Monthly Archives: October 2010

Bumerang

Deliler Evinden Anılar‘dan ötesine geçmem gerek. De hiç mecalim yok. Kelimeleri toparlamak bile zar zor idare ettiğim, benim için hayati önem arz eden, bir gıdım enerjiyi de boşa harcamak demek.  Öylesine şuursuz bir çırpınma ve giderek gerilimi artan bir döngünün içindeyim ki, her zaman yaptığım şeyi yapamadığımı farkediyorum; neden bunları yaşadığımı kendime sormayı yani. Şimdi ortalık süt liman. Kerim’in geceden başlayan  çıldırmışlığı az önce türlü ilaçların etkisiyle son buldu.  Selim ayakta olmasına rağmen çıt çıkarmaya korkuyor. Gün boyu Kerim’in bitmek bilmez ağlamaları, buna mukabil kendisinin yaptığı minnacık bir hareketin, benim tarafımdan dev bir tsunami dalgasına dönüştürülüp, bumerang misali geri fırlatılması, hem de büyük bir şiddetle, şaşkına, aptala, ne yapacağını bilmez, silik bir hale sürükledi onu. Haliyle derin bir sükut hakim eve. Olabildiğine sert kahvemi içiyorum, yapay bir uyanıklık yüklüyorum kendime. Günboyu içtiğim bu ayardaki kahveler olmasa kaç kez düşerdim, kimbilir?

Artan bu gerginliğin müsebbibi büyük oranda benim. Çünkü inanışıma göre, başa gelen iyi, kötü herşey kişinin eylemleri ile ilintilidir.  Hayat bir bumerang oyunu gibi adeta.  Ne yaparsan bir gün mutlaka geri dönüyor sana, hiç ıskalamadan hatta. Ve şimdi neden, diye sorduğumda kendimi buluyorum karşımda. Yoksa bunun aksi; tüm dünyayı suçlayıp, kendime acımak ki; hiç hazzetmediğim bir eylemdir o da. Bana kalırsa, kişi kendi dışında her şeye acımalı, ama kendine asla! Ve bence kendine acımak kadar insanı küçülten, acizleştiren bir başka duygu yoktur hayatta. Onun için neden bu kadar zordayım, diye kendime acımaktan hoşlanmıyorum. Bir an bu düşünceye yakalandığımı düşünsem hemen silkiniyorum. Gün içinde varolan kaos zamanında değil de şimdi farkına varıyorum bu netliğin. Son günlerde kendimi kaptırıp, çokça şikayetlenmek beni de ve doğal olarak etrafımdakileri de olumsuz etkiledi fazlasıyla. Çünkü gene bilirim ki; şükür ne denli nimeti, aşkı, muhabbeti, iyiliği ve güzelliği arttırırsa, şikayet de tam aksine azaltır, varolanları hatta.
Çokça şikayetlemek yerine sağlıklı çocuklar için çokça şükretmek gerek, biliyorum. Biliyorum da, o karmaşa ve kaos ortamında sağlıklı hiçbirşey düşünemiyorum, hemen sağduyumu, soğukkanlılığımı kaybediyorum. Peşisıra gidiyorum önüme gelen her fırtınanın.  Bugün Kerim birmilyonuncu kez çok zor uyuyup, birmilyonuncu kez çok kolay uyandığında infilaktan öteye geçtim. Bir keresinde Kerim arkamı döndüğümde ağlamaya başlayınca Selim, “Ayyy, gene uyandı!” dedi ve ben  çıldırırcasına bağırmamak, kafamı gözümü yarmamak (Ki bir ara buna çok yaklaştım, kısmen yaptım) için yüzümü kapatıp sakinleşmeye uğraştım. Sonra da çok şükür, dedim. Selim o kaos ortamında şaşırdı bunu söylediğime.. Nedenini sordu. Ben de “Çok şükür, ciddi bir hastalığı yok ya, sadece diş, bunun için şükrettim.” dedim.. “A, anladım!” dedi. Anladı da. Ben sözümona anlatan idim ama ben anlayamamıştım özümde, derinlerde… Özümün kafasına vura vura anlamaya uğraşıyordum oysa. Tok! tok! tok! Hadi anla be ya!

Deliler Evinden Anılar – III

2 önceki gün. Saat 16:20. DA, KK’in yemek faslından sonra, bu kez BK’yı yedirmeye uğraşır, hem kitap da okur, beraber birşeyler yapalım amacıyla.  BK suyu içerken gargara yapmaya davranır, DA yapma diyecek takati bulamaz kendinde, olayı bırakır akışına. Saat 16:30. BK gargara yaparken suyu ağzında tutamayıp daha fazla, pörtletir korkunç bir dağılmayla ve DA’nın gözününda içine bakar, başıma ne gelecek korkusuyla. Ancak bir günde iki dönüşüm geçiren DA, enerjisi vakumla çekilmiş misalidir şimdi; sinirleri alınmışcasına sakin, üsturuplu bir anne edasıyla; gidip üstünü değiştir, der oğluna. BK oldukça minnettar DA’nın kızmamasına teşekkürler edip durmaktadır bolca.

