Tag Archives: Çocukta Şiddet Duygusu

Erkek Çocukları, Güç ve Şiddet

Erkek çocuklarının doğasında şiddet olduğunu ispat eden en iyi örneklerden biridir Selim. Ne denli uğraşırsanız uğraşın, ne denli başka taraflara kanalize etmeye çalışırşanız çalışın, bir yerde illa ki şiddet duygusu ve güç isteği ortaya çıkıyor. Evde kedi misali olan çocuk  aldığı ilk şiddet ve güç kokusunu  büyülenmişcesine takip ediyor ve bir daha terketmiyor adeta. Komşunun oğlu, eve gelen misafir, rasgele karşısına çıkan bir çizgi film, okul akadaşları  hepsi uyarıcı olabilir bu konuda.

Şiddet duygusundan uzakta tutmaya özen gösterdim Selim’i hep, kendi çapımda. Hiçbir vurucu, kırıcı oyuncak almaya yanaşmadım. Vurabileceği tek şey plastik oyuncak çekicidir
en fazla. Ancak o nasıl  bir şiddet güdüsüdür ki içlerindeki, ilk fırsatta ortaya çıkıveriyor. 2 yaş civarında iken komşunun oğlunda gördüğü silaha dört elle sarıldı adeta. Bir türlü bırakmak istemedi.  Ben de istiyorum, diye diretti ancak komşunun gözünün içine bakarak “Ben böyle bir şeyle oynamanı dahi istemiyorum.” diyemedim, cümleleri eğip bükerek anlatmaya çalıştım bir şeyleri. Belki de iyice soyutlamakla hata ediyorduk, bilemiyorum. Çünkü biz kaçırdıkça bu aptal alet Selim’in gözünde gereksiz yere değerini arttırabilirdi.
Selim’in sevdiği hayvanlar en hep kudretli olanlardır mesela. İflah olmaz dinozorlar ve yenilmez köpekbalıkları. Üstelik alelalede olanlar değil; bu hayvanların da en vahşileri, en yenilmezleridir sözkonusu olan. Dinozorlar içinde T-Rex, köpekbalıkları içinde de Büyük Beyaz Köpekbalığıdır  bahsi geçen, şeksiz, şüphesiz. Yetmezmiş gibi son dönemlerde Megalodon diye bir köpekbalığı türü öğrendik, tarih öncesinde yaşamış olduğu varsayılan dev bir köpekbalığı. Şimdi büyük beyaz köpekbalığı da bir kenara fırlatıldı. Diğer türler figüran oyunculardır Selim için. Bir oyundayız diyelim; “Anne ben bir T-Rex’im. Sen de Stegosaurus ol!” Stegosaurus, dinozorlar içinde en nahifi, en eziği, otçul, avare bir türü işte. Kendi en yenilmez, ben en zavallısı. Ya da “Anne, ben bir Megalodon’ım, sen de Limon Köpekbalığı ol, aaa, ya da Hemşire Köpekbalığı.” Gene en zavallı, köpekbalıkları içinde zararsız sayılabilen türler uygun düşmüştür benim rolüme.

İlter takım tutmaz. Selim’de de böyle bir eğilim yoktur haliyle. Ancak Selim’in dayısı üstün bir gayret içerisindedir; Selim’i Cimbomlu yapma konusunda. Türlü teşvik politikaları ve kuzeni Mirza’nın katkıları ile kabul etti nihayetinde Cimbom’lu olmayı. Selim’i kabüle götüren şey -Cimbom en güçlü takımdır!- cümlesinde saklı idi; -Güç- kelimesinde yani. Bu kelime Selim için uyarıcı etkisi görür. Bir kere takside idik. Fenerbahçe Stadyumu’nun önünden geçiyorduk. Selim’e burasının ne olduğunu anlatıyordum ki futbol takımları konusu açıldı ve şoför de konuşmaya dahil oldu. Selim’in Cimbom’lu olduğunu öğrenen şoför, onu Trabzonsporl’u yapmak için epeyce dil döküyordu. Onu evinden alıp gezdirmeyi, maça götürmeyi, forma, şapka almayı vs. teklif ediyordu. Ancak Selim nuh diyor, peygamber demiyordu. Taa ki Trabzonspor’un şampiyon olup, kupayı aldığını duyana dek. Bu cümleyle birlikte meraktan gözleri açılmış halde bana döndü ve “Ne yani anne, Trabzon en güçlü mü?” diyerek onay bekledi. Ben de onaylayınca, “İnsan bazen takım değiştirebilir dii-mi? Bazen Cimbom, bazen Trabzonlu olabilir dii-mi?” diyerek rotayı değiştirmeye başladı. Bir tek -GÜÇ- kelimesi nelere kadirdi?

