Tag Archives: İtiraflarım

İtiraflarım!

Geri dönüş yapmam gereken mimler, sobeler, ödüller çığrından çıkmış vaziyette bende. Hesabını tutamadığım, kimden, nerden geldiğini asla ve kat’a hatırlamadığım onlarca şey var yanıtlamam gereken biliyorum, hissediyorum! Kimi zihnimde, kimi taslaklarımda, kimi notlarımda duran ve kimi de ne yazık ki boşlukta salınan. Buraya yazı yazacakken içimdekini yazmadan edemiyorum. Kendim berbat hissederken başka şeye odaklanamıyorum. Misal son bir kaç gündür yaşananlara binaen sıradan şeyler yazamıyorum, yazmayı düşünsem bile bundan haya ediyor ve kendimi çekiyorum. Dolayısı ile gelen ne varsa erteliyorum da erteliyorum. Ve öyle bir hale geliyor ki içlerinden çıkamıyorum. Üstelik ben yazana dek çoğunun  üstünden çok zaman geçmiş, çoğu rafa kaldırılmış, çoğu manasızlaşmış oluyor.  Sadece koca bir yük gibi  sırtımda duruyorlar. Ve sonunda pes dedirtiyorlar bana. Sanırım çoğunu bu saatten sonra yazamayacağımı kabullenmem gerekiyor. Bana gönderi yapan herkesten de bu vesileyle özür diliyorum. Hatırladıklarımı ve taslaklarımda duranları yazmaya inandırarak kendimi yola devam ediyorum. 
Sevgili Sezom, bugünkü yorumuyla bana hatırlatıyor durumu bir kez daha. İrkilmeme, silkinmeme ve artık durumu kabullenmeme sebep oluyor. Kendisi gönüllü terapistimdir. Ürüne bakıp da terapiye çemkirmeyiniz zira onun terapisi olmasa anlık bile iyileşme göstermeyebilirdim. Bana iyi gelecek sihirli kelimeleri az değildir.

Bugün aklımda kalan ve fıtratıma da uygun olan;  Pi-nik Kuş, Ayça’m dan gelen bir sobeye, vira Bismillah! diyeyim. Belki gerisi gelir. İtiraflar Sobenin konusu. Ben bu konuda daha önce kendiliğimden yazmıştım. Şöyle nitekim. Yazarken de bu serinin devamının gelebileceğinden bahsetmiştim. Şimdi bu sobe vesilesiyle Bölüm 2’ye geçeyim.

* Konuya sigara ile başlamak istemezdim lakin ilk aklıma bu geldi. Sigara içtim ben ara sıra. Ve üstelik kötü hissetmedim. Sadece Selim’e sigara için ahkam keserken ve sigaraya vurun kahpeye misali davranırken riyakar davranışımdan utanç duydum. Annelik riyakarlıkla yürüyen bir iş sanki. Tümden samimi olmak mümkün değil ne yazık ki!

* Kerim çok güzel ve çok tatlı bir bebek oldu. Onun için kuduruyorum. Selim’in oyunlarından vebalı görmüş gibi kaçıyorum ama Kerim’in yumuşak oyunlarına katılmak için can atıyorum. Bazen Selim kötü düşünecek diye tutuyorum kendimi, bazen tutamıyorum.
* Bebek delisiyimdir ben. Selim’de ilk bebek telaşından olsa gerek ; hep zaman geçsin, her badireyi atlatayım gözüyle baktım. Ve ne yazık ki o güzel bebekliği ıskaladım. Kerim’de ise zor da geçse günlerim, bebekliği geçsin istemiyorum. Ve üçüncüye bu deli halimle bile sıcak bakıyorum, BAZEN!
* Ahkam kesmelerden hoşlanmıyorum. Ahkam kesen yazılar gördüğümde arkama bakmadan kaçıyorum. Uzmanı bile değilken bir konuda ahkam kesmeyi ayıp buluyorum. Ola ki ahkamı kesen ben isem ve kendimi bu işi yaparken yakalamışsam çok utanıyorum. Benim inancıma göre kişi bugün ahkam kestiği, büyüklendiği, -asla yapmam!!- dediği her şeyi yarın yapabilir, ki büyük ihtimalle de yapar. Koşullar nereye götürür bilinmez,  -beşer şaşar!– benim bildiğim!
* Deli Anne ismine bakıp da buradaki ironiyi görmeyen ve bunu saldırı fırsatı bilen ya da  büyüklenmeye yeltenenleri görmezden gelmeye çalışıyorum. Ama gene de sinirlerimi bozmayı başarıyorlar itiraf ediyorum. Elbette deli de değilim, hasta da değilim! Şükürler olsun ki; aklım yerinde. Sadece kendimi, deli ve aşırılığa kaçan taraflarımı  fazlaca deştiğim ve bunu da aşikar ettiğim için uzaktan öyle görünebilir. Ben ironiyi çok severim. Öz eleştiriyi de, öz aşağılamayı da. Ama bu demek değil ki; başkasının bunu yapmasına izin vereceğim! Ben hep şunu derim; insanoğlu keşke kimseyi eleştirmese de sadece kendini eleştirse. Herkese acısa da bir kendine acımasa! (eziyet anlamında değil, eleştiri anlamında)
Tam bir itiraf serisi olmadı ama idare ediverin. 
——————————————————————————————————————
* Hala aklımda kalan Yaruze’nin -ilk çocuk- mimi, Fadiş’in -baba- mimi taslaklarımda duruyor. Gülçin’in -babalar röportajı- da aklımda. Bir de şu an ortalıkta olan son iki mim.. Anketimsi olanlar hani. Kimden geldiklerini dahi unuttum. Bir de ödüller var. -En Okunulası Blog Ödülleri- Tekrar teşekkür ediyorum gönderenlere. Üzgünüm isimleri de unuttum. Nitekim iki postu da kaldırınca yorumlar da silindi. Ve gelen ödül haberleri de gitti. Affediniz!
Advertisements

Bana Dövüş Kulübü Gerek!

