. Şoförün insafına kalmıştık ve ne yazık ki İstanbul’da bu zor bulunan bir meziyetti. Vızır vızır arabaların arasından koca caddeyi zar zor geçtik, Selim’in elim acıyor, çok sıkıyorsun anne söylenmelerine aldırmadan. Zar zor kendimizi hastaneye attık. Yarım saatlik bir bekleyişten sonra ölçüm yapıldı, doktorun odasına geçtik. Ben son derece rahattım, bir şey çıkmayacağından emin olarak sadece temkinli bir anne edasındaydım. Selim’i koltuğa oturtu doktor ve sayıları söylemesini istedi. İlk büyük sayılar iyiydi lakin aşağı indikçe ve küçüldükçe sayılar Selim ikiyi sekiz, dördü dokuz yapmaya başladı. İçim tuhaf olsa da elbette çocuğumun gözünün bozukluğunu ona yakıştıramadım ve -A, oğlum dalga geçme dosdoğru söyle- demeye başladım. Olmadı, sayıları karıştırıyor herhalde dedim. Lakin doktor çaktı durumu. Ve ailede var mı dedi göz bozukluğu. Vardı, hem de bizzat bende vardı. Miyoptum ve lazer ameliyatı olmuştum. Genlerde varsa geçer dedi ve bir ölçüm daha yapmak için yönlendirdi bizi. Bütün kontrol ve muayene boyunca gerginlikten hiç sesi çıkmayan, her söyleneni eksiksiz yapmaya uğraşan ve bu haliyle de içimi acıtan bülbülüm Selim dışarıya çıkınca herşeyi anlamış olduğunu belirten cümleyi sarf etti: Anne, ben gözlüklü bir çocuk olmak istemiyorum!İçim daha da acıdı ve sadece sarıldım ona. Ve daha belli olmadığını söyledim hiçbir şeyin.
Selim’e 10 dakika aralıkla 4 damla yapıldı. Uzunca süre bekledik. Çok sıkıldı, sıkıldık. Ona çıkışta yapmak için iki seçeneği olduğunu söyledim; oyuncakçıya gidip oyuncak almak  yahut jetonlulara binmek. Bu onu biraz motive etti. Oyuncakçıyı istedi. Beklememiz gerektiğini söyledim defalarca. Beklerken dualar ettim. Tılsımlı duam: Ayetel Kürsi-dir. Defalarca okudum. Gözlerinde ciddi bir şey olmasın diye. Bu sırada hijyen solüsyonlarından alıp gözüne de sürdü Selim, neyse ki o sırada bir saatlik bir beklemeden sonra yeniden doktorun odasına girdik. 1,5 derece miyop astigmat olduğunu öğrendik Selim’in.  Miyopu benden asitgmatı babaannesinden almıştı anlaşılan. Solüsyon da sorun olmamıştı. Ciddi bir şey yoktu, şükürler etmeliydi lakin gene de bir anne olarak üzmüştü durum beni. Doktor gözlüğü isterse takabileceğini, ne de olsa henüz okula gitmediğini ancak baş ağrısı ve huzursuzluk yapabileceğini söyledi. Nitekim arada başım ağrıyor, derdi zaten Selim. Ve 6 ay sonra bir muayene daha yapılmasını önerdi. Kararı o zaman da verebilirdik. Ben kendi doktorumuza da danışmaktan yanaydım.
