Tag Archives: İçgüdüsel Öğrenim

Mutlu Bir Çocukluk Geçirdim, Diyebilmek!

Bir kaç yıl önce gazetenin birinde, hiç bilmediğim birine ait bir röportaja rastladım. Başlıktı ilgimi çeken: MUTLU BİR ÇOCUKLUK GEÇİRDİM! Durakaldım öylece. Muhtemeldir ki, içinde bu cümle geçmese, üstünde bile durmayacaktım bu yazının. Benim için çok önem arz eden bu  cümle hatrına röportajı baştan sona dek dikkatlice okudum ve heyecanla  mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilmenin ipuçlarını aradım. Tatmin edici bir sonuca ulaşamadım ama o günden bu yana hep düşündüm, nedir bu cümleyi sarfetmenin sırrı diye.

Kalabalık bir ailede büyüdüm. Ablalarım ve ağbilerim ile. Evin en küçüğüydüm, en sevileni ve de. Dahası kalabalık ve herkesin birbiriyle ahbap olduğu bir mahallede büyüdüm. Bir evde dolma pişirilse (dolmanın özel olması hasebiyle) yandaki tüm komşulara dağıtıllırdı. Koku hakkı, kul hakkının sayıldığı yani. Bir yerde düğün de  olsa,  cenaze de olsa tümden gidilirdi. Kışlık erzakları topluca yapan, yardıma ihtiyacı olana şeksiz şüphesiz  koşturan komşuların  halihazırda olduğu, yalnız yaşamanın da, yaşlanmanın sözkonusu olmadığı, çocukların bir kuru ekmek üstüne sürülen salçayla öğün geçirdikleri ve büyük beklentileri olmadığı,  okul için asla baskı görmedikleri, sokağın tadını çıkardıkları bir yerdi vesselam.

Mahallede pek çok arkadaşım vardı, hatta okulda en yakın  arkadaşım kiracımız bile olmuştu. Hatta ve hatta ortak bir avlumuz vardı onlarla, sokağa çıkmaya bile hacet yoktu. En yakın arkadaşım yanıbaşımdaydı. Okulda öğretmenimin, evde ailemin gözbebeği idim. Çok güzel, aynı zamanda çok da zeki bir çocuktum. Sadece oldukça utangaç ve biraz soğuktum. Bu tabloya bakınca mutlu bir çocukluk geçirmiş olmam gerekir değil mi? Maalesef değil! Mutlu bir çocukluk geçirmedim ben. Oldukça travmatik bir çocukluktu geçirdiğim. Bu sebeple; -mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilme konusunda ehil değilim. Ve çocuklarım olduğundan beri hep bu yönde düşündüm, bazen birilerine sordum, bazen araştırdım. Neticeye ulaşamadım velhasıl.
Çocuklarımı yetiştirirken baz aldığım tek şey onların mutluluğudur aslında. Her ne kadar büyük oranda sapsam da bu düşüncemden, tersi yönde hareket etsem de çoğunlukla, benim için asli olan budur! Belki de hedefim çok büyük. Sapıtmalarım da, kendimi yerden yere vurmalarım da, anneliğimin şu anki halimi bir türlü kabullenemeyişim de, devamlı kendimle kavga edişim de bundan, kim bilir? Belki bu sebeple yetersiz ve eksik görüyorum da kendimi, hepten geriliyor ve tersi istikamette yol alıyorum. Belki bu yüzden tezatlar içinde boğuluyor, kısır döngüden çıkamıyorum. Sanırım mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilmek benim için büyük bir ütopya olduğundan bu cümleyi sarf etmeyi büyük şartlanmalara bağlamışım. Ve her ne yaparsam yapayım tatmin olamamışım, nafile yere daha daha daha-lara ulaşmaya çabalamışım. Yetemeyince de bocalamış ve saçmalamışım bolca.
Hiç bağırmayan, sonsuz müşfik (annem tam da böyleydi) ama aynı zamanda çok ilgili, bol faaliyetli, hem de maharetli bir anne olmalıydım. Evet olsam harika olurdu, ama değilim. Bilakis müşfikken bir anda buz kesen bir tabiatım var, haliyle tutarsızım. Hem çocuklarıma, hem de özgürlüğüme çok düşkünüm bu da bir başka tezatım. Ama buyum, ben buyum!!! En evvela kendime bunu kabul ettirmem lazım. Kim bilir çocuklar kabullendi durumu da, kabullenmeyen bir ben kalmışım. Gözlemlediğim kadarıyla Selim benimle yaşamaya alışmış hatta zaaflarımı farketmiş, çareler üretmişe benziyor nitekim.
Hedef küçültmem gerek. Yahut mutluluğu gereğinden ziyade abartmamam gerek. Belki mutlu bir çocukluk geçirdim diyebilmenin sırrı; küçük ayrıntılardadır. Belki bir sıcak gülüş, yürekten bir sarılma, bir oyuncakla  çoğalan sevincine ortak olma, akşamları huzurla kitap okuma, zorlama ve riya olmadan onunla oyuna oturma, seve seve onunla vakit geçirme, bir dilim kek ve bir bardak sütle sürpriz yapma, ya da evde sinema keyfi yaparken patlamış mısırla karşısına çıkma kısacası çocukluk deyince aklına yer edecek sıcak bir an yaratmadır mutluluk. Belki kuralları dayatmadan ziyade hislerine dokunmaktır mutluluk. Çocukluğunu yaşatmaktır belki de. Ya da çocukluğunu iyi anımsatacak bir ritüel oluşturmaktır. Çocuklar süreklilik arz eden şeyleri sever çünkü. Selim 5 olmak üzere bir kaç gün sonra. Belki de kişiliği şekillendirenin 5 yaş öncesi olduğunu söyleyenler yanılmıştır, belki asli olan bundan sonrasıdır ve ben geç kalmamışımdır. Hem şuuraltını bilmem ama şuurüstü 5 yaş sonrasını hatırlamaz mıydı? O halde yeisi bir kenara komalı ve ümitvar olmalı.
Minik ama somut adımlar atmalı dediğim anda aklıma ilkin şu geldi*: Madem koku hafızası en kuvvetli. Madem çocuklar sever ritüeli. O halde vakit kaybetmemeli ve derhal işe girişmeli. Bir pazar günü mesela mis gibi kokan bir kek yapmayı aile geleneği haline getirmeli. Yahut muffin. Yahut suffle. Güzel kokan, can alıcı ne varsa. Evde olacağımız her pazar, fırından yayılan enfes çikolata ve vanilya kokusu tüm evi dolaşmalı, ahalinin burnuna huzuru getirmeli. Ve çocuklar büyüdüklerinde o kokuyu her duyumsadıklarında geriye gitmeli, giderken de iyi hissetmeli ve -mutlu bir çocukluk geçirdim-demeli.

———————————————————————————————————————–

Bu sebeple: başarılı bir kek, sufle yahut muffin tarifi arıyorum. Bilen varsa rica ediyorum beni bilgilendiriniz. Tüm beceriksizliğime rağmen yılmadan çabalamak ve muvaffakiyete ulaşmak istiyorum.

Bir de mutlu bir çocukluk geçirdim diyenlerin el kaldırmasını ve isterlerse şayet bunun sırrını anlatmalarını rica ediyorum. Çok merak ediyorum zira. Ve bu yorumlardan yola çıkarak bir takım tez çalışması yapmak istiyorum.

———————————————————————————————————————–
Krep Kokusu ve Funda‘dan esinlenerek. Ve enfes yemekler yapan Gülom’un ışıklı evinin mis gibi koktuğunu hayal ederek. Ve Şeyma‘mın huzur dolu sofralarından huzura giden küçük bir yol açmayı umarak..

La Vita E Bella!* Oh La La!