Tadım yok, nahoşum! Sapkınım şu sıralar, durdurulamaz bir biçimde hem de. Haksız yere çıldırıyorum habire evimdeki sabilere. Kendimi alıp bir temiz dövesim var. Gene ve gene ve gene! Bazen sinirli olduğum zamanlarda kendimi uzaktan seyrediyor ve gördüğüm çirkin manzaradan tiksiniyorum. Kendimden çok ötelere kaçmak istiyorum ama nafile bir çaba olur biliyorum! Oturup içimdeki yaban hayvanı ile anlaşmaya ve onunla yaşamaya çalışıyorum. Ya hep, ya hiç-çi bir bünye için pek zordur oysa elindekine razı olmak ve yetinmek. Yetiniyorum ve bu halle daha da çekilmez oluyorum.
Zor zamanlardan geçiyorum. Daralıyorum, bunalıyorum. İçinden çıkılmaz karar aşamaları, yalnızlık, sanırım tiroitten kaynaklanan gel gitler, hadsiz asabiyetler, zorluk derecesi gün geçtikçe artan rutin işler,  eksikler, gedikler, yetişememe, normalleşememe, şartlara kızgınlığım, insanlara kızgınlığım, dünyaya kızgınlığım hatta eriyen buzullara, hunharca katledilen foklara, balinalara, yunuslara, patlayan bombalara, masum insanların katline, bu haberleri olağanlıkla dinleyebilmeye, bir iki üzülüp yemek yemeye devam etmeye, lay lay lom gülebilmeye, silahlar altında yaşayan çocuklara bir iki ah vah edip de -ah çocuğum brokoli yemedi, vah organik beslenmedi- demeye ve daha nice  eyleme ya da eylemsizliğe kızgınlığım, içimde zor yatışan, ama kolay tutuşan yangını körüklüyor habire. Nietzsche gibi hepten delirmekten korkuyorum.

Ama en kötüsü işler ne zaman güçleşse tüm hıncımı çocuklardan ve bilhassa Selim’den almaktan sebep, kendime kızgınım. Üstelik nicedir bunu kanıksamış olmaktan ve üzerinde düşünmeye dahi değer bulamamaktan dolayı çifte kızgınım kendime. Gücüm dünyaya yetmediğinde, gücümün yettiğine kızmakla gösterdiğim acziyetten dolayı çok kızgınım kendime!!! Bırakın dünyayı komşuya kızsam  önce Selim’i paylıyorum. Üstelik ilk onu kollamam gerekirken, ben onu harcıyorum hemen. Sebep? Bana muhtaç olması mı? Beni bırakıp gidemeyecek olması mı? Çok acıtıyor içimi bu düşünce!
Kızıyorum haksız yere ve odana git, diyorum. Sakin değil, bağırmanın son raddesinde. Odasına gidiyor, bazen didişiyor benimle. Daha da kızıyorum, sindirmeye çalışıyorum. Bana dönüp diyor ki; “Sen bana kötü davrandın, nasıl ben ceza alıyorsam sen de almalısın. Sana 5 gün haber izlemek yok! Puan da yok!” Eskiden bu durumda koyverip gülerken artık gülmüyorum, daha da kızıyorum. -Seni sevmiyorum!- diyor ve ağlayarak odasına gidiyor. Bana söyleyebileceği en yaralayıcı cümleyi sarf ederek içimi yakmaya çalışıyor. Tıpkı benim onun içini yaktığım gibi. İçim yanıyor. Neyse ki yanıyor. Ortalık sakinleşiyor ve -Beni bağışla!- diyorum. Bağışlıyor elbet. Gönlü geniş, peygamber ahlaklı oğlum Selim. “Bir şey olmaz anne, ben de haksızlık ettim sana!” diyor. Etmedin, diyorum, sarılıp öpüyorum, etsen de çocuksun sen, diyorum. “Seni seviyorum anne!” diyor, “Sesin böyle yumuşakken kalbim duracak gibi oluyor, hatta ağlayacak gibi oluyorum!” diyor. “Seni sevmiyorum derken de kızgınlığımdan söyledim” diyor. Ve önemli değil bana yaptıkların, yani o kadar da önemli değil diyor, beni daha da acıtıyor. Maalesef gün mutlu sonla bitmiyor. Bu hikaye devr-i daim ediyor kısa sürelerle. Ben hastalıklı tipler gibi bir kız, bir yumuşa, bir bağır bir özür dile sarmalında çocukları haşat ediyorum. 
Korkunç bir ana tanıklık ediyorum bir süredir; insan koyverdikçe koyverdiği çirkeflikler alışılageliyor, kanıksanıyor. Ki en çok bu acıtıyor beni. Eskiden daha çok  kendimi düzeltmeye çalışır, onarmaya odaklanırdım kötü zamanları. Üstün bir çabayla daha aza indirgerdim kızgınlıklarımı. Şimdi giderek tonu artıyor sesimin, davranışlarımın ve yabanlığımın. Ve giderek daha az umursuyorum hoyratlıklarımı, daha az vicdan azabı çekiyorum, daha olağan geliyor kabalıklarım. Daha az düşünüyorum üzerinde sertliğimin, adaletsizliğimin ve en önemlisi, neden ve niçinlerin. Bugün sesimin sınır noktasını keşfettim mesela. İğrençti. Öylesine iğrençti ki başıma korkunç ağrılar girdi. Ben benden kaçamazken, ben dahi kendime dayanamazken bu çocuklar n’etsindi? Nereye gitsindi? 
Bir Fight Club bulmalıyım kendime. Kendimi ıslah etme yöntemlerim tükendi. Usulca konuşmalarım, kendimi adam yerine koyup dert anlatmalarım beyhude.  İçerdeki yaban hayvanını ehlileştirmek  adına tek yöntem kalıyor geriye; kendine şiddet! Edward Norton misali kendimi duvardan duvara atmalı, savurmalıyım bedenimi. Ki içimdeki yabana iyi bir gözdağı verip pes dedirtebileyim. Bir daha yapmasın! Kıymasın kuzularıma! Hele ki kara kuzuma hiç kıymasın. Bir daha yapmasın! Yaparsa tekrar ağzının payını vereyim. Bir Fight Club bulmalıyım kendime.

Yolunu Şaşırmış Annelik!

Bir anne çocuğuna takar mı? Hal ve hareketlerine pür dikkat kesilip, bir hata etse de paylasam diye bekler mi adeta? En basit bir ricada, bir istekte gürler mi? Gürlemese bile  emaneti olan yavrusunun sorumluluğunu yerine getirirken dişlerini gıcırdatabilir mi? Hani anne dediğin yavrusu için canını verendi? Hani anne dediğin yemeyip yediren, giymeyip giydirendi? E, o halde bu çirkef hal de neyin nesiydi? Zaman değişince annelik kavramı da mı değişti? Onun da mı boşalttık içini? Annenin kendini iyi hissetmemesi bu saçmalığın bahanesi olabilir mi? Ya da bu bahane  her türlü rezilliği bertaraf edebilecek güçte midir ki?


