Tag Archives: Çocuklar için ipuçları

Ayın Ürünü – ELC Projektör Masası

Yaratıcı, akılcı ve özel oyuncak markası, tek geçtiğim favorim Early Learning Center (ELC)’dan bayıldığım bir ürün. Projektöre yerleştirilen film tabletlerden istediğini seçen çocuk, kolaylıkla resim çizebiliyor. Çizim kuvvetini ve  kabiliyetini ve  de haliyle çocuğun özgüvenini perçinleniyor. Üstelik yetişkin yardımı almadan ve buna ihtiyaç duymadan, kendi başına uzuun saatler geçirebiliyor bu ürünle. 1 ay boyunca otelde kaldığımız döneme denk düşen bu ürün hayat kurtarıcım oldu, Selim için de en iyi meşgale.
Ürünün içinde 6 adet film, 2 kalem, yedeğiyle bareber 3 ampül mevcut. Yanısıra ayrıca satılan Projektör Kitleri var.

Ki Dinozor Kitini almıştık, harikulade idi. İçinde dokusu değişken kumaş ve kağıtlar, kurdeleler, boya kalemleri vs. mevcut idi. Bu şekilde kesip kullanmak da olası çizimleri. Örneğin keçe kumaş bile konmuş. Giysiye bile dikilebilir. Ki Selim için çok makbul olur böylesi bir tişört.

Daha fazla bilgi için resmi sitesine ve kit için  tıklayınız. İstanbul’da Teşvikiye ve Suadiye mağazalarında bulunabilir daha çok.

Alerjik Astımlı Çocukla Yaşam

Selim’in Alerjik Astım hastalığı var. Malum çağımızın hastalığı. Mevsim geçişlerinde ve kış aylarında bizi yere seren bir meret. Üstelik Rusya’da iken bu denli şiddetli değildi. Ne zamanki İstanbul’a temelli dönüş yaptık, ondan sonra perperişan oldu Selim. Temiz havayla doğrudan ilgisi olduğunu sanıyorum. Zira Moskova ve daha ziyade Petersburg bol karlı ve yeşillikli bir yer olduğu için havası İstanbul’a göre çok daha temizdi. Bir de sanırım anne sütü alması da etkendi o dönemde hastalanmayışında. Nitekim anne sütü alerjik belirtileri ötelermiş. Rusya’da ilk hava değişikliğinin ardından ciddi bir hastalık geçirmedi Selim ancak 15 günlük Türkiye tatillerinin tamamının zehir zemberek geçtiği çok oldu. 

Geçen kış Domuz Gribi abartısı vardı malum. Bu hastalığın, Selim’in hastalığının ve benim de hamileliğimin korkusuyla ilaçsız ne yapabilirim’in peşine düşmüştüm. Bu zamanlarda her sabah Selim’e pekmez ve fındık+ceviz+badem+bal karışımı veriyordum, mesir macunu kıvamında.  İşe yarıyordu zannımca, zira Selim bütün kış hastalanmadı. Bu macunun tek handikabı; Selim’in enerjisi tavan yapıyor ve zaptedilemez duruma geliyordu. Öyle ki Selim zeminde yürümeyi unutmuş, koltuk üsterinde koşar, zıplar, hoplar olmuştu. Hepsine razıydım, yeter ki hastalanmasındı. Selim bu işkenceden ilacı aldığında kusmaya başladığında kurtulabildi ancak. Ne yazık ki ilkbahardı ve okula da başlamıştı. Zamanla berbattı. Selim hastalandı elbette. 2 gün okula gidiyor 3 gün yatıyordu devamlı. Ve ciğerleri sökülürcesine, geceleri uyutmamacına öksürüklere boğuluyordu. Aylarca ilaçların biri bitmeden diğerlerine geçiyorduk. Kullandığımız ilaçlardan biri Singulair idi. Faydalı olmasına oluyordu da, Selim bu ilaçla deliye dönüyordu adeta. Uyuyamıyor, aksileşiyor, öfkeli, sinirli, kontrol edilemez, kesinlikle söz dinlemez oluyordu. Öyle ki ben “imdaaaat” diye çığlıklar atarak dört dönüyordum evde. Üstelik hamile idim. Sonradan durumu farkettik de ilacı kestik ve kısa bir süre sonra normale döndü Selim.
Bir kaç hafta önce, Selim’den ilk korkunç işaretleri alınca, endişeleri bertaraf etme yoluna girdim. “Yoktur birşey, yoktur, geçer.” diye avuttum kendimi. Öncü belirtileri kessin diye çoğu zaman işe yarayan arı sütü  ilacı Propolsaft’ı verdim hemen. Normalde işe yarardı. Ancak gelen kuvvetli bir dalga idi belli ki. Öncü ilaçlar işe yaramaz oldu. Kuru öksürükler giderek şiddetini arttırdı taa ki gece uyutmaz olana dek. Ardından da kuru öksürük yerini gümbürtüye çevirdi. Selim’in yüzü sarardı, gözaltları karardı ve dudakları bembeyaz kesildi. Oldukça sağlıksız dolanıyor ortalıkta velhasıl. Gene ilaç bombardımanına başladık. Ve gene yan etkilerini unuttuğumuz Singulair’e de başladık. Bir kaç gün önceki delirmelerimin kaynağı büyük oranda o imiş meğerse. Selim gene çıldırdı, gene uyumaz, uyutmaz oldu. Üstelik İlter gene yurt dışında. Üstelik tık sesine zıplayan bir bebek de var evde. Gece Selim öksürük krizlerine tutuluyor-bebek ağlıyor, bebek ağlıyor-Selim uyuyamıyor, sabaha dek aşıklar gibi atışıyorlardı vesselam. Bana da zombilik düşmüştü. Ve kabus dolu günler bu gecelerin ardından. Gündüz de öksürük krizine boğulan Selim kah bebek uyanmasın diye kafasını yastıklara gömüp öksürüyor, kah “Ayy, ne zaman bitecek bu gıcık!” diyerek şikayetleniyor, kah teslimiyete geçiyordu. Derken doktor ilacı anımsatınca, uyanıp kestik derhal. Şimdi tam aksine uyku veren Zyrtec’e geçtik. Öksürük krizleri azaldı. Uyku süresi uzadı Selim’in. Gece huzursuzluğu da geçti çok şükür.
Rus kadınlarının adeta görev bilinciyle yerine getirdikleri bir şey vardı, hayranlıkla izlediğim. Çocukları günde 2 kez, kar kış demeden dışarıya çıkartır, pislik, çamur, çöp, sokak köpeği, kedisi aldırış etmeden herşeye temas etmelerine izin verirlerdi. Üstelik doğumdan itibaren başlarlardı bu ritüele. Biz modern (!) Türk anneleri ise aşırı hijyen takıntısı, aşırı koruma içgüdüsü ile doğaya karışmadan, temastan uzak bir ortam içinde zemin hazırlıyoruz alerjiye. Hele ilk çocuklarda tam sapıtık oluyor insan. Ben de Selim de herşeyi kaynat, aman yere düştü sakın verme, sterilize et vs. ile bozmuştum. 2.çocuk bu yüzden keyif oluyor, “Amaaan canım n’olcak, deyip yere düşen dişliği alıp veriyorum nerdeyse. Çocuğun mikropla karşılaşmasına izin vermek gerekli bence. Ve bünyenin bu mikroba alışmasına. Görmemişlik yapıp zavallıları hastalıklı yapmasak keşke.
Şimdi “Her işte bir hayır vardır.” teslimiyetinde olmak kalıyor geriye. Zira alerjiyi çocukluğunda geçirenlerin büyüdüklerinde alerjiye yakalanmaları az bir ihtimal imiş. Üstelik çocukken olan geçiyor yaş ilerledikçe de, büyüyünce yakalandınız mı ölene dek kurtulamıyorsunuz. Bir tez daha var ki; alerjik astım geçiren çocukların yetişkin olduklarında kansere yakalanma riski büyük oranda azalıyormuş. İnşaallah bahsedildiği gibidir. Güzel düşüneyim, güzel olsun.
Bir not daha; sigara diye kıvranan ben, içemeyişimin en büyük nedeni; yanlış rol model olmak değil; sigara dumanının alerjiyi tetikleyen en büyük etken olmasıdır.