Bugün Selim’in ateşi tamamen düştü. İki gündür ağır derecede hasta olan Selim kendine geldi. İki gündür süregiden uykusuzluğum 5 saat sınırına ulaştı ve ben de kendime geldim. İki gündür -Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi- sözünü tescilledim. Ve -Ah!- dedim, -keşke o karmaşa ve kaosa şükretseydim! Velhasıl gözümü açtığımda, alev gibi yanan teniyle, kıvranarak değil de, ılık teniyle , misler gibi uyuyan Selim’le güne başlamak pek bir sevindirdi. 
Yanısıra boyuna kapı zilimiz çaldı. İlkinde İgdaş’tan bir görevli geldi. Yanlışlıkla bize kesilen 1.500 TL tutarındaki fatura ve gaz kesme ihbarnamesini düzeltmek için. Şükürler olsun ki sorun giderildi. İkincisi bir kargo firması idi. Sevindim, zira önemli birşey vardı beklediğim. Ancak gelen Maliye’den bir ihbarname idi. 2009’da taa Diyarbakır’da bana kesilmiş bir cezanın ihbarnamesi. Neyse ki önemli bir tutar değildi. Lakin neyle ilgiliydi, ne zaman oraya gitmiştim de vergi cezam kesilmişti hiç bilemedim. Sorularınız için bizi arayın, dedikleri telefon da hep meşgul olunca öğrenme işini yarına erteledim. Üçüncüsü oyun ablamız geldi. Selim pek keyiflendi. Odalarına çekildiler. Ve dördüncüsü günümü gün etti.
Gene bir kargo firması idi. Ve şükürler olsun ki bu kez şaşırtmadılar beni. Birkaç gün önce tanıştığım, tanışmaktan kasıt da: bir iki kez yazıştığım, ama hemen anlaştığım ve anlaşıldığım Esra‘dan gelen kitap: The Idle Parent. Beni öyle sevindirdi ve öyle keyiflendirdi ki. Çocuk eğitimi, annelik, ebeveynlik türünden her türlü kitaba ve uzmana cihada girişmiş biri olarak şaşırtıcı idi elbette bu gelişme. Lakin kitabın manifestosundan Esra’nın verdiği tek örnek -Happy mess is better than miserable tidiness**- beni canevimden vurmaya yetti. Hayatımda hiç yapmadığım şeyi yaptım bu sebeple, bir yabancı(!) dan gelecek hediyeyi kabul ettim. 
Lakin daha sonra öğrendim ki, sevgili arkadaşlarım; Anne ve Bebişi, Yasemin ve Özgür Anne meğerse bu kitabı başucu kitabı edinmiş. Anne ve Bebişi’ne ve Yasemin’e, teessüflerimi ilettim (!); niçin gözünüzün önünde heder olan bir anneye bu kitabı tavsiye etmediniz de, içini ferah tut, demediniz diye.
Ardından Anne ve Bebişi ta İngiltere’den bana bu kitabı göndermek istediğini söyledi. İkinci kez çok sevindim. Ne güzel bir bağ oluşmuştu biz anneler arasında demek ki. Birbirimizi hiç görmedik, bilmedik lakin 40 yıllık arkadaşlıktan öte bir empati ve sevecenlik oluşmuştu aramızda. Biri, ilk yazıştığımızda daha kitabı göndermek istiyor, ben o yakınlığı hissedip, gönder diyebiliyorum, o da bir gün bekletmeden gönderiyor, bir diğeri ta İngiltere’den bir başka anne için kitabı almak ve göndermekle uğraşmak suretiyle samimi bir teklifte bulunuyor.  
Kitaba çok sevindim elbette, ama en çok dünyada hala iyilik ve güzellik bulunduğuna olan inancım perçinlendiği için sevindim. Karşılıksız vermeler olduğu için sevindim. Hiç tanımadığı birine iyilik yapmak isteyen insanlar olduğu için sevindim. Ve en önemlisi onlarla biraraya getirilmiş olmayı sevdim. Çok sevdim hem de.  Yıllardır tanıştıklarımızla aramızda kalan sahte bağdan, zoraki konuşmalardan ümitsizliğe kapılmışken, hiç tanımadıklarımızla kurduğumuz samimi bağdan ve şevkli konuşmalardan ötürü yeniden dirilmeyi sevdim.
Şimdi bir kez daha şahit oldum ki; 
“Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür ve güzel düşünen hayatından lezzet alır.”
“Sen düşünceden ibaretsin kardeşim! Gül düşünür, gülistan olursun, diken düşünür, dikenlik olursun!”
Nitekim, bir kaç gün önce Jason Mraz’dan -Life is Wonderful- parçasını ayın şarkısı seçtim.  Hayatın güzelliği bana gösterildi adeta. Şükürler olsun. Bu sebeple, yine, yeni, yeniden dinlemek için;

http://muzicons.com/musicon_v_srv_new.swf

Teşekkürler Esra. -Çok, hem de pek çok makbule geçti-
Teşekkürler Anne ve Bebişi. -Almış kadar oldum-

(Bu klişeleri çok yürekten sarf ettim bilesiniz)

—————————————————————————————————————–
*Hayat Güzeldir!

Bir Ütopyam Var!

Bir köy düşünün. Dağ eteklerinde en fazla iki katlı evlerin dizildiği. Her evin kendine ait minyatür bir bahçesinin olduğu. Evlerin hemen ilerisinde, özenle taranmışcasına geniş tarlaların uzandığı. Kışın bembeyaz karların, yazın yemyeşil çayırların örtü misali serildiği. Ve dağlar arasından nazlı bir gelin gibi süzülerek gelen, köyü  tam ortasından ikiye bölen mütevazi bir derenin olduğunu elbette. Şırıl şırıl sesi ile tüm köye huzur verdiği. Öyle temiz ki suyu, pırlanta misali ışıldayan çakıltaşlarının çıplak gözle bile seçilebildiği. Yazın en kavurucu günlerinde bile  içenlerin soğuğundan buz kestiği dağ suyuyla, köy ahalisinin kendine geldiği, güç, kuvvet edindiği.

Bir köy düşünün. Kimsenin kimseden çekinmeden kapısını çalabildiği.  Hatta kapıların kilitlenmediğini. Sabahları köy kadınlarının işe koyulmadan bir acı kahve içmek için toplaştığı, kimsenin kimseyle uğraşmadığı. Kimsenin dağınıklığa aldırmadığı, kimsenin kimseyle dedikodusunun yapılmadığı. Kimsenin kıymetli eşyalarının olmadığı, kimsenin kimseden pek de bir farkı olmadığı ve dolayısıyla kimsenin kimseye kem gözle bakmadığı.

Bir evde yeni bir bebek olduğunda tüm köy kadınlarının koşturduğunu ve anneye hiçbir iş düşmediğini düşünün. Ve anneye düşenin sadece çocuğunu sevmek ve emzirmek olduğunu. Yeni doğmuş bebeğin dopdolu ve canlı bir dünyaya uyandığını düşünün. Ve ister istemez güvenli, sosyal olduğunu. Annelerin ne temizlik, ne yalnızlık, ne tek başına her işe yetişme zorluğuyla uğraşmadığı için kaygısız olduğunu haliyle. Ve etrafındaki herkes de kendi gibi olduğu için hayatını olağanlıkla kabul ettiğini ve kendisinin de olağanlıkla kabul gördüğünü düşünün. Ve dertsiz, tasasız olduğunu. O dertsiz, tasasız ve kaygısız oldukça çocukların da dertsiz, tasasız ve kaygısız olduğunu düşünün.

Annelerin olağanlık ve doğallık ortamına paralel çocukların da olağanlık ve doğallık ortamında yetiştiğini düşünün. Ve dolayısıyla her türlü sistem, metot, yöntem zırvasından uzakta kendi hallerinde büyüdüklerini. Kirlendiklerini, toprağa bulandıklarını, çıplak ayakla toprağa değdiklerini, korkmadan koşabildiklerini, köyün hayvanlarıyla içiçe, ağaçlara tırmandıklarını, bazen tozu toprağı birbirine katarak adeta bir duman kütlesi gibi birbirlerine girdiklerini, bazen kavgayı kazandıklarını, bazen kaybettiklerini, böylece -Şunu yap, şöyle davran!-  komutlarına gerek kalmadan hayatı yaşayarak öğrendiklerini,  annelerin de bir kavgada ne yapılması gerektiğine dair kafa yormasına gerek kalmadığını,  bu sebeple babayla tartışmadıklarını düşünün.  Çocukların kendilerini bildi bileli küçükler ve büyüklerle birarada bulunduklarından, yaş farkı olanlarla biraraya geldiklerinde yaban öküzü gibi davranmadıklarını, dalından koparılan gıdalarla beslendiklerini ve dolayısıyla -bostanımızda yetiştirdiklerimizle hazırlıyoruz yemeklerimizi- diyen okullara gerek kalmadığını, ata da, eşeğe, katıra hatta öküze de bindiklerinden -ayda bir kez binicilik dersimiz var- deyip binlerce lira isteyen okullara hiç gerek kalmadığını ve çocukların servis problemi, servisci nazıyla uğraşmaya gerek kalmadan yürüme mesafesindeki sıradan bir okula gittiklerini, zaten köyde başka -özel(!)- bir okul olmadığını düşünün.