Bu günlerde anneliğimde ters giden çok şeyler var. Hep vardı bu türden hallerim ama bu sıra tamamen muarızım galiba. İyi değil aram Selim’le. Kaldı ki ne demek bu cümle? Selim benim oğlum, kapıştığım bir yaşıtım değil ki? Aramızdaki ilişkiyi düzeltecek tek taraf benim, o değil. Çünkü o  karşıma alacağım bir yetişkin değil. Hepi topu 5 yaşına gelecek olan bir çocuk, ÇO-CUK! Şu sıralar söz dinlemiyor, yapma dediğimi yapıyor olabilir, onunla oyun oynadığını sanıp gülücükler dağıtan kardeşine yumruklar indiriyor da olabilir, yemeği her zamanki gibi sorunlu olabilir, korkudan yalana da başvuruyor olabilir ama bunun müsebbibi o değil, de-ğil! Önce kendime/kendimize bakmalıyım, nerde hata yaptım/yaptık diye yahut sorun nerde diye?

Onunla yeteri kadar ilgilenemiyorum, sıkılıyor diye diye esastan uzaklaştım hepten. O ki: -Selim’cim seninle ilgilenemedim bugün, affet beni, dediğimde -tabi affederim annecim-diyerek sarılırken boynuma, ben bununla yetinmedim. Yetemiyorum, ilgilenemiyorum diye gerdikçe gerdim kendimi ve en sonunda hepten bozdum anneliğimin doğal sürekliliğini. Hiç olmazsa o zaman saf sevgi ve şefkat vardı verdiğim, şimdi mayası bozulmuş zoraki bir sevgi gösterisi ve sözümona ilgileniyorum adına diş gıcırdatmaları arasında yapay bir ilgi gösterdiğim.

Sevmedim ben bu işi. Varsın gün içinde onunla oturup vakit geçirmeyeyim, hiç geçirmeyeyim hem de, varsın sadece uyumadan önce okuduğumuz hikaye saatimiz olsun, ama saf olsun, samimi olsun, sıcak olsun. Belki sadece o an bile yeterliydi onun için. Üstelik her an aksi, hırçın, sinirli olmaktansa, zaman ayıramayan ama güleryüzlü ve sevecen bir anne olmak daha kıymetli değil miydi? Zaten gözleri anlatıyor herşeyi; mutsuz mu, değil mi? Gözleri mutsuz bakıyor Selim’in oysa şimdi.

Bir kaç gün önce kendimi zorlayarak gel, birşeyler yapalım odanda, dedim. Ve yukardaki labirentimsi şeyi çizdim. Değişik hikayeler, değişik yollarla dinozoru yuvasına ulaştırmasını istedim. Hoşuna gitti. Ertesi gün, yani dün gene herşeye kızdığım günlerdendi, bugün gibi. Her isteğine hayır dediğim, su istese bile dırdırlandığım çok sevimsiz bir halde idim. Odasına gittik bir vesileyle. Ve bana dedi ki:

-Biliyor musun anne, bu yaptığımız labirenti görünce çok üzülüyorum.
-Neden, dedim,
-Çünkü içimde birşeyler oluyor, acıyor, dedi. Anladım demek istediğini ama kendini anlatmasını istedim gene de. Belki de emin olmak istedim.
-Nasıl yani, dedim. Anlatsana!
-Yani, bu labirenti yaparken çok sevimliydin, keyifliydik ama şimdi kızgınsın bana, o zamanları hatırlayıp üzülüyorum, dedi.

Sözün bittiği yer idi burası. Benim içim kat be kat acıdı. Sanki içimde volkanlar yarıldı, en şiddetli depremler, kasırgalar yaşandı.Sarıldım, öptüm. Kızgın olmayı benim de hiç sevmediğimi, son zamanlarda fazlaca kızdığımın farkında olduğumu ve beni affetmesini istedim. Affetti elbette! Peygamber ahlaklı oğlum benim.

Oysa ertesi gün bende bir şey değişmedi. Neden değişmedi? İçimdeki bu canavar gitsin, gitmeli! Kıymetlime, değerlime verdiği zararlar yetmedi mi?

Selim, canım bilimsel Selim… Affet bu deli anneyi. Allah’ım sen de affet ve ehlileştir içimdekini. Sadece içgüdülerime teslim edeyim kendimi, kılavuzum sadece onlar olsun benim. Bilginin sahici ve hayırlısı ile iyileştir beni.

*-Senin annen bir melekti yavrum!- Türk filmi repliğinden.

Canko&co. ‘ya ayrıca teşekkür ederim. Tünelin ucundaki ışığı görmeme ve bu konuda silkelenip, kendime çeki düzen verecek yolu yordamı bulmam için aydınlamama vesile oldu. Ve iyi hissetmeme en önemlisi.

Annelik Kibri

Kibir, en sevdiğim günahtır.*

Selim’in okul işi yılan hikayesine döndü. Önce uygun okulu tespit etmek, ardından okulun olduğu lokasyonda ev aramak, yerleşmek, kim bilir o sırada satılığa çıkarttığımız evin satılması ile bir kez daha taşınmak zorunda kalmak ve daha yazmaya bile üşendiğim türlü belirsizlikler, bezdiren karasızlıklar ile kilitlenmiş durumdaydım bir süredir. Sadece sağlıksız bir biçimde günün rutin akışını takip ediyor, yaşamak için elzem olanla yetiniyorum. Sevimsiz bir donmuşluk ve salıvermişlik hakim beynime ve dahi bedenime. Sanki tüm bu olaylar, mutlak surette benim belirlediğim sırada ilerlemesi gereken ve birbirinden asla ve kat’a ayrılmaz, güçlü bir zincirin parçalarıymış gibi davranıyorum. Ne bu sıkı zincire yeni bir halka ekleyebilmem, ne halkaların yerlerini değiştirmem  ve ne de bu zincirden vazgeçmem mümkün görünüyor. Varsa yoksa bu kısır zincir!

