Çalınmış Güzellik*

Dün, yüzümün eski günlerdeki gibi incecik olduğunu gördüm düşümde.  Dolayısı ile mütebessim bir giriş yaptım güne. Şimdiki zamanda, tam şu anda, zahmetsizce geri gelen narin yüzümün aksini görünce aynada, o tatlı hisle uyandım sabaha. Aynaya bakmadım tüm gün özellikle, o his içimde saklı kalsın diye. Şu his peydahlandı içimde bir de; Rüya olan dönüşecekti pek yakında gerçeğe. Diyetler, kısıtlamalar, zorlamalar, ikide bir tartıya çıkıp, bir sevinip iki ağlamalar olmadan, kendiliğinden, rahatça hem de. Ah, keşke!
Selim’den önce kilo sorunu nedir bilmedim ben. Ömrüm boyunca ince, narin, nazenin idim bildiğim. Anımsıyorum da bir zamanlar  kilo almaya dahi çalışmışım. Bendeki büyük fiziksel dönüşüm doğumdan sonra oldu. İlk 6 ayı saymazsak, 70 kilonun altını görmedim bir daha. Kiloların gideceğine dair yılgınlığa düşsem de ara sıra,  ümidimi korudum çoğunlukla. Lakin 5 yıl oldu, benim gündelik misafir addettiğim kilolar  önce yatıya kaldı, ardından ev sahipliğine soyundu. Şimdi bünyemle pek kaynaşmış vaziyette, istedikleri gibi fink atıyorlar dışarda ve içerde. Üstelik diyetler, diyetisyenler eşliğinde zar zor eksilen 10 kiloyu da, ikinci bebeği fırsat bilip geri kattılar bünyelerine. Ümitvarım, lakin Hipotrioidi hastalığı da eklenince üstlerine, yapıştılar iyiden iyiye ve ümidimi korumak güçleşiyor bu halde. Dolayısı ile pek kıymetli idi hissettirdikleri ile rüyamın kendisi.

Her ne kadar kilolar  bedenimi sahiplenseler de ben onları benimseyemedim, şişmanlığı kabullenemedim. Eskiden alışverişe çıkmaya fırsat arayan ben şimdilerde kendime dair birşeyler bakmayı mümkün olduğunca erteliyorum. Çok çaresiz kaldığımda ancak giyecek birşeyler alıyorum. Çarçabuk ve özensiz! Dışarı çıkmayı sevmiyorum bu sebepten. Nitekim evde kendi halimde, abdalımsı kıyafetlerle, aynalardan yüzümü çevirerek mutlu mesut yaşıyorum. Lakin ne zaman dışarı çıkmaya kalksam, mecburen aynaya bakıyorum ve gerçekliğimle yüzyüze geliyorum. Kendimden gizlediğim hoşnutsuzluğum ayyuka çıkıyor vesselam. Bu sebepledir ki, dışarı çıkacağım zamanlar, oldukça tahammülsüz, alabildiğine sevimsiz ve çekilmez oluyorum.

Eski arkadaşlarla görüşmek istemiyorum mesela, o şaşkınlık ifadesi ile karşılaşmak, hele ki densiz sözler duymak istemiyorum. Yeni insanlarla tanışmak istemiyorum, nitekim ilk izlenimi mundar etmek istemiyorum. Memlekete gidemiyorum, bilhassa annemin fazlasıyla açıksözlülüğünden nasibimi almak istemiyorum. Nitekim annem en son İstanbul’a geldiğinde, beni en uygunsuz pozisyondayken yani Michelin* gibi katlanmış göbekle oturmuş vaziyetteyken  yakalamış ve ben -işte geliyooor!- korkusuyla yüzüne dahi bakamazken; -kim derdi ki benim narin kızım bu hale gelecek diye!- diyerek bombayı patlatmıştı. Üstelik dediğine göre bir kaç gündür moralim bozulmasın diye kendini de tutmuştu. 

Bir de kayınvalide tarafı var bu durumun. Kayınvalidem epeyce güzel ve bakımlı bir kadındır. İncecik, oldukça hoştur. Dış görünüşe ziyadesiyle önem verir. Hatta bu durum önem verdiklerinin başında gelir. Beni her gördüğünde yaşadığı hayal kırıklığını da anında sezdirir. Üstelik sezdirmekle de kalmaz, her karşılaşmamızda, -kilo vereceksin değil mi?- diyerek içindekini de dillendirir. Sevgili oğlunun yanına yakıştırmaz bu halimi bilirim.  Kötü niyetli değil, annem gibi tutamaz kendini onu da bilirim, lakin ya ben  neyleyim, ne diyeyim? Üstelik benim bir şey demiyor olmam onlarda bu devasa bedeni kabullenmişim izlenimi  uyandırıyor ve  diller daha da uzuyor, onu da bilirim. Bir de yetmezmiş gibi sineye çektikçe yemeğe saldırırım ve bu kısır döngü içersinde büyür de büyürüm! Enine!

Dün evin telaşesi içinde devinip dururken aynaya ilişti gözüm gayri ihtiyari. Manzara felaketti. Fazlasıyla haşır neşir olduğum çamaşır suyuyla lekelenmiş tişört göbekle havalanmış, altta şekli ve şemali tamamen dağılmış pijama enine genişleyerek, bünyemi daha da abartmış, saç baş banyo buharı ile iyice kabarmış haldeydi. Tişörtümü düzeltmeye yeltenirken iğrendim bu görüntüden ve İlter’e seslendim -sence bu güzelliği, bu seksalepiteyi neye borçluyum?- dedim. Yetmedi, -benim bunca güzelliğimin seni ezmesin, kendini yanımda kötü hissetmeyesin- diye öz alaylarıma devam ederek bir de kocanın gözünde kendimi rüsvay ettim. Bir zamanlar kendinden memnun olan o kadın gitmiş, yerine kendi görüntüsüne tiksinti ile bakan bir kadın gelmiş vesselam, acıyla farkettim.

İki tane güzel çocuk bahşedildi bana. Binlerce şükürler olsun Allah’a.  Lakin sanki bende olan ne varsa , aklım dahil onlara akmış, bana da bu yozluk  kalmış. Ve gün boyu bakıp da doyumsuz güzelliğime (!) kah –Endamın Yeter- şarkısını, kah  “Güzel ne güzel olmuşsun!”*** şarkısını döndrüp durdum içimde.