Bir köy düşünün. Çocukların erkenden kreşe başlamak zorunda olmadığı, erkenden ev dışına çıkmadıklarını, ne yatılı ne yatısız bakıcılara gerek kalmadığı, oyun ablası, etüt ağbisi gibi kavramların olmadığını düşünün.  Çocukların  güvenle sokakta oynadıklarını yahut yan komşuya yan odaya gitme rahatlığıyla konuk olduğunu. Sofralar -tek çocuk & tek anne- likten uzak,  belki tek anne ama çok çocuk şekilden olduğundan ve oyundan karınları zil çalarak ayrıldıklarından, önlerine konan bir çorba ve bir ekmeği dünyanın en iyi hamburgeri ve patatesiymişcesine hevesle yediklerini,  annelerin de -çocuğum yemiyor- derdiyle sapıtmadığını ve çocuğun yeme alışkanlığını da sapıttırmadığını düşünün. Ve en önemlisi çocuklar dağda, otlakta, bayırda, toprakta olduğundan Alerjik Astım mereti ile tanışmadıklarını düşünün.

Bir köy düşünün. Annelerin çocuğu oyalamayla, saatler süren ikna et-yedir faslı yaşamadığını, çocuk enerjisini ziyadesiyle harcamış olduğundan  uyumak için cebelleşilmediğini ve  haliyle annenin ne yorgunluktan ne de yalnızlıktan delirmediğini düşünün. Ve dolayısıyla tüm negatif enerjisini akşam eve gelen babaya püskürtmediğini düşünün. Kaldı ki baba da şehir keşmekeşinden çok uzakta, sadelik içindeki işine gittiğinden daha tahammüllüdür. Anne olsa olsa PMS krizine girer ancak ve baba ayda bir kez bu deliliğe anlayış gösterir ve çekilmez değildir. Üstelik çocuklar akşamdan  sabaha dek deliksiz uyuduklarından anneyle babaya akşam vakit geçirecek çok zaman kalır. Kaldı ki çoğunlukla konu komşuya ziyarete gidlir ve çocuklar dilleri bir karış dışarda, oynadıkları yere serilir. Ve muhabbete gece yarısına dek devam edilir. Kadınlar işe gitmediklerinden sabah erken kalkma derdinde değildir, erkekler de zaten ancak tarlaya gidicidir. Dolayısıyla kadınlar konuşma potansiyellerini hemcinsleri ile giderir ve olumlanır, böylece erkeğe -konuş, konuşmuyorsun, dinle, dinlemiyorsun, tv karşısında uyuyorsun-gibi dayatmalardan uzaktadır, herkes kendi çemberinde mutludur. Anne devasa ve karmaşık kadınlar çemberinde, baba kıt erkekler çemberinde, çocuklar olağanüstü geniş ve  sade çemberlerinde kalırlar ve mutludurlar. Zira anlaşılmaktadırlar. Kimse diğerinin çemberini matkapla deşmeye uğraşmamaktadır.

Bir köy düşünün. Alelade bir köy değil hani. Adı Anneler Köyü. Anne mutlu –> Çocuklar mutlu.

Bir köy düşünün. Çocuklar büyüdüklerinde beş-on dil bilmiyor, hepsi doktor yahut mühendis de olmuyor, çoğu sadece  insan  sıfatıyla kalıyor, ama sahiden insan oluyor. Merhametli, özverili, yardımsever ve güzel ahlaklı, insana, hayvana, doğaya saygılı. Ve tatminkar! Ve sağlıklı! 

Bir köy düşünün. Çocuklar yetişkin olmuş ve istisnasız demişler ki -Mutlu bir çocukluk geçirdim!-  Anne ve babaları için var mı daha ötesi? Yetmez mi onlar için çocukların bu cümlesi? Mutlu yaşlanmaz mı böylesi çocukların annesi?

Bir köy düşünün. Bir zamanlar çocuk olanlar şimdi ihtiyarlamış ve demişler ki -Sade ama mutlu bir ömür geçirdim!- Koca bir çınar gibi, geçirmişler koca bir ömrü.

* “Bir çocuk yetiştirmek için bir köye ihtiyaç vardır!” sözüne yazdıkça inandım, inandıkça yazdım. Teşekkürler Elif. Hayali bile güzeldi. Farkındalığımı arttırdı. Yazacak çok şey vardı aslında. Bu kısa kesilmiş hali. Nerdeyse ortaya bir Doktora Tezi çıkaracaktım.

Annelik = The Show Must Go On!

Anne olmak demek; Dönüşüm demek en evvela. Bir başka canlı türüne hatta insanüstü bir halete dönüşmek demek.
Anne olmak demek; bekar acziyetinden zerre kalmaması demek bünyede. Her koşulda çocukların ihtiyacını gidermek üzere ayakta olmak demek.
Anne olmak demek; kırkbin kaplan gücüne erişmek demek. Arada kendini uzaktan izleyip; -Vay Canına! Ben neymişim böyle!- diyecek bir kudrete ve kuvvete erişmek demek.
Anne olmak demek; hastayken dahi yatma lüksünün olmaması demek. Zombi misali de olsa işlere yetişmek demek.
Anne olmak demek; kendi pilli diş fırçasına aylardır pil takamayıp, çocukların ıvır zıvır tüm oyuncaklarına itinayla pil takabilmek demek.
Anne olmak demek; çocuklarının düzenli olarak banyolarını yaptırıp, her daim onları pür-i pak eylemek demek. Beri yandan, kendi leş gibi dolanıp, duş almanın dahi kendisi için lüks sayılması demek.
Anne olmak demek; tek çocuk sahibi ise bir oturuşta 40, iki çocuk sahibi ise 60, 3 çocuk ve daha fazla ise yirminin katları şeklinde tırnak kesmek demek. Ve anne olmak demek, yer gök tırnak olması demek, tüm iğrentiye rağmen bu işlemin kaçınılmaz olması demek.
Anne olmak demek, tüm gün çocuk/çocukların kakasıyla haşır neşir olmak demek. Hatta kimi zaman yer gök kakaya bulanmak demek. Lakin anne olmak demek, kendi için tuvalete kısa bir mola dahi veremeyip kabızlık ve böbrek patlaması ile tanışmak demek.
Anne olmak demek; bazen iğrençleşmek demek. Farz-ı misal; gaza ve geğirmeye şükürler olsun demek. 
Anne olmak demek; yüksek sabır sahibi olmak demek. Arıza çıkaran çocuğa girişmek isterken kendini büyük bir güçle tutmak demek. Lakin bazen dayanamayıp yumruğu duvarlara geçirmek demek.

Anne olmak demek; çocuğuna girişen çocuğa kendi de girişmeyi istemek demek. Lakin serde annelik olduğundan, içindeki ayıyı bastırıp -a, yo kimseye vurmuyoruz, sen vurma oğlum- nezaketini(!) göstermek demek.

Anne olmak demek çelişki demek. Kendisi hiç zulmetmezmiş gibi çocuğa, babası bile çıkışsa yüzbin kaplan gücüyle çıkışana atılmak, çocuğu arkasına almak demek. Velhasıl başkasının kendi çocuğuna -gak!-demesine tahammül edememek demek.
Anne olmak demek, derin vicdan azaplarıyla tanışmak demek. Bir yandan kızıp, bir yandan daima düşünmek ve kendini yemek demek. Alıp vermekle ömrünü bitirmek, bir türlü huzura erememek demek.
Anne olmak demek; büyük konuşmamayı öğrenmiş olmak demek. Anne olmak demek, -Davulun sesi uzaktan hoş gelir- deyişini yaşayarak tecrübe etmiş olmak demek. Ve anne olmayanların atıp tutmalarına kıs kıs gülmek demek.

