Monthly Archives: November 2010

BilimSelim – Özgüvene Giriş

Selim’in özgüveni çok yüksektir. Biraz yapısal, biraz da benim ona abartılı tutumumdan kaynaklanan bir haldir. Nitekim bebekliğinden beri ziyadesiyle önemsedim hislerini, anlatmaya çalıştıklarını. Konuşmaya başladıktan sonra söylediklerine pür dikkat kesildim. Öyle ki hangi ortamda olursa olsun, kim konuşursa konuşsun, Selim konuşmaya başlamışsa, benim için diğerleri birden flulaşır ve sadece Selim’in görüntüsü ve sesi netlik kazanır. O konuşurken herşey ve herkes figüran olur adeta. Dolayısı ile dinlenilmeye çok alışıktır, öyle pasif dinleyici de değil bahsi geçen, aktif dinleyici ister karşısında. Son demlerde, bebekle birlikte artan yoğunluğumdan  eskisi gibi bir durum geçerli değilse de Selim o hal üzerine kaldı bir kere. 

Şimdilerde dinleyelim ya da dinlemeyelim, arkamız dönükken bile derdini anlatmaya kararlı. İçtenlikle dinlemediğimizi bilse de bizi konuşmanın içine çekene dek sorular sorar ve cevap bekler. Cevap gelmezse asla ve kat’a susmaz, ta ki ayılıp cevabı veresiniz. Üstelik laf olsun diye cevap verdiniz diyelim, anında yakalar ve “Sen ne demek istedin?” der yahut “Sanırım sen başka bir şey anladın.” diyerek silkinmeye vesile olacak cümleler kurar. Çarşıda, pazarda satıcılarla, onunla ahbaplık kurmaya çalışanlarla, hemen muhabbete girer, ve ola ki konuşmaktan aciz bir satıcı, meymenetsiz bir taksici ya da herhangi birine denk gelmişse vay o kişinin haline! Aynı soruyu takılmış plak gibi defalarca sorar, araya girerek çekip ayırmanız gerekir o ortamdan. Bir de yetmezmiş gibi, bir türlü tonunu düşüremediğimiz ses tonu ile; “Anne galiba bu amca biraz mutsuz!” ya da “Baba, sanırım bu amca biraz huysuz!” yahut “Anne, bu amca ne kadar da kaba!” yahut da “Baba, sanırım bu teyze uykusuz kalmış, o yüzden böyle huysuz!” diyerek bence haklı, beri yandan utandıran cümleleri sarf eder aşikar biçimde. İşte o yüzden Selim’le bir arada olmaktan kaçınan insanlar olur. Analizleriyle insanı utandıran bir yapısı vardır.
Geçenlerde apartmanda oturan, selam vermediği gibi selamı da almayan, son derece meymenetsiz alt komşuya rastladık binadan çıkarken. Ben daha önce pek çok kez karşılıksız selama maruz kaldığım için, bu kez  sessizce geçip gidecektim ki yanından; gayet insancıl ve sıcakkanlı bir biçimde -merhaba- dedi Selim adama. Adam hiç duymamış gibi posta kutusunu incelemeye devam etti. Selim bu vazgeçer mi? Tekrar -merhaba- dedi sesini daha da yükselterek ve yaklaşarak. Adam gene aldırmadı. Selim biraz bekledikten sonra bana döndü ve “Anne, bu amca ne kadar da kabaymış, oysa bir merhaba diyebilirdi!” diye öyle olağan bir şekilde dile getirdi ki durumu, adam kafasını devekuşu gibi  hepten gömmek zorunda kaldı posta kutusuna. Ben de -öhm-belki de duymamıştır!- kurtarma cümlelerine hiç girmedim, zaten doluydum bu marazi adama; “Aferin benim medeni oğluma, sen selam vermekle, en iyisini yaptın, karşındaki alır almaz kendi bilir!” diyerek, isterse duysun isterse duymasın dedim inadına.

*Adam sağır değil bu arada.

Ben Şems’i Çok Sevdim!

Gittim*… Sıradan bir mahallede, sıradan insanlar içinde… Bakmazsanız özellikle -burası nedir diye- farkedilmeyecek kadar saklı. Kendi gibi tıpkı. Şen şakrak kuş cıvıltılarının eşlik ettiği, yorgun düşenlerin bahçesinde mola verdiği, daha çok ezan vaktini bekleyen yaşlıların vakit geçirdiği, bir küçük satıcının hatıra eşyaları dizdiği, minik arabası gibi sade, yalın, sakin ve alabildiğine derin türbesi… Küçük bir camiinin içinde, sanki gizlenmek istermiş gibi ve dahi sanki özel değilmiş gibi, köşesine çekilmiş öylece yatıyor… Oysa burada yatan sıradan biri değil asla ve kat’a; sıradan taş görünümlü bir cevher, elmastır hatta; Şems! Şems yatıyor burada!