 
Saat: 17:30. B, evde yiyecek birşeyler olup olmadığını sorar telefonda. Ve pişman olur sorduğuna. Nitekim DA, gün içinde B’yi arayıp evdeki kaostan bahseder ve bu sırada ağlamaktan nefesi kesilen KK’nın ve BK’nın çıldırmış selseri eşlik etmiştir kendisine. Üstelik ben ki evde bir çöpü bile kaldıramadım, der. Sahiden de evde bir çöpü bile yerden alamamıştır DA. O tertipli, nizami kadın gitmiş yerine sersefil, pasaklı mı pasaklı bir kadın gelmiştir adeta. DA kocasını tertipli olmaya alıştıracağına, sonunda kocasının dediğine gelmiştir. Başı sıkışan B’nin her zaman dediği gibi “Sen de yapma!” konumuna yani. Ortalık karmakarışıktır, yataklar dahi toplanmamıştır. Üstelik çok korktuğu bir durumla karşı karşıyadır gene. Çamaşır makinasında yıkanmış ve asılmayı bekleyenler, çamaşır sepetinde önceden yıkanmış ve asılmayı bekleyenler ve kirli sepetinde de yıkanmayı bekleyenler mevcuttur. Aynı şekilde mutfakta; bulaşık makinasında yıkanmışlar, tezgahta yığma kirli bulaşıklar mevcuttur.
Saat: 19:10. B eve gelir. Oh, der DA, yüküm hafifler şimdi. Ancak Heyhat! DA aynı zamanda BA yani Budala bir Anne olduğundan, B’nin bir hayrı olmayacağını tecrübe etmemiş gibi hayale kapılmanın karşılığını hemen alır ve sevinci kursağında kalır.  B kapıdan girer girmez yorgunum, der ve mesajı alır DA.  Bu kısa yoldan bana bulaşma demektir. Hem de tatsızım. Üstelik B, tv kumandasını bulamamaktadır. Bu onu daha da tatsız yapar. DA, anlar ki iş başa düşmüştür, koyulur yola. İlaçların etkisiyle biraz sakinleşen KK’yı uyutur.  Bu sırada gün boyu aksattığı yemek, tuvalet vs. ihtiyaçlarını gidermeye çalışır. Alelacele bir şeyler atıştırır. Zira BK’nın astım ilaçları ve uykusu vardır sırada. DA banyoya giderken, ümitsizce B’ye BK’ya uyku hazırlığında yardımcı olmasını ister. B, türlü gecikmelerden sonra BK’ya dişlerini fırçalamasında yardım etmeye kalkar. Ancak BK’nın en küçük bir şakalaşmasında banyoyu terkeder, ne halin varsa gör der, BK’ya. Ve gider yığılır tv karşısına. B, bilir ki nasılsa komando bir anne vardır arkada; ‘Ölürüm de yıkılmam’gillerden  kalan  tek varis hatta.  Onun rahatlığıyla davranmaktadır, böyle hoyratça. DA,  içinden ve dışından saydırır boyuna. Son bir gayretle BK’yı yatırır yatağına,  masal, dua faslını tamamlarlar birarada. BK, kıvranır hala, DA “Erken uyuyamazsan sabah Dinozor Kralı yok sana!” deyince ödü kopan BK; “Keşke ben çok çabuk uyuyabilen bir çocuk olsaydım.” diye iç geçirirken daha, bırakır kendini uykuya. Bu anı hasretle bekleyen DA bir iki toparlamadan sonra kendi de yığılır yatağa. Gün sona erer. Ve ertesi gün, bir ertesi gün, daha ertesi gün, daha daha ertesi gün az ya da çok KarmaşıkSarmaşık uyanır böylesi gündoğumlarına.

DA: Deli Anne, B: Baba, BK: Büyük Kardeş, KK: Küçük Kardeş 
Karmaşık Sarmaşık; burada kullanmak istediğim tek uygun kelime idi. İsim babasına gönderme yapmadan olmazdı.

Deliler Evinden Anılar – II

Önceki gün. Saat 13.00. KK uykudan henüz uyanmanın verdiği rahatlıkla nispeten durmaktadır. Bu sırada BK’nın yemek vakti  gelmiştir. Eyvahlar  olsun, der DA, ben şimdi ne yapacağım? Mutfağa gidip mercimek+pirinç+dondurulmuş sebzeden oluşan karışıma suyu döker ve dünyanın en harika (!) çorbasını ateşe koyar. BK açlıktan patlamasın diye  de kek+süt verir ona. Kendi ise ayak üstü atıştırmalarla durmaktadır hala. BK her zamanki gibi marazi bir stille, keki tırtıklar anca. Bu sırada çorbanın enfes (!) kokusu doluşur eve, öyle ki BK’ya -biri kaka yaptı sanırım- dedirtecek kadar enfestir (!) koku. Derken BK’nın kek tepsisini güç bela mutfağa götürmeye uğraştığını gören DA, içi yanarak izler onu. “Ah, ben bu altın çocuğa nasıl da kızdım!” diyerek  ufak bir buhran geçirir.  Ancak zaman buhranları ve iç kavgaları dinleme zamanı değildir asla. Zira evde tansiyon yeniden  yükselmektedir. KK hıçkırıklarla ağlama yolundadır ve  DA can havliyle doktora ulaşmaya çabalar.

DA’nın telefonda olmasını her zaman fırsat bilen BK gene yapacağını yapar ve biberonun kapağıyla KK’in ağzını tıkar olanca gücüyle bastırarak. Kimbilir, susturmaya uğraşır masumane. Ancak manzaranın korkunçluğu karşısında telefonu yarım yamalak kapatan DA gene vahşi bir hayvana dönüşür. BK durumu çok önceden sezer ve hızla odadan kaçar “tamam, tamam.” diyerek. Ancak DA bir kez dönüşmüştür vahşi hayvana, durdurmak ne mümkün. Eline geçen oyuncak, araba, mouse ne varsa fırlatmaya başlar arkasından. Patlamanın ardından taraflar sessizleşir nasılsa. Derken şükürler olsun ki; KK uyur. DA pişman, BK’in yanına gider. Şiddet hastası piskopatlar gibi yumuşamıştır, deminki hayvan kendisi değilmiş gibi. Gene şefkatli anne rolüne bürünmüş; BK’ya sarılır, öper, açıklamaya uğraşır, özürler diler. BK içler acısı konuşmalar yaparak iyice acıtır DA’yı, helak eder hatta. Oh olsun! Hak etti ne de olsa DA!