Bir arkadaşımın dediği gibi çocuklarımız Türk toplumunda yetişiyor. Bizde bir kavgada geri çekilme güdüsü yok. Bu erkeklikten ödün gibi algılanıyor. Sinik, pasif değerlendiriliyor biri böyle davranırsa.Çocuklarımızı bu toplumdan soyutlamak olası değilse biraz da gidişata uygun davranmak gerek. Mi? bilmiyorum.

Selim’in anneannesi bir süreliğine İstanbul’da. Dolayısı ile gelenler gidenler ve onların çocukları ile yoğun günler geçiriyor Selim de. Kimi zaman büyüklerden yana sıkıntı çektiği ve hırpalandığı da oluyor. Böylesi durumlardan sonra bir gün İlter’le tartışmaya başladık. Ona Selim’e kavga etmeyi neden öğretmediğini, oyun esnasında en azından kendini savunmayı öğretmesi gerektiğini söyledim. Olmazsa karate derslerine katılmalıydı. Zira karate kendini savunma tekniği idi. İlter’se şiddetle karşı çıktı bu düşünceye. Ona göre Selim aklını kullanmalı ve kavga ortamlarından uzak durmalıydı. En son “Biz Selim’e kendini savunmayı hatta karateyi öğrettik diyelim, bir başkası da çocuğuna kavgada bıçak çekmeyi öğretirse ve bu kişi ile Selim karşı karşıya gelirse, o zaman n’apcaksın?” dediğinde içim kıyıldı, nutkum tutuldu ve nefesim kesildi. Cevap bile veremeyecek duruma geldim.

Gene de sorguluyorum bu hali. Bir köşede tutulmak kaydıyla bir savunma tekniği, ya da karate ya da her neyse öğretilmeliydi bence. Ama işin handikabı; ya bu öğrendiği teknikte başarı kazanır ve bu ona aşırı bir güven yüklerse? Ya kendi kavgaya tutuşmazsa da birileri gelip sataşsa ve o da bu özgüvenle geri çekilmeyi değil de savunma derken saldırmayı da göze alırsa ? Ve karşısındaki de belalı, gözü karamış biri olursa? İyisi mi Run Lola Run misali Kaç Selim Kaç! taktiği dayatılmalı.

Advertisements

Biricik Evlat

Her ebeveynin kendi çocuğu kendileri için biriciktir, eşsizdir, en kıymetlisidir. Her aklı başında ebeveyn bilir ki bu her bir anna-baba için geçerlidir. Ve gene her aklı başında ebeveyn bilir ki kim olursa olsun, insana kendi çocuğundan değerli değildir asla ve kat’a. Kendi çocuğu aslolandır insanın en evvela. Yeğenler, kuzenler, eş, dost çocukları vs. sonradan gelir. Her kim ki “Benim çocuğum her zaman, her yerde herkesin çocuğundan öndedir ve herkesçe daha çok sevilir, sevilmelidir!” saçmasına inanıyorsa gaflettedir, dalalettedir, şuursuzluğun dibindedir. Dilerim silkinir!

Selim benim kıymetlimdir, değerlimdir, canımdır, cananımdır. Benim için kimse onun dengi ya da benzeri değildir. Bir başkası Selim’den daha önemli değildir, bir başkası Selim’den daha çok sevilir değildir benim için, olamaz da.   Kerim’den başka… Ama yalnızca benim için, İlter için geçerlidir bu. Kimsenin benim çocuğumu, kendi çocuğundan fazla sevmesi gibi bir beklentim de mevcut değildir. Zira herkesin çocuğu kendine özeldir. Aksini söyleyen, “Başkasının çocuğunu da kendi çocuğum gibi seviyorum.”, diyenler elbette ki samimi değildir.Ve benim için dikkate değer de değildir.