Anne olmak demek evrene hoşgörüyle bakmaya yaklaşmak demek. Lakin evrene hoşgörü ile bakarken en yakınındaki sabiye tahammülsüzlük göstererek tiksinç bir çelişkiye girmek demek.

Anne olmak demek; bazen kendi evinde esir olmak demek. Saklanıp kuytu köşelere gizlice ağza bir parça çikolata atmak, uyuduklarında dondurma yiyebilmek demek. 

Anne olmak demek, bazen rolleri değişmek demek. Ağızdaki çikolata kokusuyla, çocuğa suç üstü yakalanmak demek.

Anne olmak demek; hem çok darlanıp hem de şikayetlenmekten korkmak demek. Nitekim çocukların sağlıklı olması için milyonlarca kez şükretse az olduğunu bilmek demek.

Anne olmak demek; 7 gün 24 saat açık olmak, kesintisiz hizmet vermek demek.  Öyle -ay dur bir sigara molası vereyim- yahut -a dur bir wc molası vereyim- ya da -ay, gidip bir makyaj yapayım-  şeklinde ara verebileceğiniz plaza işi değildir  bahsi geçen asla ve kat’a, en ağır işçilere taş çıkartacak türdendir annelik. Çoğunlukla nefes nefese, kan ter içinde, koşturmaca halinde.

Anne olmak demek; -The Show Must Go On!*- demek. Yani ne olursa olsun, isterse kıyamet kopsun aslolan evlada annelik yapmak demek. Başa ne gelirse gelsin, -ölmedikçe- gösteriye ara vermemek, devam etmek demek.

http://muzicons.com/musicon_v_srv_new.swf

*The Show must go on= gösteri devam etmeli

Evreka! Evreka!

Buldum! Buldum! Sonunda bağırıp çağırdıklarında ve çok öfkelendiklerinde, hatta kapıyı çekip gittiklerinde, annelerin de, çocukların da içini bir nebze olsun rahatlatacak ve “Bu herkesin başına gelen normal bir olaydır, sen hayatı Caillou’dan ibaret sanma, tüm anneleri de Caillou’nun annesi gibi her daim müşfik zannetme!” dedirtecek bir bilgiye ulaştım sonunda. Tübitak’ın Erkek Çocukluk Kitaplığı – Duyularımız serisinden çıkan -Korkmuyorum!- kitabını okudum bir süre önce.  İşte bu! dediğim bir bölüme rastladım ve şad oldum adeta.
Hani hep diyorum ya, çocuk ne yaparsa yapsın, evde ne fırtınalar koparsa kopsun, anne ne kadar berbat hissederse hissetsin, hatta isterse kıyamet kopsun, çocuğa hep aynı sükunetle, hep aynı titizlikle, hep aynı hoşgörü ile yaklaşmamızı salık verir ya; kitaplar, uzmanlar ve ben de son derece hayalperest, gerçekle asla örtüşmeyen, iddialı ve riyakar bulurum bu türden bilgileri, hatta deliye dönerim bundan. İşte bu noktaya temas eden, ebeveynlerin de yoldan çıkabileceklerini ve çocukların da bunu doğal karşılamaları ve  bundan korkmamaları gerektiğini anlatan, “Beni Bırakmayın!” adlı bu gerçekçi bölüm pek memnun etti beni.
Düşünsenize ölümüz olsa çocuğumuzun rutinini bozmayacak, kederimizi çocuğumuza ne pahasına olursa olsun yansıtmayacak kadar ileri gittiğimiz oluyor. Oysa ölüm hayatın en sert ve en büyük gerçeğidir. Ortada böyle bir şey varken çocuğu bundan bihaber, uzak tutmaya çalışmak, sözümona sağduyulu bir ebeveyn gibi davranmak saçmalık değil midir? Cem yılmaz’ın ünlü monoloğunda dediği gibi bir çırpıda deyivermeli “Ayşe, hepimiz ölcez!” 
Hem diyelim ki, her zaman aynı edayla, aynı sabırla,  aynı mükemmellikle davranan ebeveyne sahip bir çocuk var ortada. Bu çocuğun müstesna ebeveyni baki midir peki bu çocuğun hayatında? Ya da bu ebeveyn çocuğun düzenini korumakta ehil  midir daima? Değildir elbette. E, o halde? Biraz anormallik fena olmasa gerek, çocuğu hayata hazırlaması bakımından. Belki bir deli annenin, ansızın delirmesi çocuğu hayatın ani değişikliklerine hazırlıyordur. Belki delilik tümden faydasız değildir ve belki de kusursuzluk tümden faydalı değildir.
İddia ediyorum;  pek yakında modern anne, modern çocuk, en akıllı çocuk, en mutlu çocuk, her daim eğitim, çokçok eğitim gibi içi boş ama dışı pek parlak kaplı bu zırvalar çöpe gidecek. Daha realist, daha samimi, daha doğal yöntemlere (hatta yöntem kelimesi bile yanlış, o da bir kalıba sokuyor gene insanı) daha geniş bir sistemden konuşacağız. Hem de kişiye özel sistemlerden.  Bunun ilk işareti sadece bu kitap değil üstelik.

Caillou Psikozu

Çocukların da, ebeveynlerin de pek sevdiği, annelerin çocuklarını televizyonda o varken rahatça  başbaşa bırakıp, işlerine bakabildikleri, sıcak, sevimli, güzel ahlaklı Caillou. İddia ediyorum Selim bir çok güzel davranışı Caillou’dan edindi. Uzunca bir süre kendisine Kayu dedirtti. Uzunca bir süre Caillou gibi -annecim, ta-maam!- diye vurguladı sözcükleri. Rica etmeyi, teşekkür etmeyi ve daha bir çok nezaket kuralını Caillou’dan öğrendi.

Uzmanlarla hazırlanan bu çizgi dizinin bir çok çocuğun karakterine yaptığı olumlu etki yadsınamaz.  Ben bile oturup zevkle izliyorum, belki yüzlerce kez tekrarlanan bölümlerini. Mutlu bir ailede, mutlu bir çocukluk  geçirmenin resmi adeta.  Kısmen gerçek hayata denk düşen izdüşümleri ile çocuğa da, anne ve babaya da, hatta büyükanne, büyükbabalara bile yol gösterici niteliğinde, bazen. Mesela Caillou’nun annesinin ev kıyafeti ve hafif göbekli hali bile mesut etmeye yetiyor beni, zira benim hayatıma uygun düşüyor bu hali. 
Başlarda körü körüne bağlılık gösterdiğim bu dizinin beni korkutan çok tarafı olduğunu fark ediyorum günden güne. Zira Selim büyüyor, algısı değişiyor, akıl yürütüyor ve kendi hayatına uyarlıyor izlediklerini. Caillou Kanada yapımı bir çizgi film ve yaşayış tarzları da yaşam koşulları da ona göre. Örneğin bizim evlerimizin Kanada tipi aile evleriyle uzaktan yakından ilgisi yok. En azından benimkinin ilgisi olmadığı kesin. Nitekim 3 odalı sıradan bir apartman dairesinde zar zor sığışarak yaşıyoruz. Çocuklarımızın ayrı ayrı odaları, yetmedi bir de oyun odaları yok, devasa bahçelerimiz, rahatça bisiklete binebildikleri, paten kayabildikleri tertemiz sokaklarımız da yok. Bizde Kanada yaşamının vazgeçilmezi olan,  sık sık doğaya karışma, pikniğe gitme, kamp kurma yok, kayak, kızak faaliyetleri  ise hiç yok. Bahçede barbekü partileri de yok, pinatalar da yok, buz hokeyi de, beyzbol da pek yok. Selim bu çizgi filmi izlerken yaşamın bu faaliyetlerden ibaret olduğunu sanacak diye korkar oldum son zamanlarda. Nitekim “Anne, biz de kamp yapmaya gidelim.”, “Anne ben de buz hokeyi oynamak istiyorum.” vs. gibi cümleleri sıralıyor gün içinde. “Oğlum, biz de o tip şeyler pek yapılmıyor!” demekten dilimde tüy bitti. Bazen de utanıyorum artık o yok, bu yok, hatta bu da yok, demekten.

