Tag Archives: Doğal Annelik

Mutlu Bir Çocukluk Geçirdim, Diyebilmek!

Bir kaç yıl önce gazetenin birinde, hiç bilmediğim birine ait bir röportaja rastladım. Başlıktı ilgimi çeken: MUTLU BİR ÇOCUKLUK GEÇİRDİM! Durakaldım öylece. Muhtemeldir ki, içinde bu cümle geçmese, üstünde bile durmayacaktım bu yazının. Benim için çok önem arz eden bu  cümle hatrına röportajı baştan sona dek dikkatlice okudum ve heyecanla  mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilmenin ipuçlarını aradım. Tatmin edici bir sonuca ulaşamadım ama o günden bu yana hep düşündüm, nedir bu cümleyi sarfetmenin sırrı diye.

Kalabalık bir ailede büyüdüm. Ablalarım ve ağbilerim ile. Evin en küçüğüydüm, en sevileni ve de. Dahası kalabalık ve herkesin birbiriyle ahbap olduğu bir mahallede büyüdüm. Bir evde dolma pişirilse (dolmanın özel olması hasebiyle) yandaki tüm komşulara dağıtıllırdı. Koku hakkı, kul hakkının sayıldığı yani. Bir yerde düğün de  olsa,  cenaze de olsa tümden gidilirdi. Kışlık erzakları topluca yapan, yardıma ihtiyacı olana şeksiz şüphesiz  koşturan komşuların  halihazırda olduğu, yalnız yaşamanın da, yaşlanmanın sözkonusu olmadığı, çocukların bir kuru ekmek üstüne sürülen salçayla öğün geçirdikleri ve büyük beklentileri olmadığı,  okul için asla baskı görmedikleri, sokağın tadını çıkardıkları bir yerdi vesselam.

Mahallede pek çok arkadaşım vardı, hatta okulda en yakın  arkadaşım kiracımız bile olmuştu. Hatta ve hatta ortak bir avlumuz vardı onlarla, sokağa çıkmaya bile hacet yoktu. En yakın arkadaşım yanıbaşımdaydı. Okulda öğretmenimin, evde ailemin gözbebeği idim. Çok güzel, aynı zamanda çok da zeki bir çocuktum. Sadece oldukça utangaç ve biraz soğuktum. Bu tabloya bakınca mutlu bir çocukluk geçirmiş olmam gerekir değil mi? Maalesef değil! Mutlu bir çocukluk geçirmedim ben. Oldukça travmatik bir çocukluktu geçirdiğim. Bu sebeple; -mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilme konusunda ehil değilim. Ve çocuklarım olduğundan beri hep bu yönde düşündüm, bazen birilerine sordum, bazen araştırdım. Neticeye ulaşamadım velhasıl.
Çocuklarımı yetiştirirken baz aldığım tek şey onların mutluluğudur aslında. Her ne kadar büyük oranda sapsam da bu düşüncemden, tersi yönde hareket etsem de çoğunlukla, benim için asli olan budur! Belki de hedefim çok büyük. Sapıtmalarım da, kendimi yerden yere vurmalarım da, anneliğimin şu anki halimi bir türlü kabullenemeyişim de, devamlı kendimle kavga edişim de bundan, kim bilir? Belki bu sebeple yetersiz ve eksik görüyorum da kendimi, hepten geriliyor ve tersi istikamette yol alıyorum. Belki bu yüzden tezatlar içinde boğuluyor, kısır döngüden çıkamıyorum. Sanırım mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilmek benim için büyük bir ütopya olduğundan bu cümleyi sarf etmeyi büyük şartlanmalara bağlamışım. Ve her ne yaparsam yapayım tatmin olamamışım, nafile yere daha daha daha-lara ulaşmaya çabalamışım. Yetemeyince de bocalamış ve saçmalamışım bolca.
Hiç bağırmayan, sonsuz müşfik (annem tam da böyleydi) ama aynı zamanda çok ilgili, bol faaliyetli, hem de maharetli bir anne olmalıydım. Evet olsam harika olurdu, ama değilim. Bilakis müşfikken bir anda buz kesen bir tabiatım var, haliyle tutarsızım. Hem çocuklarıma, hem de özgürlüğüme çok düşkünüm bu da bir başka tezatım. Ama buyum, ben buyum!!! En evvela kendime bunu kabul ettirmem lazım. Kim bilir çocuklar kabullendi durumu da, kabullenmeyen bir ben kalmışım. Gözlemlediğim kadarıyla Selim benimle yaşamaya alışmış hatta zaaflarımı farketmiş, çareler üretmişe benziyor nitekim.
Hedef küçültmem gerek. Yahut mutluluğu gereğinden ziyade abartmamam gerek. Belki mutlu bir çocukluk geçirdim diyebilmenin sırrı; küçük ayrıntılardadır. Belki bir sıcak gülüş, yürekten bir sarılma, bir oyuncakla  çoğalan sevincine ortak olma, akşamları huzurla kitap okuma, zorlama ve riya olmadan onunla oyuna oturma, seve seve onunla vakit geçirme, bir dilim kek ve bir bardak sütle sürpriz yapma, ya da evde sinema keyfi yaparken patlamış mısırla karşısına çıkma kısacası çocukluk deyince aklına yer edecek sıcak bir an yaratmadır mutluluk. Belki kuralları dayatmadan ziyade hislerine dokunmaktır mutluluk. Çocukluğunu yaşatmaktır belki de. Ya da çocukluğunu iyi anımsatacak bir ritüel oluşturmaktır. Çocuklar süreklilik arz eden şeyleri sever çünkü. Selim 5 olmak üzere bir kaç gün sonra. Belki de kişiliği şekillendirenin 5 yaş öncesi olduğunu söyleyenler yanılmıştır, belki asli olan bundan sonrasıdır ve ben geç kalmamışımdır. Hem şuuraltını bilmem ama şuurüstü 5 yaş sonrasını hatırlamaz mıydı? O halde yeisi bir kenara komalı ve ümitvar olmalı.
Minik ama somut adımlar atmalı dediğim anda aklıma ilkin şu geldi*: Madem koku hafızası en kuvvetli. Madem çocuklar sever ritüeli. O halde vakit kaybetmemeli ve derhal işe girişmeli. Bir pazar günü mesela mis gibi kokan bir kek yapmayı aile geleneği haline getirmeli. Yahut muffin. Yahut suffle. Güzel kokan, can alıcı ne varsa. Evde olacağımız her pazar, fırından yayılan enfes çikolata ve vanilya kokusu tüm evi dolaşmalı, ahalinin burnuna huzuru getirmeli. Ve çocuklar büyüdüklerinde o kokuyu her duyumsadıklarında geriye gitmeli, giderken de iyi hissetmeli ve -mutlu bir çocukluk geçirdim-demeli.

———————————————————————————————————————–

Bu sebeple: başarılı bir kek, sufle yahut muffin tarifi arıyorum. Bilen varsa rica ediyorum beni bilgilendiriniz. Tüm beceriksizliğime rağmen yılmadan çabalamak ve muvaffakiyete ulaşmak istiyorum.

Bir de mutlu bir çocukluk geçirdim diyenlerin el kaldırmasını ve isterlerse şayet bunun sırrını anlatmalarını rica ediyorum. Çok merak ediyorum zira. Ve bu yorumlardan yola çıkarak bir takım tez çalışması yapmak istiyorum.