Çağırdı beni yanına, gittim! O ne huşu idi Ya Rab! İliklerime kadar hissettim. Dünya bir anda silikleşti; İlter, Selim, Kerim ve dahi ben de silindim. Bir tek ince biz sızı gibi akan gözyaşlarım diriydi, dindiremediğim, doğrusu dindirmeyi de istemediğim… Nedendi, niyeydi bu ağlayışım hiç bilemedim. Sevinç, hüzün, keder, vuslat, acı, sevgi, aşk, geç kalmışlık sebep neydi? Sanki yıllardır içimde biriktirdiğim acı, sızı, sıkıntı, keder, öfke, öfkenin kirliliği ne varsa topyekün dışarı çıkmak için bugünü beklemişti. Sanki bana da hocalık etmek istemişti, sanki ehlileştirmek ister gibiydi yabanlığımı ve yavanlığımı. Sanki tüm acı birikimlere topluca ağlamakla geçecekti derdim. Sanki savunmasız her canlıya yapılan zulmün, sanki kaçırılan her bir çocuğun, sanki şehit düşen gencecik bir fidanın, sanki haksızlığa uğramış her insanın içimde biriken derin acısı bu vesileyle içimden dökülmekteydi. Önce nahif bir dere, sonra azgın bir çağlayan gibi…
Selim’in yanıma gelip, gözümün ta içine bakmasıyla dünya netleşti. Gelmeden de anlatmıştım ona, kimlere gideceğimizi. Bak, dedim. Hani birbirini çok seven iki arkadaş vardı ya, işte burda yatan onlardan biri; Şems Hazretleri. Peki niye ağlıyorsun, der gibi bakışlarına cevaben bir şeyler söylemek istedim, beceremedim. Ne olduğunu ben de bilmiyordum ki. Gene de bir şeyler geveledim; “Yanına geldiğim için çok sevinçliyim ama bir yandan da kederliyim. O iki arkadaş birbirini çok severmiş ya hani, onları çok kıskananlar olmuş, demişler -Mevlana bizimle ilgilenmiyor, hep onunla, bizi gözü görmüyor- kıskançlıktan gözleri dönmüş ve bu kötü duyguya yenilip,  bir gece Şems’i öldürmüşler.” Haksızlık karşısında çılgına dönen, Selim gene yumruklarını sıkıp, titremeye başladı, gözler yarı aralık, kaşlar çatık “Çok kızıyorum o insanlara, hepsine gününü göstereceğim beeeeen!!!”… Sarıldım ona, Şems’in şu anda can dostu Mevlana ile cennetin en güzel yerinde ve beraber olduklarını, aşığı oldukları Allah’a kavuştuklarını, aslında üzülmenin yanlış olduğunu ama gene de hüzünlendiğimi söyledim. Bir nebze rahatladı ve camiinin içinde Triceratops (3 boynuzlu dinozor) olmaya devam etti. Bir an ne saçmalıyor bu çocuk derken, Şems’in de onu gördüğünü ve sevgiyle gülümsediğini hissettim. Ve kendi hoşgörüsüzlüğümden iğrendim. Bu vesileyle dua etmek aklıma geldi. “Bizlere de onların ilminden ver, Ya Rab! dedim. İlminden, hoşgörüsünden, sevgisinden ve önyargısız müşfikliğinden..”
Kerim pusetinde, sessizlik içinde idi, normaldeki çığırtkanlığının aksine. Aldım onu ve Şems’in karşısına getirdim. Bu da benim oğlum, Kerim, dedim. Bildim ki Kerim’i de, Selim’i de pek sevdi. Uzunca bir hasbihalden sonra vedalaştık. Uğurladı bizi. Bildim, bizi sevdi. Tüm sevimsizliğime rağmen. Zaten o değil midir ki, Şems’i Şemseddin yapan.
Gittim.. Can dostundan az ötede, bir anda bıçakla kesilmiş gibi, kaybolan sıradanlık, varolan şaşaa içinde.  Konya’nın en özel yerinde, “Gel, ne olursan ol yine gel!” sözünü tesciller nitelikte; dünyanın her yanından akın eden insanlar eşliğinde, heybetli alabildiğine. Her ne kadar “Gökkubbeden ala kubbe mi var?” dese de yaşamı gibi özel ve nadide kubbesi de. Girdim Gül Bahçesi’ne, ardından Huzur-u Pir’e. Kalabalık alabildiğine. İyi de ben bu kalabalık içinde nasıl konuşacağım kendisiyle? Oysa zar zor atabiliyorum kendimi yakınına? Bir yandan da kaybetmeme telaşındayım İlter’i ve taşkın Selim’i. Oysa düşündüğüm bu değildi, varacaktım yanına, “Geldim ya Hazret!” diyecektim, “Demiştin ya hani, -Ümitsizlik dergahı değil bizim dergahımız, biz geleni terketmeyiz- işte geldim, ümidimle, lütfen beni terketmeyiniz!” Diyemedim… Bilirim, aldın selamımı, sen de selamladın herbirimizi. Ama gönül başka türlüsünü dilerdi. Ben kalabalıklarda sağsalim düşünmeyi bilmem ki. Çok zorladım kendimi, huşuya, duaya ama sanki zorakiydi hepsi. Üstelik kalabalıkta yer işgal etmekten çekinip uzun uzun hasbihal de edemedim. Şehre ilk girdiğimde, kalbim küt küt atarken heyecanla, uzaktan selamlarken seni, -gel!-dedin ya hani, gidişimde oldu gelişim gibi. Ancak dışardan el sallarken, selam yollarken sana derin bir şeyler hissedebildim, yakınındaymış gibi.
Mevlana ve Şems. Tıpkı yaşamlarındaki gibi dünyadaki izdüşümleri. Şems; sıradan, halktan, gösterişsiz, dikkat kesilip bakılmadıkça zor farkedilen, bir farkedildi mi de bir daha vazgeçilmeyen, cevheri gizli, tıpkı türbesi gibi. Mevlana; bilindiğinden beri kalabalıklar içinde, el üstünde tutulan, cevheri aşikar, kıymetli ve değerli, tıpkı türbesi gibi. Mevlana ve Şems; bilirim yok birinin birine üstünlüğü. Bilirim, biri aynada diğerinin aksi. Mevlana; bilirim çok değerli. Ama ben her zamanki gibi, köşede kalanı  daha çok sevdim, daha yakın hissettim. Teşbih olmasın ama Dostoyevski’yi daha yakın hissetmem gibi.**
Hz. Mevlana çok büyük bir insandır, şeksiz şüphesiz. Ancak Mevlana hamken, yanmasına vesile olan ve pişmesi uğruna başını vereceğini bilerek aradan çekilen, gene de kendini göstermeyen Şems, her haliyle kalbimde derin bir iz bıraktı. Ve kalbim Şems’de kaldı.
*Bab-ı Esrar: Dinlemeyi tavsiye ederim.  

**Turgenyev ve Dostoyevski aynı dönemin yazarlarından. Turgenyev zengin bir ailenin oğlu, her daim varlık içinde ve keyfince yazıyor. Dostoyevski ise tam aksine, para kazanmak için yazmak da yazmak zorunda. Hatta şöyle demiş bir keresinde “Hayatımda bir kere olsun, para derdi olmadan yazmak isterdim.” Kitaplarını bir kez dahi okumadan basıma göndermek zorundaymış çoğunlukla para kazanmak için. Bunu duyunca hepten tutulmuştum Dostoyevki’ye.

Şems-i Tebrizi Camii ve Türbesi
Mevlana Müzesi ve Türbesi
Huzur-u Pir (Mevlana Hz. ‘nin türbesinin ve Mevlevilik Tarikatı’nın kuruluşuna ait pek çok şeyin bulunduğu yer)

-Gel- dedi Geldim!

Öyle bir yerdeyim ki, ne siz sorun, ne ben söyleyim? -Gel!-dedi, geldim. Hiç nazlanmadan, bir an dahi düşünmeden, alıp vermeden, ansızın. Takıp çoluk çocuğu peşime, aldırmadan çekecekleri (/çekeceğim) eziyete, peşkeş çektim kendime, yanına geldim. Sevindim, sevindim, çocuklar gibi sevindim. Hele uzaktan el ettin ya hani Sevgili, ah işte o an dünyalara bedeldi? Selim bile sevincimi görünce kendinden geçti. -Anne, bak işte orada!- diye çığlıklar eşliğinde delirdi. Kerim bile sana geleceğimden haberdarmış gibi, pek bir sakindi. Üzülmedi, üzmedi, yorulmadı, yormadı.  

-Gel!- dedi geldim. Ah, sana gelmek bile ne keyifti.
Öyle bir yerdeyim ki, ne siz sorun, ne ben söyleyim? Ya  da siz sorun, ben yarın söyleyim?
*Surrender – Sue Doodles

BilimSelim – Patron

Tüm çocuklarda vardır ya hani, bazen birden sessizleşirler. Ansızın, hiç olmadık bir cümleyle, ki genelde bir soru cümlesidir bu,  canlanıp dile gelirler. Küçücük zihinlerinde ne hızla, ne düşündükleri, ne zaman, hangi konuya geçtikleri bilinmez. Zannımca düşünceler resmi geçit töreni gibi bir şey düzenlerler zihinlerinde. Zihin Geçidi öyle renkli, öyle şaşaalı ve öyle çeşitlidir ki tamamen sessizleşirler, normaldeki konuşkanlıklarının aksine. Tam bu sırada realite flulaşmış, geçit töreni berraklık kazanmıştır tahminim. Zira seslenseniz duymazlar, yarı aralık gözlerle sizde -uykuya geçmek üzere- imiş gibi bir intiba bırakırlar. 