—————————————————————————————————————-

*Çalınmış Güzellik– Sevdiğim filmlerden biri. İsim ordan.
**Michelin benzetmesi elma yarım, bilge yanım Karmaşıksarmaşık‘tan.
***Pejmürde hale  ithafen söylenen bu şarkı da Isoon‘dan dolandı dilime. Bir de Yaruze ile konuşmamızdan kalan.

Dalgalı Günler – II

Pazartesi gününe tam bir dalga hareketi hakimdi. Üstelik periyodu azalan  nitelikteydi. Tepe noktası, sönme noktası, artan & azalan frekansı, üst üste binen dalgaları ile sahiden de şaşırtıcı idi. Gün güzel başladı. Nitekim ev temizdi. Keyifle dağınıklığı topladım. Çocukların kahvaltı ve tuvalet fasılları bitti. Ekrana bakıp, sadece gezerken ve yazamamaktan bir nebze burukken gene de mesuttum. Nitekim klavyem hepten çığrından çıkmıştı, ascii karakterler bile işe yaramıyordu. Bir gölge gibi takip ediyordum blogları. Komşu gezmelerine habersiz katılıyordum vesselam. Bu sırada bir telefon geldi. Şeyma’m idi arayan. Günüm aydınlandı o narin, nazenin ses ile. Daha da mes’ud oldum.
Öğlen Kerim’e yemeğini getirirken  nasıl oldu bilmem elimdeki tepsinin altında kalan Kerim’e diz attım. Toparlayayım derken ayaklarım birbirine dolandı, dolanırken Kerim’i de araya kattım ve çocuk kafa üstü arkaya yattı. Tepsiyi bırakıp Kerim’e koştum. Kerim çıldırmış gibi ağlarken Selim titremeye ve kızgın sesler çıkarmaya başladı. Kardeşinin başına bir şey geldiğinde bu türden asabiyet krizlerine girdiğinden -Birşeyi yok, sakin ol!- dedim Selim’e. -Ben ona üzülmüyorum anne, ona bu kadar ilgi göstermene kızıyorum- dedi. Kalakaldım. Bir süredir hiç görmediğim kıskançlık alametleri göstermeye başlamıştı ama böylesine aşikar etmemişti. -İnşaallah benim de başıma bir kaza gelir de, bana da böyle davranırsın!- diyerek sonlandırdı konuşmasını ki beni derbeder etti. O günden bu yana davranışlarımı sorgulamaktayım.
İkindide Selim’le Can (Canko&co.) ve Erin‘e birşeyler hazırlamak üzere işe koyulduk. Lakin Kerim uyanıktı. Ve Selim’in yaptıklarını bozmak için can atıyordu. Önüne ne koyarsak koyalım istikametini değiştirmeyi başaramıyor, rotasını öte yana çeviremiyorduk. Selim iş yaparken ben devamlı Kerim’e meşgale bulmak, olmadı elimle durdurmakla meşguldüm. Bu engellemeler sırasında tek ayağı üzerinde neredeyse ayağa kalkma hamlesi yapan Kerim kapıya tosladı ve hafif sandığım acının büyük olduğu Kerim’in canhıraş ağlaması ve morarmaya yüz tutan yanak kemiğinden anlaşıldı. Şükürler olsun ki daha ciddi birşey olmadı.
Akşama doğru bir telefon daha geldi. Bir süre önce Yemeksepeti.com’dan Ziya’ya sipariş vermiştim. Gelen sipariş berbattı. Bambaşka bir menü, eksik gedik konulmuştu. Biz de çok aç olduğumuzdan yedik, yedikten sonra da arayıp şikayetlendim. Bir başka siparişe telafisi yapılacağı söylendi. Konu kapandı. Lakin ben bir de siteye yorum bıraktım. Biraz da acımasızca yazdım. Arayan Ziya’nın sahibiydi. Çok samimi bir biçimde özür diliyor ve büyük bir ısrarla gelin misafirim olun, sizi çok üzmüşüz diyordu. Utandım bu kez. Nitekim Koşuyolu Şubesi’nin ilk yemeksepeti siparişi imiş benimkisi. Ben de özür diledim, ilk olduğunu bilsem o şekilde yazmazdım dedim. Üzülmüştüm sahiden de.
Pek muhterem, çok muhteşem kocam; İlter, arkadaşlarıyla sohbete dalıp bir cafede, eve geç geldi. Dolayısı ile klavyeyi de geç getirdi. Çocuklar uyudu. Ortalık sakinledi. Kahvemi koydum. Gene çok mesuttum. Bir heves oturdum ekran başına. Çok sevdiğim bloglardan olan Canko&co.’ya bir göz attım. O da ne? Esra kapatıyormuş blogu. Sebeplerini anladım anlamasına da içime bunu anlatamadım. Bir hüzündür çöktü üzerime.  Akşamım ağırlaştı, taşıyamakta zorlandım. Yazı yazamadım. Uyumaya yollandım.
Arkası Yarın….

Dalgalı Günler – I

Cumartesi günü dışarı çıktık ve o günden bu yana bir dingin, bir dalgalı halet var üzerimizde, evimizde. Anneme sorsan, nazar der, eminim. Çarpılmışa döndük, haklı olabilir nitekim. Olaylar silsilesi başgösterdi eve girdiğimizde. Ahali fazlaca gezmenin etkisi ile hasretle kucaklaştı evle. Selim oyuncaklarına koştu, Kerim böceğimsi gezinmelerine ve kaynaşmalara koyuldu, İlter herkese derhal portakal suyu koydu ve ben de rehavetle koltuğa yığılıp, ekran başına oturdum. Ne olduysa orada oldu ve duble bardaktaki portakal suyu önce dikey, sonra yatay atış hareketi ile uçuşa geçti. Tuttum, tutayım derken neredeyse tamamı laptopun klavyesine isabet etti. Üstelik ayaklarımın altında Kerim. Şükürler olsun ki bunca hengame içinde bardak kırılmadı, Kerim’e bir zeval gelmedi. Sadece boca olan yapışkan sıvı vardı alabildiğine her yerde. Masadan şıpır şıpır damlayanlar, koltuğa saçılanlar, Kerim’e ulaşanlar, sandalyeye bulaşanlar, benim üstüme yapışanlar… Tam bir rezaletti. Üstelik ben ayağımı dahi yere koyamazken, Kerim önce şaşkınlık, ardından keyifle dökülen sıvı ile oynamaya koyuldu. Hangi birine yetişeceğimi bilemedim. Selim ise şaşkınlığını atlattıktan sonra kahkahaya boğuldu. Sinir bozucu bir durumdu.
Laptopu ters çevirip ortalığı temizlemeye koyuldum. Bir kaç kez üstünden geçtim temizliğin.  Daha oturmaya yeltenmeden bir başka kazaya şahit oldum. İlter’in, masaüstünde unuttuğu ütünün sarkan kablosu, kablo delisi Kerim tarafından aşağıya çekildi. Ve o an tam bir ağır çekimdi. Ütü ağırca aşağıya uçarken ben seyre daldım dualar ederek. Ve şükürler olsun ki tam altında duran Kerim’e değil hemen yanına isabet etti. Kerim canhıraş biçimde ağlarken ben de İlter’e söyleniverdim vakit kaybetmeden. Bu sırada neyse ki İlter unuttuğumuz ekmeği almak için dışarda idi. Evde olsa o kriz anında iyi de bir kavga patlak verebilirdi. Geldiğinde benden ziyade Selim saldırıya geçti. İlter alabildiğine endişelendi. Gece yarısında farketti ki sokak kapısı da açık unutulmuş idi.