———————————————————————————————————————–
Krep Kokusu ve Funda‘dan esinlenerek. Ve enfes yemekler yapan Gülom’un ışıklı evinin mis gibi koktuğunu hayal ederek. Ve Şeyma‘mın huzur dolu sofralarından huzura giden küçük bir yol açmayı umarak..
Advertisements

Krep Kokusu

Üniversite hayatım yurtta ve  sefil öğrenci evlerinde geçti. Hatta bir kaç yıl sonrası da. Bu sebeple sıcak ev özlemi hep vardı içimde. Sokakta yürürken, açık pencerelerden çatal-bıçak seslerine eşlik eden konuşmalara takılır  ve tatlı kurgulara başlardım. Evin annesi sofrayı kurmuş, içinde kızgınlık, kavga olmayan, aile bireylerinin birbirine tatlılıkla seslendiği, -sofra hazır abla- nevinden cümlelerin kurulduğu, evin babasının hoşnutluk içinde ve kızlarıyla şakalaşarak sofraya oturduğunu düşünürdüm her defasında. Açık bir pencere ve tabağa değen çatal sesi, beni derhal gerçekliğimden alır ve bu kurgusal dünyanın içine çekerdi. İçinden çıkmak istemediğim bu dünyadan ayıldığımda ise sefilliğim yüzüme vurur ve sokak köpeği gibi hissederdim. 

Bir de okula ve işe giderken kurduğum sabah kurgularım vardı gene bu yönde. Otobüste oturmuşsam keyfime diyecek olmazdı. Başımı kaldırır ve sabahın erken saatinde perdesi aralanmış, penceresi açık evleri arardım. Bulmuşsam, gösteri başlardı zihnimde. Evin annesi erkenden kalkmış odanın penceresini açmıştır. Mutfaktaki radyodan çıkan nağmeler, ocakta demlenen bergamot çayının ve kızartılan ekmeğin kokusuyla birlikte tüm eve doluşmuştur. Aile bireyleri henüz yataklarındadır. Neden bilmem aile bireyleri derken hep kızlardır kurguladığım. Kızlar burunlarına dek uzanan, pek aşina oldukları  kızarmış ekmek, çay kokusu  ve kulaklarına çalınan ezgiyle kalkış saatinin geldiğini anlamaktadır. Birazdan yataktan keyifle kalkacak ve yanıbaşlarında yatmakta olan kardeşe gülümseyerek -günaydın- diyecek ve güne başlayacaklardır. Ev elbette kaloriferli ve sıcaktır, buz gibi ve nemli öğrenci evlerinin aksine. Ve anne kızlarını her gün yeniden görür gibi şefkatle okşayarak karşılamıştır. Neden bilmem babalara çok rol düşmezdi benim kurgularımda. Belki babamdan çok çekindiğimdendi. Kızlar annelerinin adeta yüreğinden akarmışcasına bardaklarına dökülen çayla kahvaltılarını bitirmiş, selametle  ve duayla uğurlanmışlardır okula gitmek üzere. Tek dertleri ders geçmektir, bizim gibi sokak köpeklerinin aksine. Mutlu ve huzurlulardır.
İşte bugün öyle bir gün oldu bizim evde. Dağılması için çok çaba ve çok dua gerekti ama şükürler olsun ki o kasvet dağıldı bugün. Sesler arada bir yükselse de, ortalama içerisinde kaldı genellikle. Önce evi derledim, topladım. Temizliği yaptım. Kerim’e ve yemeyen Selim’e rağmen. Ve dahi gerçek anlamda tüm gece uyanık olmama rağmen. Dün İkea’dan aldığım kendileri küçük ama beni değişikliğe sevk ettiği için büyük fark yaratan eşyaları yerleştirdim. Belki de iki-üç parça çer-çöp idi beni hayata döndüren, kim bilir? Ardından  radyoyu açtım. Ara sıra kapatmak zorunda kaldım ağlamalarla karışınca ama vazgeçmedim, aralıklarla açtım. Derken Kerim sihirli değnekle uyutulmuşcasına bir uyudu, saatler boyu uyanmadı, belki de 9 aylık ömrünce ilk defa. Ardından oyun ablası geldi ilk defa. Selim de oyuna daldı. Darmaduman olmuş mutfağı temizledim, sese uyanmadı Kerim, şevklendim, çamaşırları da astım. Tüm kapasitesiyle kendisiyle ilgilenen birini bulunca şımaran Selim’in kudurmuşluğu ile uğraştım ara sıra. Aldırmadım!
İşler bitti. Laptopun başına oturup yorumlara cevap yazdım. Ov! Açalya’nın dediği gibi herbirine cevap yazmak sahiden delilikti ve belki de bu işe çekidüzen vermeliydi. Derken Kerim uyandı, Abla gitti. Ve Selim’in öğlenden beri istediği şeyi; -krep-i yapmak için mutfağa koyuldum. Kerim’i koridora alıp önüne tabak, kapak ve buzdolabı poşetleri koydum şişirip de. Uykusunu aldığı için keyifliydi. Selim de sohbete koyuldu bizimle. Mutfaktaki radyomu açtım bu kez. Krepleri tavaya attıkça eve mis gibi bir koku yayıldı. Bir de pişmiş krep üstüne Rus usulü tereyağı sürünce, o kokuyla birlikte bir sıcaklık yayıldı eve. Kerim’in -de-de-de lerine Selim’in cıvıltıları eşlik ediyordu.  Selim’e krem peynirli krep ve reçel hazırlayıp tepsiye koydum. Çizgi film de açtım. Keyfetsin istedim. Ardından Kerim’e mama hazırlamaya koyuldum. Selim bir koca krebi keyifle yedi bitirdi. Nadiren bu denli iştahlı ve sessizdi. İttirip kaktıracağım bin türlü sebze yemeğine bedeldi böylesi.  Hele ki bu türden zamanlar için, benim de, onun da ruhunun selameti için. Nitekim ruhu şenlenmişti. Zorla yedireceğim yemek cevahir dahi olsa ruhuna bu denli gıda olmayabilirdi.
Evimiz sıcaktı. Radyodan çıkan sevimli nağmeler ile ocaktan çıkan krep kokusu tüm evi sardı. Çocuklar huzurlu ve mutluydu. Ben fiziken yorgundum ama zihnen ve ruhen doygundum.
Üstelik yarın özgürlük günüm. Yarın aç kollarını İstanbul, geliyorum. (İnşallah) Benim yokluğum sana komadı biliyorum, lakin senin yokluğun bana çok koydu. Özledim seni!

Bir Ütopyam Var!

Bir köy düşünün. Dağ eteklerinde en fazla iki katlı evlerin dizildiği. Her evin kendine ait minyatür bir bahçesinin olduğu. Evlerin hemen ilerisinde, özenle taranmışcasına geniş tarlaların uzandığı. Kışın bembeyaz karların, yazın yemyeşil çayırların örtü misali serildiği. Ve dağlar arasından nazlı bir gelin gibi süzülerek gelen, köyü  tam ortasından ikiye bölen mütevazi bir derenin olduğunu elbette. Şırıl şırıl sesi ile tüm köye huzur verdiği. Öyle temiz ki suyu, pırlanta misali ışıldayan çakıltaşlarının çıplak gözle bile seçilebildiği. Yazın en kavurucu günlerinde bile  içenlerin soğuğundan buz kestiği dağ suyuyla, köy ahalisinin kendine geldiği, güç, kuvvet edindiği.

Bir köy düşünün. Kimsenin kimseden çekinmeden kapısını çalabildiği.  Hatta kapıların kilitlenmediğini. Sabahları köy kadınlarının işe koyulmadan bir acı kahve içmek için toplaştığı, kimsenin kimseyle uğraşmadığı. Kimsenin dağınıklığa aldırmadığı, kimsenin kimseyle dedikodusunun yapılmadığı. Kimsenin kıymetli eşyalarının olmadığı, kimsenin kimseden pek de bir farkı olmadığı ve dolayısıyla kimsenin kimseye kem gözle bakmadığı.