Çok sevdiğiniz birinin çocuğu ile sizin çocuğunuz kavgaya tutuşsa ilk kime cız eder içiniz? “A, yapma, etme çocuğum!” dersiniz, dengelemeye çalışırsınız içinizden hislerinizi ve kendinizi, hakkaniyetli olmaya gayret ederken gene de içiniz evladınıza titrer, değil mi? Çok açık bir haksızlık yapıyorsa kızarsınız elbette, iki tarafta eşit derecede haklı ise kendi çocuğunuza kayar ibreniz, haksızlığa uğramış ise tamamen kendi evladınızı kollamak istersiniz. Üstelik haklı ve hakkını arıyorsa ve açık bir şekilde karşıdaki çocuk şımarıklık, hasetlik, kıskançlık ya da haksızlık ediyorsa çok daha karmaşıklaşır durum. “Hadi leyn! çekil şurdan bakiim, ver şu oyuncağı da!” demek istersiniz, istersiniz de makul davranmak zorundasınızdır, malum annesiniz. Hem de çocuğum bana dayanmasın, kendini korumasını da bilsin istersiniz, çok da araya girmek istemezsiniz.

Selim sinsi değildir asla. Ne varsa dile döker, ne yaparsa ortada yapar. Kendisinden yaşça büyük biriyle de , yaşça küçük biriyle de kavgaya tutuşsa aklı başında davranılması beklenen hep Selim olur. Nedense hep böyledir bu, kanunmuşcasına herkesçe uygulanır. Başlarda İlter’le acemiliğimizden ve mahçubiyetimizden koruyup kollayamadık Selim’i yeterince. Anında müdahale edemedik. Bizim bu budalaca tavrımızdan cesaret aldı insanlar, kimbilir? Oysa şimdi görüyorum ki, başkaları evlatlarını korumak için aslan kesiliyorken biz pısırık kedi misali durmuşuz öylece. Aslan kesilen Selim’miş sadece. Cesur Yüreğim benim.

Klişe bir söz vardır hani; “Siz kendinize ne kadar değer verirseniz karşınızdakiler de size o derecede değer verir.” Benim için havada kalan bu sözler ancak bu yaşımda yerli yerine oturdu. Bu sözü Selim’e uyarladığımda kavrayışa geçtim, somut bir şeyler canlandı gözümde. “Siz kendi çocuğunuza ne kadar kıymet verirseniz ve saygı duyarsanız, karşınızdakiler de o kadar saygı duyar, o kadar kıymet verir.” Tecrübe ettim.  Şimdi  anlıyorum ki; başkalarının yanında dikkatli olmalıymış insan. Keşke evde de yapmasak ancak dışarda bilhassa çocuğa kızmamalı, hırpalamamalı. Çünkü insanlar aç köpekler misali pusuda bekliyor sanki. Siz çocuğunuza bağırdınız diyelim, hop, bir bakıyorsunuz ki etrafınızdakiler de hoyrat davranır olmuş çocuğunuza. Öyle ki anne, babanın yanında bile dikkatli olmalı. Çünkü benim gördüğüm İlter ne zaman benden kötü bir davranış görse, hiç esirgemeden uygulamaya başlıyor. Ne yapmalı, ne etmeli ama başkasının yanında makul davranmalı çocuğa. Kızmak şartsa ve engellenemeyen bir dürtü halinde ise de ölçüsünde ve saygıyla yapmalı, seviyesizleşmemeli! Aksi takdirde, aynı seviyesizliğin önce çocuğunuza ve sonra onun üzerinden size geri döndüğünü görür, çok üzülürsünüz. Bir de alışkanlık haline gelirse bu berbat durum, siz de çocuğunuz da kalıverirsiniz öylece, kıymetsiz. Üstelik karşınızdaki en sidikli insan bile olsa, havalara girip ezmeye kalkar sizi ve çocuğunuzu ki, en acısı da budur.