Özgüven sahibidir Selim. Oysa şimdi Caillou’yu izlerken aşağılık kompleksiyle tanışma tehlikesi mevcut. Caillou uçağa biniyor ve hostes  ismiyle hitap ediyor ona, pilot desen pilot kabinine davet ediyor onu, ya da polis arabasına bindirip anons yaptırıyor, itfaiyeci yanına alıyor, makinist trenin düdüğünü çaldırıyor, okul servisinin şoförü öylesine okula götürüp getiriyor kısaca özne hep Caillou oluyor. Ve diğer çocuklar figüran oluyor hep. Oysa uçağa sayısız kez binen Selim’in pilotla tek ilişkisi duyduğu ruhsuz anonstur. Polislerle sıcak teması nispeten olmuştur. O da pasaport işlemlerimiz sırasında kurduğu diyaloglar vesilesiyledir. Servis şoförü, değil okula öylesine götürmek, mecburen götüreceği  çocuğu götürmeye imtina etmektedir.

Bir de Caillou’nun annesi ile kendi annesini karşılaştırma tehlikesi vardır Selim’in; ki en çok korktuğum da budur. Zira bir tarafta sonsuz hoşgörülü, her daim yumuşacık ses tonuyla konuşan, hep anlayışlı ve ilgili  bir anne profili, bir yanda bir hoşgörülü-bir tahammülsüz, bir sakin-bir çıldırmış, genelde deli, tutarsız, işlere boğulmuş bir anne profili vardır. Dilerim bunca akıl yürüten Selim, Caillou ile kendini de karşılaştırır da soğumaz annesinden. Nitekim Caillou berbat davranışlarında ısrarcı değildir asla.

 -Caillou kardeşine öyle davranmamalısın, der annesi mesela.
-Ta-maaaaaaaaaaam! der, çekilir gider Caillou’da..Bir daha da tekrarlanmaz o berbat davranış.
 Oysa bizde öyle mi ki?
-Selim, kardeşine öyle davranmamalısın!!! Selim cevap dahi vermez, kardeşinin orasını burası sıkmaya ve çimdiklemeye devam eder.
-Oğlum yapmasana, bak ağlıyor kardeşin! Selim gene aldırmaz. Kardeş canhıraş bir biçimde ağlar.
-Selim yapmasanaaaa! Bağrılınca silkinen Selim, korkarak kaçışır odasına.

Bir de bilmediği şeyleri fark etmesine sebep oluyor seyrettikleri. Mesela gökgürültüsünden korkmayan çocuk, bundan korkan Caillou’yu görünce böyle bir korkunun farkına varıyor. Sonra  geceleri odasında yalnız kalmaktan, karanlıktan, gölgelerden korkulabileceğini farkediyor. Bir de utanma duygusu var, kendine zar zor uydurmaya çalıştığı Selim’in. Selim oldukça girişkendir. Kimseden çekinmez, hemen konuşmaya girişir. Şimdi Caillou’dan edindiği bu saçma duyguyu kendi üzerine oturtmaya uğraşıyor. Biri -merhaba-dese cevap vermiyor ve -ben utanıyorum anne-diyor muzır bir şekilde gülümseyerek. Ona ısrarla birilerinden utanmanın anlamsız olduğunu, insanın yaptığı kötü davranışlardan, sarf ettiği kötü sözlerden yahut mahreminin başkaları tarafından görülmesi durumunda utanmasının anlamlı olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Aslında iyi niyetle, öğreti amacıyla verilen bu bölümler; bu tip davranışlara sahip olmayan çocukta saçma sapan bir şeye dönüşüyor, yapmacık ve zoraki korkular, davranışlar çıkıyor ortaya. Dilerim zorlaya zorlaya kalıcı hale getirmez bu tip davranışları.

Düşününce bir kez daha farkediyorum ne denli harika olursa olsun bir film, çocuğa tek başına izlettirilmemeli. Hatta bir kere beraber izledim, sorun yok, deyip sonrasında çocuk başbaşa bırakılmamalı o şeyle. Zira her an büyüyüp, değişen çocuk bir an etkilenmediği bir olaydan bir başka gün etkilenebiliyor. En iyisi bir yetişkinle ve aktif bir biçimde seyrettirilmeli. Ve çocuğun hassasiyetine göre gerekli yerde müdahale etmeli hemen. Uyanık olmalı velhasıl.

BilimSelim – 7.Sanat

Selim bebekliğinden itibaren kısa film, sinema filmi, çizgi film, animasyon, belgesel kısaca sinemaya ait ne varsa içinde oldu. Zor geçen bebekliğini rehabilite eden can alıcı noktalardan biri buydu çünkü.  Burada da belirtiğim gibi çok çeşitli şeyler izledi yaklaşık 4 yıl boyunca.  Bu da filmler konusunda iyi bir birikim yapmasına vesile oldu. Mesela 3 yaşındayken fon müziklerini ayırt ediyor ve bir çeşit sınıflandırıyordu. Benim gibi dikkatsiz bir izleyicinin de uyanmasına vesile oluyordu bahsettikleri. Müziksiz film karesi olmadığını  farkettim bu vesileyle mesela.

Sürekli izlediği bir animasyon vardı; deniz canlıları ile ilgili.  Karidesin birini pirana kovalar, derken piranayı köpekbalığı kovalar vs.
Bu kovalama sırasında fonda gergin bir müzik çalardı. İlkin orda söyledi. “Anne, ben burda korkuyorum biraz, zaten korku müziği de çalıyor.” diyerek. Daha sonra bunları çeşitlendirdi; sevinç müziği, eğlence müziği, üzüntü müziği vs. diye. Başlangıç ve bitiş müziklerini çok önceden keşfetmişti.
Beraber oyun oynamak için otururuz mesela. Ya kendi bir hayvan rolüne girer ya da oyuncaklarını oynatır. Bu canlandırma sırasında bize de fon müziği çalmak düşer. Diyelim balıklar kendi halinde yüzüyordur, o zaman  neşeli müzikler çalmamızı bekler, derken bir köpekbalığı görünür ve gerilim müziği ister derhal.   Melodisini de kendi seçer. Iğn-ığn-ığn-ığnnnnnn! Oyuna dahilsek bir de sufle verir. Son zamanlarda da ağır çekime takıldı. Bak, seyret anne, şimdi ağır çekim yapacağım, diyerek son derece ağırlaştırır hareketlerini, derken ani bir şekilde hızlanır hareketler, normale dönmüş edasıyla. Bir süredir aynı anda iki role birden bürünüyor, üçüncü role girdiğine bile şahit oldum dün. “Dostum, buralarda bir Allosaurus (Dinozor) var ve yavrularımızı kapmak istiyor.” der son derece kalın ve boğuk bir sesle. Kendi T-Rextir. Allosaurustan daha güçlüdür elbette. Derken hızla kendisinin karşısına geçer, şimdi T-Rex ile dost Triceratopstur Selim; “Hemen saldıralım!” diyerek bambaşka bir ses tonuyla cevap verir öteki Selim’e.  Bir saldıran taraf olur, bir hızla karşıya geçerek vurulan taraf olur ve ustaca yere yığılır.  Saldıran da olanca gücüyle kükreyerek gücünü onaylar. İzlemesi epeyce zevkli.

1 seneyi aşkındır “Ben animasyoncu olacağım, animasyon filmler yapacağım.” diyor büyüyünce ne olacaksın diye soranlara. Ben de çaktırmadan ittirmiyor değilim hani bu konuda. Çocuğumu zorlamayacağım, kendi ne isterse onu olsun, diyenlere inat. Bazen eline kamerayı ya da fotoğraf makinasını tutuşturuyorum, bazen hayvanlarını kamera önünde canlandırıyoruz, bazen de sinema filmi seyrederken arka planda neler olduğundan bahsederek kanalize etmeye çalışıyorum. Bazen de ödül törenlerine denk geliyoruz ve Selim’i yönetmen olarak hayal ettiğim hikayeler anlatıyorum ballandıra ballandıra… And the Oscar by goes too… veya and the winner is… eşliğinde. Çocuğun da içinde istek ve yetenek varsa neden yönlendirmeyeyim? Belki bizim evden de bir Salvatore çıkar. Cinema Paradiso misali. Hem ortalıkta yeterince doktor, mühendis olmaya hevesli çocuk varken bir kaç tane de sanatçı çıksa fena mı olur? Benden yönlendirmesi ama hayat ne getirir, onu bilemem.