Kerim’in saat başı uyanıklığı ve gözler kapalı devamlı ağlaması ile sabahı ettik. Pazar günü  nispeten dingindi. Bir tek klavyemin hali içler acısı idi. Nitekim zar zor çalışan tuşları göz göre göre kaybetmekte idim. Kart kurt sesler eşliğinde -space- tuşu gitti. Ve anladım ki bu tuş çok kıymetli idi. Su gibi, ekmek gibi idi hatta. Onsuz hiçbirşeyi dile getirmek mümkün değildi. Tuşu tamamen sökene dek bir ümit düzelir dedim, ancak bekleyişim nafile idi. En son içindeki malzemeyi de koparıp atınca İlter, ümidimi tamemen kestim.  Üstelik bu laptopun üçüncü arızası idi ve gönlüm bir kez daha tamire göndermeye, eskimiş bu alete  yatırım yapmaya meyilli değildi.

Yazamayınca da içimde epeyce şey birikti. Sanırsın cümleler benimle alay etmek üzere biraraya gelmişlerdi, üstüne bir de dil çıkarıp -yakalayamazsın ki, yakalayamazsın ki- demektelerdi şımarık çocuklar gibi. Yakalayamadım gitti.

Bu günün dalgası ve dalgasının da tepe noktası Selim’in her zamanki gibi dört duvar esnasında koşması, kudurması, kendini ordan oraya deliler gibi savurması sırasında kapıya kafa ve omuz atması oldu. Kolay ağlamayan Selim böğürerek ağladı, üstelik buz koymamızı kendisi teklif etti. Şükürler olsun ki bir kaç ufak morlukla atlattı bu kazayı. Ve Pazar bitti. İlter’le ortaklaşa yaptığımız temizlikle neticelendi üstelik.

—————————————————————————————————————

*Tam bu yazıyı yazarken mail, yorum bombardımanına tutuldum dün. Bloglar kapanıyor diye. Elim ayağım birbirine girdi. Velhasıl Dalgalı Günler 2 bölümden oluşan bir seri olacakken dünün de etkisiyle bir seriye dönüşebilme yetisi kazanıverdi:)

**Yazıyı da normalleşmek adına buraya gönderiyorum. Bu bulutlu, sersem sepelek hava dağılsın diye

İtiraflarım!

Geri dönüş yapmam gereken mimler, sobeler, ödüller çığrından çıkmış vaziyette bende. Hesabını tutamadığım, kimden, nerden geldiğini asla ve kat’a hatırlamadığım onlarca şey var yanıtlamam gereken biliyorum, hissediyorum! Kimi zihnimde, kimi taslaklarımda, kimi notlarımda duran ve kimi de ne yazık ki boşlukta salınan. Buraya yazı yazacakken içimdekini yazmadan edemiyorum. Kendim berbat hissederken başka şeye odaklanamıyorum. Misal son bir kaç gündür yaşananlara binaen sıradan şeyler yazamıyorum, yazmayı düşünsem bile bundan haya ediyor ve kendimi çekiyorum. Dolayısı ile gelen ne varsa erteliyorum da erteliyorum. Ve öyle bir hale geliyor ki içlerinden çıkamıyorum. Üstelik ben yazana dek çoğunun  üstünden çok zaman geçmiş, çoğu rafa kaldırılmış, çoğu manasızlaşmış oluyor.  Sadece koca bir yük gibi  sırtımda duruyorlar. Ve sonunda pes dedirtiyorlar bana. Sanırım çoğunu bu saatten sonra yazamayacağımı kabullenmem gerekiyor. Bana gönderi yapan herkesten de bu vesileyle özür diliyorum. Hatırladıklarımı ve taslaklarımda duranları yazmaya inandırarak kendimi yola devam ediyorum. 
Sevgili Sezom, bugünkü yorumuyla bana hatırlatıyor durumu bir kez daha. İrkilmeme, silkinmeme ve artık durumu kabullenmeme sebep oluyor. Kendisi gönüllü terapistimdir. Ürüne bakıp da terapiye çemkirmeyiniz zira onun terapisi olmasa anlık bile iyileşme göstermeyebilirdim. Bana iyi gelecek sihirli kelimeleri az değildir.

Bugün aklımda kalan ve fıtratıma da uygun olan;  Pi-nik Kuş, Ayça’m dan gelen bir sobeye, vira Bismillah! diyeyim. Belki gerisi gelir. İtiraflar Sobenin konusu. Ben bu konuda daha önce kendiliğimden yazmıştım. Şöyle nitekim. Yazarken de bu serinin devamının gelebileceğinden bahsetmiştim. Şimdi bu sobe vesilesiyle Bölüm 2’ye geçeyim.

* Konuya sigara ile başlamak istemezdim lakin ilk aklıma bu geldi. Sigara içtim ben ara sıra. Ve üstelik kötü hissetmedim. Sadece Selim’e sigara için ahkam keserken ve sigaraya vurun kahpeye misali davranırken riyakar davranışımdan utanç duydum. Annelik riyakarlıkla yürüyen bir iş sanki. Tümden samimi olmak mümkün değil ne yazık ki!