Basit gibi görünen bu sinir bozucu durumun üzerine bir de Emziren Anne Embesilliği eklenince, kaskatı kesilmiş halde, oturduğum yerde oturuyor, bulanık ve donmuş zihnimin beni bu keşmekeşten çıkarmasını bekliyorum. Derken önce Sevdiğim bir Anne‘nin tatlı sözleri ilk uyanışa vesile oluyor; ‘Sen yükünü yükle, gemini teslim et sahibine’ dedi. Ardından bir başka Sevdiğim Anne hayata geçirilebilir akılcı bir fikir veriyor, -ilkin  ‘Oyun Ablası’ bul- diyor Selim’e. Birden zincirin halkaları gevşiyor, kurumuş beynim gevşiyor, bedenimdeki kaslar gevşiyor ve nihayetinde ruhum gevşiyor. İçinde olduğum puslu hava, bulanık görüş açılıyor, aydınlanıyorum. İçinden çıkılmaz ve yerinden oynatılmaz, asla ve kat’a  ayrılmaz sandığım zincirin halkaları gözümdeki birincil değerlerini yitiriyor vesselam.

Biz Modern Anneler (!) hem kitaplar deviriyor (!), her uzmanı önemsiyoruz, zırva olsun olmasın her tür bilgiyi ayran budalası gibi ağız bir karış açık  dinliyoruz yani bir nevi devamlı eksik gedik görüyoruz kendimizi, hem de küstah ve itici bir bilgiçlik, bir kibir içersinde oluyoruz. Yukardaki tabloya bakınca uzaktan,  kendimden ne kadar çok şey beklediğimi, kendimi ne de çok şey sandığımı görüp tiksiniyorum bu  aşağılık tavrımdan.  4 kişilik ailemin hayatını devam ettirebilmesi için gerek ve yeter şartın benim sevimsiz ve aslında kilitlenmiş zincirim olduğunu zannediyorum. Zayıflığımı, acizliğimi, küçüklüğümü unutup büyükleniyorum. Ailem hakkında herşeyin en iyisini bildiğimi sanıyorum, hem de bu zavallı halimle. Hem donmuş, uyuşmuş beden-ruh-zihin üçlemesi ile hem de iki çocukla delirmenin eşiğine gelmiş, belki de çoktan delirmiş halimle. Oysa -sen yükünü yükle ve gemini bırak sahibine- hepi topu bu yapmam gereken.

Annelik kutsal derler ya pek iyi, pek ala ama bazen geliyor maskaralık boyutuna. Ne sanmıyoruz ki kendimizi; çocuğun ne, nasıl, ne zaman, ne kadar yemesi gerektiğini, ne zaman uyuması, ne zaman kalkması gerektiğini, ne zaman işemesi, ne zaman kaka yapması gerektiğini, ne zaman oynaması, ne zaman durması gerektiğini, ne zaman okula başlaması, ne zaman çalışması gerektiğini,  ne zaman sevmesi, sevilmesi gerektiğini, hatta ne kadar sevmesi gerektiğini en iyi biz biliyoruz. 5N1K biziz! Yani ne, nerede, ne zaman, nasıl, kim sorularının cevabını verecek tek biziz. Haşa! Esasında pespaye olan ama çok matah sandığımız annelik bilgimiz; koca bir –hiç-ten ibaret. Bir kere -Biz çocuklarımızın sahibi değiliz. Sadece emanetçileriyiz.- İkincisi kendimizden bile haberdar değiliz ki. Kibrimiz ve küstahlığımız ve belki okuduğumuz iki üç adet kitap, ordan burdan edindiğimiz bir iki faaliyet, dinlediğimiz bir iki söz ile kendimizi -hamdım,yandım, piştim- kıvamında sanma gafletindeyiz. Kendimizden bihaber iken nasıl oluyor da tüm aile adına en doğru kararı verme yetkinliğinde ve gücünde sanabiliyoruz kendimizi?  Çoğunlukla öyle şaşırıveriyoruz ki, babayı da hizaya sokmaya çabalıyoruz. Hem kendine, hem çocuğuna nasıl davranması gerektiği hususunda talimatlar veriyoruz, kimi zaman ölümüne savaşıyoruz. E ne de olsa biz herşeyi biliyoruz. Gaflet ve dalalet oysa içinde olduğumuz.

Yukardaki örnekte olduğu gibi hayatın esası yerine koyduğum sıralama ve bilmişlik zırvam, bir söz ve bir öneri ile oldu alabora. Oysa Kerim doğmadan doktorumuz bize şunu önermişti; kardeşi gelmeden önce Selim’i ya anaokula yazdırın yahut oyun ablası ayarlayın. Kaskatı kesilmiş zihnim çözümsüzlük çemberinde dolanırken,  herşeyi bildiğini, herşeyin çözümünü kendinde  bulacağını sanarken varolanları bile kulak arkası etmişim. Şimdi oyun ablası işi halloldu.. Gerisi çorap söküğü gibi gelir ümidim… yeter ki -ben herşeye yeterim, herşeyi bir ben bilirim- diyen Annelik Kibrine kaptırmayayım kendimi.

Hem varsın okul da seneye kalsın a canım! Ucunda ölüm yok ya! Hem bir sene daha oğlumla sıksıkı olurum, başbaşa! Kim bilir seneye o geminin asıl sahibi ne limanlar çıkarır karşımıza. Ben küçük zihnimle dünyayı kurtaran kadın pozlarından kurtarayım kendimi en evvela.

Bu vesileyle, Halil Cibran’ın bloglar sayesinde tanıştığım şu şiirini keyifle yazayım istedim;


Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.
*Şeytan’ın Avukatı filminde Şeytan’ın sözü.

Dr.Jekyll & Mr. Hide – Bülbülo & Gülo

Hiddetim de, sevgim de çok şiddetlidir benim. Deli Anne dediysem boşuna değil. Hiçbir duyguma sükunet hakim değildir, hep karmaşık ve hep en uçlardadır hissettiklerim. Hiçbir işte ortalamayı yakalayamadığım gibi ne sevgide, ne öfkede normal sayılan sınırlar içinde kalmayı da beceremedim. Hep bir aşırılık, hep bir kaçkınlık hakimdir duygularıma. Üstelik tezcanlıyım da, varın siz düşünün gerisini gayri. Haliyle alabildiğine tutarsız, gel gitli, bir an son derece zarif, nahif kişi, bir an kaba bir deli, bir an alabildiğine sevecen; son derece müşfik, bir an derhal yanından kaçınılası bir yaban öküzü gibiyimdir. Üstelik bu karşıtlıklar arasındaki geçişler öyle sanıldığı gibi uzun da sürmez. Göz açıp kapayıncaya kadar ki sürede, şekil değiştirebilirim. Hatta bir dakikada bir müşfik ve bir deli arasındaki o uzun mesafeyi de katedebilirim. Sanırsınız ki Dr.Jekyll & Mr.Hide misali bir iksire sahibim.