Saat 15:20. DA ve BK ayaküstü oyun oynarlarken KK mızıldanmaya başlar. “Hah!” der BK, “Sessizlik bozuldu.” Saat 16:00. Harikulade (!) çorbadan yedirmeye uğraşır DA çocuklara. KK içine hafif pekmez katıştırılmış çorbayı başka lezzet bilmediğinden olsa gerek yer az da olsa. Ancak BK kokusundan kaçar dahi ısrarla. Derken DA, adı üstünde Deli Ana, çorbanın içindekileri sayar BK’ya, ne gerek varsa. Brokoli lafını işiten BK “ay, öğk, börgh” sesleri eşliğinde “Keşke bana içinde brokoli olduğunu söylemeseydin.” der. Ancak DA’yı kızdırmaktan korkan BK, annesinin ucundan bile tadına bakmaya cesaret edemediği, çifte standartın had safhada olduğu durumu gözden kaçırarak, çare arar duruma. Kah tabağı kafama dikeceğim der, bir an önce bitsin diye, kah büyük kaşıkla yemeyi dener. DA acır BK’ya; birazdan kendisinin yedireceğini ve beklemesini söyler, rahatlar BK da. Bu sırada çorbası biten KK yüzüne gözüne bulaşmış çorba ile buram buram brokoli kokmaktadır. Brokoli çocuk, ismini takarlar ona ve gülerler kahkahayla. KK da katılır onlara.

(Biraz mutlu bitsin diye burada kesiyorum, arkası yarın:))
(DA:Deli Anne, BK: Büyük Kardeş, KK: Küçük Kardeş)

Deliler Evinden Anılar

Dün. Saat 06.30. Deliler Evi. Baba (B) ve Büyük kardeş (BK) uykuda. Deli Anne (DA) ve Küçük kardeş (KK) tastamam uyanık. Gece 00:00 civarında KK’yı emzirme gafletinde bulunan işgüzar anne korkunç bir döngünün içine çekilir. Zira KK, diş sancısı çekmekte ve o saatten itibaren kıvranmakta ve kıvrandırtmaktadır. Ne emzirme, ne pışpışlama ve ne de uyanık tutmaya çalışma fayda vermekte, KK yüzünü gözünü parçalarcasına ağlamaktadır. B’nın derin  uykusu arada sırada bozulsa da bu durum bir iki kıpırdanma, “Niye ağlıyor?” deyip bir iki pışpışlamadan öteye geçmemekte ve sırtını dönüp uyuma hali devam etmekdir. B arasıra rahatsızlığını oflayıp, puflayarak belli etmekte, DA hepten delirmektedir. Ancak sabahın köründe cıngar çıkarmaya da gönlü razı gelmemektedir. Nitekim mecali de yoktur.

Saat 06:40. Evde hareketlilik başlar. BK ufak bir kıvranmadan sonra uyanır, “Anne, Dinozor Kralı!” ritüeli başlar. BK televizyon karşısına terk edilir. Saat 07:00. B, bağırış, çağırış, ağlamalar arasında işe gitmek üzere evden ayrılır. DA artık tamamen kaderine terk edilmiştir. Hoş B evde olduğunda da pek bir şey değişmemektedir, gene de B’nin ardından kapıyı kapatıp, bu zırdeli ortamda bir başına kalmak DA’ya koymaktadır. 
Saat 07:52. KK’ya hiçbir şey fayda etmemektedir hala. Denenen her yöntem fiyasko ile sonuçlanmaktadır. DA’ya tek kalan KK’yı alıp dört dönmektir evin içinde. Üstelik DA’nın gözleri kum fırtınasına kapılmış gibi acımakta, yanmakta ve açılmamaktadır uykusuzluktan. DA henüz banyoya gidip yüzünü dahi yıkayamamıştır. Bu sırada DA hiç olmazsa BK’yı aradan çıkarmak ister ve en hızlı kahvaltı yolunu seçer; kahvaltılık gevrek hazırlar. Zaten BK da dünden razıdır bu kahvaltıya. Bu kısa süreli mutfak gidiş gelişlerinde bile KK çığrından çıkar. DA zar zor tiroid ilacını alır. Ve KK’yı uyutmak için bir deneme daha yapar. Kah emzirir, kah ayağında sallar, kah yatağında, kah pusetinde uyutmayı dener. Nafile!
Saat 08:30. Dinozor Kralı başlar. BK mutludur. Ancak ailenin diğer bireyleri felaketin eşiğindedir. Kıvranmalar artarak devam etmektedir. Saat 09:00, saat 09:30, saat 10:00 ve 11:00’a kadar gerilim giderek artar. Bu zaman zarfında BK bir sinema filmini devirir. Arada sıkıldığındaysa kardeşine uğrar. DA’nın ikazlarına rağmen BK kardeşinin nefesini kesene dek sıkar, sabır çeken DA, KK altta boğulurcasına çırpınırken kontrolden çıkar ve bağırmadan ziyade gürlemeye benzeyen bir tonla BK’yı savuşturur. DA’nın tamamen delirdiğine kanaat getiren BK ardına bakmadan odadan kaçar. KK içinse denenen tüm yöntemler bir kez daha fiyasko ile sonuçlanır. Ta ki DA, KK’yı ağlamaya terk edene kadar. 5-10 dakika boyunca ağlamaktan yorgun düşen KK en nihayetinde emerken uyur. Hıçkıra, hıçkıra! DA birkaç alelacele işten sonra uyumaya koyulur ki BK “Anne, kaka!” derken KK uyanır. Cümbüş kaldığı yerden devam eder.

Anne Riyakarlığı!