Hastaneden çıktık. Karşıya geçme stresi ile yüklüydüm gene. Capitol’e gitmeliydim en yakın ATM ordaydı ve para çekmem gerekti. Zor zahmet karşıya geçtik. Bu sırada arabasında küstah küstah bana birşeyler anlatmaya çalışan, sesini duymadığım ama yüzü şekilden şekile giren bu pek ahkam kesici bayan sürücüye küfrettim. Umarım içinizden biri değildir o kişi. Capitol’e girdik, Selim’e oyuncaklar aldık. Dinozor iskeletleri, böcekler… Her biri birbirinden şahane şeyler(!) idi. Bu sırada öğlen olmuştu. Ve biz Selim’le hala açtık. Birşeyler yemeye koyulduk. Selim tost istedi ama yemedi. Üstüne gitmedim. Üstelik gözleri damlanın etkisiyle bulanık görüyordu. Keyfi kaçmasın istedim ve muffin önerdim, evet dedi lakin onu da yemedi, portakal suyunu da içmedi. Sadece böcekleri ve dinozor iskeletleri ile yetindi. Kredi kartımla ödeme yaptım ve elimdeki bir kaç parça bozukluğu bahşiş verdim. Ardından ATM-ye gittik. İlter bana cep bank yapacaktı, nitekim banka kartımı kullanmayalı yıllar olmuştu. 
Cep bank için şifremi yazacakken mesaj neden bilmem uçtu gitti. Sırayı arkamdakine terkettim. Ve İlter’i aradım. Bu sırada İlter diğer telefonda ciddi bir iş görüşmesi yapıyor, Kerim canhıraş biçimde ağlıyordu. Haliyle İlter pek keyifsizdi. İkinci kez cepbank yaptı. Ve gene sıraya girdim. Gene uçtu gitti mesaj telefonumdan. Anladığım kadarıyla okuduğumu uçurma huyu edinmişti. Ben sızlanarak sırayı terkettim gene. Paraya ihtiyacım vardı. Söyleniyordum Eminönü’ne ve orda 100 Lira para üstü getirmek için yerinden ayrılan ve bana bu alicengiz oyunu oynayan satıcıya hem küfrettim, hem lanet ettim, hem de Allah’a havale ettim. Beddua etmemek için de çok direndim. Ve dedim ki -yemin ediyorum gelip bulacağım seni!- Bu sırada söylendim durdum. Ne yapacağım, ne yapacağım, diye.  Selim sakin, -Dua Et Anne’- dedi. Biraz silkindim. Ve bozukluklarımı saymaya giriştim. 5 Lira bozuk vardı elimde ve taksiye yetmezdi. Hava soğuk ve karlı olmasa, Selim’in de gözleri buğulu görmese dolmuşa yahut otobüse de binerdim lakin benim durumumda taksi sanki tek seçenekti.