Bir evde yeni bir bebek olduğunda tüm köy kadınlarının koşturduğunu ve anneye hiçbir iş düşmediğini düşünün. Ve anneye düşenin sadece çocuğunu sevmek ve emzirmek olduğunu. Yeni doğmuş bebeğin dopdolu ve canlı bir dünyaya uyandığını düşünün. Ve ister istemez güvenli, sosyal olduğunu. Annelerin ne temizlik, ne yalnızlık, ne tek başına her işe yetişme zorluğuyla uğraşmadığı için kaygısız olduğunu haliyle. Ve etrafındaki herkes de kendi gibi olduğu için hayatını olağanlıkla kabul ettiğini ve kendisinin de olağanlıkla kabul gördüğünü düşünün. Ve dertsiz, tasasız olduğunu. O dertsiz, tasasız ve kaygısız oldukça çocukların da dertsiz, tasasız ve kaygısız olduğunu düşünün.

Annelerin olağanlık ve doğallık ortamına paralel çocukların da olağanlık ve doğallık ortamında yetiştiğini düşünün. Ve dolayısıyla her türlü sistem, metot, yöntem zırvasından uzakta kendi hallerinde büyüdüklerini. Kirlendiklerini, toprağa bulandıklarını, çıplak ayakla toprağa değdiklerini, korkmadan koşabildiklerini, köyün hayvanlarıyla içiçe, ağaçlara tırmandıklarını, bazen tozu toprağı birbirine katarak adeta bir duman kütlesi gibi birbirlerine girdiklerini, bazen kavgayı kazandıklarını, bazen kaybettiklerini, böylece -Şunu yap, şöyle davran!-  komutlarına gerek kalmadan hayatı yaşayarak öğrendiklerini,  annelerin de bir kavgada ne yapılması gerektiğine dair kafa yormasına gerek kalmadığını,  bu sebeple babayla tartışmadıklarını düşünün.  Çocukların kendilerini bildi bileli küçükler ve büyüklerle birarada bulunduklarından, yaş farkı olanlarla biraraya geldiklerinde yaban öküzü gibi davranmadıklarını, dalından koparılan gıdalarla beslendiklerini ve dolayısıyla -bostanımızda yetiştirdiklerimizle hazırlıyoruz yemeklerimizi- diyen okullara gerek kalmadığını, ata da, eşeğe, katıra hatta öküze de bindiklerinden -ayda bir kez binicilik dersimiz var- deyip binlerce lira isteyen okullara hiç gerek kalmadığını ve çocukların servis problemi, servisci nazıyla uğraşmaya gerek kalmadan yürüme mesafesindeki sıradan bir okula gittiklerini, zaten köyde başka -özel(!)- bir okul olmadığını düşünün.

Bir köy düşünün. Çocukların erkenden kreşe başlamak zorunda olmadığı, erkenden ev dışına çıkmadıklarını, ne yatılı ne yatısız bakıcılara gerek kalmadığı, oyun ablası, etüt ağbisi gibi kavramların olmadığını düşünün.  Çocukların  güvenle sokakta oynadıklarını yahut yan komşuya yan odaya gitme rahatlığıyla konuk olduğunu. Sofralar -tek çocuk & tek anne- likten uzak,  belki tek anne ama çok çocuk şekilden olduğundan ve oyundan karınları zil çalarak ayrıldıklarından, önlerine konan bir çorba ve bir ekmeği dünyanın en iyi hamburgeri ve patatesiymişcesine hevesle yediklerini,  annelerin de -çocuğum yemiyor- derdiyle sapıtmadığını ve çocuğun yeme alışkanlığını da sapıttırmadığını düşünün. Ve en önemlisi çocuklar dağda, otlakta, bayırda, toprakta olduğundan Alerjik Astım mereti ile tanışmadıklarını düşünün.

Bir köy düşünün. Annelerin çocuğu oyalamayla, saatler süren ikna et-yedir faslı yaşamadığını, çocuk enerjisini ziyadesiyle harcamış olduğundan  uyumak için cebelleşilmediğini ve  haliyle annenin ne yorgunluktan ne de yalnızlıktan delirmediğini düşünün. Ve dolayısıyla tüm negatif enerjisini akşam eve gelen babaya püskürtmediğini düşünün. Kaldı ki baba da şehir keşmekeşinden çok uzakta, sadelik içindeki işine gittiğinden daha tahammüllüdür. Anne olsa olsa PMS krizine girer ancak ve baba ayda bir kez bu deliliğe anlayış gösterir ve çekilmez değildir. Üstelik çocuklar akşamdan  sabaha dek deliksiz uyuduklarından anneyle babaya akşam vakit geçirecek çok zaman kalır. Kaldı ki çoğunlukla konu komşuya ziyarete gidlir ve çocuklar dilleri bir karış dışarda, oynadıkları yere serilir. Ve muhabbete gece yarısına dek devam edilir. Kadınlar işe gitmediklerinden sabah erken kalkma derdinde değildir, erkekler de zaten ancak tarlaya gidicidir. Dolayısıyla kadınlar konuşma potansiyellerini hemcinsleri ile giderir ve olumlanır, böylece erkeğe -konuş, konuşmuyorsun, dinle, dinlemiyorsun, tv karşısında uyuyorsun-gibi dayatmalardan uzaktadır, herkes kendi çemberinde mutludur. Anne devasa ve karmaşık kadınlar çemberinde, baba kıt erkekler çemberinde, çocuklar olağanüstü geniş ve  sade çemberlerinde kalırlar ve mutludurlar. Zira anlaşılmaktadırlar. Kimse diğerinin çemberini matkapla deşmeye uğraşmamaktadır.

Bir köy düşünün. Alelade bir köy değil hani. Adı Anneler Köyü. Anne mutlu –> Çocuklar mutlu.

Bir köy düşünün. Çocuklar büyüdüklerinde beş-on dil bilmiyor, hepsi doktor yahut mühendis de olmuyor, çoğu sadece  insan  sıfatıyla kalıyor, ama sahiden insan oluyor. Merhametli, özverili, yardımsever ve güzel ahlaklı, insana, hayvana, doğaya saygılı. Ve tatminkar! Ve sağlıklı! 

Bir köy düşünün. Çocuklar yetişkin olmuş ve istisnasız demişler ki -Mutlu bir çocukluk geçirdim!-  Anne ve babaları için var mı daha ötesi? Yetmez mi onlar için çocukların bu cümlesi? Mutlu yaşlanmaz mı böylesi çocukların annesi?

Bir köy düşünün. Bir zamanlar çocuk olanlar şimdi ihtiyarlamış ve demişler ki -Sade ama mutlu bir ömür geçirdim!- Koca bir çınar gibi, geçirmişler koca bir ömrü.

* “Bir çocuk yetiştirmek için bir köye ihtiyaç vardır!” sözüne yazdıkça inandım, inandıkça yazdım. Teşekkürler Elif. Hayali bile güzeldi. Farkındalığımı arttırdı. Yazacak çok şey vardı aslında. Bu kısa kesilmiş hali. Nerdeyse ortaya bir Doktora Tezi çıkaracaktım.

Annelik = The Show Must Go On!