Hiddetimin sebebine gelince; Bir kaç gün önce çoluk çocuklu toplandık. Selim dört gözle bu buluşmayı bekliyordu. Kalabalığa görünce heyecandan ve sevincinden kendini kaybeden oğlum gene çığrından çıktı.  İnsanların hal hatır sormalarına “ha-hu-dıkş!” efektleri ve el kol hareketleri ile karşılık veriyor, kimseyi dinlemiyor ve nerden edindiği bilmediğim bir şekilde ortalığa tükürüyordu. Ben de kontrolümü kaybedip herkesin içinde çekiştirerek başka odalara çektim Selim’i ve arkadaşlarının yanında azarladım boyuna.  Bir ara Kerim’i uyutmak için başka odaya geçmiştim. O sıralarda Serkan ile kavgaya tutuştular, bağırış çağırış. Nasıl olsa birileri müdahale eder dedim ama büyük hata!!! Serkan’ın annesi, babası, ağbisi, kız kardeşi orada, Selim tek başına.. her zamanki gibi.. En son birbirlerine girdiler. Önce Serkan sonra bizimki vurdu. Derken Serkan delirdi -döveceğim  de döveceğim!- diye, bir diğer arkadaşım da tutmaya çalışıyor Serkan’ı.  Güçlüdür Serkan, Selim’den de 2 yaş büyüktür. Aile de gık-ını çıkarmıyor ve Serkan’ın bir an önce arkadaşımdan kurtulup Selim’i parçalamasını izlemek için can atıyorlardı adeta. Hatta öyle ki bir ara -bırakın çocuğu, tutmayın!- diyecek kadar şuurlarını kaybettiklerini işittim olduğum yerden. Selim’in o sıradaki pozisyonunu hayal ederken içim dağlanıyor. Orada tek başına, direniyor gene de. Ne anne var yanında, ne baba sırtını dayayabileceği. En son avazı çıktığı kadar bağırdı ve ben nihayet Kerim’i bırakıp bir kenara, Selim’i almaya gittim odaya. O da ağlayarak geldi yanıma sesimi duyunca. Anlatmak istiyor ama hıçkırıklara boğuluyordu. “Yanıma gel, gitme bir daha.” diyebildim sadece. Hıçkırıklarla, anlatmaya uğraşıyordu: “Bana haksızlık yaptı anne Serkan, oyuncağımı aldı, kıracağım, dedi. Ben de istedim ondan, vermedi… ” diye bölünerek anlatmaya çabalıyordu.. Olaya şahit olamamıştım, Selim’den dinleyince haklı görünüyordu, ama derdim onun haklılığı da değildi. Derdim yöntemdi. Serkan ailesinin biriciği, kıymetlisi, her söyleneni koşulsuz yerine getirileni olabilirdi ama göz ardı ettikleri şey, bu sadece ve sadece kendileri için geçerliydi. Benim için ya da bir başkası için geçerli değildi bu, olamazdı da. Serkan’ı ne kadar seversem seveyim, benim için aslolan kendi evladımdı elbette. Selim’e boyuna kızıyor olmamdan ve ona hoyratça davranmamdan aldıkları cesaretle böyle şuursuz davramışlardı belli ki. Oysa ben ne kadar kızarsam kızayım Selim’e bu başkalarının da aynı şeyleri yapabileceklerine göz yumacağım manasına gelmez. Şimdilik budalaca göz yummuş olsam bile… Senin çocuğun sana, benim çocuğum bana kıymetlidir. Senin çocuğun kral, benim ki sokak çöplüğü değildir!!