Bir de araştırıp animasyon film nasıl yapılır, diye bakacağıma dair sözüm var ona. Zaman bulabilsem keşke…

Erkek Çocukları, Güç ve Şiddet

Erkek çocuklarının doğasında şiddet olduğunu ispat eden en iyi örneklerden biridir Selim. Ne denli uğraşırsanız uğraşın, ne denli başka taraflara kanalize etmeye çalışırşanız çalışın, bir yerde illa ki şiddet duygusu ve güç isteği ortaya çıkıyor. Evde kedi misali olan çocuk  aldığı ilk şiddet ve güç kokusunu  büyülenmişcesine takip ediyor ve bir daha terketmiyor adeta. Komşunun oğlu, eve gelen misafir, rasgele karşısına çıkan bir çizgi film, okul akadaşları  hepsi uyarıcı olabilir bu konuda.

Şiddet duygusundan uzakta tutmaya özen gösterdim Selim’i hep, kendi çapımda. Hiçbir vurucu, kırıcı oyuncak almaya yanaşmadım. Vurabileceği tek şey plastik oyuncak çekicidir
en fazla. Ancak o nasıl  bir şiddet güdüsüdür ki içlerindeki, ilk fırsatta ortaya çıkıveriyor. 2 yaş civarında iken komşunun oğlunda gördüğü silaha dört elle sarıldı adeta. Bir türlü bırakmak istemedi.  Ben de istiyorum, diye diretti ancak komşunun gözünün içine bakarak “Ben böyle bir şeyle oynamanı dahi istemiyorum.” diyemedim, cümleleri eğip bükerek anlatmaya çalıştım bir şeyleri. Belki de iyice soyutlamakla hata ediyorduk, bilemiyorum. Çünkü biz kaçırdıkça bu aptal alet Selim’in gözünde gereksiz yere değerini arttırabilirdi.
Selim’in sevdiği hayvanlar en hep kudretli olanlardır mesela. İflah olmaz dinozorlar ve yenilmez köpekbalıkları. Üstelik alelalede olanlar değil; bu hayvanların da en vahşileri, en yenilmezleridir sözkonusu olan. Dinozorlar içinde T-Rex, köpekbalıkları içinde de Büyük Beyaz Köpekbalığıdır  bahsi geçen, şeksiz, şüphesiz. Yetmezmiş gibi son dönemlerde Megalodon diye bir köpekbalığı türü öğrendik, tarih öncesinde yaşamış olduğu varsayılan dev bir köpekbalığı. Şimdi büyük beyaz köpekbalığı da bir kenara fırlatıldı. Diğer türler figüran oyunculardır Selim için. Bir oyundayız diyelim; “Anne ben bir T-Rex’im. Sen de Stegosaurus ol!” Stegosaurus, dinozorlar içinde en nahifi, en eziği, otçul, avare bir türü işte. Kendi en yenilmez, ben en zavallısı. Ya da “Anne, ben bir Megalodon’ım, sen de Limon Köpekbalığı ol, aaa, ya da Hemşire Köpekbalığı.” Gene en zavallı, köpekbalıkları içinde zararsız sayılabilen türler uygun düşmüştür benim rolüme.

İlter takım tutmaz. Selim’de de böyle bir eğilim yoktur haliyle. Ancak Selim’in dayısı üstün bir gayret içerisindedir; Selim’i Cimbomlu yapma konusunda. Türlü teşvik politikaları ve kuzeni Mirza’nın katkıları ile kabul etti nihayetinde Cimbom’lu olmayı. Selim’i kabüle götüren şey -Cimbom en güçlü takımdır!- cümlesinde saklı idi; -Güç- kelimesinde yani. Bu kelime Selim için uyarıcı etkisi görür. Bir kere takside idik. Fenerbahçe Stadyumu’nun önünden geçiyorduk. Selim’e burasının ne olduğunu anlatıyordum ki futbol takımları konusu açıldı ve şoför de konuşmaya dahil oldu. Selim’in Cimbom’lu olduğunu öğrenen şoför, onu Trabzonsporl’u yapmak için epeyce dil döküyordu. Onu evinden alıp gezdirmeyi, maça götürmeyi, forma, şapka almayı vs. teklif ediyordu. Ancak Selim nuh diyor, peygamber demiyordu. Taa ki Trabzonspor’un şampiyon olup, kupayı aldığını duyana dek. Bu cümleyle birlikte meraktan gözleri açılmış halde bana döndü ve “Ne yani anne, Trabzon en güçlü mü?” diyerek onay bekledi. Ben de onaylayınca, “İnsan bazen takım değiştirebilir dii-mi? Bazen Cimbom, bazen Trabzonlu olabilir dii-mi?” diyerek rotayı değiştirmeye başladı. Bir tek -GÜÇ- kelimesi nelere kadirdi?

Bir arkadaşımın dediği gibi çocuklarımız Türk toplumunda yetişiyor. Bizde bir kavgada geri çekilme güdüsü yok. Bu erkeklikten ödün gibi algılanıyor. Sinik, pasif değerlendiriliyor biri böyle davranırsa.Çocuklarımızı bu toplumdan soyutlamak olası değilse biraz da gidişata uygun davranmak gerek. Mi? bilmiyorum.

Selim’in anneannesi bir süreliğine İstanbul’da. Dolayısı ile gelenler gidenler ve onların çocukları ile yoğun günler geçiriyor Selim de. Kimi zaman büyüklerden yana sıkıntı çektiği ve hırpalandığı da oluyor. Böylesi durumlardan sonra bir gün İlter’le tartışmaya başladık. Ona Selim’e kavga etmeyi neden öğretmediğini, oyun esnasında en azından kendini savunmayı öğretmesi gerektiğini söyledim. Olmazsa karate derslerine katılmalıydı. Zira karate kendini savunma tekniği idi. İlter’se şiddetle karşı çıktı bu düşünceye. Ona göre Selim aklını kullanmalı ve kavga ortamlarından uzak durmalıydı. En son “Biz Selim’e kendini savunmayı hatta karateyi öğrettik diyelim, bir başkası da çocuğuna kavgada bıçak çekmeyi öğretirse ve bu kişi ile Selim karşı karşıya gelirse, o zaman n’apcaksın?” dediğinde içim kıyıldı, nutkum tutuldu ve nefesim kesildi. Cevap bile veremeyecek duruma geldim.

Gene de sorguluyorum bu hali. Bir köşede tutulmak kaydıyla bir savunma tekniği, ya da karate ya da her neyse öğretilmeliydi bence. Ama işin handikabı; ya bu öğrendiği teknikte başarı kazanır ve bu ona aşırı bir güven yüklerse? Ya kendi kavgaya tutuşmazsa da birileri gelip sataşsa ve o da bu özgüvenle geri çekilmeyi değil de savunma derken saldırmayı da göze alırsa ? Ve karşısındaki de belalı, gözü karamış biri olursa? İyisi mi Run Lola Run misali Kaç Selim Kaç! taktiği dayatılmalı.

Biricik Evlat

Her ebeveynin kendi çocuğu kendileri için biriciktir, eşsizdir, en kıymetlisidir. Her aklı başında ebeveyn bilir ki bu her bir anna-baba için geçerlidir. Ve gene her aklı başında ebeveyn bilir ki kim olursa olsun, insana kendi çocuğundan değerli değildir asla ve kat’a. Kendi çocuğu aslolandır insanın en evvela. Yeğenler, kuzenler, eş, dost çocukları vs. sonradan gelir. Her kim ki “Benim çocuğum her zaman, her yerde herkesin çocuğundan öndedir ve herkesçe daha çok sevilir, sevilmelidir!” saçmasına inanıyorsa gaflettedir, dalalettedir, şuursuzluğun dibindedir. Dilerim silkinir!

Selim benim kıymetlimdir, değerlimdir, canımdır, cananımdır. Benim için kimse onun dengi ya da benzeri değildir. Bir başkası Selim’den daha önemli değildir, bir başkası Selim’den daha çok sevilir değildir benim için, olamaz da.   Kerim’den başka… Ama yalnızca benim için, İlter için geçerlidir bu. Kimsenin benim çocuğumu, kendi çocuğundan fazla sevmesi gibi bir beklentim de mevcut değildir. Zira herkesin çocuğu kendine özeldir. Aksini söyleyen, “Başkasının çocuğunu da kendi çocuğum gibi seviyorum.”, diyenler elbette ki samimi değildir.Ve benim için dikkate değer de değildir.