Anne olmak demek; Dönüşüm demek en evvela. Bir başka canlı türüne hatta insanüstü bir halete dönüşmek demek.
Anne olmak demek; bekar acziyetinden zerre kalmaması demek bünyede. Her koşulda çocukların ihtiyacını gidermek üzere ayakta olmak demek.
Anne olmak demek; kırkbin kaplan gücüne erişmek demek. Arada kendini uzaktan izleyip; -Vay Canına! Ben neymişim böyle!- diyecek bir kudrete ve kuvvete erişmek demek.
Anne olmak demek; hastayken dahi yatma lüksünün olmaması demek. Zombi misali de olsa işlere yetişmek demek.
Anne olmak demek; kendi pilli diş fırçasına aylardır pil takamayıp, çocukların ıvır zıvır tüm oyuncaklarına itinayla pil takabilmek demek.
Anne olmak demek; çocuklarının düzenli olarak banyolarını yaptırıp, her daim onları pür-i pak eylemek demek. Beri yandan, kendi leş gibi dolanıp, duş almanın dahi kendisi için lüks sayılması demek.
Anne olmak demek; tek çocuk sahibi ise bir oturuşta 40, iki çocuk sahibi ise 60, 3 çocuk ve daha fazla ise yirminin katları şeklinde tırnak kesmek demek. Ve anne olmak demek, yer gök tırnak olması demek, tüm iğrentiye rağmen bu işlemin kaçınılmaz olması demek.
Anne olmak demek, tüm gün çocuk/çocukların kakasıyla haşır neşir olmak demek. Hatta kimi zaman yer gök kakaya bulanmak demek. Lakin anne olmak demek, kendi için tuvalete kısa bir mola dahi veremeyip kabızlık ve böbrek patlaması ile tanışmak demek.
Anne olmak demek; bazen iğrençleşmek demek. Farz-ı misal; gaza ve geğirmeye şükürler olsun demek. 
Anne olmak demek; yüksek sabır sahibi olmak demek. Arıza çıkaran çocuğa girişmek isterken kendini büyük bir güçle tutmak demek. Lakin bazen dayanamayıp yumruğu duvarlara geçirmek demek.

Anne olmak demek; çocuğuna girişen çocuğa kendi de girişmeyi istemek demek. Lakin serde annelik olduğundan, içindeki ayıyı bastırıp -a, yo kimseye vurmuyoruz, sen vurma oğlum- nezaketini(!) göstermek demek.

Anne olmak demek çelişki demek. Kendisi hiç zulmetmezmiş gibi çocuğa, babası bile çıkışsa yüzbin kaplan gücüyle çıkışana atılmak, çocuğu arkasına almak demek. Velhasıl başkasının kendi çocuğuna -gak!-demesine tahammül edememek demek.
Anne olmak demek, derin vicdan azaplarıyla tanışmak demek. Bir yandan kızıp, bir yandan daima düşünmek ve kendini yemek demek. Alıp vermekle ömrünü bitirmek, bir türlü huzura erememek demek.
Anne olmak demek; büyük konuşmamayı öğrenmiş olmak demek. Anne olmak demek, -Davulun sesi uzaktan hoş gelir- deyişini yaşayarak tecrübe etmiş olmak demek. Ve anne olmayanların atıp tutmalarına kıs kıs gülmek demek.

Anne olmak demek evrene hoşgörüyle bakmaya yaklaşmak demek. Lakin evrene hoşgörü ile bakarken en yakınındaki sabiye tahammülsüzlük göstererek tiksinç bir çelişkiye girmek demek.

Anne olmak demek; bazen kendi evinde esir olmak demek. Saklanıp kuytu köşelere gizlice ağza bir parça çikolata atmak, uyuduklarında dondurma yiyebilmek demek. 

Anne olmak demek, bazen rolleri değişmek demek. Ağızdaki çikolata kokusuyla, çocuğa suç üstü yakalanmak demek.

Anne olmak demek; hem çok darlanıp hem de şikayetlenmekten korkmak demek. Nitekim çocukların sağlıklı olması için milyonlarca kez şükretse az olduğunu bilmek demek.

Anne olmak demek; 7 gün 24 saat açık olmak, kesintisiz hizmet vermek demek.  Öyle -ay dur bir sigara molası vereyim- yahut -a dur bir wc molası vereyim- ya da -ay, gidip bir makyaj yapayım-  şeklinde ara verebileceğiniz plaza işi değildir  bahsi geçen asla ve kat’a, en ağır işçilere taş çıkartacak türdendir annelik. Çoğunlukla nefes nefese, kan ter içinde, koşturmaca halinde.

Anne olmak demek; -The Show Must Go On!*- demek. Yani ne olursa olsun, isterse kıyamet kopsun aslolan evlada annelik yapmak demek. Başa ne gelirse gelsin, -ölmedikçe- gösteriye ara vermemek, devam etmek demek.

http://muzicons.com/musicon_v_srv_new.swf

*The Show must go on= gösteri devam etmeli

Mutlu Başlayan Günün Anatomisi – I

Bugün mutlu bir yazı yazacaktım, özendiğim huzurlu bloglar gibi. Blogcu Anne İtirafı’ndaki ihmallerimi azaltmaya uğraştığıma, Özlem Annemin fikrine binaen Selim’e daha çok ve daha saf zaman ayırmaya karar verdiğime, bunu da derhal uyguladığıma ve hatta belgesini bile hazırladığıma, dün yaptığım temizlikten sonra içimin huzur dolduğuna, havanın karanlık olmasını fırsat bilerek, her daim asılı duran yılbaşı ışıklarını açtığıma, Selim’in de ve Kerim’in de bu huzurdan nasibini aldığına, İlter’in yokluğuna çok takılmadığımıza dair tadından yenmez bir yazı olacaktı  velhasıl hayal ettiğim. Ancak olmadı! Kimseye nazarı değmeyen, içindeki tüm potansiyeli kendine ve çocuklarına saklayan ben, nam-ı diğer Deli Anne, yapacağımı yaptım ve bu potansiyeli evime akıttım. Bir anda bıçakla kesilmişcesine değişti ortam. İlk işaret fişeğini Kerim yaktı. Kakayla!
Kerim’in altını açarken bir süredir korkudan hiçbir odada tek başına kalamayan Selim de yanımıza geldi. Yatağa çıktı ve her zamanki gibi zıp zıp toplar gibi delirdi. Yatakta trambolindeymişcesine sıçrıyor ve  tepe noktasına ulaştığı an, kendini yatay atış hareketiyle bırakıyordu. Bu sırada -kime, neye denk gelirim- derdinde olmuyordu elbette ve ısrarla Kerim’e doğru uçuyordu. Kerim de ağbisinin oyununa eşlik etmenin hazzı ile gülüşüyordu. Ben de ilkin oldukça sakin, giderek daha sık ve daha belirgin uyarılarda bulunuyordum; -Selim yapma! kafa kafaya tokuşucaksınız maazallah! senin de Kerim’in de canı çok yanacak!- diye. Ama Selim her zamanki gibi aldırmadı. Tam ellerimi yıkamaya gidecekken, önce -Tok!- diye bir ses duyuldu,  ardından Kerim canhıraş bir biçimde ağladı ve  Selim de korkuyla bana döndü haliyle. Bense Kerim’in açıktan bir şeyi olmadığına göz ucuyla baktıktan sonra, çıldırmamak adına odadan çıktım hışımla. Bu sırada Kerim’in deli gibi ağlamasına Selim’in -bebiiiş, bir şey yok, bebişş geçtiii- diyerek konuşması ve susturmak için söylediği şarkılar eşlik ediyordu. 
Biliyorum ki Selim de çocuk, biliyorum ki çok sıkılıyor, biliyorum ki şu anda çok korkuyor ve ben de korkusunu arttırmamak için tutmalıyım kendimi ama içimdeki kaynar kazan durmuyor. Başka odaya geçtim, kapıyı kapatıp yumruklamaya başladım duvarları. Öyle az buz da değil. Bir kısmına şahit oldu Selim de. Sinirlerim yatışmadı ama içeri girmek, Kerim’i almak zorundaydım, Selim de kaçıştı hemen diğer odaya. Ortalık sakinleşince önce kızgın, sonra durgun konuştum Selim’le. Ona kızdığım noktanın altını çizmeye uğraştım, beni yanlış anlamasın istiyordum zira. -Sadece kardeşine zarar verdiği için kızmadığımı, bunu zaten bilerek yapmayacağından emin olduğumu, ancak güzelce uyardığımda aldırmayıp sadece bağırdığımda dikkate aldığını ve bundan çok rahatsız olduğumu- söyledim, defalarca.  Beri yandan;  –belki de olur olmaz şeye sesimi yükselttiğimden çocuğun alçak sese algısının kapanmış olduğunu, sadece yüksek perdeden sesleri uyaran olarak kabul ettiğini ve buna sebebiyet vermekle onu değil kendimi suçlamam gerektiğini-  düşünüyordum içimden. Velhasıl daha kızarken çelişki içindeydim ve belki de bu yüzden yeterince ciddiye alınmıyordum Selim tarafından.