* Kerim çok güzel ve çok tatlı bir bebek oldu. Onun için kuduruyorum. Selim’in oyunlarından vebalı görmüş gibi kaçıyorum ama Kerim’in yumuşak oyunlarına katılmak için can atıyorum. Bazen Selim kötü düşünecek diye tutuyorum kendimi, bazen tutamıyorum.
* Bebek delisiyimdir ben. Selim’de ilk bebek telaşından olsa gerek ; hep zaman geçsin, her badireyi atlatayım gözüyle baktım. Ve ne yazık ki o güzel bebekliği ıskaladım. Kerim’de ise zor da geçse günlerim, bebekliği geçsin istemiyorum. Ve üçüncüye bu deli halimle bile sıcak bakıyorum, BAZEN!
* Ahkam kesmelerden hoşlanmıyorum. Ahkam kesen yazılar gördüğümde arkama bakmadan kaçıyorum. Uzmanı bile değilken bir konuda ahkam kesmeyi ayıp buluyorum. Ola ki ahkamı kesen ben isem ve kendimi bu işi yaparken yakalamışsam çok utanıyorum. Benim inancıma göre kişi bugün ahkam kestiği, büyüklendiği, -asla yapmam!!- dediği her şeyi yarın yapabilir, ki büyük ihtimalle de yapar. Koşullar nereye götürür bilinmez,  -beşer şaşar!– benim bildiğim!
* Deli Anne ismine bakıp da buradaki ironiyi görmeyen ve bunu saldırı fırsatı bilen ya da  büyüklenmeye yeltenenleri görmezden gelmeye çalışıyorum. Ama gene de sinirlerimi bozmayı başarıyorlar itiraf ediyorum. Elbette deli de değilim, hasta da değilim! Şükürler olsun ki; aklım yerinde. Sadece kendimi, deli ve aşırılığa kaçan taraflarımı  fazlaca deştiğim ve bunu da aşikar ettiğim için uzaktan öyle görünebilir. Ben ironiyi çok severim. Öz eleştiriyi de, öz aşağılamayı da. Ama bu demek değil ki; başkasının bunu yapmasına izin vereceğim! Ben hep şunu derim; insanoğlu keşke kimseyi eleştirmese de sadece kendini eleştirse. Herkese acısa da bir kendine acımasa! (eziyet anlamında değil, eleştiri anlamında)
Tam bir itiraf serisi olmadı ama idare ediverin. 
——————————————————————————————————————
* Hala aklımda kalan Yaruze’nin -ilk çocuk- mimi, Fadiş’in -baba- mimi taslaklarımda duruyor. Gülçin’in -babalar röportajı- da aklımda. Bir de şu an ortalıkta olan son iki mim.. Anketimsi olanlar hani. Kimden geldiklerini dahi unuttum. Bir de ödüller var. -En Okunulası Blog Ödülleri- Tekrar teşekkür ediyorum gönderenlere. Üzgünüm isimleri de unuttum. Nitekim iki postu da kaldırınca yorumlar da silindi. Ve gelen ödül haberleri de gitti. Affediniz!

Olağanüstü Bir Gün!

Dün akşam sıkıntıyla uyudum. Libya’daki olaylar, Pepela’dan bir kaç gün önce -burada olaylar başlıyor- diyen bir mail alıp bir daha haber alamamak, günler sonra gelen sarsıcı mail ve çılgın bir trafik peşisıra, mail bombardımanları, yorumlar, ardından Pepela’dan gelen telefon,  ilk konuşmamızın bu şartlar altında gerçekleşmesi, yanısıra konuşmanın çok sıcak geçmesi, onu canımdan can gibi hissetmem, derinden üzülmem bir tuhaf yaptı beni. Sarhoş gibi idim. Ne, ne dediğimi biliyordum, ne de, ne yaptığımı. Kendime, evime, çocuklarıma uzak mı uzak idim. Gece o uzaklıkla ve o dumanlı başla uyumaya gittim. Uyudum, uyandım. Sabahı ettim. 

Görüşüm netleşmemişken daha bilgisayarı açtım. Bir haber var mı bakındım. Zor bir gece olacak demişlerdi Libya için. Endişeli idim. Çıkabilmişler miydi? Diğer gelişmeler neydi? Sabah rutinimi sersem sepelek tamamladım. Kerim’e 2 kaşık mama, 2 mail yoklama, 2 kaşık mama, yorum yoklama şeklinde bitti. Selim’i hepten kendi haline bıraktım. Olmazsa olmaz sabah kahvemi içmeyi  bile unuttum. İşlere koyulmaya hiç mecalim yoktu lakin görüşmeye gelecek bir oyun ablası vardı. Bilgisayarı devamlı yoklayarak, televizyon devamlı açık, işe başladım.

Selim’in odasını toparladım. Salonun yastıklarını bir kenara yığdım, koltuğu süpüreyim diye, elime süpürgeyi aldım ki zil çaldı. Saat 12’ye geliyordu. Kim o dedim, M. Hanım’a gelmiştim, dedi. Allah Allah dedim ve otomata bastım. Bende saç baş karışık, üst baş dağınık. Düzeltmeye uğraştım. Az sonra merdivenleri çıktı genç bir kız. M. Hanım dedi. Evet, dedim.  Ben oyun ablalığı için geldim dedi. Eyvah dedim, ev karmakarışık! Erken geldiniz dedim, saat 1’de gelecektiniz!?’:( ) O ise gayet rahat – Yol hali- dedi ve içeri girdi. Be hey kızım, sen yol hali deyip bunca erken geldin ya benim ev hali nice olacaktı diyecektim ki, onun rahat tavrı ile donakaldım. İçeri girdi. Kusura bakmayın, sizi şimdi beklemiyordum, ev dağınık dedim. Olsun dedi. Peki, olsun dedim. Koyverdim. Ben ki bir çocuk gelse evi dertop ederim, kabullendim bu keşmekeşi. Nitekim karşımdaki öyle buyurmuştu. Nerden geldiniz dedim, Rumelihisarı dedi. Ben bir kez daha şaşakaldım. Rumelihisarı nere, Selimiye nerde dedim.  Ama içimden dedim. Alenen diyemedim, çünkü ben bu kızdan çekindim. Uzak değil mi, diyebildim. Değil, dedi.  Peki, dedim. Tüm cesaretimi topladım ve -özgeçmişinizi aldım; çok yerde çalışmışsınız. Ama neden hep kısa süreli çalışmışsınız; 1 ay kadar çoğunlukla?- diye sordum. Son iki okulun müdürü de problemliydi dedi. Gene peki, dedim uzatmadım. Selim’le vakit geçirmeleri için yan odaya aldım. Selim insana aç, hemen oyuna koyuldu. Lakin abla, kendi aleminde idi. Çocuk sesine aşinalığından kulağı sese tepkisizdi, yalama olmuştu besbelli. Selim gene yeri, göğü, uzayı, evreni anlatırken o hiç dinlemiyor, sorulara cevap dahi vermiyordu. Bir yandan şirkete kızdım. Hani ön eleme yapıyordunuz, hiç mi farkına varmadınız mesleki uyumsuzluğun. Bazen onlarca okul da bitirsen olmuyorsa olmuyordu  ve belli ki bu işi sevmeyerek yapıyordu. Bu da hemen dikkati çekiyordu. 