Tekra ceplerimi, çantamın tüm gözlerini, hatta Selim’in ceplerini bile araştırdım. Hiçbirşey çıkmadı. Bu kez neden bahşiş bıraktığımı düşünüp kendime küfrettim. -Seni ahmak, seni budala, bahşiş bırakmak senin neyine bu halde?!!- diye söylendim. Sonra Selim’in ikazını dikkate aldım ve dua ettim. Bu kez İnşirah suresini  de okudum. Elimi çantama daldırdım ve 3 Lira buldum. İnanılmazdı.
 

Alışveriş merkezinden hızla çıktım. Taksiye koyuldum. Oturmadan -Selimiye’ye gitmem gerek. Ne kadar tutar tahmini, dedim. Arada insaflı insanlar çıkıyor çok şükür, atlayın durmayın sorun değil dedi şoför. Ben durumu izah ettim; elimde 8 Lira bozuk, 55 Lira da yırtık param olduğunu ve bugün yaşadıklarımı anlattım. Normalde konuşkan değilimdir hiç, bilmem rasgele muhabbet etmeyi, lakin çeneme vurmuştu günün getirdikleri. Ben anlattım, şoför anlattı kendi derdini. Arada taksimetreyi yokladım. Gece vardiyalarını, sahte paralarla kaldıklarını dinledim. Onlara da yuh, dedim. Bugün hiç kibar biri değildim.
İlter’in başı sakinleşince beni aradı. Ben durumu anlattım, taksideyim sorun yok, dedim. Ve bana dedi ki; sen gel paran yetmezse ben aşağıya iner öderim. Ve ben bu kez gene kendime küfrettim. Bunca cebelleşme içinde bunu neden hiç düşünememiştim? Aptallık, budalalık, ahmaklık hali miydi içinde olduğum yoksa herşeyi kendi başına çözme güdüsünün çok yerleşik olmasından mı? 
Taksi ücreti 7,5 Lira tuttu gene. Taksiden indik. Eve girdim. Karmakarışıktı ev. Karmaşanın ortasında tavuk+pilav yiyen ve sadece iki dişe sahip bebeye tepeleme kaşık dolusu pilav yediren bir baba vardı. Üstelik durumdan gayet memnun bir bebekti bu.
Bir de: tüm günümün telaşesini, kayıplarını, kızgınlıklarını, olumsuzluklarını silip süpüren enfes bir sürpriz vardı masada beni bekleyen. Bir paket, kurdeleyle paketlenmiş… O ne zerafeti o ne incelik… Paketin içinden çıkan okunmuş bir kitap. Yalnızlık Paylaşılmaz – Özdemir Asaf – O ne ince ruh! Kendi okuduğu, mutlak çok sevdiği, sevdiklerini işaretlediği ve belli pek kıymetli bu kitabı bana göndermiş Ayça’m. O ayracın güzelliği.. Estetiği.. Hangi birini demeli bilmem ki? Sen nasıl güzel bir insansın Ayça’m; gönlünün güzelliğidir yüzüne vuran, odur güzelliğine güzellik katan..
Bir kaç gün önce Özdemir Asaf yazısına yaptığım bir yoruma binaen içten gelen bu hediye beni benden aldı. Eminönü kayıplarım, sıkıntılarım, herşey uçup gitti. Esra’da hissettiklerim gibi; hala insan gibi insanların olması ve bu insanların fiilien değilse de kalben yanımda olması derinden etkiledi beni. Bana yakın olmaları, etrafımda olmaları harika bir histi. Ve bu blog işi ne güzel işti.
Trainspotting filminde bir sahne vardı. -Just A Perfect Day-, şarkısının girdiği hani. Bilenler bilir. Aynen ordaki gibi hissettim bu hediyeyi alınca… Sanki kırmızı bir satene sarılı idi dünya ve ben kayıyordum üzerinde döne döne bu şarkıyla, mutlu ve mes’ud, mütebessim ve kendinden geçmiş halde.. Teşekkürler Ayça’m…

Just a perfect day,
Problems all left alone.”

http://muzicons.com/musicon_v_srv_new.swf

La Vita E Bella!* Oh La La!