Gün devam etti…

Evreka! Evreka!

Buldum! Buldum! Sonunda bağırıp çağırdıklarında ve çok öfkelendiklerinde, hatta kapıyı çekip gittiklerinde, annelerin de, çocukların da içini bir nebze olsun rahatlatacak ve “Bu herkesin başına gelen normal bir olaydır, sen hayatı Caillou’dan ibaret sanma, tüm anneleri de Caillou’nun annesi gibi her daim müşfik zannetme!” dedirtecek bir bilgiye ulaştım sonunda. Tübitak’ın Erkek Çocukluk Kitaplığı – Duyularımız serisinden çıkan -Korkmuyorum!- kitabını okudum bir süre önce.  İşte bu! dediğim bir bölüme rastladım ve şad oldum adeta.
Hani hep diyorum ya, çocuk ne yaparsa yapsın, evde ne fırtınalar koparsa kopsun, anne ne kadar berbat hissederse hissetsin, hatta isterse kıyamet kopsun, çocuğa hep aynı sükunetle, hep aynı titizlikle, hep aynı hoşgörü ile yaklaşmamızı salık verir ya; kitaplar, uzmanlar ve ben de son derece hayalperest, gerçekle asla örtüşmeyen, iddialı ve riyakar bulurum bu türden bilgileri, hatta deliye dönerim bundan. İşte bu noktaya temas eden, ebeveynlerin de yoldan çıkabileceklerini ve çocukların da bunu doğal karşılamaları ve  bundan korkmamaları gerektiğini anlatan, “Beni Bırakmayın!” adlı bu gerçekçi bölüm pek memnun etti beni.
Düşünsenize ölümüz olsa çocuğumuzun rutinini bozmayacak, kederimizi çocuğumuza ne pahasına olursa olsun yansıtmayacak kadar ileri gittiğimiz oluyor. Oysa ölüm hayatın en sert ve en büyük gerçeğidir. Ortada böyle bir şey varken çocuğu bundan bihaber, uzak tutmaya çalışmak, sözümona sağduyulu bir ebeveyn gibi davranmak saçmalık değil midir? Cem yılmaz’ın ünlü monoloğunda dediği gibi bir çırpıda deyivermeli “Ayşe, hepimiz ölcez!” 
Hem diyelim ki, her zaman aynı edayla, aynı sabırla,  aynı mükemmellikle davranan ebeveyne sahip bir çocuk var ortada. Bu çocuğun müstesna ebeveyni baki midir peki bu çocuğun hayatında? Ya da bu ebeveyn çocuğun düzenini korumakta ehil  midir daima? Değildir elbette. E, o halde? Biraz anormallik fena olmasa gerek, çocuğu hayata hazırlaması bakımından. Belki bir deli annenin, ansızın delirmesi çocuğu hayatın ani değişikliklerine hazırlıyordur. Belki delilik tümden faydasız değildir ve belki de kusursuzluk tümden faydalı değildir.
İddia ediyorum;  pek yakında modern anne, modern çocuk, en akıllı çocuk, en mutlu çocuk, her daim eğitim, çokçok eğitim gibi içi boş ama dışı pek parlak kaplı bu zırvalar çöpe gidecek. Daha realist, daha samimi, daha doğal yöntemlere (hatta yöntem kelimesi bile yanlış, o da bir kalıba sokuyor gene insanı) daha geniş bir sistemden konuşacağız. Hem de kişiye özel sistemlerden.  Bunun ilk işareti sadece bu kitap değil üstelik.

BilimSelim – 7.Sanat

Selim bebekliğinden itibaren kısa film, sinema filmi, çizgi film, animasyon, belgesel kısaca sinemaya ait ne varsa içinde oldu. Zor geçen bebekliğini rehabilite eden can alıcı noktalardan biri buydu çünkü.  Burada da belirtiğim gibi çok çeşitli şeyler izledi yaklaşık 4 yıl boyunca.  Bu da filmler konusunda iyi bir birikim yapmasına vesile oldu. Mesela 3 yaşındayken fon müziklerini ayırt ediyor ve bir çeşit sınıflandırıyordu. Benim gibi dikkatsiz bir izleyicinin de uyanmasına vesile oluyordu bahsettikleri. Müziksiz film karesi olmadığını  farkettim bu vesileyle mesela.

Sürekli izlediği bir animasyon vardı; deniz canlıları ile ilgili.  Karidesin birini pirana kovalar, derken piranayı köpekbalığı kovalar vs.
Bu kovalama sırasında fonda gergin bir müzik çalardı. İlkin orda söyledi. “Anne, ben burda korkuyorum biraz, zaten korku müziği de çalıyor.” diyerek. Daha sonra bunları çeşitlendirdi; sevinç müziği, eğlence müziği, üzüntü müziği vs. diye. Başlangıç ve bitiş müziklerini çok önceden keşfetmişti.
Beraber oyun oynamak için otururuz mesela. Ya kendi bir hayvan rolüne girer ya da oyuncaklarını oynatır. Bu canlandırma sırasında bize de fon müziği çalmak düşer. Diyelim balıklar kendi halinde yüzüyordur, o zaman  neşeli müzikler çalmamızı bekler, derken bir köpekbalığı görünür ve gerilim müziği ister derhal.   Melodisini de kendi seçer. Iğn-ığn-ığn-ığnnnnnn! Oyuna dahilsek bir de sufle verir. Son zamanlarda da ağır çekime takıldı. Bak, seyret anne, şimdi ağır çekim yapacağım, diyerek son derece ağırlaştırır hareketlerini, derken ani bir şekilde hızlanır hareketler, normale dönmüş edasıyla. Bir süredir aynı anda iki role birden bürünüyor, üçüncü role girdiğine bile şahit oldum dün. “Dostum, buralarda bir Allosaurus (Dinozor) var ve yavrularımızı kapmak istiyor.” der son derece kalın ve boğuk bir sesle. Kendi T-Rextir. Allosaurustan daha güçlüdür elbette. Derken hızla kendisinin karşısına geçer, şimdi T-Rex ile dost Triceratopstur Selim; “Hemen saldıralım!” diyerek bambaşka bir ses tonuyla cevap verir öteki Selim’e.  Bir saldıran taraf olur, bir hızla karşıya geçerek vurulan taraf olur ve ustaca yere yığılır.  Saldıran da olanca gücüyle kükreyerek gücünü onaylar. İzlemesi epeyce zevkli.

1 seneyi aşkındır “Ben animasyoncu olacağım, animasyon filmler yapacağım.” diyor büyüyünce ne olacaksın diye soranlara. Ben de çaktırmadan ittirmiyor değilim hani bu konuda. Çocuğumu zorlamayacağım, kendi ne isterse onu olsun, diyenlere inat. Bazen eline kamerayı ya da fotoğraf makinasını tutuşturuyorum, bazen hayvanlarını kamera önünde canlandırıyoruz, bazen de sinema filmi seyrederken arka planda neler olduğundan bahsederek kanalize etmeye çalışıyorum. Bazen de ödül törenlerine denk geliyoruz ve Selim’i yönetmen olarak hayal ettiğim hikayeler anlatıyorum ballandıra ballandıra… And the Oscar by goes too… veya and the winner is… eşliğinde. Çocuğun da içinde istek ve yetenek varsa neden yönlendirmeyeyim? Belki bizim evden de bir Salvatore çıkar. Cinema Paradiso misali. Hem ortalıkta yeterince doktor, mühendis olmaya hevesli çocuk varken bir kaç tane de sanatçı çıksa fena mı olur? Benden yönlendirmesi ama hayat ne getirir, onu bilemem.