Sevdiklerim – Kült Çocuk Kitapları

“Bologna Çocuk Kitapları Fuarı, 2004 Yılı New Harizons Avrupa En İyi Çocuk Kitapları” ödülü kazanmış bir serisi var Odtü Yayıncılık’ın. Henüz keşfettiğim ve hayranı olduğum. Kitabın illüstrasyonları da,  hikayeleri de gerçeküstü ve harika. Hikayeler bildiğimiz hikayelerden değil asla.  Kült film tadında. Okurken su gibi akıp gitmiyor, duraksayarak, düşünerek dinlemeye sevk ediyor. Selim’in deyimiyle; -beyin fırtınası- yapıyoruz

kitabın hikayesi hakkında. Okurken kitabın ne demek istediğini, nereye varmak istediğini çıkaramıyorsunuz hemen. Bazen endişelenmiyor da değilim, doğru anlıyor muyum, anlatabiliyor muyum Selim’e diye. Üstelik emziren bir anneyseniz işiniz daha da zor. Malum emziren anneler hafif aptallaşırmış, çocuğuyla mutlu mesut olsun, dünya derdiyle uğraşmasın, o değerli süte de bir zeval gelmesin diye sanırım. Hikayelerin teması davranış odaklı; Sadakat, dostluk, doğa sevgisi, paylaşım, farklılık, farkındalık, hayal gücü, birlikte yaşam gibi. Çizimlere gelince; sayfalarca yazabilirim bu konuda. Her bir kitapta bir başka modern resim tekniği kullanılmış adeta. Utanmasam kimi Picasso, kimi Klimt, kimi Munch diyeceğim. Kısaca her biri sanat eseri değerinde deyip keseyim.



Çocuk Oyalama ve Faydalı Filmler

Selim’in Kolik Dramı efsane idi. Kolikle başlayan günlerin ardından her aşama nerdeyse aynı zorlukta ilerledi. 4. aydan itibaren yeterli kiloyu alamayınca ek gıdaya başladık. Benim acemiliğim ile onun yüksek duyarlılığı birleşince ortaya dramatik manzaralar çıkıyordu.

4 aylık bebeği yedirmek için oyalama taktikleri yanıtsız kalıyordu çoğu zaman. Türlü şakbanlıklarla, binbir eziyetle, saatler harcayarak tamamladığım yemek seremonisi,
bir sonraki öğüne dek kendimi şanslı addetmeme sebep olsa da bazen iğneyle kuyu kazmak misali yedirilen yemek 1 saniyede geri püskürtüldüğünde kolikten de öte bir drama şahit oluyordum. Bu kez anne çaresizliği, kul acziyeti, ilk bebek beceriksizliği, her nevi sıkıntı baş gösteriyordu. Selim biraz büyüdükçe ilerleme kaydeder olduk. Bazen ev eşyaları, bazen kendi oyuncaklarıyla türlü oyunlar, bazen zor durumlarda kullanılmak üzere henüz ortaya çıkardığım zulamdaki bir başka oyuncak, bazen delisi olduğu bir leğen dolusu su , bazen kitaplar ve çoğunlukla da çizgi film, animasyon, kısa film, fragman ne varsa kullanır oldum bu sırada. Bazen de hiçbirinin işe yaramadığı oluyordu ya, neyse..

Şimdi baktığımda görüyorum ki; çok zor geçen bu sürecin aslında Selim’e de bana da kattığı çok şey oldu. Bir kere Selim’le çok yakın, sımsıkı zamanlar geçirdik. Dile kolay günde en az 4 öğün, 1 saat kadar sürüyordu her bir öğün. Konuşarak, koklaşarak, sorarak, sorgulayarak, tartışarak, gülerek aynı şeyleri defalarca izledik beraber. Belki şimdi o yüzden birşey izlerken yanında birini ister ve devamlı konuşur, tartışır izlediğini. Her ne kadar yemek yemeyi tek eylem haline getirin, tv karşısında yedirmeyin dense de ve ben de katılsam da bu fikre, pişman değilim böyle olmasından. Bu halin ikimize, yakınlığımıza, Selim’in ufkunun genişlemesine, bilgi ve kelime dağarcığının genişlemesine ve umudum odur ki zihninde iyi hatıralar bırakan anlar oluşmasına vesile olduğunu sanıyorum. Kimbilir böyle olmasa ona daha az vakit ayıracaktım, o yemeğini rahat yerken ben başka işlerle meşgul olacaktım. Hem şuursuzca da terketmedim karşısına hiçbir filmin. Binlerce defa izlediğimiz, her karesini ezbere bildiğim şeylerdi seyrettirdiklerim. Üstelik bu sırada Moskova’da idik. Filmlerin çoğunu Youtube’dan ediniyordum. Bu sayede Selim onlarca farklı dilden şey seyretmiş oluyordu. Belki yabancı dillere merakı da buradan geliyordur, kimbilir?