Bugün Selim’in ateşi tamamen düştü. İki gündür ağır derecede hasta olan Selim kendine geldi. İki gündür süregiden uykusuzluğum 5 saat sınırına ulaştı ve ben de kendime geldim. İki gündür -Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi- sözünü tescilledim. Ve -Ah!- dedim, -keşke o karmaşa ve kaosa şükretseydim! Velhasıl gözümü açtığımda, alev gibi yanan teniyle, kıvranarak değil de, ılık teniyle , misler gibi uyuyan Selim’le güne başlamak pek bir sevindirdi. 
Yanısıra boyuna kapı zilimiz çaldı. İlkinde İgdaş’tan bir görevli geldi. Yanlışlıkla bize kesilen 1.500 TL tutarındaki fatura ve gaz kesme ihbarnamesini düzeltmek için. Şükürler olsun ki sorun giderildi. İkincisi bir kargo firması idi. Sevindim, zira önemli birşey vardı beklediğim. Ancak gelen Maliye’den bir ihbarname idi. 2009’da taa Diyarbakır’da bana kesilmiş bir cezanın ihbarnamesi. Neyse ki önemli bir tutar değildi. Lakin neyle ilgiliydi, ne zaman oraya gitmiştim de vergi cezam kesilmişti hiç bilemedim. Sorularınız için bizi arayın, dedikleri telefon da hep meşgul olunca öğrenme işini yarına erteledim. Üçüncüsü oyun ablamız geldi. Selim pek keyiflendi. Odalarına çekildiler. Ve dördüncüsü günümü gün etti.
Gene bir kargo firması idi. Ve şükürler olsun ki bu kez şaşırtmadılar beni. Birkaç gün önce tanıştığım, tanışmaktan kasıt da: bir iki kez yazıştığım, ama hemen anlaştığım ve anlaşıldığım Esra‘dan gelen kitap: The Idle Parent. Beni öyle sevindirdi ve öyle keyiflendirdi ki. Çocuk eğitimi, annelik, ebeveynlik türünden her türlü kitaba ve uzmana cihada girişmiş biri olarak şaşırtıcı idi elbette bu gelişme. Lakin kitabın manifestosundan Esra’nın verdiği tek örnek -Happy mess is better than miserable tidiness**- beni canevimden vurmaya yetti. Hayatımda hiç yapmadığım şeyi yaptım bu sebeple, bir yabancı(!) dan gelecek hediyeyi kabul ettim. 
Lakin daha sonra öğrendim ki, sevgili arkadaşlarım; Anne ve Bebişi, Yasemin ve Özgür Anne meğerse bu kitabı başucu kitabı edinmiş. Anne ve Bebişi’ne ve Yasemin’e, teessüflerimi ilettim (!); niçin gözünüzün önünde heder olan bir anneye bu kitabı tavsiye etmediniz de, içini ferah tut, demediniz diye.
Ardından Anne ve Bebişi ta İngiltere’den bana bu kitabı göndermek istediğini söyledi. İkinci kez çok sevindim. Ne güzel bir bağ oluşmuştu biz anneler arasında demek ki. Birbirimizi hiç görmedik, bilmedik lakin 40 yıllık arkadaşlıktan öte bir empati ve sevecenlik oluşmuştu aramızda. Biri, ilk yazıştığımızda daha kitabı göndermek istiyor, ben o yakınlığı hissedip, gönder diyebiliyorum, o da bir gün bekletmeden gönderiyor, bir diğeri ta İngiltere’den bir başka anne için kitabı almak ve göndermekle uğraşmak suretiyle samimi bir teklifte bulunuyor.  
Kitaba çok sevindim elbette, ama en çok dünyada hala iyilik ve güzellik bulunduğuna olan inancım perçinlendiği için sevindim. Karşılıksız vermeler olduğu için sevindim. Hiç tanımadığı birine iyilik yapmak isteyen insanlar olduğu için sevindim. Ve en önemlisi onlarla biraraya getirilmiş olmayı sevdim. Çok sevdim hem de.  Yıllardır tanıştıklarımızla aramızda kalan sahte bağdan, zoraki konuşmalardan ümitsizliğe kapılmışken, hiç tanımadıklarımızla kurduğumuz samimi bağdan ve şevkli konuşmalardan ötürü yeniden dirilmeyi sevdim.
Şimdi bir kez daha şahit oldum ki; 
“Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür ve güzel düşünen hayatından lezzet alır.”
“Sen düşünceden ibaretsin kardeşim! Gül düşünür, gülistan olursun, diken düşünür, dikenlik olursun!”
Nitekim, bir kaç gün önce Jason Mraz’dan -Life is Wonderful- parçasını ayın şarkısı seçtim.  Hayatın güzelliği bana gösterildi adeta. Şükürler olsun. Bu sebeple, yine, yeni, yeniden dinlemek için;

http://muzicons.com/musicon_v_srv_new.swf

Teşekkürler Esra. -Çok, hem de pek çok makbule geçti-
Teşekkürler Anne ve Bebişi. -Almış kadar oldum-

(Bu klişeleri çok yürekten sarf ettim bilesiniz)

—————————————————————————————————————–
*Hayat Güzeldir!