Derken birden, geçit töreninde rasgele bir düşünce bir adım öne çıkar, sanırım o sırada çocuk onur koltuğunda oturmaktadır. Öne çıkan düşünce tam çocuğu selamlarken, çocuk onu yakalayıp realite dünyasında su yüzüne  çıkarır.  O anda ters yüz olur mekan.  Realite derhal berraklaşır, düşünceler flulaşıp yerli yerlerine geçerler. İşte bize -nerden çıktı- dedirten şey, kanımca böyle gerçekleşir. Yoksa bunca anormal çıkış, buna anormal soru nerden gelir?
Geçenlerde tam da bu duruma isabet eden bir hadise oldu. Arabada gidiyorduk. İlter’le ben konuşurken Selim enteresan bir biçimde sessizdi. Ben sessizliğini uyku haline yorarken birden ortaya atıldı. Sanırım öne atılan düşünceyi yakalamış ve bize dönmüştü yüzünü geçit töreninden.
-Baba, sen patron musun? Haydi bakalım, gene ne çıkacak altından diye kulak kesildik İlter’le.
-Değilim oğlum.
-Senin işçilerin var mı? İlter daha cevabı veremeden devam etti. 
-Eğer işçilerin varsa, onların işlerine de yardım et olur mu? Sadece patron olma! Elini ve sesini kıvırarak gayet alımlı bir ses tonuyla,
-Ne de olsa sen de işçisin sonuçta. Deyip uzaklara dikti gözünü gene. Sanırım bir başka düşünceyi yakalamak üzere geçit törenine devam etti kaldığı yerden. 
Hümanist, sosyalist oğlum “İşçisin sen, işçi kal” demek istedi velhasıl-ı kelam.. Bu vesileyle çok sevdiğim, dinlediğimde içimi yaran Cem Karaca’yı da anmış oldum.. Sağolasın “Selim, canım bilimsel Selim!”

Breakfast at Tiffany’s Romantizmindeyiz!

3 haftadır ev dışındayız. Otel serüvenimiz devam ediyor. Temizlik, çamaşır, bulaşık, yemek gibi temel ihtiyaçlarımız sorunsuz gideriliyor, çocuklarla adamakıllı vakit geçirmek olası ancak 2  çocukla, tek başına kahvaltıya yetişmek bile ciddi bir gerginlik oluşturuyor. Selim, çoğunlukla uyumlu, anlayışlı, kendi halinde ve kendi başının çaresine bakmaya uğraşan, basit isteklerde bulunan, bunlar karşılanınca dünyanın en mutlu çocuğu olan bir portre çiziyor amma velakin Kerim alabildiğine çığırtkan.  Sabah kalkıyor, kahvaltısı, kakası, ilacı vs. derken bir kez daha uyumak istiyor. İstiyor istemesine de kolay uyumuyor, uyusa da hemencecik uyanıyor ve kahvaltı saatine illa ki uykusunu alamamış bir bebek olarak dahil oluyor. Ve malum olduğu üzere ortaya son derece çirkin bir tablo çıkıyor. 

Şöyle ki: Deli Anne, zar zor yıkadığı yüzü ve fırçaladığı dişi ile  bu sabahki tek lüks hakkını icra etmiştir. Bundan sonrası Kerim’in çığlıkları arasında bahtına ne çıkarsa şeklinde giyinmek ve Selim’i de derleyip toparlayıp bir an önce odayı terketmektir. Zira Kerim ancak kapıdan çıkınca susmaktadır. Hele ki asansörde iyice keyiflenmektedir. Yol boyunca merakla etrafı inceleyen Kerim zorluk çıkarmaz. Kahvaltı salonuna girilir. Deli Anne saçından başından bi’haberdir. Çatır çatır çatlayan cildine bir damla krem bile sürememiştir günlerdir. Yüzü gerim gerim gerilmektedir. Salona girince vaziyetinden çekinir. Nitekim üstüne geçirdiği aba misali kostümü ile olduğundan da çirkin gözükmektedir. Zira şu anda Roberto Cavalli’den  Haute-Coture giyinse neylesin, içinde karayolları silindiri misali bir beden ile etrafı mı eylesin? 
Salon tatil günlerinde dolu ancak geri kalan günlerde şükürler olsun ki sakindir. Gene de ortalık bir sürü takım elbiseli, iyi giyimli kadın ve erkekten oluşmaktadır.  Deli Anne bir  yanında sekerek ilerleyen Selim, bir yanında da koca pusetinde haşmetmah Kerim ile masaya yerleşir. Gezmenin rehavetine kapılmış olan Kerim,  hareket sona erince ciyaklamalarının ilk işaret fişeğini çakar. Hah, der Deli Anne, sabahın sevimsiz seremonisine hoşgeldiniz! 
Deli Anne, Kerim’i bir parça susturacak ıvır zıvırı eline tutuşturuverir. Selim’i de kardeşini oyalaması için tembihler. Açık büfeye doğru iki adım atmışken daha Kerim elindekini fırlatır sıkıntıyla ve başlar mızıldanmaya. Bu mızıldanma ilk uyarıdır elbette. Deli Anne, çarçabuk Selim’in kahvaltısını yetiştirir.  Kerim mızıldanmalarını uzun sirenimsi seslere dönüştürmüştür. Deli Anne anlar ki çok vakti kalmamıştır. Kerim’e ümitsizce 2.ıvır zıvırı verir. Kerim suratını buruşturarak cevap verir bu eyleme. Deli Anne hızlı adımlarla açık büfeye tekrar yönelir. Ordan burdan alakalı alakasız topladığı bir takım yiyeceklerle masaya gider gelir bir kaç turda. Kerim elbette ikinci ıvır zıvırı da atmıştır çoktan. Bu arada Selim’in onun için kıvranmaları ve oyalama şarkıları faidesiz ve kifayetsiz kalmıştır, üstüne üstlük ziyana dönüşmüştür. Nitekim Kerim’de sesler yükseldikçe Selim de tonunu yükselmiştir. Deli Anne çığlıkları bir an önce bastırmak için eline gelen ne varsa, çay mı, kahve mi, süt mü, meyve suyu mu bilemediği bir içecekle kan ter içinde sofraya oturur. Etrafına bakmaya çekinir, acımayla bakan gözlerle karşılaşmak korkusuyla.
Selim bir süre keyfe keder kahvaltı eder bu fırsatta. Kuruyemiş, yanında bala batırdığı ekmekle milim tıkınmalar yaşanır. Deli Anne de bir yandan Kerim’i oyalamaya çalışır, bir yandan da lezzetten yoksun, sırf doymak uğruna atıştırır önündekileri. Ey erenler! Bu anne nasıl zayıflasındı peki? Neyi kendine göre seçebildi ki? Üstelik bu farkındasızlık ve gerginlik daha çok yedirmez mi? Asıl bu değil miydi gani eden şişko bünyeyi?
Derken boyuna su içen Selim -.karnım ağrıyor, biraz yatabilir miyim?-diyerek kıvranmaya başlar. Deli Anne, bilemez ki nedendir? Ya kahvaltıdan kaçmak için kuruyorsa diye düşünürken bir kurt da ya gerçekse diye yüreğini ve beynini kemirmektedir. Kimi zaman yüreğine denk düşen Deli Anne, gayet müşfik yemeğe ara vermesine razı oluyorken, kimi zaman içindeki diktatöre yenik düşüp alabildiğine sert bir üslupla karşılık verir ona.  Bu sırada Kerim her türlü oyalanma aracını reddetmektedir. Ancak ara sıra kendisini sevmeye gelenlere, yanaklarından süzülen, göz pınarlarına doluşan yaşlara rağmen derhal gülümsemekte, sanki az önceki cazgır o değilmiş gibi  kendisini sevdirmekte ve Deli Anneyi daha da deli etmektedir. Nitekim Deli Anneye göre, Kerim her türlü zulmü annesine yapmaktadır. 
Etraftan kaybolan insanlarla Kerim eski çığırtkanlığına devam etmektedir. İşte en çirkin portre burada ortaya çıkmaktadır. Bu sırada Selim de son bir direktifle kahvaltıyı tamamlamaya zorlanmaktadır. Deli Anne bir yandan Kerim’i pusetinde sallarken, bir yandan Selim’in ağzına tıkıştırıvermektedir. Üstelik bu kabus çabuk gitsin diye de büyük lokmalar şeklindedir verdikleri. Kendi de neden, ne kadar yediğini bilmeden, sofra adabını da koyvererek, arada boş kalan eliyle yemeye gayret etmektedir. Şükürler olsun ki; Selim’in devamlı konuşması kendisine yiyecek kadar süreyi vermektedir. 
Deli Anne ortaya çıkan bu tablodan ve kendi portresinden iğrenmektedir. Nitekim aklına gelir; be hey kadın, olmuşsun dana, daha ne uğraşırsın kendini doyurmaya, demezler mi etraftan sana? Ve Selim’in  tabağını bitirmesiyle, kan ter içinde, saç baş olduğundan da dağınık, -nene gerek 2 çocukla buralarda- der gibi bakan iş adamlarına ve iş kadınlarına,  bakamadan etrafına, çıkar salondan koşarcasına.
*Sevdiğim filmlerdendir Breakfast at Tiffany’s, hele  ki bu karesi ve Moon River parçası.