Aylardır esaretindeyim bu rezil duygunun. Her an sana hasret, güzellemeler diziyorum nerdeyse. Ne ki, biliyorum da bunların hiçbirine değmediğini. Ne denli çirkef, ne denli hain, ne denli sinsi ve ne denli alçak olduğunu da. Üstelik neden bilmiyorum, Kerim’in doğumundan sonra sana olan  hasretim an be an arttı, azalacağına. Sebep? Bilmiyorum! Belki o çok klişe ve çok aptal bahaneye sığınıyorum, “Bunalımdayım!” diyorum içten içe, belki de sadece bilmiyorum… İlk defa deli gibi arzuluyorum seni. Nerdeyse her an düşünüyorum, “Ah keşke, keşke şimdi yanımda olsaydı!” diyorum. Yanımda bir kalabalık olsa seni arıyorum, yalnızlığımda seni arıyorum, dertliyken seni arıyorum, yorgunken hatta. Keyifliyken aramıyorum ama. Oh ne ala!  Bir de çocuklar varken etrafımda. İstesem de, istemiyormuş gibi davranıyorum yanlarında.

İki gündür sana olan özlemimi akıttım şarkılara. Hem zaten inanırım olmadık zamanda söylenen şarkıların, gizli duyguların işareti olduğuna. “O şimdi çok uzaklarda, yok hayatımda, ahhh şarkılarımda” dedim mesela, gün boyunca. Üstelik dalgın ve bihaberdim kendimden. Ne denli içten -ahh!- çektiğimi, İlter’in  “Yakarım uleyn, kime söyleniyor bu şarkı! diye gürlemesiyle farkedecek kadar şuursuzdum hatta. Hem ben bu şarkıyı da bilmez bilirdim kendimi. Nerden öğrendin be Deli’m? Bulaşıkları makinaya yığarken de  içliydim gene. 
Önceki gün de Selim seni sordu bana. İçimdeki duygunun ezilmişliğiyle ve utancıyla geveledim birşeyler hakkında. Ben seni bu denli isterken, ona nasıl anlatmalı içtenlikle rezilliğini, çirkefliğini? Başım öne eğik, “Ondan uzak durmak gerek, bir yakalanırsan, bir daha kurtulmak zor!” diyebildim anca. Diyemedim annen yanıp tutuşuyor onun için hala, her an takılı kalmış aklında.  Malum anne mağrurluğu ve kusursuzluğuydu beklenen bu oyunda, oysa düpedüz Anne riyakarlığıydı bu da. Koca bir aldatmaca!
Bugün bir ara kaçtım senin yanına. Bir kaç dakikalığına. Hem Selim’e yakalanmaktan korktum fazlasıyla, hem de gidemedim yanından. Ürkektim, heyecanlı, tedirgin, vicdan azabıyla doluydu içim bolca, bir de girdabına kapılmanın verdiği korkuyla. Gene de bırakmadım seni, ta ki sen beni bırakıncaya dek. Selim’in yaklaşan ayak seslerine rağmen, kaldım yanında.  Son olsun dilerim ama bilirim gene gidip gelebilirim yanına. Ben gidemedim! Sen, sen beni bırak sigara! Hatta bir daha asla uğrama yanıma! Bilirim zerre kadar hayrın yoktur bana, ağır zararlardan başka! Bırak, bırak beni sigara! Hem biliyor musun, yakıştırmadılar seni yanıma, şimdi anneyken hele ben de yakıştıramıyorum kendimi sana. İki kez, üç kez yakışıksız duruyorsun yanımda. Git be Sigara!

6+ Bebek Oyalama & Faydalı Ürünler & Kitaplar

Yaşasın! Bebeğim 6 aylık oldu ve diş ağrısını saymazsak işler nispeten kolaylaştı. Nitekim artık rahatça oturabiliyor ve kendi başına birşeylerle oyalanıp vakit geçirebiliyor. Üstelik oturmak onun için yeni bir eylem ve büyük bir aşama olduğundan, hevesli ve keyifli de bu durumda olmaktan. Onu oyalamak için kullandığım yöntemler 3-6 ay Bebek Oyalama & Faydalı Ürünler ile hemen hemen aynı. Ürünlere gelince; aynı şeyleri 6+ için de kullanmakla birlikte eklediklerim var şimdi.

  • Morhercare ve ELC Blossom Farm Sit me up Cosy – Oturma Minderi; Ürün 3 parçadan oluşuyor. Çiçek minder, şişme kolluklar, başlık olmak üzere. 6 aylıktan önce burda yatar vaziyette tutuyorum bebeğimi. Kısa süre durduğu oluyordu. Ancak oturmaya başlayıp da etrafına destek yapmak gerektiğinde minderi yere serip kollukların içine oturttum ki çok rahat oldu ve bebeğimin de pek hoşuna gitti. İşe yaramadığında kollukların havasını indirip minicik hale getirmek mümkün.

  • Hohner Ocean Wave Drum & Rainmaker ; İçindeki boncuklar hareket ettikçe davulda dalga sesi, diğerinde yağmur sesi veriyor ki benim çok hoşuma gidiyor. Selim için aldığım bu ürünler Kerim için ideal şu anda. Hele davul pat pat vurmayı seven Kerim için harika bir enstrüman oldu.

    •  Mothercare Tırtıl; Basit ama çok işlevsel bir ürün ve çok başarılı. Burnundaki kırmızıya tıkladığımızda ışıklarıyla birlikte müziği de başlıyor. İçinde yaklaşık 5-6 farklı müziği, boncukları, dişliği, renkli halkaları mevcut. Ve en güzel yanı kıvrılıp bükülüyor. Birçok çıngırağa vs. ye zerre kadar ilgi göstermeyen Kerim bunu çok sevdi. Gülümseyerek epeyce oyalanıyor.
    •  Mothercare ve Elc Jungle Beat Drum Set: Selim’e aldığım bu set tüm aileye keyif veriyor nerdeyse. Kerim davula vuruyor, Selim düdüğü çalıyor, anne tef, baba da marakaslarla aile orkestrasına eşlik ediyor.