Bir de araştırıp animasyon film nasıl yapılır, diye bakacağıma dair sözüm var ona. Zaman bulabilsem keşke…

Çocuk Oyalama ve Faydalı Filmler

Selim’in Kolik Dramı efsane idi. Kolikle başlayan günlerin ardından her aşama nerdeyse aynı zorlukta ilerledi. 4. aydan itibaren yeterli kiloyu alamayınca ek gıdaya başladık. Benim acemiliğim ile onun yüksek duyarlılığı birleşince ortaya dramatik manzaralar çıkıyordu.

4 aylık bebeği yedirmek için oyalama taktikleri yanıtsız kalıyordu çoğu zaman. Türlü şakbanlıklarla, binbir eziyetle, saatler harcayarak tamamladığım yemek seremonisi,
bir sonraki öğüne dek kendimi şanslı addetmeme sebep olsa da bazen iğneyle kuyu kazmak misali yedirilen yemek 1 saniyede geri püskürtüldüğünde kolikten de öte bir drama şahit oluyordum. Bu kez anne çaresizliği, kul acziyeti, ilk bebek beceriksizliği, her nevi sıkıntı baş gösteriyordu. Selim biraz büyüdükçe ilerleme kaydeder olduk. Bazen ev eşyaları, bazen kendi oyuncaklarıyla türlü oyunlar, bazen zor durumlarda kullanılmak üzere henüz ortaya çıkardığım zulamdaki bir başka oyuncak, bazen delisi olduğu bir leğen dolusu su , bazen kitaplar ve çoğunlukla da çizgi film, animasyon, kısa film, fragman ne varsa kullanır oldum bu sırada. Bazen de hiçbirinin işe yaramadığı oluyordu ya, neyse..

Şimdi baktığımda görüyorum ki; çok zor geçen bu sürecin aslında Selim’e de bana da kattığı çok şey oldu. Bir kere Selim’le çok yakın, sımsıkı zamanlar geçirdik. Dile kolay günde en az 4 öğün, 1 saat kadar sürüyordu her bir öğün. Konuşarak, koklaşarak, sorarak, sorgulayarak, tartışarak, gülerek aynı şeyleri defalarca izledik beraber. Belki şimdi o yüzden birşey izlerken yanında birini ister ve devamlı konuşur, tartışır izlediğini. Her ne kadar yemek yemeyi tek eylem haline getirin, tv karşısında yedirmeyin dense de ve ben de katılsam da bu fikre, pişman değilim böyle olmasından. Bu halin ikimize, yakınlığımıza, Selim’in ufkunun genişlemesine, bilgi ve kelime dağarcığının genişlemesine ve umudum odur ki zihninde iyi hatıralar bırakan anlar oluşmasına vesile olduğunu sanıyorum. Kimbilir böyle olmasa ona daha az vakit ayıracaktım, o yemeğini rahat yerken ben başka işlerle meşgul olacaktım. Hem şuursuzca da terketmedim karşısına hiçbir filmin. Binlerce defa izlediğimiz, her karesini ezbere bildiğim şeylerdi seyrettirdiklerim. Üstelik bu sırada Moskova’da idik. Filmlerin çoğunu Youtube’dan ediniyordum. Bu sayede Selim onlarca farklı dilden şey seyretmiş oluyordu. Belki yabancı dillere merakı da buradan geliyordur, kimbilir?

Moskova’ya ilk gittiğimizde oturduğumuz ev korkunç derecede pisti. Üstelik  ev temizlemeye de müsait değildi. Zira banyoda gider, tuvalette musluk yok idi mesela. Selim  henüz emeklemeye başlamıştı. Her yeri cilalamam gerekliydi bana göre. İlk çocuk titizliği vardı üstümde üstelik. Temizlikçi diye gelen kızlardan biri tuvaleti temizlediği bezi mutfak tezgahına koymuştu ki o an benim için amelelik döneminin başladığı an oldu. Günler, gecelerce temizlik yaptım. Kaloriferleri söküp içlerini yıkayacak kadar, üstelik basbayağı altına leğen tut ve üstten su dök tarzında yıkayacak kadar delirmiştim  bu zaman zarfında.  İşte bu sırada imdadıma yetişen hep bu çizgi filmler oldu. Oturttum Selim’i mama sandalyesine, açtım bildik filmleri, peyderpey yaptım işlerimi. Ne Selim hırpalandı ne ben. Ben temizlikten hırpalandım olsa olsa.

Bu zaman zarfında fayda sağladığım filmlere gelince; 
  • Baby Einstein Serileri ; bebekken çok faydalı oldu.  Baby Van Gogh, Baby Da Vinci, Baby Beethoven vs. ile gerek müzikleri, gerek kültürel bilgileri içten içe işleyisi, ilgiyi üzerinde tutma vs. çok başarılıydı. 
  • Teletubbies: Uzun süreli zapt etme konusunda oldukça işime yaradı. O moron tiplere yardımları için çok şey borçluyum.   
  • Elmo’s World Serisi: Ben çok memnundum bu seriden ancak Selim bazen sıkılabiliyordu. Selim burdan hem dünyaya dair çok şey öğrendi;  bilgi kapasitesi ve çeşitliliği arttı, kelime haznesi de. Geçenlerde tenor sesi çıkarmaya uğraşarak yanıma geldi ve “Anne bak ben opera sanatçısı oldum.” dedi. Bu bilgi Elmo’da vardı örneğin.  1 senedir hiç izlememesine rağmen unutmamıştı.
  • Doki Serisi; Çok başarılıydı ancak İspanyolca olduğu için tamamen anlaşılabilir değildi bizim için.
  • Minuscule; Bir Fransız efsanesi. Sanıyorum Selim’in hayvanlara yoğun ilgisi, onlarla kurduğu yakın bağ, hatta empati ve merhameti bu animasyon vesilesi ile oldu daha çok. 

Ve daha bir çok irili ufaklı çizgi film, animasyon vardı. Hippo & Dog, Bebe Mais, Pixar’ın çılgın animasyonları, Baby Toonz… Şimdilerde ise ilgi sinema filmlerine kaydı daha çok. Özellikle Buz Devri Serisi, Nemo, Beni Aya Uçur (Fly me to the Moon), Bee, Shark Bait, Shark Tale gibi. Bir de belgeseller var çok sevdiği. BBC’nin Life (Hayat) belgeseli, dinozorlar, köpekbalıkları belgeselleri, Microcosmos, bir de March of the Penguins diye bir tane var ki içlerinde inanılmaz bir şey. Müzikler, çekimleri müthiş. Tam Fransız havası hakim belgesele.

İnfilak!

Bugün. Saat 06:00. Gece bir Selim’e, bir Kerim’e uyanan ve bir kaç zamandır uykusuzluktan, yorgunluktan, vicdan azaplarından, sorgulamalarından adeta dumanlı bir kafayla gezen  Delianne, Kerim’i bir milyonuncu kez uyutur zar zor. Selim’den de ses çıkmamaktadır. Ohh, deyip derin bir nefes alır,  yatağının en serin tarafını yoklar, başını yastığa koyar, ümitli ve biraz da korkarak çocukların uyanmasından, şimdi biraz uyuyabilirim işte, der ve uykuya geçer.

Saat 06:30. Delianne henüz rüya alemine geçmemiştir. Uyku ile uyanıklık arasındadır. Etrafında bir hareket hisseder ancak bunun gerçek mi, rüya mı, halüsinasyon mu olduğunu kavrayamayacak boyuttadır. Derken elinde çalar saat ile kendisini sarsarak uyandırmaya çalışan Selim’in sesleri diplerden yüzeye çıkar;
– Anne, bak saat 9’a geliyor, Dinozor Kral başlamak üzere.
– Hı?  
– Anne, bak saat 9’a geliyor, Dinozor Kral başlamak üzere.