Moskova’ya ilk gittiğimizde oturduğumuz ev korkunç derecede pisti. Üstelik  ev temizlemeye de müsait değildi. Zira banyoda gider, tuvalette musluk yok idi mesela. Selim  henüz emeklemeye başlamıştı. Her yeri cilalamam gerekliydi bana göre. İlk çocuk titizliği vardı üstümde üstelik. Temizlikçi diye gelen kızlardan biri tuvaleti temizlediği bezi mutfak tezgahına koymuştu ki o an benim için amelelik döneminin başladığı an oldu. Günler, gecelerce temizlik yaptım. Kaloriferleri söküp içlerini yıkayacak kadar, üstelik basbayağı altına leğen tut ve üstten su dök tarzında yıkayacak kadar delirmiştim  bu zaman zarfında.  İşte bu sırada imdadıma yetişen hep bu çizgi filmler oldu. Oturttum Selim’i mama sandalyesine, açtım bildik filmleri, peyderpey yaptım işlerimi. Ne Selim hırpalandı ne ben. Ben temizlikten hırpalandım olsa olsa.

Bu zaman zarfında fayda sağladığım filmlere gelince; 
  • Baby Einstein Serileri ; bebekken çok faydalı oldu.  Baby Van Gogh, Baby Da Vinci, Baby Beethoven vs. ile gerek müzikleri, gerek kültürel bilgileri içten içe işleyisi, ilgiyi üzerinde tutma vs. çok başarılıydı. 
  • Teletubbies: Uzun süreli zapt etme konusunda oldukça işime yaradı. O moron tiplere yardımları için çok şey borçluyum.   
  • Elmo’s World Serisi: Ben çok memnundum bu seriden ancak Selim bazen sıkılabiliyordu. Selim burdan hem dünyaya dair çok şey öğrendi;  bilgi kapasitesi ve çeşitliliği arttı, kelime haznesi de. Geçenlerde tenor sesi çıkarmaya uğraşarak yanıma geldi ve “Anne bak ben opera sanatçısı oldum.” dedi. Bu bilgi Elmo’da vardı örneğin.  1 senedir hiç izlememesine rağmen unutmamıştı.
  • Doki Serisi; Çok başarılıydı ancak İspanyolca olduğu için tamamen anlaşılabilir değildi bizim için.
  • Minuscule; Bir Fransız efsanesi. Sanıyorum Selim’in hayvanlara yoğun ilgisi, onlarla kurduğu yakın bağ, hatta empati ve merhameti bu animasyon vesilesi ile oldu daha çok. 

Ve daha bir çok irili ufaklı çizgi film, animasyon vardı. Hippo & Dog, Bebe Mais, Pixar’ın çılgın animasyonları, Baby Toonz… Şimdilerde ise ilgi sinema filmlerine kaydı daha çok. Özellikle Buz Devri Serisi, Nemo, Beni Aya Uçur (Fly me to the Moon), Bee, Shark Bait, Shark Tale gibi. Bir de belgeseller var çok sevdiği. BBC’nin Life (Hayat) belgeseli, dinozorlar, köpekbalıkları belgeselleri, Microcosmos, bir de March of the Penguins diye bir tane var ki içlerinde inanılmaz bir şey. Müzikler, çekimleri müthiş. Tam Fransız havası hakim belgesele.