BilimSelim – Life

NTV’de Hayat (Life) adında efsane bir belgesel dizisi yayınlandı. Müthiş çekimler, harika görüntüler, görüntüleri daha da pekiştiren olağanüstü müzikler ve inanılmaz derecede şaşırtıcı öğelerle dolu, her anı insanı hayretler içinde bırakan bir BBC klasiğiydi. İlk bölümünden itibaren takip etme şansımız oldu. Belgesele rastladığımızda Selim de yanımızdaydı. Her türlü nebatat, hayvanat, çer-çöp aşığı oğlum, bu şahane gösterinin en büyük hayranı oldu, ilk andan itibaren. Biz de elbette. Her cuma ekran başına kilitleniyor ve ağzımız bir karış açık izliyorduk belgeseli. Uçan kuşlar, hayvan yiyen bitkiler, kurgu yapan yunuslar, maymunlar, kurbağalar, balinalar ve daha neler… Öyle ki, her halükarda durmak bilmeyen Selim, şaşkınlıktan sus pus izliyordu nefesini tutup. Hatta “bak belgesel başlayacak, oyuncaklarını topla, dişlerini fırçala, yemeğini ye, öyle ki belgeseli rahatlıkla izleyebilesin.” diyerek zor işleri yaptırmak için fırsat bildik bu zamanları. 
Belgesel 10 bölümden ibaretti ve bir süre önce bitti. Tadı damağında kaldı  Selim’in elbette. Ümidiyse hiç bitmedi. Uzunca bir süre bünyesi belgeselin bitmiş olduğunu kabul etmedi. Israrla her cuma günü, aynı saatte ve sanırım biyolojik saati belgesel saatine ayarlanmış olduğundan, “Life başlamış mı, bir bakalım?” diyerek koltuğuna yerleşti ve ardından hayal kırıklığıyla, boynu bükülmüş halde  odasına döndü. Şimdi cep telefonlarımıza belgeselin bölümlerini yükledik ve bir yere gittiğimizde Selim’i zapt-u rapt altına almak için kullanıyoruz bu bölümleri. Fazlasıyla işe yarıyor diyebilirim.
Belgesellere düşkündür Selim hep. Hayvanlar hakkında daha çok bilgi edinmek için kudurur adeta. Aklına bir şey takılmışsa, usulca yanıma sokulur ve “Hadi anne, büyük beyaz köpekbalığını araçtıralım (araştıralım).”, “Hadi anne, komodo ejderlerini araştıralım.” , “Hadi anne, Allosaurusları araçtıralım” yahut “Hadi anne, mikroskobik canlıları araçtıralım.” diyerek isteklerini sıralar. Hastalanıp tamamen yemeden içmeden kesildiği zamanlarda oturturum karşısına internetin. Büyük beyaz köpekbalıkları, dinozorlarla ilgili belgesel veya animasyonları bulur ve o görüntüler eşliğinde kolayca yediririm yemeklerini.  Engin bir bilgisi vardır doğa konusunda kısaca, bilmediklerini de  Hayat Belgeseli’nden edindi nitekim.
Bugün bir ara bilgisayar başındayken yanıma geldi. Böyle kendiliğinden ve derinden konuşmaları vardır, dikkat ederseniz cevherleri fark ederseniz dikkat etmezseniz kendi kendine konuşur gider. “Anne, biliyor musun, yusufçuk böcekleri dişiyle eşleşmek için birbirlerini suya düşürürlermiş.” önce dalgın ve dikkatsiz idim, sonra kulağıma çalınan cümlenin ilginçliği dikkatimi çekince ” Yusufçuk böcekleri n’apıyorlarmış, tam anlayamadım?” dedim. “Dişiyle eşleşmek için birbirilerini suya düşürüyorlarmış” diyerek tekrarladı cümlesini. Dikkat kesildiğimi