Bir kaç garip diyalogdan sonra abla gitti. Selim açım, dedi. Mutfağa gittim. Ama yemek hazırlamaya gittiğimi unutup tezgahı temizledim. Selim gene geldi. Anne, hani benim yemeğim dedi. Ömrü hayatında ilk kez yemek için böylesine baskı yaptı Selim. Dünden kalan yemeği koydum ikisine de. Kerim’e yedirirken, Selim -bana da sen yedir- dedi. Uzatmaya takatim yok, -Peki- dedim. Ahtapot anne devreye girdi. Bir o, bir bu deyip kaşıkları sağlı sollu uzattım. Selim yemek istemedi. Sesimin tonunu hiç bozmadım, lakin kaşığı mancınık yapıp suratına yapıştırmakla tehdit ettim. Çekindi, tamam dedi. Ara sıra yedi, ara sıra söylendi. Israr etmedim daha fazla ve bu çile bitti.
İkindide Selim isyan etti. ‘Annelerin görevi vardır. Biri çocuklarına yemek hazırlamak, biri de onlarla oynamak’ dedi. Oyun kelimesi normalde de tüylerimi diken diken etmekteyken bugün kulağıma hepten çekilmez geldi. Evet, haklısın ama ben bugün de oynayamayacağım seninle, dedim.  İşlere koyuldum. İkisi eteğime takıldı. Önce çocukların gönlünü hoş etmek adına biraz oynadım onlarla, süpürge ve kovalamacayla, sonra daraldım sıkışıklıktan ve tutamayıp kendimi bağırdım. Selim kaçıştı, ardından yerde bir böcek misali gezinen Kerim de peşine takıldı. Bir kez daha anladım ki  zoraki oyun, bende -kaş yapayım derken göz çıkarmaya- dönüşüyordu. Çocukları kendi haline bıraktım. Aralıklarla haberleri yokladım. Yerleri silerken Selim ile Kerim oynaşıyordu. Lakin Selim’in ayarı devamlı kaçıyordu. Dozaj için her an uyarıda bulunmak gerekiyordu. Ve ne olduysa oldu Selim elindeki davulu Kerim’e sertçe fırlattı ve Kerim canhıraş biçimde ağlamaya başladı. Giderek nefesi kesilir gibi oldu. Yüzü kızardı. Selim elleriyle yüzünü kapamış, -Hiii!- çekiyordu. Başına gelcekten korkuyordu. Lakin bu kez onun korkusunu gideremedim zira Kerim’in ağzından kanlar akıyordu. Davulu ben de Selim’e fırlattım. Selim korkunun da tesiriyle çılgınca ağlamaya başladı. Kerim’i kucağıma aldım. Selim’e de ağzını gösterdim. Kan görünce bembeyaz oldu, hepten korktu. Kerim’i emzirince sakinleşti. Kanaması durdu. -Kerim’e çok üzüldüm- diyerek bir ağlama krizine daha girdi Selim. Olay bir dingin bir fırtınalı bitti. 
İşlerim bitti. Gene haberleri, mailleri, yorumları yokladım. Ve şuna rastladım. Parçaları birleştirdiğimde Pepela‘yı buldum. Ve emin olamasam da yazmadan duramadım. Yazdım. Gece de üçüncü ağızdan Türkiye’de olduklarına dair haberi aldım. Mutlu uyudum!

Pepela’mız Kurtuldu, Müjde!

Sabahtan beri laptopun başından kalkmadım desem yeridir. Yemek dahi yiyemedim. O insanlar aç bilac, susuz ekmeksiz iken yemeği boğazımdan indiremedim.. Biraz önce kriz masasını aramak istedim. Lakin oradakilerin en yakınları dururken ben telefonu meşgul etmeye çekindim. Uzun zamandır bu kadar tv izlemedim. Devamlı haberleri takip ettim. Ve az önce Ntvmsnbc’yi okudum. Libya’dan sürünerek kaçanları yazıyordu. Dikkat kesildim. 250 kişiden bahsediliyordu. Ve kızından bahsediliyordu hatta ta kendisinden Pepela‘dan… Pepela‘dan yana müjdeyi aldık, darısı cümle darda olanların başına… Ve kalanlar zulme uğramadan kurtuluşa ersin inşaallah!

Yumru

Günlerdir derin bir sıkıntı çökmüştü üzerime, isimlendiremediğim. Önceleri rutin sıkıntılarımdan sandığım, salt kendi hayatımla bağdaştırdığım. Ya da öyle olduğunu varsayıp ötelemeye uğraştığım, hafife aldığım. Oysa derinlere insem bilebilirdim ki; durum benden çok öte, benden çok ziyade idi. Evet, kendi hayatım sözkonusu olsa cüz-i iradeyle içine girebilir, kısmen değiştirebilirdim içimde ve dışımda gelişenleri, lakin bu kez hissettiğim büyük bir irade idi ki, benim zerre kadar etkileyemeceğim. Kolumun kalkamaz hale gelmesine sebep olan, kafamı allak bullak eden, yere ve göğe sığmama engel olan sıkıntının verdiği bulanıklık berraklaştı bugün. Etraf aydınlandıkça sıkıntı -lök diye ortada kaldı. 

Ben orman yangını haberlerini izleyemem mesela. Ağaçların yanması ta içerimin yanması gibi gelir bana. Şehit haberlerini izleyemem. Masumların, mazlumların katledilmesini izleyemem. Bazen kendime -kaçıyor olmaktan- dolayı kızarım ama izleyemem, çaresizlik hissinden, derin üzüntüden ve akabinde rutin işlere doğallıkla girişmekten ve gide gide bu haberlere aşina olup hissizleşmekten korkarım, kaçarım esasen.