Yaşayarak Öğrendiklerim – Tehlikeli Kaynaklar

Selim ilk çocuğum olduğu için haliyle bir çok şeyi deneme yanılma yoluyla öğrendim, öğreniyorum da. Sayısız kaynaktan akan sayısız bilgiyi, elbise gibi her çocuğa giydirmek mümkün değilken  en anlamlısı doğaçlama ilerlemekti zaten. 1 yaş giysileri bile her 1 yaş çocuğuna olmuyorken, her bilgi her çocuğa nasıl -cuk- diye oturabilir. Kerim 5 aylık olmasına rağmen Selim’den epeyce farklılık gösteriyorsa aynı bilgileri nasıl olur da tüm dünya çocuklarına uyarlamak mümkün olabilir?
Sayısız akan kaynağın en rahat ulaşılanı internet.  Ve maalesef bu müthiş kaynak korkunç bir dezenformasyon kaynağı gibi çalışabiliyor. Selim’in ilk yıllarında körü körüne bağlıydım kitaplara, uzmanlara ve internette bulduklarıma. 2.yılımda ise kısmen dikkate alıyordum bazı bilgileri. 3.yaştan sonra hepten terk ettim. Güvendiğim bir kaç kaynaktan başkasına inanmadım. Şimdi anımsıyorum da bu yüzden ne denli saçma işler içine girmişim ve bunca yormuşum kendimi de, Selim’i de. 
Selim’i doğumdan itibaren ayakta sallayarak uyutmaya alıştırdık. Korkunç bir kolik sorunu olduğu için aman ağlamasın da, ne olursa olsun, diyorduk adeta. Ayakta sallama işi çok meşakkatli olunca da çareler düşünmeye başladık. Derken internete başvurdum, ne yapmalı, diye. Diyordu ki bir  kaç yerde, 2 yaşına gelmeden bu alışkanlığından kurtulmazsanız, okul çağına kadar bir daha kurtulamazsınız. Amanın, bir telaş aldı ki bizi sormayın. Bir gece aniden sallamayı kesmeye karar verdik. Selim yatağında biz tepesinde idik. Başlarda ık-mık derken yataktan alınmayan çocuk kuvvetlice ağlamaya başladı. Biz hala direnç gösteriyorduk böylece uyuması için. Ancak mümkün değildi. 02:00 ye kadar denemelerimiz sürdü. Her zaman yaptığımız eylemi şimdi neden yapmadığımızı, yataktan neden alınmadığını, neden uyutulmadığını ve üstelik neden kendisine kızıldığını anlamlandıramayan çocuk hem yalvaran gözlerle bize bakıyor, hem de canhıraş bir biçimde ağlıyordu. Bana kalsa çoktan alırdım yataktan ancak İlter direnmekte kararlıydı. Nedense babalar daha katı yürekli oluyorlar. Neyse nihayetinde gece yarısını epeyce geçtiğinde yatakta sallayarak uyuttuk Selimciği.
Şimdi düşünüyorum da; biz yetişkinler bile bir gecede tümden bir alışkanlığımızdan kurtulamazken zavallı bir bebecikten bunu nasıl bekleyebilmişiz. Keşke diyorum o gece -alışır- diyen İlter’e “hadi, sen bir gecede sigarayı bırak o halde.” diyebilseydim. Ertesi gün bir arkadaşımla konuştuk konuyu. Benden tecrübeli olan arkadaşım, kreş zamanında bu sorunun nasılsa ortadan kalkacağını ve çocuğu da, kendimi de yormamın anlamsız olduğunu söyleyince ikna oldum. Ve İlter’in bir gece daha deneyelim, giderek alışır, telkinlerini bir kenara attım. Konu böylece kapandı. Konu kapandı kapanmasına da hala berbat bir hatıra olarak asılı durur zihnimde, dev bir sarkaç misali. 
Derken Selim 3 yaş civarında iken hal yoluna girdi uyku problemi. Nasıl mı, nerdeyse sadece konuşarak. Üstelik bırakın okul dönemini, kreş dönemi dahi gelmeden Selim yatağında uyumaya başladı. Yatakta uyutmayı deneyeceğimiz zaman ilkin Selim’in enerjisini iyice boşaltacak, yorgunluktan baygın düşürecek eylemler içine sokmak gerekti. Parka götürdük, koşturduk, evde dans ettik vs. Ardından “artık yatağında uyumayı denemelisin, hem bak her gece sana hikaye de okuruz, duamızı da ederiz.” diye konuştuk biraz. Hemen ikna olmadı tabi, sallanmak istediğini söyledi. Konuşmakta bile güçlük çekiyorduk yorgunluktan, bu iyiye işaretti işte. Biz de bir anlaşma yaptık. Yatağına yatırdık, hikayesini okuduk ve biraz dinlenmesini söyledik yatağında. Özellikle sessiz olmasını istedik bir de. Çünkü Selim konuşmadan duramaz ve konuşurken de uyuyamaz. Aradan 5 dakika kadar bir süre geçince de uykuya daldı. İlter’le sessiz çığlıklar attık sevinçten. İşte olmuştu. Sabah uyandığında Selim’e gece nasıl hemencecik uykuya daldığını anlatıp, tebrik ettik. Kendi kendine uyumaktan bile aciz olmaktan kurtulup aslanlar gibi yatağında kendince uyumuş olmaktan ve böylesine takdir edilmekten çok hoşnut kaldı Selim. Özgüvenini de perçinledi bu olay.  
Tuvalet eğitimi mevzusu var bir de. Kitaplarda ve internette geçen “Çocuğunuzu 1,5 yaşından sonra tuvalete alıştırabilirsiniz.” sözleri üzerine bir çok kez deneme yapmak zorunda kaldım. Kaka ve çiş yapınca müzikler çalan tuvaletler, ödül tabloları, tuvaletin bir İstanbul’a bir Petersburg’a taşınması; boş uğraşlarmış meğerse. Doktorumuz erkek çocuklarının daha geç öğrendiklerini ve Selim hazır olduğunda denememi istedi. 3 yaşını biraz geçince, baharda deneyebileceğimi söyledi. Nisandaki denemeler sonuçsuz kaldı. O sırada Petersburg’dan dönmüştük ve yeni bir eve taşınıyorduk hatta yeniden ev düzüyorduk. “Taşınırken, evde değişiklik varken denemeyin.” telkinleri vardı zihnimde, bir kez daha erteledim bu konuyu. Zaten anne de hazır olmalıydı bu eğitime. Derken bir Selim hazır değil, bir ben derken iş uzadı da uzadı. Haziran ayıydı t erasta ağbimlerle oturuyorduk. Selim 3 yaşında idi. Yengem birden çıkartalım dedi bezi, nasılsa hava sıcak, teras rahat, sen daha yeni evine taşınmadan bu işi bitirelim. Birden Selim’i alıp konuştu biraz, “atalım bezi, rahat et” gibilerinden. Tamam, olur dedi Selim de. Ve bir anda mutlak başarıya ulaştık. O sırada dostum dediği kuzeni Mirza ile oynamanın sevincinden hayır dememiş ve oyun telaşında bile çişini söylemeyi ihmal etmemişti. 1 günde oldu bitti. Öyle planlar, uzun konuşmalar, telaşlarla seremoni haline getirilecek bir durum değilmiş vesselam. Sadece aslolan çocuğun zamanını beklemekmiş. Belki de zamansızlığını, özellikle anne için. belki benim gerginliğim idi başarısız olmamıza sebep olan, kimbilir?
Diyeceğim o ki; öncelikle bazı şeyler abartıldığı gibi değildir. Uyku, tuvalet, memeden kesme vs. Ve tek bir doğru yoktur alıp birebir çocuklarımıza uyduracağımız. Her çocuk bambaşka bir hayat demekse herşey her birinde farklılık gösterir. Şimdi epeyce hayırlanıyorum kendimi ve özellikle de Selim’i bu kalıplara sığdırmaya zorladığım için.