fark edince daha güvenle devam etti konuşmasına. “Bi de anne biliyor musun, kambur balinalar dişiyle eşleşmek için birbirlerinin üstünden atlayıp, birbirlerini denizin dibine batırırlarmış.” dedi. Ben de “Eşleşmek ne demek?” diye sordum. “Eşleşmek yani dişinin anne, kazananın da baba olması demek…  yavruları olması demek.” dedi. “Ha, yani çiftleşmek.” dedim. “Evet, çiftleşmek.” diyerek onayladı cümlemi. Nitekim Life’ı izlerken bu görüntüleri de görmüştü ve biz de normal bir şey izliyormuş gibi yapmış, beri yandan pür dikkat kesilmiştik yanlış bir şeye şahit olmasın diye. Hayat belgeseli bu konuda  itinalı idi çok şükür. Hatta faydalı bile oldu; bir yavrunun nasıl dünyaya geldiği hakkında fikir sahibi oldu böylece Selim. Kolay yoldan hem de. Bir keresinde katil balinalar ile ilgili bir belgeselde eşcinsel ilişkiye girdiklerinden bahsetmişlerdi de nasıl kapatacağımı bilememiştim filmi. Belgeseldir, bir şey olmaz dememek gerekmiş yani.
Sonra devam ettim ben: 
-Peki neden  çiftleşmek için birbirlerine böyle davranıyorlar sence?
-Çünkü… çünkü en kuvvetli, en güçlü ve.. ve en kahraman olanı bulmak için. Eşleşmek için en kahramanı seçiliyor.
-Peki, neden en kahramanı seçiyor dişi çiftleşmek için?
-Çünkü en güçlü olan kahraman oluyor ve hepsini yeniyor. En güçlü olan baba oluyor, yavruyu koruyor böylece. Yavruyu güvenliyor.
-Bir de yavrular da güçlü olsun, doğada mücadele edebilsinler, hayatta kalabilsinler diye Allah en güçlüyü seçtiriyor dişiye değil mi? Böylece hem doğanın dengesi sağlanmış, hem de o hayvanın nesli korunmuş oluyor. Hani sen hayvanların nesli tükenince çok üzülüyorsun ya?
-A, evet. Çok üzülüyorum. Bir de çok kızıyorum o avcılara!!! hırrr!! Ben büyüyünce onlarla savaşacağım… Hatta kafalarını kopartacağım” .. haydeee diyorum içimden.
-E ama oldu mu şimdi? onlar hayvanları öldürüyor diye kızıyordun, bak sen şimdi çok daha berbat bir şeyden bahsediyorsun, insana zarar vermekten bahsediyorsun. Bu kesinlikle kabul edilemez bir şey.
-A, evet.. haklısın. Ben onlarla konuşacağım ilkin. Hatta mücadele edeceğim onlarla büyüyünce… Yapmayın, diyeceğim.
Bu da –Şiddet Yok!– repliğimizden bir kesit… “Ben onu öldürcem, kafasını kopartıcam !!” cümlelerini ilk duyduğumda dehşete kapılmıştım. Sonra kendimi toparlamaya çalışarak; “Vurmak, dövmek  ancak aptalların yaptığı bir şeydir çünkü konuşarak, aklını kullanarak çözüm bulamaz, hemen kabalaşır, hayvanlar gibi tıpkı… oysa senin aklın çok güzel, çok da güzel konuşuyorsun, hiç ihtiyacın yok kavgaya, dövüşe. O güzel aklı kullanmak varken niye yaban hayvanları gibi kavga edesin, değil mi?” diyerek yumuşatmaya çalışmıştım tepkilerini. Ne kadar işe yaradığı bilinmez…
Dün de “Ben Güney Afrika’da yaşayan devasa bir ahtapotum,sen de öküz kurbağası ol.” dedi oyun sırasında. “A, yok ya da boyalı semender ol sen anne.”  Adeta belgesel diliyle konuşur oldu velhasıl.