MimLenmiş Hayat – Gariplikler Komedyası

Yeni yaşla gelen yeni bir yıl bereketli olacağa benziyor. Nitekim doğum günümün hemen ertesinde pek çok defa -mim-lendim. Bu seferki Hasretli Lezzetler ve Oytunla Hayat‘tan gelen Gariplikler üstüne. Deli’de gariplikten öte ne var, diyebilirsiniz. Oysa durum öyle değil. Nitekim birden her hareketim bana gayet makul geldi. Hastalık inkarı da var besbelli. Adı konunca herşey normalmiş gibi gözüktü birden.  Neyse Deli Kezban’ı biraz deşmeli ve yüzleştirmeli deliliği ile. İzin verirse tabi.

Mimin tam konusu: Garip Huylarımızı ve Yapamadıklarımızı 7 maddede sıralamak.
  1. Eskiden körkütük tehlikeye atardım kendimi, oysa şimdi giderek her türlü fobiyi iliştiriveriyorum üzerime.  Olur olmaz tüm planktonların üzerine yapışıverdiği dev balinalar gibi hissettim kendimi bu cümleyi sarfederken. Nitekim Balina büyüklüğüne ulaşma yolunda hızla ilerliyorum. Kapalı yer korkusu, yükseklik korkusu, dar ve küçük yer korkusu, deprem korkusu, trafik korkusu vs.  ne varsa  hiç üşenmeden giydiriyorum bünyeme. Geçenlerde Selim’le 10D sinemaya gittik, Kar Macerası diye bir film, en masumane olanı seçtiğimi sanarken ve Selim deli gibi eğlenirken ben gerçek anlamda ölecek kadar kalbimin sıkıştığını hissettim ve bir an önce bitmesi için dualar ettim. Kaymak, hızlıca gitmek bir şey değil de dapdaracık, karanlık bir mağarada gitmek, gitmek, gitmek, hiç bitmemecesine gitmek, şu an yazarken bile, nefesimin kesilmesine sebep oluyor. Öyle derinden etkilenmiş ve soğukkanlılığımı kaybetmişim ki, İlter “E, gözlüğünü çıkarsaydın.” dediğinde ancak, böyle bir ihtimalin farkına vardım, epey gecikerek. Dillendirerek şiddetini arttırmak ve yüz vermek istemiyorum kendisine ama Panik Atak alametlerine sahibim zannımca.
  2. Her türlü Çocuk Eğitimi, kendini geliştirme kitaplarından, -ben daha iyi bilirim!- ve -benim doğrum tektir ve eşsizdir, hem ben de harikayım!- yaklaşımıyla ve bilmişliğiyle, her an her televizyon kanalında görünen sözümona uzmanlardan, abartılan doğal hayattan, modern ebeveynlik zırvasından ve her türlü zırvayı kurala bağlamaktan, çocuklara denek muamelesi yapmaktan yahut onlara düşmanımızmış misali her an tetikte davranmaktan ve bunu öngören yaklaşımlardan, sistemlerden, yöntemlerden ve kurallardan tiksiniyorum. Gerçek anlamda midemi bulandırıyorlar. Keşke -Saldım çayıra, Mevlam kayıra- rahatlığında olabilseydik. Ama bu da mümkün gözükmüyor, zira bir yerlerden birşeyler zihnimize doldurulmuş olarak yaşıyoruz bir kere. Matrix’i yıkmak gerek tümüyle. Yarım yamalak olunca ortaya bir Deli, bir müşfik tutarsızlığı çıkıyor alabildiğine. 
  3. Moda olan, popüler olan her türlü şeyden derhal uzaklaşırım. Bu bir fikir de olabilir, bir akım da, giyim tarzı da, müzik de, film de ne olursa. Herkesin yaptığı şey bende tiksintiyi doğurur zira. Prototiplik çok itici geliyor bana. Öznelliğin kaybolduğu herşey ve her yer kaçındıklarımdır. Mesela bu yüzden  Bağdat Caddesi’ni sevmem, kimse alınmasın, sokakta gördüğüm herkes birbirinin aynına benzer.  Hani şimdi Patates Surat diye bir şey çıktı ya, Kuşum Aydın suratlı oldu herkes. Güzelim Nicole Kidman bile kurbanı oldu bu akımın. Güzelliğin korunması, sağlıklı yaşam, spor, plates, her an doktora gitme ve her türlü dermanı ondan bekleme, yemek sevdası ve tüm bunların aşırılığında aynı tiksintiyi duyar ve direkt karşı eyleme geçerim. Kadınlara önerilen kremler, gençliği geri getirme hayalleri uğruna ortaya atılan saçmalar ve bundan büyük pay alan fırsatçıları gördükçe, kendimi tamamen bırakasım geliyor. Bıraktım da! Sayılı malzeme kullanıyorum. Zaten istesem de çocuklardan fırsat bulmak ne mümkün!
  4. Kozmetik demişken, Fokların, köpekbalıklarının, yunusların, balinaların vs. daha çok kozmetikte kullanmak üzere öldürüldüklerini bilmek beni çok acıtıyor. Bu yüzden iki kere karşıyım kozmetiğe. Sırf biz tatmin olacağız diye (ki çoğu palavra dediklerinin) binlerce canlının canice öldürülmesi, üstelik de bunu dünyanın sözümona en medeni ülkelerinde yapılması ne acıdır. Bu tip olayları gözüm yaşlı ve boyuna söylenerek izliyorum. Nietzcsche bir arabacının atını kırbaçladığını seyrettiğinde, o an aklını kaybetmiş ya hani, çok iyi anlayabiliyorum, o çaresizlik ve yüksek acı insanı çıldırtabilir.
  5. Bence dünyamız bir matrix ise şayet; dünya insanları iki şeyle uyutuluyor; biri güzellik ve gençlik hayali, biri de yemek ve keyif. Güzel olma ve bunu koruma, sağlıklı yaşam ve bu uğurda ota dönüşme  peşinde koşanlara eğilip: Cem Yılmaz Misali  önce sessiz, derken avazım çıktığı kadar yüksek sesle “Hepimiz Ölcezzzz!” diye bağırmak geliyor içimden. Öyle ya da böyle 200 yaşına kadar yaşasak da öleceğiz yahu! Ne kadar korunabiliriz ve nereye kadar saklayabiliriz gençliği. Ne gençlik iksiri var ve ne de Ab-ı Hayat. O yüzden günde 5 kez yiyin, şundan yemezseniz kanser olursunuz, bunu yemezseniz ölürsünüz, bunu yerseniz de ölürsünüz gibi zırvalar, bunu sürün, şunu giymeyin, günde 45 dk. dan az spor yapmayın gibi her kafadan ayrı ayrı çıkan, ayrı zırvalar  elimizin tersiyle savrulası şeylerdir bence.  Mehmet Öz’de kanser şüphesi çıktı ya, aman koyverelim gitsin, ha? (Çok doluyum bu konularda, susmalıyım artık!)
  6. Yapamadığım bir şey varsa onu da ekleyeyim, mimin adabına uyarak; Aklıma takılan bir şey varsa yapmadan duramam. Ola ki yapamamışsam çıldırırım, bunalırım, bunaltırım. Nitekim benim tüm derdim budur aslında. Özgürlüğümün kısıtlanması deli eder beni. Yapmak istediklerimi yapamayınca, haliyle çocuklarla, içimde deli bir öfke birikir, tutmaya uğraştığım, ama tutmaya çabaladıkça beri yandan çoğaldığını, azdığını korkarak duyumsadığım ve birazdan taşkın bir sel gibi çıkacağından korktuğum. Ortaya çıktığında ise kendimden utandığım ama gene de önünde duramadığım tiksinç taşkına boyun eğdiğim rezil, çirkef bir haldir vesselam.