    •  Fisher Price Poppity Kamyon: Oğlum bu kamyonla o kadar keyifli oynuyor ve öyle çok vakit geçiriyor ki, bu küçük aracı övmeden edemedim. İlerledikçe şeffaf damperin içindeki baloncuklar zıplamaya başlıyor, hoş zıplamasalar da şeffaf ve gümüşi renk epey ilgi çekiyor.
    •  Always Learning Mama Seti: Annenin işini kolaylaştırırken, bebeği de eğlendiren bir ürün. Mama yedirirken Uçak geliyorrr, tren geliyorr, diye ağız açtırmanın profesyonel yolu. Üstelik sesli araçlar eşliğinde. Ben her iki oğlumda da büyük memnuniyetle kullandım. 

      •  Tiny Love – Fisher Price – K’s Kids 3 Boyutlu Kumaş Kitaplar; Küçük bir bebeğin eline rahatlıkla tutuşturulabilen, yumuşak, göz alıcı, ilgi çekici bez kitaplar. Beni bile bunca cezbederken, bir bebeği nasıl cezbetmesin? Keyifle okuyorum, okuyoruz. 

        •  ABC – Dokun ve Kokla Serisi:  Belki deSelim’in koku alma duyusunun gelişmesinde en etkin materyallerden biridir bu, kimbilir? Tek bildiğim küçükken bu kitaplara yapışıp boyuan kokuları içine çekmeye çalıştığıydı. Çimen kokusu, ağaç kokusu, pasta kokusu vs. çok gerçekci olmasa da benim hoşuma gidiyor bu kitaplar.

        •  Çılgın Okul Otobüsü: Geçen sene hatırlayamadığım bir oyuncakçıdan almıştım bu otobüsü.  Ağbi kardeş paylaşamıyorlar nerdeyse. Maharetleri saymakla bitmez. Müzikli, dans eder gibi gidip geliyor, üstte kitapçığı ve butonlarla farklı hayvan sesleri, önde dönen ışıklı silindiri, çarkları, duyguları ifade eden pencereleri, arkada açılır kapısı ve zili ile harika bir şey. Bebeğin önüne koyuyorum, sıkıldığı an başka tarafı çeviriyorum. Zorlu diş çıkarma evresinde bile iyi geldi. Bulursanız kaçırmayın derim. Üstelik öyle pahalı bir şey de değildi hatırladığım kadarıyla.

        • Dergiler: Gazeteler değil elbette ama dergiler bebeği uzun süre oyalamanın en güzel yollarından biri. Hatta artık okumadığınız bir dergi ise sözkonusu olan rahatça bırakın bebeği, dakikalarca onları ayırmak, seyretmek, yırtmak, çırpmak ile meşgul olabiliyor.
        • Poşetler: Bebek her eline aldığını ağzına götürmüyorsa ve içiniz de elveriyorsa poşetler de iyi bir oyalanma aracı olabilir bebek için. Hele mutfakta oyalanırken.

              3-6 Ay Bebek Oyalama & Faydalı Ürünler

              0-3 aralığındaki bebekler dünyadan bihaberdirler, tek istedikleri  büyük oranda sevgi, şefkat ve temel ihtiyaçlarının giderilmesidir. Bunlar da emme- uyku- altının temizlenmesidir. Kolik değilse ve sağlıklı bir bebekse anne için rahat bir dönemdir. Ancak 3-6 ay aralığındaki bebek uyanmaya başlamıştır. Artık  algısı genişlemiş ve duyuları açılmaya başlamıştır. Ve daha az uykuya ihtiyaç duyduklarından daha fazla uyanık kalırlar, bu da doğal olarak daha çok ilgi beklentisi ve anneye kalan daha az zaman demektir.

              Bu zaman süresince temizlik, gezme, alışveriş, misafir ağırlama ve en önemlisi varsa şayet evdeki diğer çocuk veya çocuklarla ilgilenme vs. gibi eylemler sırasında  bebeği oyalamak gerekir ki ne yazık ki kolay değildir. Zira bebeğin ilgisini çok kısa süre diri tutmak olasıdır ancak. Üstelik henüz oturma pozisyonunu alamadığından “Önüne bir şey koyayım da oyalansın.”  diyebileceğimiz bir durum da  mevcut değildir. Zor bir evredir. En azından benim için zordu. Bu dönemde çok kısa süreli de olsa işime yarayan eylemler ve ürünler oldu.
              • Pozisyon ve mekan değişikliği anlık fayda sağlayabiliyor. Bir an pusete, o da olmazsa yatağına, o da olmadı salona, balkona, hatta anneyle birlikte banyoya dahi götürmek mümkün. Bizimkinin neden bilmem en çok zevk aldığı yer ağbisinin odası oldu. Hele ki içinde ağbi de varsa yarım saate kadar oyalanabiliyor. 
              • Media Player’da müziğe eşlik eden görsel gösteriyi izlettirme. (“Now Playing–> Visualizations–>Battery–>Randomization”) Her iki çocuğumda da çok işime yaradı.
              • Baby Einstein DVD’leri, Dahi Bebek DVD’lerini izlettirmek. Bu filmler bebekte zeka patlaması yapar mı sanmam ama kısa süreli oyalama açısından işe yarıyor.  
              • Kucağına iliştirilen küçük bir el battaniyesi. Temiz bir mendil bile iş görebilir. Genellikle onunla oyalanmayı seviyorlar. Tabi ağız yoluyla. 
                • Early Learning Centre – 3’ü 1 arada Minderi: Benim için 5’i bir arada oldu. Tüm parçaları birbirinden kolaylıkla ayrılıyor. Ben yan duvarları yatağına yatak kenarı olarak ekledim. Asılı hayvanların olduğu kısmı kah pusetine, kah yatağına astım. Onları tutmaya uğşarak epey oyalandığı oldu. Altındaki minderi de her yerde bebeği koymak için kullandım.
                • Mothercare ve ELC – İlk Televizyonum; Mucizevi bir şekilde ilgi çekiyor. Turuncu kolu döndürünce kuruluyor ve My Jungle Animals olan yerde müzikle birlikte görüntüler akmaya başlıyor. Salyangozlu tuş rasgele her vuruşta dönüyor, ki bebeğimin en çok hoşuan giden kısmı buydu ve mor güneş korna sesi çıkarıyor. Pusete bile astım bunu.