Bakugan Kaçınılmaz Olunca…

Bugün küçük kırılmalar dışında evimize sonsuz bir dinginlik ve huzur hakimdi. Dün Selim’in bir günlüğüne okula gitmesi ve buna binaen oluşan ayrılık her iki tarafı da yumuşatmış ve kadir kıymet bilme hali oluşmuştu belli ki. Üstelik İlter de şehir dışındaydı, onun gidişinin herkes için getirdiği yoksunluk ve yetimlik hissi de işin cabasıydı.  Evde adeta kelebekler uçuşuyordu.
Nezaketten kırılıyorduk üstelik. Teşekkürler, ricalar, sevgi sözcükleri havada uçuşuyordu. Kerim bile dingindi. Günlerdir süren şiddetli karın ağrıları azalmışa benziyordu. Selim’in süregiden alerjik astımının şiddetini arttırmasının da payı vardı Selim’in sakinliğinde elbette. Hareketli değildi bu yüzden. Günlerdir kısır döngüye giren Selim’in sapıtıklığı ve benim sertliğimle nerdeyse kafa göz kırdığımız, yüksek sesten, bağırış çağırıştan geçilmeyen ev bizimki değildi sanki. 
Hiç planlamadığım bir şekilde Selim’le vakit geçirirken buldum kendimi. Öyle uyumlu idi ki Selim ve öylesine nazik, daha o oynayalım, demeye başlamadan oyun oynamaya koyuldum ben onunla. Bir de baktım ki elinde Bakugan’ları geliyor bana doğru. Binbir rica ve minnetle aldığımız ama içimin bir türlü ısınmadığı bu oyuncakları görünce karşı çıkmak istediysem de günün anlam ve önemine binaen boyun eğdim isteklerine Selim’in.Gene de elime tutuşturduğu Bakugan’ı -Bakugan, savaş!- diyerek atmaya büyük direnç gösteriyordum ve aklım karışıyordu. -Bakugan, barış!-desem de olmuyordu. Başka bir çözüm bulmalıydım bu kirli oyuna.
Öncelikle -Bakugan, savaş!- repliğini çıkardım çaktırmadan oyun literatürümüzden. Selim’in kol saatine vurur gibi yaptığı ve -yetenek etkin!- diyerek fırlattığı Bakugan fırlatma aşamasına geldik sonra. İlk başlarda anlamadığım bu türden cümleleri yaşayarak öğreniyordum. Yetenek etkin, diyerek elimizdeki Bakugan’ın karşımızdakini mağlup etmeye yönelik yeteneğini devreye sokuyorduk sanırım. Örneğin Selim, -yetenek etkin- tekme gücüüüüüüü- diyerek Bakugan’ını fırlatınca ben de onu mağlup edecek bir başka yetenek yahut güç bulmalıydım. Bu hemen bir fikir verdi bana.
Oyun oynamak çok değerli olunca Selim için, benim isteklerime daha açık oluyor haliyle. Oyun arkadaşını küstürüp, kaçırmamak adına. Ben de utanarak söylemeliyim ki, bunu kullanıyorum bazen. Şiddeti işin içinden çekip çıkaracak yöntemler bulurken yapıyorum en çok bunu, yani masumane sayılır yaptığım. Şimdi de gene bu yola koyulmuştum. 
-Hmmm, aklıma bir fikir geldi, dedim hemen. Biraz oyunu bırakacağım endişesiyle, biraz da merakla bana baktı hemen Selim. 
-Bence beden gücümüzü değil de akıl gücümüzü kullanalım, biribirimizi yenerken, dedim. Anlatmaya devam ettim. 
-Mesela tekme gücü, yumruk gücü, kol gücü olmasın yetenek güçlerimiz..ne olabilir düşünelim, derken atıldı Selim.
-Beyin fırtınası yapalım! Bir kaç gündür bu deyimi kullanmayı arzuladığını biliyorum, nihayet yerli yerine oturtmuştu. 
-Hah, aferin, tam da öyle yapalım, dedim. Mesela şimdi ben atıyorum. Sen beni yenecek yeteneği bul bakalım.
diyerek elimdeki Bakugan’ı fırlattım;
-Yetenek etkin! ateş gücüüüüüüü… hadi şimdi sen benim ateş gücümü yenecek bir yetenek bul kendine dedim. Çizgi filmlerden aşina olduğunu sandığım bu türden bir girişle alıştırma yaptırıyordum.
-Yetenek etkin! su gücüüüüüüüüüüüü diyerek atıldı hemen Selim. 
-Hayır, olamaz, benim yeteneğimi yok edecek gücü nerden de bildin hemen, vay canınaaa, deyip tebrik ettim. Takdir edilmek pek hoşuna gitti her zamanki gibi. Şimdi ben atacağım ilk, dedi.
-Yetenek etkin! buz gücüüüüüü…
-Buz gücü mü? Imm, hemen bir şeyler bulmam lazım.. hah, buldum… Yetenek etkin! Ateş gücüüüüüü…. Biraz bozuldu Selim tabi, gücünü yok etmeme. Şevklendirmek için atıldım hemen.
-Bakalım bu gücüme bir şey bulabilecek misin, hiç sanmıyoruummm… işte geliyor… yetenek etkin!!! görünmezlik gücüüüüüü… Bir yandan da bu çocuk buna ne bulacak, daha ben bulamadım derken atıldı Selim.
-Yetenek etkin! Sivri göz gücüüüü (Yani keskin göz demek istiyor)
-Vay canına, gene mi buldun, aghhhhhhhh mahvoldum, görünüyorum diyerek attım Bakugan’ınımı yere. Sonra da tebrik ettim bol bol, beden gücünü değil de akıl gücünü kullandığı için.
Sıra ona geçmişti, atıldı biraz düşündükten sonra;
-Yetenek etkin! Acı bal gücüüüüü… haha, saçmaladı diye düşündüm içimden. 
-Acı bal gücü de neymiş, söyle bakalım, bana ne yapabilir ki bu? diye sordum.
-Bal senin her yerine yapışacak, içine girip, içindeki parçalarına yapışacak ve seni bozacak , deyince laf olsun diye söylemediğini anlayıp utandım içimdeki monologdan. 
-……..yetenek etkin! Tazyikli su gücüüüü.. diye uydurma bir cevap verdim en son… 
Artık ne yetenek, ne de onu etkisiz kılacak karşı yetenek bulabiliyordum. Sıkılmıştım ki atıldı Selim gözleri parlayarak. 
-Buldum anneeee… benim Bakugan’ımda herşeyi etkisiz yapan bir tuş var burada bak, şu parlak olan! diyerek nokta koydu bulunabilecek her yeteneğe. 
-Tebrik ederim, ne güzel çözümler buldun, bayıldım doğrusu. Aferin oğluma.. tabi biz dinozor değiliz ki koca bedenimiz, bezelye kadar aklımız olsun… Kocaman aklımız varken, üstelik senin gibi güzelce kullanabiliyorken ne gerek var dövüşmeye, vuruşmaya diyerek son dersi de vermek istedim. İstedim istemesine de içindeki şiddeti engelleyebildim mi, sanmıyorum.