Çok sevdiğiniz birinin çocuğu ile sizin çocuğunuz kavgaya tutuşsa ilk kime cız eder içiniz? “A, yapma, etme çocuğum!” dersiniz, dengelemeye çalışırsınız içinizden hislerinizi ve kendinizi, hakkaniyetli olmaya gayret ederken gene de içiniz evladınıza titrer, değil mi? Çok açık bir haksızlık yapıyorsa kızarsınız elbette, iki tarafta eşit derecede haklı ise kendi çocuğunuza kayar ibreniz, haksızlığa uğramış ise tamamen kendi evladınızı kollamak istersiniz. Üstelik haklı ve hakkını arıyorsa ve açık bir şekilde karşıdaki çocuk şımarıklık, hasetlik, kıskançlık ya da haksızlık ediyorsa çok daha karmaşıklaşır durum. “Hadi leyn! çekil şurdan bakiim, ver şu oyuncağı da!” demek istersiniz, istersiniz de makul davranmak zorundasınızdır, malum annesiniz. Hem de çocuğum bana dayanmasın, kendini korumasını da bilsin istersiniz, çok da araya girmek istemezsiniz.

Selim sinsi değildir asla. Ne varsa dile döker, ne yaparsa ortada yapar. Kendisinden yaşça büyük biriyle de , yaşça küçük biriyle de kavgaya tutuşsa aklı başında davranılması beklenen hep Selim olur. Nedense hep böyledir bu, kanunmuşcasına herkesçe uygulanır. Başlarda İlter’le acemiliğimizden ve mahçubiyetimizden koruyup kollayamadık Selim’i yeterince. Anında müdahale edemedik. Bizim bu budalaca tavrımızdan cesaret aldı insanlar, kimbilir? Oysa şimdi görüyorum ki, başkaları evlatlarını korumak için aslan kesiliyorken biz pısırık kedi misali durmuşuz öylece. Aslan kesilen Selim’miş sadece. Cesur Yüreğim benim.

Klişe bir söz vardır hani; “Siz kendinize ne kadar değer verirseniz karşınızdakiler de size o derecede değer verir.” Benim için havada kalan bu sözler ancak bu yaşımda yerli yerine oturdu. Bu sözü Selim’e uyarladığımda kavrayışa geçtim, somut bir şeyler canlandı gözümde. “Siz kendi çocuğunuza ne kadar kıymet verirseniz ve saygı duyarsanız, karşınızdakiler de o kadar saygı duyar, o kadar kıymet verir.” Tecrübe ettim.  Şimdi  anlıyorum ki; başkalarının yanında dikkatli olmalıymış insan. Keşke evde de yapmasak ancak dışarda bilhassa çocuğa kızmamalı, hırpalamamalı. Çünkü insanlar aç köpekler misali pusuda bekliyor sanki. Siz çocuğunuza bağırdınız diyelim, hop, bir bakıyorsunuz ki etrafınızdakiler de hoyrat davranır olmuş çocuğunuza. Öyle ki anne, babanın yanında bile dikkatli olmalı. Çünkü benim gördüğüm İlter ne zaman benden kötü bir davranış görse, hiç esirgemeden uygulamaya başlıyor. Ne yapmalı, ne etmeli ama başkasının yanında makul davranmalı çocuğa. Kızmak şartsa ve engellenemeyen bir dürtü halinde ise de ölçüsünde ve saygıyla yapmalı, seviyesizleşmemeli! Aksi takdirde, aynı seviyesizliğin önce çocuğunuza ve sonra onun üzerinden size geri döndüğünü görür, çok üzülürsünüz. Bir de alışkanlık haline gelirse bu berbat durum, siz de çocuğunuz da kalıverirsiniz öylece, kıymetsiz. Üstelik karşınızdaki en sidikli insan bile olsa, havalara girip ezmeye kalkar sizi ve çocuğunuzu ki, en acısı da budur.
Hiddetimin sebebine gelince; Bir kaç gün önce çoluk çocuklu toplandık. Selim dört gözle bu buluşmayı bekliyordu. Kalabalığa görünce heyecandan ve sevincinden kendini kaybeden oğlum gene çığrından çıktı.  İnsanların hal hatır sormalarına “ha-hu-dıkş!” efektleri ve el kol hareketleri ile karşılık veriyor, kimseyi dinlemiyor ve nerden edindiği bilmediğim bir şekilde ortalığa tükürüyordu. Ben de kontrolümü kaybedip herkesin içinde çekiştirerek başka odalara çektim Selim’i ve arkadaşlarının yanında azarladım boyuna.  Bir ara Kerim’i uyutmak için başka odaya geçmiştim. O sıralarda Serkan ile kavgaya tutuştular, bağırış çağırış. Nasıl olsa birileri müdahale eder dedim ama büyük hata!!! Serkan’ın annesi, babası, ağbisi, kız kardeşi orada, Selim tek başına.. her zamanki gibi.. En son birbirlerine girdiler. Önce Serkan sonra bizimki vurdu. Derken Serkan delirdi -döveceğim  de döveceğim!- diye, bir diğer arkadaşım da tutmaya çalışıyor Serkan’ı.  Güçlüdür Serkan, Selim’den de 2 yaş büyüktür. Aile de gık-ını çıkarmıyor ve Serkan’ın bir an önce arkadaşımdan kurtulup Selim’i parçalamasını izlemek için can atıyorlardı adeta. Hatta öyle ki bir ara -bırakın çocuğu, tutmayın!- diyecek kadar şuurlarını kaybettiklerini işittim olduğum yerden. Selim’in o sıradaki pozisyonunu hayal ederken içim dağlanıyor. Orada tek başına, direniyor gene de. Ne anne var yanında, ne baba sırtını dayayabileceği. En son avazı çıktığı kadar bağırdı ve ben nihayet Kerim’i bırakıp bir kenara, Selim’i almaya gittim odaya. O da ağlayarak geldi yanıma sesimi duyunca. Anlatmak istiyor ama hıçkırıklara boğuluyordu. “Yanıma gel, gitme bir daha.” diyebildim sadece. Hıçkırıklarla, anlatmaya uğraşıyordu: “Bana haksızlık yaptı anne Serkan, oyuncağımı aldı, kıracağım, dedi. Ben de istedim ondan, vermedi… ” diye bölünerek anlatmaya çabalıyordu.. Olaya şahit olamamıştım, Selim’den dinleyince haklı görünüyordu, ama derdim onun haklılığı da değildi. Derdim yöntemdi. Serkan ailesinin biriciği, kıymetlisi, her söyleneni koşulsuz yerine getirileni olabilirdi ama göz ardı ettikleri şey, bu sadece ve sadece kendileri için geçerliydi. Benim için ya da bir başkası için geçerli değildi bu, olamazdı da. Serkan’ı ne kadar seversem seveyim, benim için aslolan kendi evladımdı elbette. Selim’e boyuna kızıyor olmamdan ve ona hoyratça davranmamdan aldıkları cesaretle böyle şuursuz davramışlardı belli ki. Oysa ben ne kadar kızarsam kızayım Selim’e bu başkalarının da aynı şeyleri yapabileceklerine göz yumacağım manasına gelmez. Şimdilik budalaca göz yummuş olsam bile… Senin çocuğun sana, benim çocuğum bana kıymetlidir. Senin çocuğun kral, benim ki sokak çöplüğü değildir!!