Şimdi varın, bu nevrotik geçişlerin, anneliğe düşen keskin izdüşümlerini hayal edin. Sizin hayal ettiğinizi düşünürken dahi ben ürperdim, kendimden haya ettim.
Selim’e yaklaşımım da aynen bu şekildedir. Bir an aşktan son derece coşkun, hatta taşkın bir halde bulurum kendimi, bir an, ki bu an kazayla yere bir şey dökülmesi gibi basit bir eylem de olabilir, az önceki sevecenlikten gayet uzak, buz gibi, soğuk ve delirmiş bulurum kendimi. 

Selim’i severken sevmelere doyamam. İlk göz ağrımdır zira. Bağıra çağıra, mıncıklaya mıncıklaya, çocuğu haşat edecek derecede hışımla ve dünyada söylenmemiş sevgi sözcüğü bırakmamacasına. Ne şarkılar, ne türküler söylerim uğruna çığıra çığıra. Annesinin gülü, bülbülü derim mesela. Annesinin aşkı, canı, cananı, sevgilisi, göz bebeği, aşkların en güzeli, bazen hiçbiri kesmez sadece AŞK! derim ona. Bazen bildiklerim zayıf kalır, denk düşmez hissettiğim duygulara, bilmediğim kelimeler uydururum ardı sıra. Bir de ritimle söylediklerim vardır bunların arasında; “Annesinin gülosu, bülbülosu” diye gayet manasız ama beni rahatlatan bir saçmalık mesela.. “Annesinin canı, cananı.. diye devam eden..  Bir de içli türkülerim mevcuttur ama şimdi yok hiçbiri aklımda.
Selim son derece iyi akıl yürüten bir çocuktur. Benim bütün çirkefliğimi, gelgitlerimi uzun süre önce çözmüştür nitekim. Şimdilerde kızgınken derhal kaybolur ortadan. Bilir ki bu manyak anne bir iki dakika sonra pişmanlıklar içinde ve gözü yaşlı biçimde sırnaşmaya gelir. O da çok iyi kullanır bu halimi. Şimdiler de bir şey isteyince ve -hayır- cevabını alınca yahut kızgınlıktan sonra bu durumu fırsata çevirmek istediğinde benim söylediklerimi bana karşı kullanıyor. Suratını buruşturup, “Ne yani hayır mı diyorsun, tamam ben de bundan sonra senin aşkın, canın, cananın değilim!” Bazen bu noktada daha koyveririm, bazen de direnirim, işte o zaman daha acıtacak bir formülün peşine düşer ve “Bundan sonra senin gülon, bülbülon da değilim!” Oportünistliğini tetiklemek istemesem de gene de kırmak istemem yakaladığı bu şevki.. Hem bundan sonra  gideceği bir başka nokta da kalmamıştır. Çözümsüz kalmasına da kıyamam. Suyuna giderim çoğunlukla..
Ah miniğim neylersin, sen de gele gide bu anneye çatmışsın. İdare et gayri beni.

Deliler Evinden Anılar – III

2 önceki gün. Saat 16:20. DA, KK’in yemek faslından sonra, bu kez BK’yı yedirmeye uğraşır, hem kitap da okur, beraber birşeyler yapalım amacıyla.  BK suyu içerken gargara yapmaya davranır, DA yapma diyecek takati bulamaz kendinde, olayı bırakır akışına. Saat 16:30. BK gargara yaparken suyu ağzında tutamayıp daha fazla, pörtletir korkunç bir dağılmayla ve DA’nın gözününda içine bakar, başıma ne gelecek korkusuyla. Ancak bir günde iki dönüşüm geçiren DA, enerjisi vakumla çekilmiş misalidir şimdi; sinirleri alınmışcasına sakin, üsturuplu bir anne edasıyla; gidip üstünü değiştir, der oğluna. BK oldukça minnettar DA’nın kızmamasına teşekkürler edip durmaktadır bolca.

 
Saat: 17:30. B, evde yiyecek birşeyler olup olmadığını sorar telefonda. Ve pişman olur sorduğuna. Nitekim DA, gün içinde B’yi arayıp evdeki kaostan bahseder ve bu sırada ağlamaktan nefesi kesilen KK’nın ve BK’nın çıldırmış selseri eşlik etmiştir kendisine. Üstelik ben ki evde bir çöpü bile kaldıramadım, der. Sahiden de evde bir çöpü bile yerden alamamıştır DA. O tertipli, nizami kadın gitmiş yerine sersefil, pasaklı mı pasaklı bir kadın gelmiştir adeta. DA kocasını tertipli olmaya alıştıracağına, sonunda kocasının dediğine gelmiştir. Başı sıkışan B’nin her zaman dediği gibi “Sen de yapma!” konumuna yani. Ortalık karmakarışıktır, yataklar dahi toplanmamıştır. Üstelik çok korktuğu bir durumla karşı karşıyadır gene. Çamaşır makinasında yıkanmış ve asılmayı bekleyenler, çamaşır sepetinde önceden yıkanmış ve asılmayı bekleyenler ve kirli sepetinde de yıkanmayı bekleyenler mevcuttur. Aynı şekilde mutfakta; bulaşık makinasında yıkanmışlar, tezgahta yığma kirli bulaşıklar mevcuttur.
Saat: 19:10. B eve gelir. Oh, der DA, yüküm hafifler şimdi. Ancak Heyhat! DA aynı zamanda BA yani Budala bir Anne olduğundan, B’nin bir hayrı olmayacağını tecrübe etmemiş gibi hayale kapılmanın karşılığını hemen alır ve sevinci kursağında kalır.  B kapıdan girer girmez yorgunum, der ve mesajı alır DA.  Bu kısa yoldan bana bulaşma demektir. Hem de tatsızım. Üstelik B, tv kumandasını bulamamaktadır. Bu onu daha da tatsız yapar. DA, anlar ki iş başa düşmüştür, koyulur yola. İlaçların etkisiyle biraz sakinleşen KK’yı uyutur.  Bu sırada gün boyu aksattığı yemek, tuvalet vs. ihtiyaçlarını gidermeye çalışır. Alelacele bir şeyler atıştırır. Zira BK’nın astım ilaçları ve uykusu vardır sırada. DA banyoya giderken, ümitsizce B’ye BK’ya uyku hazırlığında yardımcı olmasını ister. B, türlü gecikmelerden sonra BK’ya dişlerini fırçalamasında yardım etmeye kalkar. Ancak BK’nın en küçük bir şakalaşmasında banyoyu terkeder, ne halin varsa gör der, BK’ya. Ve gider yığılır tv karşısına. B, bilir ki nasılsa komando bir anne vardır arkada; ‘Ölürüm de yıkılmam’gillerden  kalan  tek varis hatta.  Onun rahatlığıyla davranmaktadır, böyle hoyratça. DA,  içinden ve dışından saydırır boyuna. Son bir gayretle BK’yı yatırır yatağına,  masal, dua faslını tamamlarlar birarada. BK, kıvranır hala, DA “Erken uyuyamazsan sabah Dinozor Kralı yok sana!” deyince ödü kopan BK; “Keşke ben çok çabuk uyuyabilen bir çocuk olsaydım.” diye iç geçirirken daha, bırakır kendini uykuya. Bu anı hasretle bekleyen DA bir iki toparlamadan sonra kendi de yığılır yatağa. Gün sona erer. Ve ertesi gün, bir ertesi gün, daha ertesi gün, daha daha ertesi gün az ya da çok KarmaşıkSarmaşık uyanır böylesi gündoğumlarına.