Yaşayarak Öğrendiklerim – Kardeş Gelince

Selim’e kardeş geleceği zaman son dönemlerde endişelensem de ümitvardım genelde. Selim aklı başında bir çocuktur çünkü, muhakeme yeteneği güçlüdür. Olayları derinlemesine düşünür,  sebep-sonuç ilişkisini iyi kurar. Bu yüzden kardeşine bilerek zarar vermeyeceğini bekliyordum için için.
Bebek dünyaya geldiğinde öğretmeni Selim’i sınıfa girdiğinde alkışlattı kardeşi olduğu için. Bu, kardeşinden dolayı gururlanmasına ve ilk olumlu duyguyu hissetmesine vesile olacaktı.  Oldu da sanırım. Eve geldiğimiz ilk  15 gün cicim aylarıydı Selim için. Evde yeni bir can olması onu epey heyecanlandırmıştı, hatta ilk gün
“Anne kardeşim olduğu için çok mutluyum.” deyip sevinçle sekiyordu evde.  Sonrasında Selim etraftayken açıkça hiç sevemedik bebeği. Arkalarda ve hep fısır fısır seviyor, sessiz öpücükler veriyorduk bebeğe. Selim okuldayken açıkça ve seslice sevebiliyorduk bebeği ancak.
15 günden sonra cicim ayları sona erdi.  Selim aksiliğe başlamıştı. Ne dersek diyelim tersini yapıyordu. Bebeğin kafası hassas demişsek özellikle kafaya çalışıyordu mesela. Kolunu bacağını sıkıştırıyor, türlü denemeler yapıyordu. Ben gene sakinliğimi koruyabiliyordum da İlter hemen panikliyor, bazen çıkışıyor bazen de kardeşini alıp uzaklaştırıyordu Selim’den. Bu da iyi sonuçlar vermiyordu; nitekim kardeşini kaçırmak hem ona karşı soğumasına, hem de ona diş bilemesine neden olur diye korkuyordum. Üstelik dışlandığını da düşünebilirdi ki beni en çok korkutan da buydu.
Bebek etraftayken Selim dikkat kesilirdi davranışlarımıza. Ona onu çok sevdiğimizi tekrarlayıp durduk bu dönemde. En çok da “Sen benim ilk göz ağrımsın, senin yerin çok ayrı.” cümlesini kullandım ve her defasında bu konuşma çok memnun etti onu.  “Kardeşin çok küçük olduğu için ihtiyaçlarını gideremiyor, bu yüzden onunla daha çok ilgilenmek zorunda kalıyorum.” demek de gerekti sık sık. Eve gelenlerin çoğu yakınlarımız olduğu için genelde şuurlulardı ve eve girince ilkin Selim’le ilgileniyorlardı. Şuursuz davrananlar oluyordu elbet. “Ayyy, çok tatlı.” diyerek bebeğe dikkat kesilen ve  gözlerinin içine bakarak adeta “Ben de burdayım, beni de sevin.” der gibi bakan Selim’i görmeyenlere “Ağbisi daha tatlı.” diye uyarıp silkinmelerini sağladık.
Bu dönemde ona özel zaman ayırmaya dikkat ettim. Bebek uyurken ya da İlter bebekle ilgilenirken eskisi gibi elişi faaliyetleri yaptık beraber ya da çok sevdiği alıştırmaları. Eski alışkanlıkları ve eski düzeni elden geldiğince korumaya çalıştım ama imkansızdı tabi. Uykudan önce masal okumayı aksatmamaya çalışıyordum en azından, bu çok önemliydi onun için çünkü. Kardeş gelince düzenim bozuldu demesin istiyordum zira. Devamlı babasıyla dışarı çıkmaya bile içerlediğini düşünerek çok zor da olsa başbaşa dışarı çıkmaya  çalıştım. Onu en çok mutlu eden eylemlerden biriydi bu gördüğüm kadarıyla.
İçgüdüsel olarak edindiğim destur şu idi: öyle davranmalıydım ki kardeşiyle arasında sımsıcak bağlar kurmasına gidecek yolda iyi bir temel oluşturmalıydım. Aralarında ömür boyu sürmesini dilediğim sıcak bağları kurmanın yolu; bu zamanda atılan adımlarda saklıydı sanki. O yüzden çok dikkatli olmalıydım. Mesela olumsuz davranışlarında çılgın tepkiler vermedim, itiraf ediyorum bazen kardeşini harcıyor muyum diye düşündüğüm de oldu ancak edindiğim misyon adına çabucak kovuyordum bu düşünceyi zihnimden. Olumlu davranışlarına övgüler yağdırdım, Davranış Puanlama Sistemi’mizde ekstra puanlar kazanmasını sağladım vs.
“Kardeşimi öpebilir miyim Anne?” dediğinde  “o senin kardeşin, bizden izin almak zorunda değilsin.” diyerek kardeşinin aynı zamanda onun da bir parçası olduğunu hissetsin istedim. Önceliğim; merhamet duygularını harekete geçirmek ve kardeşini sahiplenmesini sağlamaktı. Bu şekilde kardeşinde de ağbisine karşı güven duygusunu oluşturabilirdik belki. Örneğin; “Sen onun ağbisisin, sana güvenmesini sağlaman lazım… Onu korkutmamalı, aksine korumalısın. Mesela ben ağbim yanımdayken kendimi güvende hissediyorum, çünkü o bana zarar vermedi ve beni hep korudu.” diyerek yüreklendirmeye çalıştım bu konuda.
Bir de Selim’le ilgilendiğim sırada bebek ağlıyorsa “ama kardeş şimdi ağbiyle ilgilenme zamanı, biraz beklemelisin” diyerek onunla ilgilenmeye devam ettiğimde önceliğin hala kendinde olduğunu, önemsendiğini hissettiğini ve bunun çok hoşuna gittiğini gördüm.
Bir de en iyi taktik şu oldu; kardeşinin ağzından konuşuyor gibi yaparak konuştum Selim ile. Kimi zaman “İyi geceler ağbi, seni çok seviyorum” deyip yanına yatırdım kardeşini. Öpeyim derken kardeşini ağlatana dek sıkmasına rağmen ve benim içim kan ağlamasına rağmen sert çıkışmadım hiç bu esnada. Bebeğe ciddi bir zarar vermemesine odaklandım daha çok. Hastalandığında “Ağbi, geçmiş olsun, senin için çok endişeleniyorum, inşallah yakında iyileşirsin.” diyerek ve  kimi zaman da “Çok şanslıyım senin gibi bir ağbim olduğu için” diyerek heveslendirmek istedim ağbilik konusunda. Bazen de bebeği kucağıma alıp evin içinde koşturmaca oynadık beraber, çok keyif aldı böylece. Bebekle yalnız bırakmak zorunda olduğumda da “Selim, kardeşin sana emanet.” diyerek sorumluluk hissetmesini ve bu sebepten de zarar vermemesini sağlamaya çalıştım. İşe yaramıştı “Tamam anne, kardeşimi koruyorum” diyerek önüne siper yapar olmuştu bedenini.
İlk 3 aydan sonra daha kolaylaştı işler. Kardeşini kabullenme dönemi başladı Selim’de. Ara sıra kendini kaybedip sertliğe başvursa da eskisinden çok daha iyi durumdayız şimdi.  Ne denli sağduyulu olsa da Selim de çocuk nasıl olsa. Şimdi kardeşinin ağladığını duysa içerden hışımla fırlar, eller yumruk yapılmış, kollar gergin ve surat darmadağın “kardeşime sen mi bir şey yaptın anneeeeeee, çok kızıyorum amaaaaa” diyerek titretir kendini. Bir zamanlar “Annecim seni çok seviyorum.” diye şarkı yazan çocuk şimdilerde “Ailecim seni çok seviyorum.” diye şarkılar söylüyor.