                  •  MotherCare ve ELC Kurtçuk; Her bir yerinde bir başka kumaş cinsi kullanılmış. Kornası, hışırtısı da mevcut. Dokunma, görme, işitme duyuları için birebir ve yukardaki kadar değilse de bununla da kısmen oyalandı.  

                      Bu ve benzeri şeyler işinize yaramıyorsa beden gücünüzü, tahammülünüzü, sevginizi, merhametinizi ve muhabbetinizi attırsın Allah. Zira işinizi gücünüzü bırakıp bebeği kucağa almak, sevmek, öpmek vaktidir galiba.

                      Dinozor Kralı

                      Ben10, Ben10 Alien Force, yetmedi Ben10 Mania, Bakugan, Secret Saturday, Hero 108 vs. gibi  birbirinden sevimsiz filmin ve bunların yarattığı çılgın dalganın önünde üstün bir direnç göstererek set kurmuştur Deli Anne bugüne dek. Deli bir anneden beklenmeyecek bir istikrarla üstelik. Ama şimdilerde ne ara ortaya çıktığını bilemediği öyle şiddetli bir dalgayla karşı karşıyadır ki, ona düşen şöyle sessizce bir kenara çekilmek ve hatta selamlamaktır bu dalgayı. Dinozor Kralı adlı çizgi filmdir bahsi geçen. 3 yaşından itibaren arabalarla, herkesçe bilinen hayvanlarla, alelade oyuncaklarla ilişiğini kesen ve dinozorlar, ejderler, timsahlar, köpekbalıkları ile yatıp kalkan Selim’e bu filmi yasaklamak eziyetin de eziyeti olur hem. Ve de çok güç elbette.
                      Zira bu film ortaya çıktığından beri her gün, şafak sökmeden daha, istisnasız şu ritüel gerçekleşir; 
                      Bekarlık günlerinde gibi gece 02:00 civarında yatağa giren ve son iki saatini Kerim’in debelenmesiyle, uyku ile uyanıklık arasında geçiren hem Deli, hem Budala Anne derinlerden birinin kendisine seslendiğini işitir,
                      – Anne… Anneeeee!! 
                      Deli Anne sesi duyar ama cevap verecek şuurda değildir henüz. Hatta şuursuzluğun dibindedir. Derken ses çoğalarak kulağına çalınır gene Deli Anne’nin.
                      – Anne… Anneeeee!! Dinozor Kralı… 
                      Deli Anne nispeten uyanışa geçmiştir. Ancak kelimelere hala çok uzaktır, dudaklarından sadece ünlemler dökülür;
                      – Hı, ha, ne?  
                      – Anne… Anneeeee!! Dinozor Kralı… Dinozor Kralı’nı kaçırdım mı? Yataktan zar zor doğrulan Deli Anne buğulu gözlerle saate bakar ve
                      – Hö! Selim, saat 6 daha, uyusana, çok var daha Dinozor Kralı’naaaghh!!! Nitekim Dinozor Kralı 08:30 da başlamaktadır. 
                      – Anne saate bakcam ben, bir de JoJo’ya, diyen Selim çoktan yatağından inmiş Tv-ye doğru yol almaktadır.
                      Selim’in bir daha uykuya geçemeyeceğini ve birşeylere dalmazsa kendisinin ve Kerim’in  burnundan getireceğini de çok iyi bilen Deli Anne “Bir şey tamamen kötü olamaz,  içinde illa ki iyi birşeyler de barındırır!” felsefesini uydurur uyku arasında ve kendini akladığını sanarak -tamam- der. Yarım yamalak uykuya geri dönmeye uğraşır. Ancak iç kıvranmaları devam eder ve bunlara cevap vermek mahiyetinde yeni uydurmalar yapar. İç konuşmalar baş gösterir derken. 
                      -Ne diye kıvranıyorsun, çocuk saati bile öğrendi bu vesileyle.
                      -Hadi be, işin kolayına kaçıyorum, rahatıma bakıyorum desene sen şuna!
                      -Şuna bak hele! Sen ne demek istiyorsun bana? Çocuğumu düşünmüyor muyum yani? Hem bak sadece o değil, artık bu film sayesinde oturup saatlerce oynamıyor mu dinozorlarıyla?
                      -Ve sana gün doğuyor değil mi? 
                      -Aman, biraz kendimi düşünsem ölür müyüm? Hem bu film diğerleri gibi zararlı değil bana kalırsa.
                      -İnsanlar savaşmıyor tamam ama dinozorlar dövüşüyor boyuna. 
                      -Sen de çok didikliyorsun be budala kadın! Off, dert anlatılmaz sana.
                      Bu sırada henüz uyumuş olan Kerim de çoktan uyanmıştır. Deli Anne’ye de uyanmaktan başka yapacak şey kalmaz.

                      Sahne Senin Küçük Kardeş!