Felaket haberlerini izleyemem. Kasırga, deprem… Kaçırılma, kirli emeller uğruna, sebepsizce vurulma haberlerini hiç izleyemem. Ciğerim dağlanır izlerken. Kalp atışlarım, nefes alışım hızlanır, göğsüm sıkışır, ağlarım ziyadesiyle. Ev ahalisi de alışkındır bu deli hallerime. Olur da ağlayamamışsam küfrederim alenen. Ve ne yazık ki örnek bir anne olamam bu sebepten.  Zira geçen gün Selim’in haberleri izlerken -şerefsiz köpekler!- dediğine şahit oldum irkilerek. Hop, neler oluyor derken, -Sen de öyle diyorsun ya anne, kızdığında- dedi gülerek. Haksızlığa gelemem.  Hiç gelemem. Kim olursa olsun haksızlığa uğrayan, onu savunmak adına olurum perişan. Zulme dair haberleri izleyemem. Gazze’de, Myanmar’da, Irak’ta, Afganistan’da, Sudan’da, Nijerya’da tanık olduğum her haksız ölüm ve zulüm tıkıyor boğazımı, kilitleniyorum. Elinde silah ve güç olanın  kendini dünyanın kralı sanmasının, dilediği  gibi davranmasının, bence ileri derece hayvanlığının ve bir gün o gücü kaybederim duygusu taşımıyor olmasının verdiği hoyratlığın, ‘En Büyük Güç‘ü unutup dünya üzerinde büyüklenerek dolaşıyor olmasının verdiği duygu ile çıldırırım. Bela okumaktan çekinir, en büyük iradeye havale ederim böylelerini lakin bir de üstüne küfrederim ki ancak rahat ederim. Şiddeti tasvip etmem tamam ama bıraksalar zalimleri de bir temiz döverim.

Ve bugün. Ve Libya. Ve Pepela! Ve orada sıkışıp kalmış nice insana. Ve -Ya ölüm, ya zulüm!- diyenlerin elinde kalan; silahsız halka yanıyor içim. İçinde bilmediğim biri olmasa bu kadar yanar mıydı içim, yanardı bilirim. Lakin şimdi yanmanın yanına eklendi derin bir endişe. O sıkıntı çıktı ayyuka ancak bir yumru olup duruyor boğazımda. Elim kalkmıyor, çocukları zar zor idare ediyorum. İlter’e bana bulaşma, normal bir durumda değilim diyorum. Şükürler olsun ki, anlıyor! Çocuklar uyuyor. Ortalık karışıyor. Silahsız halkın üstüne savaş uçakları ile bomba yağdırılıyor. Kaybedecek bir şeyi kalmamış insanlardan korkuyorum, endişeleniyorum. Herşeyi, herşeyin sahibi olana emanet ediyorum. Pepela’m;  dua, dua, dua ediyorum!

Dün sesini duydum. Çok narin, çok nazenin… Sanki o değil içinde olan yangın yerinin! -İyiyiz diyordu. Şükürler olsun ki daha iyiyiz. Sana yazdıktan yarım saat sonra döndü tersine buradaki hava!- Dualarımız ulaştı biliyorum. Ve çabalarımız. Ve bugün bir kez daha gördüm ki; az değiliz. Hiç değiliz.

Teşekkürler ediyorum herkese. Gönülden duacı olan, çabalayan, uğraşan! Gıyabında birinin edilen dua makbüldür, mühimdir. Ve çok kıymetlidir. Duaların devamı gelir dilerim. Selametle yurda varmaları için, orada kalanlar için… Dua, dua, dua!

—————————————————————————————————————-
Bugün yazdığım iki postu da sildim. Güvenlik sebebiyle. Sizin de yazdığınız olmuşsa şayet sizden ricam siliniz.

Bana Dövüş Kulübü Gerek!

Tadım yok, nahoşum! Sapkınım şu sıralar, durdurulamaz bir biçimde hem de. Haksız yere çıldırıyorum habire evimdeki sabilere. Kendimi alıp bir temiz dövesim var. Gene ve gene ve gene! Bazen sinirli olduğum zamanlarda kendimi uzaktan seyrediyor ve gördüğüm çirkin manzaradan tiksiniyorum. Kendimden çok ötelere kaçmak istiyorum ama nafile bir çaba olur biliyorum! Oturup içimdeki yaban hayvanı ile anlaşmaya ve onunla yaşamaya çalışıyorum. Ya hep, ya hiç-çi bir bünye için pek zordur oysa elindekine razı olmak ve yetinmek. Yetiniyorum ve bu halle daha da çekilmez oluyorum.
Zor zamanlardan geçiyorum. Daralıyorum, bunalıyorum. İçinden çıkılmaz karar aşamaları, yalnızlık, sanırım tiroitten kaynaklanan gel gitler, hadsiz asabiyetler, zorluk derecesi gün geçtikçe artan rutin işler,  eksikler, gedikler, yetişememe, normalleşememe, şartlara kızgınlığım, insanlara kızgınlığım, dünyaya kızgınlığım hatta eriyen buzullara, hunharca katledilen foklara, balinalara, yunuslara, patlayan bombalara, masum insanların katline, bu haberleri olağanlıkla dinleyebilmeye, bir iki üzülüp yemek yemeye devam etmeye, lay lay lom gülebilmeye, silahlar altında yaşayan çocuklara bir iki ah vah edip de -ah çocuğum brokoli yemedi, vah organik beslenmedi- demeye ve daha nice  eyleme ya da eylemsizliğe kızgınlığım, içimde zor yatışan, ama kolay tutuşan yangını körüklüyor habire. Nietzsche gibi hepten delirmekten korkuyorum.