– Selim, oğlum saat dokuuu-uuuvvvveveve

– Anne, Dinozor Kral’ı kaçırmak istemiyorum. Ben televizyonu açacağım.
– Hı? deyip toparlanmaya zorlar Delianne kendini.
-Selim saat kaç? Ne? Oğ-lum saat daha 6:30, yat daha çok vvaaargg.
Bu sırada Kerim çoktan uyanmış ve mıkmıklamaya başlamıştır. 
 -Anne ya uyuyup kaçırırsam?
-Selim, uyu daha çok erken. Hepimizi uyandırdın bak. Sabahın köründe diktin gene bizi ayağa. Akşama kadar iflahımı kurutuyorsun ondan sonra uykusuzluktan. 
Selim uyumaz. Öğlende de uyumaz. Üstelik zar zor uyuyan kardeşini gün içinde devamlı yükselen sesiyle de uyandırır. Anne dumanlı dağlar şarkısı eşliğinde, şuursuzca rutin işlere bakar. Ancak o rutini bozan tek bir çıtırtı dağılmasına sebep olur. Ansızın çalan bir kapı zili mesela. Tüm budalalığı ayyuka çıkar böylesi durumlarda. Anne devamlı baş ağrısı çekmektedir ayrıca, ilaç da alamaz emzirdiği için. Bir ara Kerim hazır uyuyorken Selim’i yatağına uyumaya yollar. Kendi de bir kenara kıvrılır, biraz uyusam da baş ağrım geçse diye düşünür. Ancak nafile! Selim 2 saatlik kıvranmalardan, bir yükselip bir alçalan konuşmalardan sonra kendi uyumadığı gibi kimseleri de uyutmaz. Zaten öğle yemeği saatidir. Üstelik Kerim’e de çorba yapılmalı ve iğneyle kuyu kazmak misali yedirilmelidir artık.
Saatler ilerledikçe zaten normal sayılmayan Delianne, bir gıdımlık şuurunu da an be an kaybeder. Selim’i güzel üslupla yola getirmeye uğraşır ancak nafile! Her toparlanma bir patlamayla sonuçlanır. Gün boyu evden sesler yükselir, çığlık boyutunda. Bir ara İmdaaat! diye çığlıklar atar, Selim’in bağırmadan yola gelmemesi durumunda. Bir kaç kez karşısına alır konuşur Selim’le. Tamam, der Selim. Anne de tamam, der. Ancak  her yöntem fiyasko ile sonuçlanır. Zira akşama yaklaştıkça uykusuzluk, yorgunluk sinirleri hepten yay gibi germiştir. Bir ara bağırmaktan yorulan delianne pes eder ve Selim’i kendi haline bırakır. Ancak bu da iyi bir netice vermez. Zira o sırada patlamalar toplanmaktadır içinde. Ve ilk fırsatta atar dışarıya onları büyük bir öfkeyle. Bağırmak bile Selim’i durdurmayınca mutfakta olan anne tabakları birbirine vurarak Selim’in dikkatini dağıtır ve kardeşini pusetten çekerek aşağıya indirmeye çalışan Selim’i bu yolla durdurur. 
Akşam Selim’le birlikte birşeyler yapmak adına faaliyet yapmaya koyulurlar. Ancak Delianne anlar ki böyle zamanlarda bu iş yapılmamalı, zira Selim hata yaptığında ona bile tahammül edemez. Zaten Kerim’de canhıraş bir biçimde ağlamaktadır.
Saat: 20:00. Kerim deli gibi ağlamaktadır. Delianne Kerim’e kucağında kısa bir duş aldırır. O sırada yanlarında olan Selim zaten kaymakta olan bebeği tutmakta zorlanan Deliannenin bacaklarının arasından, arkasından, nerden olduğu bilinmeyen yerlerden hatta kardeşini çekiştirir. Delianne bağırmaya gücü yetmez durumdadır. Bir an önce Kerim’i odaya götürmeye bakar. 
Saat: 20:30 Kerim zar zor uyutulur. Çok şükür, der Delianne. Biri uyudu, en azından gece uykusuna geçti. kolay kolay uyanmaz.
Saat 21:00. Sıra Selim’dedir. Delianne Selim’e kısa bir duş aldırmak ister. Ancak Selim çığrından çıkar gene. Sıcaaaak, soğuukkkkk diyerek delice çığlıklar atar. Öyle ki Deliannenin kulakları hala çınlar. Ve elbette Kerim de uyanıp, ağlamaya başlar. Gündüzü batırdık, hiç olmazsa geceyi kotaralım, diye düşünüp kızmamaya özen gösteren Delianne gene delirmeden duramaz. Selim’e bak gece güzel bitsin istiyordum, sana hikaye okuyacaktım, duamızı edecektik sakin sakin, bak noldu şimdi? Çığlıklarından kulaklarım ağrıyor, sinirlerim bozuluyor ve de kardeşin ağlıyor. Kendi işlerini bozmuş oldun aslında, der. Selim’i alelacele giydirir, giydirirken devamlı söylenir. O söylenirken Selim kulaklarını tıkar. Kerim tekrar uyutulur ardından.
Saat 21:30. Selim hala üstün bir direnç göstermektedir uykuya. Delianne, ya sabır, çeker içinden. Sus, der kendine, dayan biraz. Ancak bir iki sabır gösterdikten sonra gene patlar. 
 -Sabah 6.30 da kalktın, gece 9.30 oldu, sen daha neyine direniyorsun? uyusana be çocuk!
Ve daha bir çok şekilde söylenir gene. Selim arkasını döner. Delianne bilir ki, söylene söylene yalama olmuştur Selim de. Takmamaktadır artık kendisini. Bundan öte ne vardır? Bağırmakla dinletemiyorsa maazallah dövmesi mi gerektir? Zaten onunla da tehdit etmiştir Selim’i bir ara. Bir ara da benden bir tane daha kopyalayın, hatta bir kaç tane, benim pilim bitti artık demiştir. Selim de şaşkın gözlerle bakmıştır, ne diyor bu kadın, diye.
Saat 21.40. Selim bir o yana bir bu yana döner. Bir ara burnunu derin derin çeker. Hah, der Delianne, başlıyoruz.
-Anneeea, burnum tıkalı.
-Ağzını aç ve nefes al.
-Anneaaaaaaaaaaaaaaaa, burnuuum.. nefes alamıyorum.
Delianne bilir ki Selim’in bir sıkıntısı varsa mutlaka giderilmelidir, zira kusursuzluk delisi Selim, delirir ve delirtir. Önce okyanus suyu denenir, ardından otrivine pediyatrik. Bir de uyarı yapar Selim’e. Yarın Dinozor Kral açılmayacak, o yüzden sabah boşuna yorulma, kimseyi de uyandırma. Selim bilir ki Delianne kızgınlıkla söylenir. Yarın ola hayrola, der içinden ve uykuya bırakır kendini.
Saat: 22.00. Delianne bir fasıl ağlar. Biraz da İlter aradığında ağlar. Nispeten rahatlar. Keşke, der bu işi daha önce yapsaydım.
Saat 22.30. Çocukların ikisi de uyumuştur. Delianne normalde uyumalıdır. O büyük karmaşa ve kaos ortamı hazır dinmişken uykuya geçmek istememektedir. Nasıl geçsin? Geçerse şayet günün ilk ışıklarıyla karmaşa ve kaosa kaldığı yerden devam edecektir. Oysa şimdi biraz mola vermelidir. Hem zaten içerden Kerim’in vızıldamaları ve öksürmeleri gelmektedir. Eyvah, der Delianne. Hapşuruyor da. Ya bir de hastalanırlarsa?
Düşünür durur Delianne; Bugün dünü aratır oldu, dün önceki günü, önceki gün de bir önceki günü.. Ee, bu iş nerde sonlanır? Bugün infilak noktasındaydım, yarın da bugünü aratacaksa yarın nerde olacağım? İnfilakta mı, ya sonraki gün patlarken mi bulacağım kendimi? Bir sonraki gün noktacıklarımdan yeniden mi doğacağım, Anka kuşu misali. Ayy! Anam anaaammmmm Eylül’de Ölmek Zor!