Yaşayarak Öğrendiklerim – Kardeş Gelirken

Selim’e kardeş geleceği zaman her zamanki gibi detaylı düşünüp kendimi endişeye sevk etmedim. Benim  olaylara körü körüne atlama huyum vardır çünkü, ötesini berisini hesap etmeden. Hamileliğimin son aylarında Selim’in doktorunda sohbet ederken kardeş gelince ne yapacağımı sordu doktor, ben öylesine rahattım ki; özel bir şey mi yapmam lazım, dedim. Selim’in çok duygusal olduğunu, çok etkilenebileceğini, böylesi çocukların kimisinin kekeme olduğunu, kiminin altını ıslatmaya başladığını ve kardeşi getirenin anne olduğu için en çok anneye çektirdiklerini, evde huni takıp dolaşmak

istemiyorsam Selim’i kardeş gelmeden bir okula başlatmamız gerektiğini anlattı. İşte o andan itibaren bir korku bulutu sardı etrafımı. O umursamaz -saldım çayıra, mevlam kayıra- tavrı yerini öngörülemez bir endişeye ve korkuya bıraktı.

Öyle bir durum ki hamilelik, hele ki son aylar ve hatta son günlerde geriye dönme isteği yaşıyorsunuz ancak ne mümkün. İleriye gitmek de epey ürkütücü. Neyle karşılacağınız hiç belli değil, önünüz ziyadesiyle puslu çünkü. 
Doğuma bir ay kala Selim’i okula yazdırdık ilkin. Çünkü bebek geldikten sonra okula göndermek onda onulmaz yaralar açabilir, -bebek gelince ben kapı dışarı edildim- düşüncesine kapılabilirdi.  Tam gün yerine haftada 3 gün 09:00 – 16.00 saatleri arasında okulda olcaktı. Böylece azar azar alışacaktı evde ayrılmaya. İlk zamanlar epey zor geçti, ben ilk gün okulda tam gün, ikinci gün okulun karşısındaki parkta tam gün, üçüncü gün  yarım gün yemek saatlerinde orada olmak üzere çevresinde oldum Selim’in hep.  Okul iyiydi hoştu ancak yemek saatlerinde o sosyal çocuk gidiyor yerine yabani bir hayvan geçiyordu sanki. Yemekhaneye inmemek için basamaklarda avazı çıktığı kadar bağırıyor, ağlıyor, tekmeler savuruyor, yemek konusu kapanınca gene tatlı çocuk oluyordu. En sonunda “Yemek yemek zorunda değilsin, ama yemekhaneye inip arkadaşlarınla oturmayı denemelisin” diyerek ortak bir paydada buluştuk Selim’le.  Böylece daha kolay alışmaya başladı. okula. Allah’tan geç kalmamışız zira 15 gün tamamen Selim’e adadık herşeyi.  Bir de okula alışma sürecinde ardı arkası kesilmeyen hastalıklar başgösterdi. Bir gün okula gidiyorsa 3 gün evde oluyordu hastalıktan. Doğum yaklaşırken nispeten alışmıştı artık, en azından yemek saatlerinde cıngar çıkarmıyor, yemese de masaya oturmayı kabul ediyordu,  hatta servis birazcık geç kalsa -aaa, servis de nerede kaldı?- diyecek kadar istek gösterdiği de oluyordu.  Doğum zamanı kısmen düzene girmişti hayatımız. 
Mecburen sezaryen olacağım için nispeten rahattım ama doğum bu hiçbir şey garanti değildi ve bu yüzden kendimden çok Selim’in acil bir durumda hazırlıksız yakalanmasından korkuyordum. İlkin Selim’e durumu anlattım bir kaç kez. İçimden bir ses de ne yaparsam yapayım Selim’in olayları başına geldikten sonra kavrayacağını söylüyordu hep. Afaki konuşmalar ne ifade edebilirdi bir çocuk için diye düşünürken doğum yaklaşırken Selim’in devamlı kardeşinden bahsetmesine şahit olduk. Tüm bu konuşmalar olumsuz öğelerle doluydu. Kardeşimi sevmiyorum, geldiği zaman istemiyeceğim onu vs. gibi. Zannımca muhakeme yapıyordu kafasından sürekli bu konuyla ilgili.
Doğum vaktinde gerçekleşti. 2 gün hastanede kaldık ve bu süre zarfında Selim’i hiç getirtmedik yanımıza. Doktorumuzla verdiğimiz ortak karardı bu çünkü. Anneyi hasta vaziyette görmesini direkt kardeşi ile ilişkilendireceği için kardeşiyle ilk andan itibaren negatif bir ilişki kurmasına sebep olmak istemiyorduk. Her ne  kadar bu iki gün zarfında onu görmek için deli olsam da bencilliğimi bastırıp hastaneden çıkacağımız güne kadar bekledim. Üstelik doğum problemliydi, bebeği çıkacağımız ana kadar yoğun bakımdan alıp alamayacağımız belli bile değildi. 
Hastaneden çıkacağımız gün Selim bizi almaya geldi. Ondan bir kaç dakika önce de bebek gelmişti. Ben bebeği yoğun bakım dışında ilk kez görüyordum, telaşlı ve heyecanlı idim.  Selim’i gördüğümde ya bebekle gereğinden fazla ilgilenirsem de onu üzersem diye endişeliydim. Selim ise kesinlikle çok gergindi, kucağımda bebekle beni gördüğünde yüz kasları epeyce gerilmişti. Neyse ki “kardeşin gelince sana bir sürü balık getirdi.” diyebileceğimiz bir plan kurmuştuk. Daha önceden aldığımız balıkları, ki Selim bayılır balıklara, kardeşinin getirdiğini(!) gören Selim’in hem dikkati büyük oranda dağıldı, hem endişeli ifadesi yerini sevince bıraktı hem de kardeşiyle ilk sıcak bağı kurmasına vesile oldu. Eve gelen herkese gururla balıklarını gösterdi ve kardeşinin ona hediye getirdiğini söyledi. 
İlter’le kardeşinin getireceği hediye planları kurarken bir yandan da bu denli mantıklı bir çocuğa bunu nasıl yutturacağımızı konuşup duruyorduk. Selim yutar mı bu numaraları, diyorduk bir yandan. Ancak ne denli mantıklı olursa olsun sonuçta Selim de çocuktu ve inandı söylediklerimize canı gönülden. Yalnız bir ara “Anne, balıklar senin karnında mı yaşıyordu?” diye sordu, neden deyince ben; “e kardeşim onları yanında getirdiğine göre onlar da senin karnında yaşamış olmalılar.”dedi. İçten içe düşünmüştü gene olayın derinliğini.
Eve geldikten sonra işler kısmen zorlaştı hem de an be an. Selim büyük oranda dikkatini kardeşine vermişti, üstelik ilgilenmiyor gibi gözükse de bütün duyuları, algıları anne-kardeş-baba ekseninde dönüyordu belli ki. Bu zor dönemde okulun çok büyük faydası oldu. Zira hiçbir meşgalesi olmayan Selim muhtemelen çok daha fazla dadanacaktı kardeşine ve bize. Biz de büyük oranda dikkatli davranmaya çalıştık ancak her an sukunetimizi ve hoşgörümüzü koruyamadık. Kardeşimi öpücem, kardeşimi sevicem, adı altında yaptığı eziyetleri hoşgörmeye çalışmakla bir başka suça ortak oluyorduk sanki, zira kardeş kaynıyordu arada bu kez. Üstelik Kerim 2 gün yoğun bakımda kendi başına kalmıştı, onun Selim’den daha çok ilgiye ihtiyacı olabilirdi. Beni sezaryanlı , ağrılar içinde koşturmak değil de bu düşünceler yoruyordu en çok. 
İlk günler açıkça sevemedik bebeği, aşırı ilgi de göstermedik. Hatta Selim’e aşırı ilgi göstermiş olabileceğimizi düşünüyorum şimdi. Eve pek gelen giden de olmadı, dolayısı ile abuk sabuk konuşmalara maruz kalmadı. Gelenler çok yakınımız oldukları için normal dışı bir konuşmaya müdahale edebildik hemen..-Ağbi oldun artık şöyle dur, ağbi oldun şöyle yapmalısın- gibi zırvalara hiç girmedik ağbilikten nefret etmesin diye. Kardeşin uyuyor sessiz ol, da demedik, ehhh bu kardeş gelince rahatça oyun bile oynayamıyorum demesin diye. İşin özü empati yaptık, yaptım Selim’e en çok. Ve şükürler olsun ki o en kritik dönemeci döndük. Şimdi okullar tatil başka türlü baş etmek gerekiyor Selim ile ve başka türlü balans ayarı gerekiyor kardeşi ile arasında. Bu konuya da başka zaman girerim belki.