Gelgelim bu mimle selamladıklarıma: Kaçmak yok, o mim yoksa bu mim var; Ayşegül,  karşılıklı mimleşelim; Eymen’in annesi Annesinin Bebiki, Beyza’nın annesi ve Özlem Anne’den sonra takip ettiğim bir diğer aile üyesi, sayın Kaan ve Elvan’ın annesi Sibel, Hisdaşım Yaruze, Pek bi’ benzeştiğimiz, Sessiz Teyyare‘den Neval’im, Bir Annenin Paylaşımları, Güzel Liya Azelya,  Dupduru Duru ile Günlerimiz, Gül yüzlü Tuğra’nın annesi Emine,  Balküpü Kayra’lı Günler, Baldan tatlı Baldanadam; SAHNE SİZİN! Varın dökün garipliklerinizi.

*Deli Kezban, bu gece deşilmeye müsaade etmedi. İlla aksini yapacak ya. Kendini anlat dersen susar, çocukları anlatmak isterken kendine bakar.

MimLenmiş Hayat – Anket Keyfi

Ayh, hayat çok zor! Yanlış bakmadıysam 7 farklı kişiden 4 farklı şekilde Mim-lendim. (Şımaran Deli Anne-Hem deli hem Şımarık, çifte çekilmezlik). -Mim- kelimesi başlı başına ne de güzeldir, şiir gibidir. İnce sesli harflere ve M harfine düşkünlüğüme hitap ediyor tam da. Üstelik de tek hece- tek ses dudaktan dökülen. Bir çocuğum daha olursa (Ah Deli Kezban! Bunu düşünebilmen bile ne denli deli olduğunun kanıtı ya!) isim seçerken zorlanmayacağım, direkt -Mim- koyacağım adını.

İlki Karizmatik Tibet‘imin Çok Sevilesi, Takip Edilesi Annesi Sibel’im ve İkincisi de henüz anne değil ama ideal annelik olgunluğunda, tatlı Nihal‘im Aslı’mdan gelen, Üçüncüsü de ne yazık ki sonradan farkettiğim, analizlerini pek sevdiğim, Mevzu Derin’den gelen ve bana lisede anket defteri dolduruyormuşum havası uyandıran soru cevap mimi. Keyifli mi keyifli.
  • En Sevdiğiniz Kelime: Mana olarak; Huzur, söyleniş olarak; Hüzün.
  • Nefret Ettiğiniz Kelime: Nefret kelimesi başlı başına iticidir benim için. Bir de Bela kelimesinden hoşlanmam.
  • Ne sizi heyecanlandırır? Değişiklik. Radikal değişikliklerdir heyecan veren bana. Hiç ötesini berisini düşünmeden bırakırım kendimi değişikliğin kollarına. 
  • Heyecanınızı ne öldürür? Olumsuz insanlar, olumsuz düşünceler. Ne yazık ki çok çabuk etkilenirim ama pes ediyorum demek değildir bu.
  • En sevdiğiniz ses: Selim’in telefondaki sesi. Bambaşka, alabildiğine lirik, hem mutlu eden, hem hüzünlendiren ve yanına varmak için uçmayı dilediğim bir sestir. Çok nadiren duyduğum için belki de. Malum doğduğundan beri yapışık ikiz gibiyiz. Bir de sadece ses duyunca, tüm dikkatim konuşmalarına dönüktür ve bu yüzden ne denli güzel konuştuğunu farkettiğim nadir anlardandır.  Bir de Kerim’in bebeksi mızıldanmaları, -de,de-de, ba-ba, ma-ma-ları vs. Bu özel seslerin dışında; yağmurun yere düştüğü andaki sesi, dalga sesini, rüzgarda hışırdayan yaprakların sesini, Barış Manço’nun ve Cem Karaca’nın sesini, Ve tabi Ney sesini. Bir de özellikle yurt dışındayken Ezan sesini çok özlemiştim.
  • Nefret ettiğiniz ses:   Nefret değil de yüksek derecede hoşlanmadığım ses; özellikle çocuklardan sonra matkap sesi. Selim doğduktan sonra eve bir çivi bile çakamaz olduk. Ortada böylesi yüksek bir ses mevcutsa o halim selim çocuk gidiyor maazallah çıldırmanın en üst katmanlarında dolaşan bir çocuk geliyor, bir türlü sakinleştiremediğimiz.
  • Hangi mesleği yapmak istemezsiniz? Mesleğimin aksine teknik olan hiçbir mesleği yapmak istemem.  Yapabileceğim tek teknik meslek en fazla mimarlık olabilir. Çizim vs. var diye.
  • Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz? Bütünüyle iyi bir yönetmen olmayı isterdim. Aman, ne bilim bir Fellini, bir Tornatore, bir Bertolucci yahut Wong Kar Wai olsam fena mı olurdu? Hadi olmadı bir oyuncu olsaydım. Şöyle bir Juliette Binoche, Julie Delphy, hadi o da olmadı Gwyneth Paltrow olsaydım olmaz mıydı?
  • Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz? Bütün hoşnutsuzluğuma rağmen gene ben olmak isterdim yahu! Gene ben olsaydım ama aynı zamanda Türkan Şoray da olsaydım mesela 
  • Nerede Yaşamak İsterdiniz? Dünyanın her yerinde. Bir yerde 6 aydan fazla kalmadan. Aslında ben Paris Hilton olmalıymışım. Her otelde geze geze yaşamak, tam bana göre. Yerleşik olmadan. Eşyanın ve her türlü alışkanlığın esaretinden kurtulmuş, alabildiğine özgür.
  • En önemli kusurunuz? Etrafımdaki binlerce kıymetsize, beş para etmeze gösterdiğim sabrı en sevdiklerime, ev ahalisine göstermemek. Ve çok çabuk öfkelenmek. Ah bu öfke, vezir olabilecekken rezil ediyor beni daima.
  • Size en fazla zevk veren kötü huyunuz? Piskopat mıyım, neden zevk alayım ki kötü huyumdan?
  • Kahramanınız kim? He-man! A, İlter bir de. (Okuyor blogumu yahu, kızıyor bir de -beni niye hep kötülüyorsun?- diye, iyi şeyler de söylemek gerek!)
  • En çok kullandığınız kötü kelime: Öyle çok ki. Çocuk var diye asgariye indirilmiş sözümona ama can çıkar huy çıkmaz. Çüş, hoşt, ayt, oha, be – ler uçuşuyor havalarda. Bir de Selim -be!- deyince bozulup kızıyorum.. Alabildiğine çifte standart.
  • Şu an ki ruh haliniz? Her an delirmeye müsait, içinde patlama potansiyeli ziyadesiyle mevcut, tiksinç bir sakinlik halindeyim.
  • Hayat felsefenizi hangi slogan özetler: Hayata geçiremediğim ama kendime her daim hatırlattığım, özümsemeyi çok arzuladığım 3 şey var;

Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.

Dostum, sen düşünceden ibaretsin. Gül düşünür, gülistan olursun, diken düşünür dikenlik olursun.
Yaradılanı hoş gördük, Yaradan’dan ötürü!

  • Mutluluk rüyanız nedir? Her iki cihanda da iyilik ve güzellik.
  • Sizce Mutsuzluğun tanımı nedir? Dostoyevski “Mutsuz olmadığımızı farkettiğimizde mutluyuz aslında.” derdi bir kitabında. Doğruluğu karşısında şaşmıştım bu cümlenin. Aslında çoğunlukla mutluyuz. Sadece farkındalığımız çok düşük. Bence aslolan “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat” misalidir. Hastalık mutsuzluğun en büyük tanımıdır vesselam.
  • Nasıl ölmek isterdiniz? Kimseye yük olmadan, kula muhtaç kalmadan, ama yalnızken de değil, elim ayağım tutuyorken ve sıralı mı sırasız mı tam bilemediğim, birinde kalana acı birinde gidene acı verir zira, evlatlarım açısından sıralı diyelim, sürünmeden, huşu içinde, imanla ölümdür sanırım istediğim. 
  • Öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allah’ın size ne söylemesini istersiniz? Tey-tey! Beni karşısına almışsa bir şeycik istemem. Nitekim beni cemali ile ödüllendirmiş demektir bu.

Gelgelelim sıradakilere; Resimli Günlük‘ten canım arkadaşım Özlem’im, 5 çocuk annesi, tatlı mı tatlı Onlar Uyurken, henüz tanıştığım ama pek bi’ sevdiklerim Özlem Anne ve Taze Anne, Boncuk mu boncuk LeonCan’ın Efsun’u, Kaderdaşlarım ve ilk gözağrılarım Pınar’ım ve Selinka’m, Canhıraş annem ve müthiş tespitçim Annelilim, Işıltlı Beyza‘mın zarif Annesi, KarmaşıkSarmaşığım, elma yarım diyeceğim ama sanmam ki cevaplasın Şems’im benim, Yazılarına bayıldığım Gülçin‘im, Our Twins Of N.Y diyeceğim ama ikizlerden fırsat bulur mu endişeliyim, ismi bile cezbettiren Kırmızı WosWos’um, Baldan tatlı Balküpü‘nün annesi, ben sıramı savdım, dileyen fırlattığım mimi yakalayabilir. Sevgiyle.

BilimSelim – YaşGünü Hediyesi

Dün doğum günüm idi ya hani sözümona. Gün içinde Selim’e “Bugün benim doğum günüm!” dediğimde heyecanlandıysa da işin içinde pasta, mumlar, kutlama olmayacağı için heyecanını hemen kaybetti. Tavrını merak ettiğimden “E, hani yaşgünü hediyem yok mu?” dedim. E, ama siz beni bir yere götürmediniz ki, sana bir şey alayım, dedi derhal. Ben de her zaman almak gerekmediğini, eliyle yapacağı bir şeyin benim için çok daha kıymetli olacağını söylediğimde yüzünü buruşturdu ve benim için bir şey hazırlamadığını söyledi. Aradan zaman geçti. İçinden muhasebesini yaptı demek ki. Buraya getirdiğimiz sayılı kitaplarından birini bana uzatarak; “Al, bu senin doğum günü hediyen anneciğim, istediğin gibi kullanabilirsin, hatta dilersen beraber de okuyabiliriz.” dedi. Bu bana mı hediye oldu, ona mı belliydi aslında ama bir anne asla bunu belli edemezdi.
Nitekim ben de her ne kadar deli de olsam, sonuçta bir anneydim,  uyanıklığını es geçerek “A, tamam beraber okuruz, çok da hoşuma gider.” dedim. Sevindi bizimki. Arkasından babamla bir sürprizimiz daha var sana, dedi. Olmadığını bilsem de içten içe bir heyecan dalgası kapladı beni, “Ya olursa” diyen sesler zihnimde gidip geldi. Sonra “Be hey dingil Kezban, toparlan, hani bir beklentin yoktu, çocuktan duyduğun tek laf üstüne zil çaldı eteklerin, sen değil miydin doğum günü zırvası da neydi, geçelim bunları diyen!” diye silkinmeye çabaladım kendimi.