Bakugan Kaçınılmaz Olunca…

Bugün küçük kırılmalar dışında evimize sonsuz bir dinginlik ve huzur hakimdi. Dün Selim’in bir günlüğüne okula gitmesi ve buna binaen oluşan ayrılık her iki tarafı da yumuşatmış ve kadir kıymet bilme hali oluşmuştu belli ki. Üstelik İlter de şehir dışındaydı, onun gidişinin herkes için getirdiği yoksunluk ve yetimlik hissi de işin cabasıydı.  Evde adeta kelebekler uçuşuyordu.
Nezaketten kırılıyorduk üstelik. Teşekkürler, ricalar, sevgi sözcükleri havada uçuşuyordu. Kerim bile dingindi. Günlerdir süren şiddetli karın ağrıları azalmışa benziyordu. Selim’in süregiden alerjik astımının şiddetini arttırmasının da payı vardı Selim’in sakinliğinde elbette. Hareketli değildi bu yüzden. Günlerdir kısır döngüye giren Selim’in sapıtıklığı ve benim sertliğimle nerdeyse kafa göz kırdığımız, yüksek sesten, bağırış çağırıştan geçilmeyen ev bizimki değildi sanki. 
Hiç planlamadığım bir şekilde Selim’le vakit geçirirken buldum kendimi. Öyle uyumlu idi ki Selim ve öylesine nazik, daha o oynayalım, demeye başlamadan oyun oynamaya koyuldum ben onunla. Bir de baktım ki elinde Bakugan’ları geliyor bana doğru. Binbir rica ve minnetle aldığımız ama içimin bir türlü ısınmadığı bu oyuncakları görünce karşı çıkmak istediysem de günün anlam ve önemine binaen boyun eğdim isteklerine Selim’in.Gene de elime tutuşturduğu Bakugan’ı -Bakugan, savaş!- diyerek atmaya büyük direnç gösteriyordum ve aklım karışıyordu. -Bakugan, barış!-desem de olmuyordu. Başka bir çözüm bulmalıydım bu kirli oyuna.
Öncelikle -Bakugan, savaş!- repliğini çıkardım çaktırmadan oyun literatürümüzden. Selim’in kol saatine vurur gibi yaptığı ve -yetenek etkin!- diyerek fırlattığı Bakugan fırlatma aşamasına geldik sonra. İlk başlarda anlamadığım bu türden cümleleri yaşayarak öğreniyordum. Yetenek etkin, diyerek elimizdeki Bakugan’ın karşımızdakini mağlup etmeye yönelik yeteneğini devreye sokuyorduk sanırım. Örneğin Selim, -yetenek etkin- tekme gücüüüüüüü- diyerek Bakugan’ını fırlatınca ben de onu mağlup edecek bir başka yetenek yahut güç bulmalıydım. Bu hemen bir fikir verdi bana.
Oyun oynamak çok değerli olunca Selim için, benim isteklerime daha açık oluyor haliyle. Oyun arkadaşını küstürüp, kaçırmamak adına. Ben de utanarak söylemeliyim ki, bunu kullanıyorum bazen. Şiddeti işin içinden çekip çıkaracak yöntemler bulurken yapıyorum en çok bunu, yani masumane sayılır yaptığım. Şimdi de gene bu yola koyulmuştum. 
-Hmmm, aklıma bir fikir geldi, dedim hemen. Biraz oyunu bırakacağım endişesiyle, biraz da merakla bana baktı hemen Selim. 
-Bence beden gücümüzü değil de akıl gücümüzü kullanalım, biribirimizi yenerken, dedim. Anlatmaya devam ettim. 
-Mesela tekme gücü, yumruk gücü, kol gücü olmasın yetenek güçlerimiz..ne olabilir düşünelim, derken atıldı Selim.
-Beyin fırtınası yapalım! Bir kaç gündür bu deyimi kullanmayı arzuladığını biliyorum, nihayet yerli yerine oturtmuştu. 
-Hah, aferin, tam da öyle yapalım, dedim. Mesela şimdi ben atıyorum. Sen beni yenecek yeteneği bul bakalım.
diyerek elimdeki Bakugan’ı fırlattım;
-Yetenek etkin! ateş gücüüüüüüü… hadi şimdi sen benim ateş gücümü yenecek bir yetenek bul kendine dedim. Çizgi filmlerden aşina olduğunu sandığım bu türden bir girişle alıştırma yaptırıyordum.
-Yetenek etkin! su gücüüüüüüüüüüüü diyerek atıldı hemen Selim. 
-Hayır, olamaz, benim yeteneğimi yok edecek gücü nerden de bildin hemen, vay canınaaa, deyip tebrik ettim. Takdir edilmek pek hoşuna gitti her zamanki gibi. Şimdi ben atacağım ilk, dedi.
-Yetenek etkin! buz gücüüüüüü…
-Buz gücü mü? Imm, hemen bir şeyler bulmam lazım.. hah, buldum… Yetenek etkin! Ateş gücüüüüüü…. Biraz bozuldu Selim tabi, gücünü yok etmeme. Şevklendirmek için atıldım hemen.
-Bakalım bu gücüme bir şey bulabilecek misin, hiç sanmıyoruummm… işte geliyor… yetenek etkin!!! görünmezlik gücüüüüüü… Bir yandan da bu çocuk buna ne bulacak, daha ben bulamadım derken atıldı Selim.
-Yetenek etkin! Sivri göz gücüüüü (Yani keskin göz demek istiyor)
-Vay canına, gene mi buldun, aghhhhhhhh mahvoldum, görünüyorum diyerek attım Bakugan’ınımı yere. Sonra da tebrik ettim bol bol, beden gücünü değil de akıl gücünü kullandığı için.
Sıra ona geçmişti, atıldı biraz düşündükten sonra;
-Yetenek etkin! Acı bal gücüüüüü… haha, saçmaladı diye düşündüm içimden. 
-Acı bal gücü de neymiş, söyle bakalım, bana ne yapabilir ki bu? diye sordum.
-Bal senin her yerine yapışacak, içine girip, içindeki parçalarına yapışacak ve seni bozacak , deyince laf olsun diye söylemediğini anlayıp utandım içimdeki monologdan. 
-……..yetenek etkin! Tazyikli su gücüüüü.. diye uydurma bir cevap verdim en son… 
Artık ne yetenek, ne de onu etkisiz kılacak karşı yetenek bulabiliyordum. Sıkılmıştım ki atıldı Selim gözleri parlayarak. 
-Buldum anneeee… benim Bakugan’ımda herşeyi etkisiz yapan bir tuş var burada bak, şu parlak olan! diyerek nokta koydu bulunabilecek her yeteneğe. 
-Tebrik ederim, ne güzel çözümler buldun, bayıldım doğrusu. Aferin oğluma.. tabi biz dinozor değiliz ki koca bedenimiz, bezelye kadar aklımız olsun… Kocaman aklımız varken, üstelik senin gibi güzelce kullanabiliyorken ne gerek var dövüşmeye, vuruşmaya diyerek son dersi de vermek istedim. İstedim istemesine de içindeki şiddeti engelleyebildim mi, sanmıyorum.