Ama en kötüsü işler ne zaman güçleşse tüm hıncımı çocuklardan ve bilhassa Selim’den almaktan sebep, kendime kızgınım. Üstelik nicedir bunu kanıksamış olmaktan ve üzerinde düşünmeye dahi değer bulamamaktan dolayı çifte kızgınım kendime. Gücüm dünyaya yetmediğinde, gücümün yettiğine kızmakla gösterdiğim acziyetten dolayı çok kızgınım kendime!!! Bırakın dünyayı komşuya kızsam  önce Selim’i paylıyorum. Üstelik ilk onu kollamam gerekirken, ben onu harcıyorum hemen. Sebep? Bana muhtaç olması mı? Beni bırakıp gidemeyecek olması mı? Çok acıtıyor içimi bu düşünce!
Kızıyorum haksız yere ve odana git, diyorum. Sakin değil, bağırmanın son raddesinde. Odasına gidiyor, bazen didişiyor benimle. Daha da kızıyorum, sindirmeye çalışıyorum. Bana dönüp diyor ki; “Sen bana kötü davrandın, nasıl ben ceza alıyorsam sen de almalısın. Sana 5 gün haber izlemek yok! Puan da yok!” Eskiden bu durumda koyverip gülerken artık gülmüyorum, daha da kızıyorum. -Seni sevmiyorum!- diyor ve ağlayarak odasına gidiyor. Bana söyleyebileceği en yaralayıcı cümleyi sarf ederek içimi yakmaya çalışıyor. Tıpkı benim onun içini yaktığım gibi. İçim yanıyor. Neyse ki yanıyor. Ortalık sakinleşiyor ve -Beni bağışla!- diyorum. Bağışlıyor elbet. Gönlü geniş, peygamber ahlaklı oğlum Selim. “Bir şey olmaz anne, ben de haksızlık ettim sana!” diyor. Etmedin, diyorum, sarılıp öpüyorum, etsen de çocuksun sen, diyorum. “Seni seviyorum anne!” diyor, “Sesin böyle yumuşakken kalbim duracak gibi oluyor, hatta ağlayacak gibi oluyorum!” diyor. “Seni sevmiyorum derken de kızgınlığımdan söyledim” diyor. Ve önemli değil bana yaptıkların, yani o kadar da önemli değil diyor, beni daha da acıtıyor. Maalesef gün mutlu sonla bitmiyor. Bu hikaye devr-i daim ediyor kısa sürelerle. Ben hastalıklı tipler gibi bir kız, bir yumuşa, bir bağır bir özür dile sarmalında çocukları haşat ediyorum. 
Korkunç bir ana tanıklık ediyorum bir süredir; insan koyverdikçe koyverdiği çirkeflikler alışılageliyor, kanıksanıyor. Ki en çok bu acıtıyor beni. Eskiden daha çok  kendimi düzeltmeye çalışır, onarmaya odaklanırdım kötü zamanları. Üstün bir çabayla daha aza indirgerdim kızgınlıklarımı. Şimdi giderek tonu artıyor sesimin, davranışlarımın ve yabanlığımın. Ve giderek daha az umursuyorum hoyratlıklarımı, daha az vicdan azabı çekiyorum, daha olağan geliyor kabalıklarım. Daha az düşünüyorum üzerinde sertliğimin, adaletsizliğimin ve en önemlisi, neden ve niçinlerin. Bugün sesimin sınır noktasını keşfettim mesela. İğrençti. Öylesine iğrençti ki başıma korkunç ağrılar girdi. Ben benden kaçamazken, ben dahi kendime dayanamazken bu çocuklar n’etsindi? Nereye gitsindi? 
Bir Fight Club bulmalıyım kendime. Kendimi ıslah etme yöntemlerim tükendi. Usulca konuşmalarım, kendimi adam yerine koyup dert anlatmalarım beyhude.  İçerdeki yaban hayvanını ehlileştirmek  adına tek yöntem kalıyor geriye; kendine şiddet! Edward Norton misali kendimi duvardan duvara atmalı, savurmalıyım bedenimi. Ki içimdeki yabana iyi bir gözdağı verip pes dedirtebileyim. Bir daha yapmasın! Kıymasın kuzularıma! Hele ki kara kuzuma hiç kıymasın. Bir daha yapmasın! Yaparsa tekrar ağzının payını vereyim. Bir Fight Club bulmalıyım kendime.

Kaşıkçı Elmasım*

Umumun düşkünü olduğu bende tiksintiye yakın bir etki doğurur.  Kendi adıma! Trend olan ne varsa aksi yöne  kayarım ışık hızıyla. Anarşist ruhum kabarır böylesi durumlarda. Bir türlü gerçekten içime sindiremem üstüme iliştirilenleri. Açıktan açığa yahut gizliden gizliye dayatılanlara kabulümdür diyemem. Olsa olsa kaçmama vesile olur sebep olan ne varsa.

Özel günlere hissiyatım da bu şekildedir. Bizim evde doğum günleri kutlanmazdı, kim ne zaman doğmuş bilinmezdi. Doğum günlerinin diğer günlerden ayrı tutulduğuna dair tek aşinalığım televizyonda şahit olduklarımdı. İstanbul’a geldiğimde ise canlı şahidiydim doğum günlerinin ne denli ciddiyetle ele alındığının. Aldırmadım. Başkasının doğum gününü içtenlikle kutladım lakin sıra bana gelince, tek başına  kutlama kelimesi bile  bir kaç beden büyük durdu bende. Kendimi alışmaya zorlamadım. Olmadı. Hepten bıraktım. Dolayısı ile ne benim doğum günüm kutlansın beklerim, ne de ben kimsenin doğum gününü bilirim. Çok nadirdir tarihleri aklımda tuttuğum. Lise yıllarında Takdir belgesinden başka şey almayan bu müstesna insanın, kopya çektiği tek ders olmuştur Tarih nitekim.

Kimi insan vardır ilişkisinde her aşamayı hardisk gibi kaydeder. Hayranıyımdır böylesi bir hafızanın. İlk tanışma,  isteme, söz kesme, nişan, kına, düğün, balayı diye giden her farklı sıfatta bir seremoni yapılır. Bir de bunlar doğum günleri ve sevgililer günü ile katmerlenir, neredeyse yılın her sıradan günü kutsal olur. Bense çok uzağında bu durumun;  en yakınlarımın doğum günlerini bile unuturum. Ve dahi kendi doğum günümü, evlilik yıldönümümü. Gelgelelim gene de analık tarafım der ki; Be hey kadın! kocanınkini unuttun aldırmadın, kendinkini unuttun aldırmadın, bari çocuğununkini unutmayıp, kutlasaydın!