BilimSelim – Life

NTV’de Hayat (Life) adında efsane bir belgesel dizisi yayınlandı. Müthiş çekimler, harika görüntüler, görüntüleri daha da pekiştiren olağanüstü müzikler ve inanılmaz derecede şaşırtıcı öğelerle dolu, her anı insanı hayretler içinde bırakan bir BBC klasiğiydi. İlk bölümünden itibaren takip etme şansımız oldu. Belgesele rastladığımızda Selim de yanımızdaydı. Her türlü nebatat, hayvanat, çer-çöp aşığı oğlum, bu şahane gösterinin en büyük hayranı oldu, ilk andan itibaren. Biz de elbette. Her cuma ekran başına kilitleniyor ve ağzımız bir karış açık izliyorduk belgeseli. Uçan kuşlar, hayvan yiyen bitkiler, kurgu yapan yunuslar, maymunlar, kurbağalar, balinalar ve daha neler… Öyle ki, her halükarda durmak bilmeyen Selim, şaşkınlıktan sus pus izliyordu nefesini tutup. Hatta “bak belgesel başlayacak, oyuncaklarını topla, dişlerini fırçala, yemeğini ye, öyle ki belgeseli rahatlıkla izleyebilesin.” diyerek zor işleri yaptırmak için fırsat bildik bu zamanları. 
Belgesel 10 bölümden ibaretti ve bir süre önce bitti. Tadı damağında kaldı  Selim’in elbette. Ümidiyse hiç bitmedi. Uzunca bir süre bünyesi belgeselin bitmiş olduğunu kabul etmedi. Israrla her cuma günü, aynı saatte ve sanırım biyolojik saati belgesel saatine ayarlanmış olduğundan, “Life başlamış mı, bir bakalım?” diyerek koltuğuna yerleşti ve ardından hayal kırıklığıyla, boynu bükülmüş halde  odasına döndü. Şimdi cep telefonlarımıza belgeselin bölümlerini yükledik ve bir yere gittiğimizde Selim’i zapt-u rapt altına almak için kullanıyoruz bu bölümleri. Fazlasıyla işe yarıyor diyebilirim.
Belgesellere düşkündür Selim hep. Hayvanlar hakkında daha çok bilgi edinmek için kudurur adeta. Aklına bir şey takılmışsa, usulca yanıma sokulur ve “Hadi anne, büyük beyaz köpekbalığını araçtıralım (araştıralım).”, “Hadi anne, komodo ejderlerini araştıralım.” , “Hadi anne, Allosaurusları araçtıralım” yahut “Hadi anne, mikroskobik canlıları araçtıralım.” diyerek isteklerini sıralar. Hastalanıp tamamen yemeden içmeden kesildiği zamanlarda oturturum karşısına internetin. Büyük beyaz köpekbalıkları, dinozorlarla ilgili belgesel veya animasyonları bulur ve o görüntüler eşliğinde kolayca yediririm yemeklerini.  Engin bir bilgisi vardır doğa konusunda kısaca, bilmediklerini de  Hayat Belgeseli’nden edindi nitekim.
Bugün bir ara bilgisayar başındayken yanıma geldi. Böyle kendiliğinden ve derinden konuşmaları vardır, dikkat ederseniz cevherleri fark ederseniz dikkat etmezseniz kendi kendine konuşur gider. “Anne, biliyor musun, yusufçuk böcekleri dişiyle eşleşmek için birbirlerini suya düşürürlermiş.” önce dalgın ve dikkatsiz idim, sonra kulağıma çalınan cümlenin ilginçliği dikkatimi çekince ” Yusufçuk böcekleri n’apıyorlarmış, tam anlayamadım?” dedim. “Dişiyle eşleşmek için birbirilerini suya düşürüyorlarmış” diyerek tekrarladı cümlesini. Dikkat kesildiğimi fark edince daha güvenle devam etti konuşmasına. “Bi de anne biliyor musun, kambur balinalar dişiyle eşleşmek için birbirlerinin üstünden atlayıp, birbirlerini denizin dibine batırırlarmış.” dedi. Ben de “Eşleşmek ne demek?” diye sordum. “Eşleşmek yani dişinin anne, kazananın da baba olması demek…  yavruları olması demek.” dedi. “Ha, yani çiftleşmek.” dedim. “Evet, çiftleşmek.” diyerek onayladı cümlemi. Nitekim Life’ı izlerken bu görüntüleri de görmüştü ve biz de normal bir şey izliyormuş gibi yapmış, beri yandan pür dikkat kesilmiştik yanlış bir şeye şahit olmasın diye. Hayat belgeseli bu konuda  itinalı idi çok şükür. Hatta faydalı bile oldu; bir yavrunun nasıl dünyaya geldiği hakkında fikir sahibi oldu böylece Selim. Kolay yoldan hem de. Bir keresinde katil balinalar ile ilgili bir belgeselde eşcinsel ilişkiye girdiklerinden bahsetmişlerdi de nasıl kapatacağımı bilememiştim filmi. Belgeseldir, bir şey olmaz dememek gerekmiş yani.
Sonra devam ettim ben: 
-Peki neden  çiftleşmek için birbirlerine böyle davranıyorlar sence?
-Çünkü… çünkü en kuvvetli, en güçlü ve.. ve en kahraman olanı bulmak için. Eşleşmek için en kahramanı seçiliyor.
-Peki, neden en kahramanı seçiyor dişi çiftleşmek için?
-Çünkü en güçlü olan kahraman oluyor ve hepsini yeniyor. En güçlü olan baba oluyor, yavruyu koruyor böylece. Yavruyu güvenliyor.
-Bir de yavrular da güçlü olsun, doğada mücadele edebilsinler, hayatta kalabilsinler diye Allah en güçlüyü seçtiriyor dişiye değil mi? Böylece hem doğanın dengesi sağlanmış, hem de o hayvanın nesli korunmuş oluyor. Hani sen hayvanların nesli tükenince çok üzülüyorsun ya?
-A, evet. Çok üzülüyorum. Bir de çok kızıyorum o avcılara!!! hırrr!! Ben büyüyünce onlarla savaşacağım… Hatta kafalarını kopartacağım” .. haydeee diyorum içimden.
-E ama oldu mu şimdi? onlar hayvanları öldürüyor diye kızıyordun, bak sen şimdi çok daha berbat bir şeyden bahsediyorsun, insana zarar vermekten bahsediyorsun. Bu kesinlikle kabul edilemez bir şey.
-A, evet.. haklısın. Ben onlarla konuşacağım ilkin. Hatta mücadele edeceğim onlarla büyüyünce… Yapmayın, diyeceğim.
Bu da –Şiddet Yok!– repliğimizden bir kesit… “Ben onu öldürcem, kafasını kopartıcam !!” cümlelerini ilk duyduğumda dehşete kapılmıştım. Sonra kendimi toparlamaya çalışarak; “Vurmak, dövmek  ancak aptalların yaptığı bir şeydir çünkü konuşarak, aklını kullanarak çözüm bulamaz, hemen kabalaşır, hayvanlar gibi tıpkı… oysa senin aklın çok güzel, çok da güzel konuşuyorsun, hiç ihtiyacın yok kavgaya, dövüşe. O güzel aklı kullanmak varken niye yaban hayvanları gibi kavga edesin, değil mi?” diyerek yumuşatmaya çalışmıştım tepkilerini. Ne kadar işe yaradığı bilinmez…
Dün de “Ben Güney Afrika’da yaşayan devasa bir ahtapotum,sen de öküz kurbağası ol.” dedi oyun sırasında. “A, yok ya da boyalı semender ol sen anne.”  Adeta belgesel diliyle konuşur oldu velhasıl.