Akşam yemeğe çıktığımızda sorunsuz davranmasının da benim için büyük bir hediye olacağını söylediğimde büyük bir anlayışla -tamam!- dedi bana Selim. Benim için resmi giysilerini giymeye razı oldu ve yemek süresince sakin olmaya söz verdi. İşin içinde puanlaını arttırma ve onunla birlikte oyuncak kazanma fikri olunca daha kolay çekidüzen verdi kendine. Ikındı sıkındı ama hatırlattıkça verdiği sözleri, elinden geldiğince toparlamaya çalıştı kendini. Derken tekrar babamla sana bir sürprimiz var deyince, kendi içimde anormalce gidip gelmek yerine doğrudan İlter’e dönüp “Benim için hazırladığınız bir sürpriz var mı? Yoksa yok de, boş yere beklenti içine girmeyeyim! dedim. “Yok!” dedi İlter de gayet açık biçimde. Biraz burkuldum ama o pis beklenti hissinden de kurtuldum. İlter sezinledi mi bilmem ama Selim burkulmamı sezinlemiş olmalı ki derhal atıldı; “Benim sana bir sürprizim var ama, bir hikaye, senin için, dinle!” dedi. Derken sokulup yanıma, sıcacık nefesi ve bence hala süt kokan, nefis ağız kokusuyla anlatmaya girişti;
-Bir varmıışş, bir yokmuşş.. Evvel zaman içinde bir kalamar* çocuk varmış. Çok yaramaz bir çocukmuş bu. Bir gün kalamar çocuğun anneleri dağlı, tepeli bir yere gezmeye gelmişler. Kalamar çocuk da  bu yerlerde canı istemiş hoplamış, canı istemiş zıplamış. Annesinin ve babasının uzaklara gitme, kaybolursun sözünü dinlememiş. Gitmiş, gitmiş… Bir de bakmış kaybolmuş. Sonra bir çocuk hırsızı** gelmiş yanına.  Gel, annen, baban burda demiş, bir bakmış kaybolmuş. Gel, annen, baban burda demiş, bir de bakmış daha da kötü kaybolmuş. Kötü yerlere gelmiş ve bir de bakmış ki bir uçurumun kenarındaymış. Sonra  (Burda yapışkan bir ses tonuyla) “Eah,  ben yüzme biliyorum beah, atlayayım da kurtulayım şu hırsızdan!” demiş ve atlamış. Oysa yüzme bilmiyormuş  ve boğulmuş. Böylece dersini de almış.***, deyip hikayeyi bitirdiğine dair işaretini verdi her haliyle.
-Hikaye bu şekilde mi bitti yani? 
-A, hayır! Sonra çocuğu bulmuşlar ve hastaneye götürmüşler. Yani mutlu sonla bitti. 
-Çok sevindim. Hikayen çok güzeldi ama bir an yaşgünü hediyemin kötü sonla biteceğini sanarak üzülmüştüm, dedim. 
Aslında niyeti mutsuz bitirmekti ama benim sorumdan çıkardığı sonuç ve yaşadığım hayal kırıklığı ve bir de mutsuz figürlerden hoşnut olmadığımı bilmesi sebebiyle değiştirivermişti sonucu.
Yemek boyunca üstün bir direnç gösterdi dayanabilmek için. Hatta bir ara her zamanki gibi biz timsah ailesiyiz, teklifine gayet olumsuz cevap vermiş olsam da, kırsam da kendisini, o kırmadı beni. Ağrıyan karnını bile gizledi. Bana fotoğraf için gülen, sakin pozlar vermeye bile tamam dedi. İlerleyen saatlerde saç baş dağınık, kravat atılmış, gömlek fışkırmış, pantolon sarkmış ve koltukların üstünde gezinse de iyi idare etti Devasa yürekli oğlum benim. Bana gerçekten de en unutulmaz ve en manidar doğum günü hediyesini verdi üstelik.

Akşam fena değildi. Kahvelerimizi bile içtik. Zira Kerim uyumuştu zaten ve Selim de zaptetmek için telefona yüklediğimiz –Hayat– belgeseli ile kendinden geçmişti.

*Kalamarı çok seven oğlum, gece boyunca patlayana dek kalamar yedi, bu durumda hikayenin kahramanının da kalamar olması kaçınılmaz idi. Zaten kendi de şöyle anlattı: “Hani ben kalamar çok  seviyorum ya, bu gece de kalamar yedim ya, ordan aklıma kalamar geldi.”


**Dışarda kendi başına buyruk davranması, ortalıktan kaybolması, hatta saklanması ve hiç korkmadan uzaklaşması sebebiyle iyice gözünü korkuttuğum çocuk hırsızlığı fikri içine işlemiş anlaşına.

***Dün otelde hepimizden önce asansöre atıldı Selim, biz yetişemeden 6. kata bastı ve gitti. Arkasından panikle ben ve bebek de diğer asansörle çıktık, şükürler olsun soğukkanlı düşünebilen İlter aşağıda kaldı. Ben 6.kata çıktığımda inmemişti Selim, tekrar Lobiye basmıştı demek ki. Bir süre sonra hıçkırıklarla indi asansörden babasıyla. “Ben siz yetişmeden bastım 6’ya sonra kapı kapanınca elimi atamadım, ya kapanırsa elim kopar diye, sonra 6.kata gelince, gene Lobiye bastım, siz ordasınız diye. Ama çok korktum, çıkarken de ağladım, inerken de. Ama sonra babamı gördüm. sevindim”. diyerek hıçkırıklarla anlattı başına gelenleri. Gece de boyuna diş gıcırdattı sanırım olayın etkisiyle. (Birşeyden korkunca oluyor nitekim) Dersini alan çocuk hikayesi de ordan kalma anladığım.

BilimSelim – Sır

Su delisi Selim’in bebekliğini saymazsak, şuurlu olarak havuza girdiği ilk tatili oldu bu. Haliyle havuz diye diye çıldırmış durumda. İlk geldiğimiz gün JoJo’da yayınlanan ve tutsağı olduğu Dinozor Kralı filmini kaçıracağı için çok mutsuzdu. Devamlı şikayetlendi.  Otelde 7 gün kalmayı tahmin ettiğimizden ağzımızdan çıkan 7 sayısı pelesenk oldu diline. Derken burada National Geographic Wild belgeselleri ile büyük oranda sevindirik oldu. Üstüne havuz fikri ile hüznünü daha da attı üzerinden.
Şimdilerde “Benim hayatta sevdiklerim; Nat Geo Wild, Havuz, Yakuza (Jakuzi), Dinozor Kralı ve Lego Dino‘m” diyerek sıralıyor beğenilerini. Yanısıra anı yaşamak yerine, ilersini düşünerek dertleniyor da bir yandan; “Eve gitsem, buradaki Nat Geo Wild ( Evde olduğunu söylemiyorum henüz, ki eve gitmek için başımızın etini yemesin), havuz ve yakuza (jakuzi) yi özleyeceğim ama burada kalsam Dinozor Kralı’nın bir sürü bölümünü kaçıracağım.” diye. Bu yaşında ikilem içinde yani. Son demlerde sıkıntısı iyice arttı. Nitekim 7 gün dediğimiz süre 20 güne çıktı. “Off, bu ne bitmez 7 günmüş, bir daha hiçbir yerde 7 gün kalmayalım lütfen!” diyerek sitemini yapıyor sık sık.

Her gün istisnasız havuza giriyor babasıyla. Bir Michael Phelps de belki Türkiye’den çıkar diye beklerken  bizimki yüzmeye uğraşmaktan ziyade timsah oluyor, büyük beyaz köpekbalığı oluyor, dinozor oluyor türlü abukluklar içinde kısaca. Her yanıma gelişinde de heyecanlı bir şekilde anlatıyor yaptıklarını. Dünkü maceralarını anlattığı sırada İlter yoktu yanımızda. Sesini doldura doldura;

-Anne biliyor musun, ben bugün kendim suyun üstünde kaldım.
-Öyle mi?
-Evet, aletsizdim hem de.
-Baban tutmuyor muydu seni peki? Diye sorduğum an duraksadı ve;
-Babam da beni bıraktı, ben kendim durdum suyun üstünde, dedi. İşin içinde bir iş olduğunu sezdim de üstelemedim. Sonuna kadar dinlemeyi yeğledim.
-Vay canına! Yapabileceğini biliyorum zaten!
-Evet ama sen babama söyleme gene de bu dediklerimi. Imm.. Çünkü bu o kadar etkileyici ki babamın sevinç gözyaşları dökmesinden korkuyorum. O yüzden söyleme ona, ben yokken de söyleme. (Anne aptal nasılsa, at gitsin kıvamında ama bozuntuya vermiyorum hiç)
-Tamam, istemezsen söylemem! (Yalan!)
-Bu ikimizin arasında bir sır! Tamam mı?
-Tamam!