Selim’i bir eksik bir fazla hatırladım hatırlamasına da kutlamaya gelince çok zorlandım. Öncesinde planlar kursam da, belirli birgün ve -illa ki kutlanmalı- duygusunun getirdiği baskı ile yıprandım. Baskı ki beni vahşi bir hayvana dönüştürür, tanınmaz olurum. O gün Eti Puf’ un üstüne koyduğum bir kibrit çöpü ile kutladım doğum gününü, tıpkı çocukluğumdaki gibi. Hediyesini verdim; İlter’in İngiltere’den getirdiği ve bir kısmını sakladığım dinozorları. Özel bir şey almaya bile uğraşmadım. Asıl kutlama gününe sakladım gerisini. Lakin günler ilerledikçe birşeyler yapma isteği zoraki bir eyleme dönüştü. Sonunda sadece istediği şekilde yaptırılan pasta, bir iki dost, bir kaç balondan oluşan zayıf bir kutlama ile bertaraf ettim doğum gününü. Bir yanım; -O, senin Kaşıkçı Elmasın, daha değerli kutlamalı yanısıra blogda ona düzinelerce güzelleme yazmalıydın!- derken diğer yanım ise, -Aman canım sen de, daha iyi olmaz mı çok da önemsemese!- deyip kapıştılar birbirleriyle. Ben de iki tarafın gönlünü aldım, almaya uğraştım. İşte ortaya çıkan sonuç;

————————————————————————————————————————

1-Zar zor iki dirhem bir çekirdek giyindi, zar zor poz verdi. Üstelik gülümseme alabildiğine yapmacık. Yaş ilerledikçe ne zor duruyorlar objektif karşısında. Küçükken bol bol çekmek lazım.
2-Grand tuvalet halden geriye kalan şıklık (!). Atlet üstüne yelek. Kendine has bir tarzı var oğlumun:)  Şahididir bu poz, pasta gelene dek ne denli dağıttığı bir erkek çocuğunun.
3-Artık fotoğraflarken normal duruşu yakalamak çok zor. Hep bir anormallik, hep bir şımarma hali mevcut.
4-Timsah, köpekbalığı ve dinozor hastası olunca seyreyleyin pastayı. Tamam timsah korkunçtu lakin görüntü sanat eseri idi. Seyri benim için bile doyumsuzdu. Çocukları kendi haline bıraktık. Biri bacağından yemeye başladı, biri plakalarından çekiştire çekiştire. Timsah deşinince kesmeye koyulduk.
5-Oğlumun koca harflerle ifade ettiği -DOSTUM!- dediği kuzeni. 
6-Küçük kardeş bile ağabeysi için kravat taktı. Önde Selim, arkada Kerim. 
7-Selim’in iki gün çişi ve kakası yemyeşil renkte idi. Başta İlter’le ben epey endişelendik, ben Demir ilacına yordum ama birden uyandım. Yediği yeşil şeker hamurundan imiş sanırım. 

*Kaşıkçı Elmasım: Selim’e takmaya doyamadığım hitapların sonuncusu.

Karmaşık Sarmaşık*

Karmakarışığım. Meğer daha önce ne de berrakmış hayatım, zihnim ve de günlük akışım, sadece kıymetini anlamamışım. Meğer karmaşık sandığım halimde bile ap-akmışım. Meğer -hep bulanık görüşüm- derken gelecek bulanıklığından bi’haber, saf bir aylakmışım. 

Şimdi çocuklarla geçen safiyane zamanlara iç geçiren, tüm düzeni tepe taklak olan bir kadınım. Karmaşık zihnime eşlik eden bir ev, içinde olduğum. Düşüncelerim gibi birbirine geçmiş odalarım, banyom, mutfağım. Karman çorman hep eşyalarım. Çamaşırlar dağ olmuş yıkanmayı beklemekte, bulaşıklar desen tezgahta dizili, ikinci kata çıkmak fayda vermemekte. Makinadaki temiz bulaşıklar bile tükenmekte. Bu  durum kısmen huzur vermekte nitekim bu vesileyle yerleştirilme derdi de çözümlenmekte. Ahali ise hayatta kalmaya yetecek asgari düzeyde eylemler içinde, idareten bir yaşam sürmekte. Kerim’e öğlen kavanoz maması, Selim’e gevrek ve balık kroket yedirilmekte. Meyve ile uğraşmak yerine meyve suyu içirilmekte, düzenli değil, bazen elbette. Çocuklar bir kez reddetti mi tabak derhal götürülmekte. Israrcılık, düşkünlük, sıkkınlık bertaraf edilmiş vaziyette. Sarmaşık düşünceli bireyler içindeki pek karmaşık bu evde mutlu bir aile var haliyle.

Gidelim, gideceğim, gitmeliyim, gidiyorum derken gitmeye dair iki konu büyüklerin zihnini meşgul etmekte bir süredir. Ve dahi Selim bile fikrini beyan etmekte. Elbette külliyen gitmeyi reddetmekte. Ya oyuncaklarım, ya dinozorlarım, peki ya kitaplarım diye dertlenmekte. Ardından kendine iyi gelecek formülü hemen geliştirmekte; -Oradan Amerika’ya ve Japonya’ya gideriz inşallah dii-i mi Anne? Dinozor müzesine de gideriz! Di-i-mi anne?- cümleler eşliğinde.

Şükürler olsun ki bu arada Selim’in ertelenen doğum günü kutlaması, aile kahvaltıları bir nebze toparlanmaya oldu vesile. En azından kalmadı kir pas derinlerde, bütün karmaşıklık yüzeyde. Ve bu da bana gizli bir huzur vermekte. Nitekim her ne kadar iki çocuk vesilesiyle dağınıklık içinde yaşama yetimi geliştirsem de, derinlerde olduğunu bildiğim bir kir  düşüncesi öldürebilir beni gene de.

Neticede asayiş berkemal! Sadece gitmelerle olduk hemhal. Buradayım. Buradayız henüz! Endişeye yok mahal!

—————————————————————————————————————–
*İsim Karmaşıksarmaşık blogunun sahibesinden alıntıdır. Kendisi elma yarım, bilge yanımdır. Lakin buralara pek uğrayamamakta, blogu gibi beni de öksüz bırakmaktadır.

** Yokluğumda gerek mail, gerekse yorum yazmak suretiyle hal hatır soran, endişelenen ve samimiyetlerine bir kez daha mazhar olduğum; Şeyma’m, Sibel’im, Küçük Mucizem, Sevgi’m, Gülçin’im, Ayla’m, Gönül’üm, Peri’m, Dilek’cim, Gül’om, İkizlerin Annesi, terapistim Sezom , Can’ın güzel annesi ve diğerleri çok teşekkürler. Ey ilgi ne güzel şeysin:)