DA: Deli Anne, B: Baba, BK: Büyük Kardeş, KK: Küçük Kardeş 
Karmaşık Sarmaşık; burada kullanmak istediğim tek uygun kelime idi. İsim babasına gönderme yapmadan olmazdı.

Deliler Evinden Anılar – II

Önceki gün. Saat 13.00. KK uykudan henüz uyanmanın verdiği rahatlıkla nispeten durmaktadır. Bu sırada BK’nın yemek vakti  gelmiştir. Eyvahlar  olsun, der DA, ben şimdi ne yapacağım? Mutfağa gidip mercimek+pirinç+dondurulmuş sebzeden oluşan karışıma suyu döker ve dünyanın en harika (!) çorbasını ateşe koyar. BK açlıktan patlamasın diye  de kek+süt verir ona. Kendi ise ayak üstü atıştırmalarla durmaktadır hala. BK her zamanki gibi marazi bir stille, keki tırtıklar anca. Bu sırada çorbanın enfes (!) kokusu doluşur eve, öyle ki BK’ya -biri kaka yaptı sanırım- dedirtecek kadar enfestir (!) koku. Derken BK’nın kek tepsisini güç bela mutfağa götürmeye uğraştığını gören DA, içi yanarak izler onu. “Ah, ben bu altın çocuğa nasıl da kızdım!” diyerek  ufak bir buhran geçirir.  Ancak zaman buhranları ve iç kavgaları dinleme zamanı değildir asla. Zira evde tansiyon yeniden  yükselmektedir. KK hıçkırıklarla ağlama yolundadır ve  DA can havliyle doktora ulaşmaya çabalar.

DA’nın telefonda olmasını her zaman fırsat bilen BK gene yapacağını yapar ve biberonun kapağıyla KK’in ağzını tıkar olanca gücüyle bastırarak. Kimbilir, susturmaya uğraşır masumane. Ancak manzaranın korkunçluğu karşısında telefonu yarım yamalak kapatan DA gene vahşi bir hayvana dönüşür. BK durumu çok önceden sezer ve hızla odadan kaçar “tamam, tamam.” diyerek. Ancak DA bir kez dönüşmüştür vahşi hayvana, durdurmak ne mümkün. Eline geçen oyuncak, araba, mouse ne varsa fırlatmaya başlar arkasından. Patlamanın ardından taraflar sessizleşir nasılsa. Derken şükürler olsun ki; KK uyur. DA pişman, BK’in yanına gider. Şiddet hastası piskopatlar gibi yumuşamıştır, deminki hayvan kendisi değilmiş gibi. Gene şefkatli anne rolüne bürünmüş; BK’ya sarılır, öper, açıklamaya uğraşır, özürler diler. BK içler acısı konuşmalar yaparak iyice acıtır DA’yı, helak eder hatta. Oh olsun! Hak etti ne de olsa DA!

Saat 15:20. DA ve BK ayaküstü oyun oynarlarken KK mızıldanmaya başlar. “Hah!” der BK, “Sessizlik bozuldu.” Saat 16:00. Harikulade (!) çorbadan yedirmeye uğraşır DA çocuklara. KK içine hafif pekmez katıştırılmış çorbayı başka lezzet bilmediğinden olsa gerek yer az da olsa. Ancak BK kokusundan kaçar dahi ısrarla. Derken DA, adı üstünde Deli Ana, çorbanın içindekileri sayar BK’ya, ne gerek varsa. Brokoli lafını işiten BK “ay, öğk, börgh” sesleri eşliğinde “Keşke bana içinde brokoli olduğunu söylemeseydin.” der. Ancak DA’yı kızdırmaktan korkan BK, annesinin ucundan bile tadına bakmaya cesaret edemediği, çifte standartın had safhada olduğu durumu gözden kaçırarak, çare arar duruma. Kah tabağı kafama dikeceğim der, bir an önce bitsin diye, kah büyük kaşıkla yemeyi dener. DA acır BK’ya; birazdan kendisinin yedireceğini ve beklemesini söyler, rahatlar BK da. Bu sırada çorbası biten KK yüzüne gözüne bulaşmış çorba ile buram buram brokoli kokmaktadır. Brokoli çocuk, ismini takarlar ona ve gülerler kahkahayla. KK da katılır onlara.

(Biraz mutlu bitsin diye burada kesiyorum, arkası yarın:))
(DA:Deli Anne, BK: Büyük Kardeş, KK: Küçük Kardeş)

Deliler Evinden Anılar

Dün. Saat 06.30. Deliler Evi. Baba (B) ve Büyük kardeş (BK) uykuda. Deli Anne (DA) ve Küçük kardeş (KK) tastamam uyanık. Gece 00:00 civarında KK’yı emzirme gafletinde bulunan işgüzar anne korkunç bir döngünün içine çekilir. Zira KK, diş sancısı çekmekte ve o saatten itibaren kıvranmakta ve kıvrandırtmaktadır. Ne emzirme, ne pışpışlama ve ne de uyanık tutmaya çalışma fayda vermekte, KK yüzünü gözünü parçalarcasına ağlamaktadır. B’nın derin  uykusu arada sırada bozulsa da bu durum bir iki kıpırdanma, “Niye ağlıyor?” deyip bir iki pışpışlamadan öteye geçmemekte ve sırtını dönüp uyuma hali devam etmekdir. B arasıra rahatsızlığını oflayıp, puflayarak belli etmekte, DA hepten delirmektedir. Ancak sabahın köründe cıngar çıkarmaya da gönlü razı gelmemektedir. Nitekim mecali de yoktur.