Tamam dedim demesine ama  gerçeği bir de İlter’den dinlemek için can atıyordum. Ve sözümona uyanıklılığını paylaşmak için de elbette.

Manasız’dan Manidar’a

Bizim evde doğum günleri kutlanmazdı hatta bırakın kutlamayı, bahsi bile edilmezdi, zira hiç hoş karşılanmazdı. Bizim evde kimin ne zaman doğduğu da belirsiz esasında. Doğum günleri öylesine değersiz ve kısmen tabu idi ki; kimse sorgulamazdı bunu, sorgulasa da korkudan belli edemezdi.  Yıllar geçtikçe biz büyüdük ve gevşedi, değişti düşünceler. Kurcaladıkça ancak şu kadarı açığa çıkabildi; birimiz dut mevsiminde, birimiz kış gelince, birimiz o senenin Ramazan ayında, birimiz bilmem hangi kuzenden bir yıl önce veya sonra doğmuşuz. Babamın hepimizin doğru doğum tarihlerini yazdığı bir dosyası vardı, vefatından sonra merakla aramamıza rağmen bulamadık ve hepten ümidimizi yitirdik. 

Bu durum yoksunluk değil aksine zenginlik getirdi biz kardeşlere. Yaşımızla istediğimiz gibi oynayabiliyoruz mesela. Mevsime, kuzenlere, hatta canımın istediğine göre hesaplar yapıp, yaşımı dilediğim kadar küçültebiliyorum mesela. Ayrıca; aile bireyleri İstanbul’a gelince ve batı toplumunda çokca değer verilen özel günlerin içine girince, ister istemez bir şeyler yapmak gerekti. Normalde kimsede olmayan bir hak tanındı bize; istediğiniz günü doğum günü tarihi olarak belirleyin, dendi. Birkaçımız bunu kabullendi ve kabul ettirdi ama ben içime sığdıramadım. Üstelik ben zorla dayatılan hiçbir günü, hatta hiçbir şeyi sevmediğim gibi, doğum günlerini de sevmedim ki. Bu yüzden İlter sayılı şanslı kocalardandır. Hiçbir özel günde sıkıntıya girmedi, unuttum, unutmadım stresini çekmedi ve hatta ben de unuttu mu, unutmadı mı stresini çektirmedim kendime bu vesileyle. En baştan dedim ki; sevgililer günü başta olmak üzere, doğum günleri, evlilik yıldönümleri vs. ne varsa bende mana bulmamaktadır ve bir beklentim de yoktur bu günlere dair. O da bayılarak kabul etti dediklerimi. Hatta öylesine rehavet içine girdi ki, herhangi bir özel günde laf olsun diye kutlamaktan bile aciz hale geldi. İlk 1-2 sene, “Canım vur dediysek hepten öldür demedik, tamam özel bir program yapmıyorsun, hediye de almıyorsun, ama hiç olmazsa bir kutlu olsun, deyiverseydin.” dediysem de giderek ben de acizleştim, hepten koyverdim. Son bir kaç yıldır, şu ritüel gerçekleşiyor:  Bir vesileyle anımsayınca telefona gidiyor elim ve “A, sevgilim geçen ay evlilik yıldönümümüzmüş, gene unuttuk.” Karşıdaki ses hafifçe üzülmüş gibi  “A, evet canım, unutmuşuz!” Sonra sesler gayet normalleşiyor, havadan sudan konuşma başlıyoruz, konu öylece kapanıyor.
İlter de üzerine baskı kurulmasını sevmez. Zorunluluktan hediye almaktan hiç hazzetmez. Ama ansızın güzel sürprizler yapar, ki benim de hoşuma giden budur. Geçen ay iş nedeniyle gene dışarda idi. Gelirken değerli bir takı aldı bana, bilir, çok düşkünümdür takıya. Yakut, zümrüt ve elmas severim ama Kanlı Elmas filminden sonra ve bir yerlerde birilerinin perişanken benim takıp takıştırmam içime sinmediğinden, İlter ne kadar ısrar etse de göz göre göre almam asla. Sağolsun o da ben yokken, tam da sevdiğim taşlarla süslü şeyler almış bana. O gece  İlter’i rahat bırakmadım,  defalarca hediyeyi alırken ne düşündüğünü söyletmeye uğraştım; beni düşünüp mü birşeyler almaya karar vermişti, yoksa görmüştü de mi beni hatırlamıştı? Gece boyunca gidip gelip, sevdim, okşadım takıları. Selim’e hamileliğimle başlayan  ve çoğalarak üstüme yapışan kilolar, hiç aşina olmadığım, alışamadığım ve bir türlü kabullenemediiğim bu şişmanlık ve doğumun getirdiği derbederlik hali beni öylesine tiksindirmiş ki kendimden, sanki sevilesi biri değilmişim gibi gördüm kendimi. Şu halimle İlter’in beni düşünüp bana birşeyler alması, hem de beğenilerimi hesaba katarak bunu yapması, beni  derinden etkiledi. Sanki tiksinç bir hayvan değil de, insan olduğumun ve bu halimle de beni sevdiğinin, değer verdiğinin göstergesiydi. Bu yüzden bu kadar değerli idiler. Yoksa bir evlilik yıldönümünde, zoraki alınmış olsalardı hiçbir şey ifade etmeyeceklerdi bilirim.
İki gün önce doğum günümüm yaklaştığını hatırladım, İlter’e hadi bana bu kez sürpriz yap, dedim. Gülüşüp duruyoruz, alay ediyoruz boyuna kendimizle, o ne istiyorsan alayım diyor, ben tatil istiyorum, diyorum sonra vazgeçiyorum, bu halde tatil nene gerek diye. Yemeğe çıkalım, diyor, dördümüz mü, diyorum, e haliyle bir otelde kalıyoruz ve çocukları bırakacak kimse yok,  çocuklarla masadaki o karmaşayı düşünüyorum, tiksiniyorum, reddediyorum, hem 2 haftadır boyuna dışarda yemek yiyoruz. İşin içinden çıkamayınca, bu hakkım da saklı kalsın istiyorum, diyorum. Nitekim, kaçırdığımız evlilik yıldönümleri, doğum hediyelerim, önceki senelerden biriken haklarım, hepsi üstüste yığılı bekliyorlar bir köşede, topluca büyük bir şeye dönüştürülmek üzere. Ya da öyleymiş gibi yapıyorum. 
Bu gece, manasızlıktan sıyrılıp manidarlığa geçmeye karar verdim. Doğum günleri konusunda. Zaten bir annenin her günü harala, gürele. Hiç olmazsa bugün fırsata dönüştürülmeli. Ve daldım hayallere; doğum günüm için  bana bir yer verilse, mesela şu an kaldığımız otelin özel suiti, şöyle şehir ışıklarını gören, işte kahven ve sigaran, ah bir de mojito, bir de laptopun, çocuklar da babalarının yanında, güvende, babalarının da müşfikliği üstünde, ne halin varsa gör, deseler ve beni azad etseler, ne güzel hediye olur. Ama aklım da kalmasın çocuklarda. Ya da daha gerçekçi düşüneyim, çocuklar uyurken ben kahvemi içeyim, eğer uyuyakalmazsa İlter de eşlik etsin. Bir mübarek doğum günü de böyle geçsin.