                      Küçük kardeş ilk dünyaya geldiğinde anne, baba, aile büyükleri, küçük ve büyük kardeş çetin bir savaşın içine çekilirler. Büyüğü ruhsal olarak, küçüğü de fiziksel olarak korumak adına herkes teyakkuza geçer.  Ne denli çaba sarfedilirse sarfedilsin küçük kardeş illa ki büyük kardeşin türlü eziyetlerine, zulümlerine maruz kalır. Anne ve baba da içi sızlayarak takip eder bu durumu yakinen. Bir yandan küçüğe içi sızlar, bir yandan büyüğe makul davranmaya uğraşır. Küçük, sessizce ve arka odalarda sevilir. Ve büyük oranda ihmal edilir. Büyüğün gözüne gözüne sokarak, koca harflerle “Biz seni hala çok seviyoruz.” cümleleri sıralanır birbiri ardına.  Abartılı davranışlar sergilenir,  içten gelsin gelmesin  sevgi gösterilerine girilir.
                      Küçüğe “Aptal o, birşeycikten anlamıyor, o yüzden onunla daha çok ilgileniyoruz.” denilse de büyük kardeş aptal yerine konur asıl. O da, ya o hengame içinde bunu farketmez ya da anne ve babadan intikam almak uğruna işkenceyi uzatır ve farkında değilmiş gibi davranır. Ve gene bildiğini okur. Canı sıkıldıkça kardeşini mıncıklar, “Seviyorum ama !” diye masumane rollerle işkenceye devam eder küçük kardeşe. Öpeceğim, adı altında ısırmalar, sarılacağım adı altında kardeşi morartana kadar sıkmalar baş gösterir. Anne ve babanın zoraki gülümsemelerinin arkasında duran gerginliği elbette sezer ancak bu onu daha çok kamçılar, zira herşeyin sorumlusu onlardır. Hazır fırsat varken onlara da, bebeğe de eziyete devam edilmelidir. Çıldırmanın eşiğine gelinen bu günlerde anne ve babanın da her daim soğukkanlılıklarını koruyamadıkları görülür, bazen büyük kardeşe sert çıkışlar yapıldığı da olur. Ancak bu derin bir vicdan azabı olarak geri döner ebeveynlere. Zaten ebeveynler ölümcül bir tercih yapmak zorundadırlar, ya bebek ihmal edilecektir, ya büyük kardeş ve illa ki derin bir vicdan azabı olacaktır bu tercihin sonunda.
                       
                      Geçmez sanılan bu büyük kaos zamanla kabul edilebilir olur. Bir süre sonra da taraflar sakinleşme yoluna girer. Giderek küçük kardeşin sevilme potansiyeli artar ve arka odalardan salona taşınır biraz biraz sevmeler. Gene de anne ve baba titiz davranmaya devam eder, etmelidir de. Nitekim büyük kardeş, küçük kardeşi tamamen unutmuş değildir, sadece geri çekilmiş izlenimi uyandırmaktadır. Derken küçük kardeş ezikliğinden sıkışmışçasına “ben burdayım!” diye ortaya atar kendini. Zaten bu sırada küçük kardeş tadından yenmez bir kıvama gelmiştir, haliyle daha aşikar sevilir. Evin içinde ilgi kaybına nispeten alışan büyük kardeş, evin dışında birilerinin küçük kardeşe duyduğu yoğun ilgiyle ilk günkü yaban günlerine geri döner. Küçük kardeşi çekiştirmeler, öpeceğim diyerek kıstırmalar baş gösterir derhal. Tansiyon bir yükselir, bir düşer böylesi durumlarda. Bu duruma da alışılır. Derken bir tarafa itilmiş, sinik ve silik  geçen bir 6 ayın ardından, küçük kardeş “yetti yahu!” diyerek bayrağı devralır ve “Bundan böyle sahne benim” der adeta. Ve giderek büyük kardeş silikleşmeye, küçük kardeş yırtıcılaşmaya başlar. Ara sıra roller değişir, debelenme başlar.
                      İşte, bir süredir ayak seslerinden geldiğini anladığım şey buna alametmiş. Kerim uyanışa geçti ve bayrağı devralma yoluna girdi. Bugün gittikçe yükselen diş sancısıyla birlikte varlığını tamamen ortaya koydu ve kabul ettirdi zor da olsa. Selim ise ürkek, ne yapacağını bilmez halde idi. Kah kızdı, kah acıdı, kah susturmaya çalıştı, kah bağırdı, kah sustu. Bir ara ne uyuyan, ne duran ama sadece ağlayan Kerim’e “Ne istiyorsunnn?” diyerek yükselttim sesimi, Selim titremeye başladı kızgınlıktan, bana kızmaya da korkuyor ama kendini tutamıyordu, halinden anlaşılabiliyordu ancak;
                      -Ne oldu? diye sordum,
                      -Kardeşime iyi davran anne!!! dedi yumruklarını sıkarak.  
                      -İyi de ne yapsam olmuyor, ben de ne yapacağımı şaşırdım ve çok yoruldum.” 
                      -O zaman tut kendini annee! diyerek bir ders daha verdi bana. 
                      Bir ara Kerim uyusun diye yürümeye korktu. Evde çıkan -çıt- sesine dahi uyanan Kerim, elbette bir başka çocuğun olduğu ortamda uyumakta çok zorlandı hatta hiç uyumadı. Bunun da faturası Selim’e çıktı çoklukla. Bir ara ben Kerim’i onmilyonuncu kez uyutmaya yeltenirken o da yanıma geldi, yerinden kıpırdayama korkuyordu. Tam Kerim gözlerini kapamışken ninni söylemeye başladı ve Kerim elbette gözlerini derhal açtı. Ben de iyi niyetli olduğunu bilmeme rağmen o anki  yorgunluğun ve çaresizliğin etkisiyle kızdım Selim’e. Bütün günün sıkıntısı, ihmal, gereksiz kızgınlıkları biriktirdiği anlaşılan Selim ağlamaya ve “Ben sadece yardım etmeye çalışıyordum, hem sana yardım ediyorum ki benimle ilgilenmeye de vaktin kalsın!” diyerek içimi dağlamayı başardı gene. Üstelik gözlerini kapamaya uğraşıyor ve ağladığı farkedilmesin istiyordu. Ah Selim, vah Selim!
                      Yoksa eskilerin dedikleri “An olur, küçük kardeş ayağa kalkar ve büyük kardeşe zulmeder.” hali mi gerçeğe dönüşüyor? Yoksa Selim giderek garibanlaşırken, Kerim aslan kesilen mi olacak? Yoksa bu Deli Anneye bir başka iç acısı mı görünüyor ufukta? Üstelik pek müsaitken kendine keder bulmaya? Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler, deyip, güzel düşünmeli..