Saat 06:40. Evde hareketlilik başlar. BK ufak bir kıvranmadan sonra uyanır, “Anne, Dinozor Kralı!” ritüeli başlar. BK televizyon karşısına terk edilir. Saat 07:00. B, bağırış, çağırış, ağlamalar arasında işe gitmek üzere evden ayrılır. DA artık tamamen kaderine terk edilmiştir. Hoş B evde olduğunda da pek bir şey değişmemektedir, gene de B’nin ardından kapıyı kapatıp, bu zırdeli ortamda bir başına kalmak DA’ya koymaktadır. 
Saat 07:52. KK’ya hiçbir şey fayda etmemektedir hala. Denenen her yöntem fiyasko ile sonuçlanmaktadır. DA’ya tek kalan KK’yı alıp dört dönmektir evin içinde. Üstelik DA’nın gözleri kum fırtınasına kapılmış gibi acımakta, yanmakta ve açılmamaktadır uykusuzluktan. DA henüz banyoya gidip yüzünü dahi yıkayamamıştır. Bu sırada DA hiç olmazsa BK’yı aradan çıkarmak ister ve en hızlı kahvaltı yolunu seçer; kahvaltılık gevrek hazırlar. Zaten BK da dünden razıdır bu kahvaltıya. Bu kısa süreli mutfak gidiş gelişlerinde bile KK çığrından çıkar. DA zar zor tiroid ilacını alır. Ve KK’yı uyutmak için bir deneme daha yapar. Kah emzirir, kah ayağında sallar, kah yatağında, kah pusetinde uyutmayı dener. Nafile!
Saat 08:30. Dinozor Kralı başlar. BK mutludur. Ancak ailenin diğer bireyleri felaketin eşiğindedir. Kıvranmalar artarak devam etmektedir. Saat 09:00, saat 09:30, saat 10:00 ve 11:00’a kadar gerilim giderek artar. Bu zaman zarfında BK bir sinema filmini devirir. Arada sıkıldığındaysa kardeşine uğrar. DA’nın ikazlarına rağmen BK kardeşinin nefesini kesene dek sıkar, sabır çeken DA, KK altta boğulurcasına çırpınırken kontrolden çıkar ve bağırmadan ziyade gürlemeye benzeyen bir tonla BK’yı savuşturur. DA’nın tamamen delirdiğine kanaat getiren BK ardına bakmadan odadan kaçar. KK içinse denenen tüm yöntemler bir kez daha fiyasko ile sonuçlanır. Ta ki DA, KK’yı ağlamaya terk edene kadar. 5-10 dakika boyunca ağlamaktan yorgun düşen KK en nihayetinde emerken uyur. Hıçkıra, hıçkıra! DA birkaç alelacele işten sonra uyumaya koyulur ki BK “Anne, kaka!” derken KK uyanır. Cümbüş kaldığı yerden devam eder.

Anne Riyakarlığı!

Aylardır esaretindeyim bu rezil duygunun. Her an sana hasret, güzellemeler diziyorum nerdeyse. Ne ki, biliyorum da bunların hiçbirine değmediğini. Ne denli çirkef, ne denli hain, ne denli sinsi ve ne denli alçak olduğunu da. Üstelik neden bilmiyorum, Kerim’in doğumundan sonra sana olan  hasretim an be an arttı, azalacağına. Sebep? Bilmiyorum! Belki o çok klişe ve çok aptal bahaneye sığınıyorum, “Bunalımdayım!” diyorum içten içe, belki de sadece bilmiyorum… İlk defa deli gibi arzuluyorum seni. Nerdeyse her an düşünüyorum, “Ah keşke, keşke şimdi yanımda olsaydı!” diyorum. Yanımda bir kalabalık olsa seni arıyorum, yalnızlığımda seni arıyorum, dertliyken seni arıyorum, yorgunken hatta. Keyifliyken aramıyorum ama. Oh ne ala!  Bir de çocuklar varken etrafımda. İstesem de, istemiyormuş gibi davranıyorum yanlarında.

İki gündür sana olan özlemimi akıttım şarkılara. Hem zaten inanırım olmadık zamanda söylenen şarkıların, gizli duyguların işareti olduğuna. “O şimdi çok uzaklarda, yok hayatımda, ahhh şarkılarımda” dedim mesela, gün boyunca. Üstelik dalgın ve bihaberdim kendimden. Ne denli içten -ahh!- çektiğimi, İlter’in  “Yakarım uleyn, kime söyleniyor bu şarkı! diye gürlemesiyle farkedecek kadar şuursuzdum hatta. Hem ben bu şarkıyı da bilmez bilirdim kendimi. Nerden öğrendin be Deli’m? Bulaşıkları makinaya yığarken de  içliydim gene. 
Önceki gün de Selim seni sordu bana. İçimdeki duygunun ezilmişliğiyle ve utancıyla geveledim birşeyler hakkında. Ben seni bu denli isterken, ona nasıl anlatmalı içtenlikle rezilliğini, çirkefliğini? Başım öne eğik, “Ondan uzak durmak gerek, bir yakalanırsan, bir daha kurtulmak zor!” diyebildim anca. Diyemedim annen yanıp tutuşuyor onun için hala, her an takılı kalmış aklında.  Malum anne mağrurluğu ve kusursuzluğuydu beklenen bu oyunda, oysa düpedüz Anne riyakarlığıydı bu da. Koca bir aldatmaca!
Bugün bir ara kaçtım senin yanına. Bir kaç dakikalığına. Hem Selim’e yakalanmaktan korktum fazlasıyla, hem de gidemedim yanından. Ürkektim, heyecanlı, tedirgin, vicdan azabıyla doluydu içim bolca, bir de girdabına kapılmanın verdiği korkuyla. Gene de bırakmadım seni, ta ki sen beni bırakıncaya dek. Selim’in yaklaşan ayak seslerine rağmen, kaldım yanında.  Son olsun dilerim ama bilirim gene gidip gelebilirim yanına. Ben gidemedim! Sen, sen beni bırak sigara! Hatta bir daha asla uğrama yanıma! Bilirim zerre kadar hayrın yoktur bana, ağır zararlardan başka! Bırak, bırak beni sigara! Hem biliyor musun, yakıştırmadılar seni yanıma, şimdi anneyken hele ben de yakıştıramıyorum kendimi sana. İki kez, üç kez yakışıksız duruyorsun yanımda. Git be Sigara!