Okula Gitmek İstemeyen Çocuk

Selim 3 yaşındayken Petersburg’dan henüz dönmüştük.  Hem onun insan içine karışmasının iyi olacağını , hem  de benim insan içine karışmamım bana iyi geleceğini düşünerek, uygun bir yuva bulma telaşına girdim hemen. Nerdeyse bulduğum ilk yuvaya şuursuzca verdim çocuğu. İlk gün insana aç olan, sosyallik delisi oğlum hemen kaynaştı. 2.gün etraftan fazla uzaklaşmadan yuvada bıraktım Selim’i bir kaç saatliğine. 3. gün, 4.gün derken Selim mızmızlanmaya başladı. Derken saatlerce ağlamaya vardı iş. Etraftan ve yuvadan “alışır, alışır hepsi böyledir, annelerini bırakmak istemezler ilk başlarda” sözlerine güvenerek çocuğu zorlamaya devam ettim ısrarla. Çocuklar garip oluyor. Başlarına gelen kötü şeyleri zamanında söylemiyorlar. Devamlı takipte ve sözümona uyanık olsanız bile. Okula 1 ay kadar aralıklarla devam etti ancak kesintisiz ağlıyordu her gidişinde. En sonunda şiddetli hastalığa yakalanınca pes deyip okuldan aldım.

Okul mevzusu kapanalı epeyce bir süre geçtikten sonra bir gün kendiliğinden; “Anne biliyor musun, ben okuldayken seni çok özlüyor ve ağlıyordum, öğretmenim yüzüme üflüyordu.” dedi. Pek sevimsiz geldi bana  bu yöntem, bir çeşit kısa yoldan susturma çabası idiyse de sevimsizdi. Derken aradan bir süre daha geçti. Bir başka gün; “Anne biliyor musun, ben okulda yemek yemediğimde öğretmenim kafama bastırıyordu yemem için.” dedi. Tüylerim diken diken eden bu yöntem çok daha sevimsizdi. Daha sonra başka okula direnmesinde  bu yuvanın negatif etkisi çok oldu. Kendime kızdım epeyce, nasıl şuursuzca çocuğu oraya terkettim diye. Sonradan başka bir bilgi gelmedi Selim’den ve umarım başka kötü bir anısı daha olmamıştır.
Diyeceğim o ki; Söylenen zırvalara aldanmak hata!!! Genel bir görüş her zaman doğru değildir. Diyorlar ya hani, çocuğunuz okula ilk başladığında 15 güne kadar ağlayabilir, normaldir bu. Eğer ağlamalarına aldanıp da okuldan alırsanız ömrü billah bu açığınızı kullanır, hep kendi kazanır. Hayır efendim, şiddetle karşı çıkıyorum şimdi bu görüşe. Bence çocuk ısrarla gitmek istemiyorsa, rahatsızsa, ağlayıp duruyorsa dikkate alınmalıdır kesinlikle. Düşünün ki bir yer var, oradan çok rahatsızsınız, size doğru davranmayan birileri var orada ve siz güvendiğiniz insanlar tarafından dikkate alınmadan, ısrarla oraya bırakılıyorsunuz ve onlar istemedikçe ordan ayrılamıyorsunuz. Aygh, kabus gibi. Böyle düşündüğümde panik ataklarım artıyor. Bir de yaşlandığımda çocuklarımın beni dinlemeden, bana kötü davranan birilerinin eline teslim ettiklerine veya bir bakımevine terk ettiklerine dair görüntüler geçiyor zihnimden film karesi gibi. Dehşete kapılıyorum o an.

Anne ve baba olmak  zor kullanarak onu bilmediği bir yerde, sevmediği kişilerin eline teslim etmeyi haklı gösterir mi? Bu da ayrı bir tartışma konusu. Onlar için sözümona en iyisini düşünürken (ki bence bu klişe de uydurmadır. Bazen çocuğu yuvaya, anaokuluna göndermek çocuğun isteğinden ziyade anne ve babanın rahat nefes alma fırsatı olarak kullanılır) zor kullanmış olmuyor muyuz? Hem neden herşey çocukla savaşmak gibi dayatılıyor bize. “Ağlayan çocuğu okuldan almayın, eğer olur da ona uyup okuldan alırsanız o kazanır ve ömrü billah sizi kullanır.”, “Sınırlarınızı öğrenmek için sizi devamlı yoklarlar.”, “Ağladığında istediğini verirseniz bitersiniz, zira bu yöntemi hep kullanır.” gibi saçmalar zihnimizi bulandırmaktan ve çocuğa paranoyakça yaklaşmaktan başka işe yaramıyor bence. Sadece zihnimizi de değil çocukla ilişkimizi de bulandırıyor bu tipten önermeler. Oysa çocuğumuzla savaşta değiliz, hepi topu ona bakmakla yükümlüyüz yahu. Üstelik çocuk büyütmek keyifli bir iş olmalı. Oysa biz zamane anneleri (en azından ben her daim böyleyim)  işlerden çok düşünmekten yorgun düşüyorum.

Konuya dönersek; Okula ısrarla gitmek istemeyen çocuk ile anlık gitmek istemeyen çocuk farklıdır oysa. Buna Selim’de bizzat şahit oldum. İlk yuvada çok kararlı bir biçimde reddediyordu gitmeyi. Öyle yerlere serilip ağlayan bir çocuk olmadığından belki daha az dikkate alındı. Yuvaya bırakırken sınıfa gözleri dış kapıya dönük, ben seninle gelmek istiyorum diye yalvarırdı. Ve nerdeyse bütün gün ağlarmış. Çıkışta çok neşeli olurdu adeta papatya toplayan kız sekişiyle dönerdi eve. Bense okula gitti, açıldı diye yorumlardım bu hali. Meğerse okuldan alındığı için havalara uçuyormuş. Sık hastalanmasa belki daha da gidecekti okula. Annemin “mutsuzluktan bu denli hastalanıyor.” tezi mantıklı geldi bana da. Bir gün bile okula gitmek için can atmadı, ısrarla reddetti bu da demekti ki o yuvada hoş olmayan ya da Selim’in hoşuna gitmeyen birşeylerin olduğu kesindi.

Bir de geçen sene kardeşi dünyaya gelmeden 1 ay önce gittiği ve gözü kapalı gönderdiğimiz okulu var Selim’in. Buraya da ilk gittiğinde hoş buldu, zaten dost canlısıdır, arkadaş, oyun cezbediyor hemen onu. Ancak diğer okuldan farklı olarak gün be gün gitmemeye direnç göstermek yerine gitmeyi daha arzular olmuştu. Bir tek yemek ve uyku sıkıntısı vardı. Yemek yememek hatta yemekhaneye inmemek için üstün bir direnç gösterdi, hatta yaban hayvanı gibi davrandı o sıralarda diyebilirim. Yemekhaneye giden yolsa bağırmalar, tekmeler, çığlıklar, sanırsınız ki zorla sokuyorlar. Oyunu, dersi, eğlenceyi bırakıp da yemek yemek delirtiyordu onu ve işte o sırada beni arıyor, ağlıyordu bir tek. Bir de uyku vaktinde tekrarlanıyordu bunlar. Ama ne zamanki yemek ve uyku faslı bitiyor o yaban hayvanı gidiyor yerine şeker portakalı tadında bir çocuk geliyordu, tadından yenmeyen…

Tüm çocuklarda böyle midir bilmem ama Selim’e  okulunu sevdin mi, diye sorduğumuzda direkt hayır cevabını verir. Ancak ben gidişattan durumun iyi olduğunu gözlemleyebiliyordum. Bazen okula gitmek istemiyorum dediği oluyordu ama 2 dakika sonra fikir değiştiriyordu. Zira gitmek istememesinde o sırada oynadığı oyununu yarım bırakmamak, çizgi filmini yarıda kesmemek, babasının evden olması, misafir olması vs. gibi sebepler olduğu için kısa sürede etkisi geçiyordu. Israrlı ve kati bir biçimde -istemiyorum-demiyordu diğer yuvadan farklı olarak. Hatta mütebessim bir biçimde dile getiriyordu bunu da. Başka ölçütler de vardı. Servis biraz geç kalsa, “A, servisim de nerde kaldı, yoksa beni unuttular mı?” gibi cümlelerle gitme isteğini dile getirirdi. Hatta bebek dünyaya geldiğinde Selim’i servise indiremedim, servis ablasını yukarı çıkmaya ikna etme çabalarında iken, merdivenlerden ödü kopan çocuk “Ben kendim inerim anne.” diyerek  okulundan vazgeçmediğini de dile getirdi. Haftada 3 gün gittiği okula 5 gün gitmek istediğini de söyledi bir kaç kez. Bu şekilde okula gitmek istememek ve gitmek istemek arasındaki farkı da gözlemlemiş olduk Selim’de.