                      BilimSelim – Selim Ekolü

                      Selim’in Alerjik Astım hastalığı tepe noktasına ulaşmış durumda. Hem onun süregiden hastalığı, hem de Kerim’in rutin kontrolleri sebebiyle sıklıkla doktora uğruyoruz. Sıra beklerken yahut Kerim muayenede iken Selim oyun odasında epeyce vakit geçirme fırsatı bulur. Bu sırada da oyuncaklardan ve yaşıtlarından ziyade annelerle muhabbete girer. Bir türlü düşürmeyi başaramadığımız yüksek ses tonuyla, çın çın öterek konuşur adeta.  Annelerin çocukları hakkında yorumlar yapar, kendi hakkında bilgiler verir, hayat hakkında, hayvanlar alemi, bitkiler, uzay, tarih öncesi ne varsa… Hatta hızını alamayıp aile mevzularımıza uzanır konuşma. Ben de içerden yüreğim ağzımda dinlerim, ya mahremimizi de dökerse ortaya diye.

                      Geçen gün gene Kerim’in muayenesinde idik. Selim de oyun odasında anne ve babalarla hasbihal etmekte idi. Ve aklına düşen ne varsa paylaşmakta idi gene. Anneler kah şaşırıyor, kah eşlik ediyorlardı konuşmalarına. Biz de odadan seslerini duyuyoruz. Bir ara doktorumuz “Size bir teklifte bulunacağım.” dedi. “Selim’i yarı zamanlı, sigortalı işe başlatmak istiyorum burda, zira bekleyen anneleri oyalıyor, kimse sıkılmıyor ve şikayetlenmiyor!” dedi. Böylece Selim hayatının ilk iş teklifini 4 yaşında almış oldu.

                      Selim’in sevdiği yaşıtlarına ve oyunda kabul ettiklerine  hitabı -Dostum!- şeklindedir. Her an oyun halinde olan ve etraftakiler ister dahil olsun, ister olmasın, onun dahil olduğunu varsayıp oyuna  kattığı hemen herkes Dostum’dur.  Anne, baba, teyze, dayı, amca, kim varsa ortada. Dostum kalıbı da Buz Devri’nde en sevdiği karakter olan, karizmatik Diego’dan alındı ve hayatımıza uyarlandı Selim tarafından. Öyle ki etrafımızdakiler Dostum, diyerek başlar oldu konuşmaya. Hatta bu dalga yabancıları bile sardı. Doktorda sıra beklerken birden farkettim ki, dostum hitabı havalarda uçuşuyor. Üstelik bu dalga büyükleri sarmış daha çok. Hoşuma gitti. İlter’e dönüp “Selim ekol olmuş bre İlter” demeden edemedim.
                      Gene doktorda sıra beklediğimiz sıradaydı. Selim doktorun verdiği şekerlerden istiyordu ancak suni bir utangaçlık takınmıştı üstüne. (Sağolsun Caillou’dan edindi bu bilmediği duyguyu ve alıp kendi üstüne oturtmaya uğraşıyor ısrarla, pek matah bir duyguymuş gibi birinden utanmak.) Bu sırada sırtı etraftakilere dönük, kucağıma gömülmüş halde fısıldıyordu “Anne, ben şeker istiyorum.” O sırada muayeneden çıkmakta olan bir anne, çocuklarını derleyip toplamakla meşgulken gözü bize takıldı. Derken Selim’i işaret ederek “Selim Aydın değil mi o arkası dönük olan, N’aber Selim, nasılsın görüşmeyeli?” diyerek hal hatır sormaya girişti. Ben anneyi tanımıyordum, anne de beni tanımıyordu ama anlaşılan Selim’le sıkı bir tanışıklıkları vardı.

                      Kerim doğduğundan beri Selim’in park işiyle İlter ilgileniyor. Özellikle havalar iyiyken her akşam parka gidiyordu babası ile. Bir gün markette idik Selim’le. Derken tanımadığım bir kadının aşırı bir dikkatle bize baktığını gördüm. Birşeye benzesem güzelliğime bakıyor diyeceğim ama patates çuvalı gibi bir görüntüye takılmadığı kesindi. Acaba bir terslik mi vardı üzerimizde diye düşünerek kolaçan etmeye başladım kendimi ve Selim’i. Derken kadın yaklaştı bize doğru ve “Selim’in annesi siz misiniz?” dedi, evet, deyince, “Selim’le parkta karşılaşıyoruz hep, oğlumla arkadaşlar, doğrusu çok merak ediyordum böylesi bir çocuğun annesi kim diye?” dediğinde afalladım epey, bir şeyler zırvaladım anlamsız. Arkasından Selim’e dönerek “Selim beni hatırladın mı, hani oğlumla oynuyordunuz hep, Arda’yla…” diye hatırlatmaya uğraştı bir süre.

                      Normal bir anne böyle bir durumda gurur duyar biraz çocuğuyla, biraz da kendisiyle. Ancak sözkonusu olan budala ve yanısıra mazoşist bir anne ise bu olaylardan kendini acıtacak bir paye çıkarır üstün bir gayretle. Tıpkı benim gibi. Biri bana Selim’i övdüğünde direkt içimde dev bir parçalanma yaşarım. Selim’e yaptıklarım gözümün önüne gelir, burkulurum, ufalırım, küçücük kalırım hatta. İçimden yırtınırcasına Ah’lar yükselir.  Susarım!