Lanet Olası Empati!

Empati; kendisini karşısındakinin yerine koymaya çalışmak, ötekinin hissiyatını anlamaya olabildiğince yaklaşmak kısaca o kişinin gözünden dünyaya bakmaya uğraşmak. “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi, sen de başkasına yapma!” demek benim için bazen de. Dünyayı değiştirebilecek kadar kudretli, etkin. Yapıcı elbette. Oysa bu duygu bende tam tersi etki yapmakta son zamanlarda. Beni iyileştireceğine hasta ediyor nedense.

Eskiden son derece bencil, kendinden başkasına zerre kadar hayrı dokunmayan biriydim nerdeyse. Şimdilerde, büyük oranda annelik ve bir miktar da yaşlılık nedeniyle gün be gün etkisi altına almakta beni empati duygusu. Ne ki; herşeyde yaptığım gibi empatinin de suyunu çıkardım. Öyle ki; nereye gitsem, ne yana baksam empati yaparken buluyorum kendimi. Her şey ölçüsünde güzel elbette. Ancak o ölçü bende devamlı şaşma eğiliminde.

Haftasonu alışverişteydim. İyice bunaldığım sırada, yaşlı bir teyzenin mavi, deri bir ceketi incelemesine takıldı gözüm. Bilmediğim ve bir anına şahit olduğum hayatlara hikaye uydurma huyum vardır benim.  Bu teyzeyi de es geçmedim elbette. Hikayeler uydurmaya başladım hemen teyzeyle  ve bu deri ceketle kimin için ilgilendiğine dair. Çok düşünmeye gerek kalmadan, hikayenin diğer kahramanı göründü;  annenin aksine oldukça telaşlı  bir genç. Acelesi vardı her genç gibi,  öyle ki mağaza görevlisiyle bile yolu yarılayarak ve sık sık arkasını dönerek, konuşabiliyordu. “Hadi anne!” diyerek koluyla çekiştirdi annesini. Kadıncağızın “Oğlum bak, bu ceket ne güzel!” cümlesi kayboldu gitti bu telaşın ortasında, oğul gayet hissizce çoktan uzaklaşmıştı oradan nitekim. Teyze oğlunun peşisıra  gidiyordu şimdi. Kendimi o teyzenin yerine koymuşum hemen. Empatiyle birlikte kalbim sıkışmaya başladı. Nasıl ki ben de alışverişteyken işlerimi alelacele bitirmeye uğraşıyorum, o sırada ayağıma  dolanan Selim’i görmez, duymaz önemsemez oluyorum ve takıldığı yerden koparmaya uğraşıyorum bir an önce, ben de yaşlanınca işte bu teyze gibi, tam tersi bir durum olacaktı demek ki! O zaman da Selim beni önemsemeyecek ve tutup götürmeye uğraşacak, kimbilir. Zaten etme, bulma dünyası. O teyzenin arkasından bakarken, hem üzüldüm onun adına, hem onun üzerinden Selim’in şimdi önemsenmeyen haline ve o günleri görürsem şayet kendi yaşlılığıma. Garip bir tezattır süregiden; şimdi hoyratça savurduğumuz çocuklarımız nasıl bizim gözümüzün içine bakıyor, bizim onlarla birlikte olmamız için, onlara kulak asmamız için devamlı çırpınıyorlarsa, biz yaşlanınca tam tersi oluyor ve bu kez biz onların gözünün içine bakıyor, bizimle olmaları, bizimle vakit geçirmeleri, bize kulak asmaları için can atıyor olacağız. Empati burada işe yarıyor bazen, nitekim bu düşüncelerin etkisiyle  dizginlemeye uğraşıyorum deliliklerimi.

Annem evine döndü bugün. Gitmesi iki türlü çok dokundu bana. İlki; alışmıştım burda olmasına, aynı şehirde olduğumuzu bilmek tarifsiz bir hazdı. Nitekim yaklaşık 20 yıldır ayrı şehirde hatta ayrı ülkede yaşıyordum ondan. İkincisi de onun yerine koydum kendimi; yaşlanınca ve çocuklardan ayrı kalınca ne hissedeceğimi düşündüm. Yaşam döngüsü ne acıklı şeydir. Önce bir ailede büyüyoruz, anne, baba, kardeşler eşliğinde, derken birer birer ayrılıyoruz evden, baba ocağımız giderek irtifa kaybediyor ve anne ve babamız boşalan evde çocuklarının yolunu gözler oluyor, biz bu sırada başka bir yuva kuruyoruz, iki iken çoğalmaya başlıyoruz, sonra şikayetleniyoruz; koşturmaktan, yorulmaktan, çocukların devamlı bize bağımlı olmasından bunalıyoruz, sonra bizim çocuklarımız da tıpkı bizler gibi ayrılıyor evden, o kalabalık an be an azalıyor, derken boşalıyor ev ve şanslıysak gene iki kişi kalıyoruz, daha acısı tek kalıyoruz. Tabi ömür varsa bunları yaşamaya. Bu döngünün ağırlığı altında eziliyorum düşündükçe.

Bir de yetmezmiş gibi bir başka düşünce edindim Kerim’den beri. Empati kendini karşındakinin yerine koymaksa, ben bu işi daha da ağırlaştırdım işkenceyi arttırmak için adeta. Artık karşımda olsun olmasın, cümle nebatat, hayvanat  ne varsa yerine koyar oldum kendimi. Kerim doğduğunda 2 gün yoğun bakımda kaldı. Aradan 6 ay geçti, o günler epeyce eskide kaldı çok şükür ama ben o hal üzerine kaldım diyebilirim. Nerdeyse Kerim’e baktığım her an yoğun bakımdaki bebekleri, onların ebeveynlerini, hatta anne ve baba şefkatinden mahrum, terkedilmiş bebekleri düşünüp dertleniyorum epeyce. Kerim’in bir şey isterken ağlaması ve ağlarken birilerinin şefkatle ona geleceğini bilmesi düşüncesi beni başka derinliklere sürüklüyor. Ya diyorum terkedilmiş bir bebek bu hissi taşır mı, o ağlayınca ne hisseder, onun nazını çeken bulunur mu, diyerek bu kez görmediğim nice bebeğin yerine kendimi koyup, gözlerim dolu dolu işlere koyuluyorum. Sanırım loğusa bunalımından çıkamadım, ne zaman girdim onu da bilmiyorum ya.

* fotoğraf: N. Bilge Ceylan ve Babası