Anneliğin Yükünü Azaltmak – Temizlik ve Ev Bakımı

Temizlik, titizlik ve düzen takıntım vardır benim, obsesiflik derecesinde sandığım. Ortalık dağınık ve pisken yemek yiyemem, uyuyamam, duramam. Ortadaki pislik ve dağınıklık kalkmadan yorgunluktan bayılma durumuna gelsem bile henüz bayılmamışsam mutlaka işleri tamamlarım. Üstelik dip köşe temizliği aklıma takılmışsa vay halime, huzursuzluktan perişan olurum o bölgeyi temizleyene dek. 

Yürürken ayağıma bir toz parçası takılmaya görsün, hele ki bu bir kırıntı ise  çıldırırım. Hemen alırım temizlik malzemelerini o bölgeden başlayıp tüm eve girişirim nerdeyse. Banyo mutlaka temiz olmalı ve temiz kokmalı.  Musluklarda su ve sabun lekeleri temizlenmeli. Ve daha neler neler….
Anne olmadan önce çok daha beterdim, koltuklara yastıklar dizer, sonra da şekilleri bozulmasın diye oturmaya imtina ederdim. Mumlar, yapma çiçekler, çeşitli aydınlatmalar, incik cıncık ne varsa eve doluşturmuştum. O zaman vakit boldu tabi, temizlikten de zevk alıyordum, sorun değildi tüm bu saçmalıklar.
Anne olmadan hemen önce ilkin ev eşyalarını değiştirmekle başladım işe. Sert mobilyalar yerine kumaş kaplamalı koltuklar, orta sehpa yerine puflar geldi. İncik cıncık ne varsa zaman ilerledikçe ve çocuk büyüdükçe toplamaya başladım. Şimdi evdeki sadelik maksimuma yaklaşmış durumda. En son tüm halıları kaldırdım, özellikle yün halılardan çok çektim çünkü. Selim’in odasında toz yapmayan bir halı, salonda ve mutfakta kilim mevcut sadece. Diğer yerler hep çıplak. Koca holü bomboş bıraktım, halısı da kalkınca Selim’e oynayacak epey bir alan kaldı.

Evde ferahlık hissi olsun diye aldığımız bembeyaz koltuklar uğraştırıcı haliyle. Ama şimdi anlıyorum ki köşe koltuk almakla çok isabetli bir karar vermişiz. Çocuklar için adeta uzun bir trambolin görevi görüyor nerdeyse. Özellikle erkek çocuklarının bitmek tükenmek bilmeyen enerjileri için ideal. Selim bir köşeden başlayıp diğer köşeye, ordan pufa, ordan da Tv koltuğuna adeta uçarak gidiyor, bir uçta atlamayla başlayan eylem diğer uçta taklayla son buluyor. Yerde yürüme sözkonusu değil, hep tepelerde. Koltuğun hakkını veriyor vesselam. Zaman zaman “Ay, aman biraz da yerde yürü, in tepelerden” desem de enerjisini atması için sabrediyorum çoğunlukla.

Bir de en iyisi ev eşyalarını alırken  çok değerli mobilya almaktan uzak durmakmış. Çocuklu bir aileyseniz, özellikle erkek çocuk, en iyisi İkea’dan alışveriş yapmak sanırım. Hem detayları iyi düşünülmüş oluyor, hem zevkli oluyor, hem de zaten ömürlük olmuyor, bırakın ömürlüğü 1 senede yıpranmış oluyor, böylece çocuğunuz veya bir başkası eşyalarınıza zarar verdiğinde iç geçirmiyor, ah-u vah etmiyorsunuz. Özellikle benim gibi sıkılgan bir yapınız varsa İKEA ideal oluyor. Çarçabuk evi yenileme imkanı doğuyor haliyle.

Meşhur paspasım da bu

Temizlik konusunda kurallarım çok yumuşadı. Başlarda uzun zaman direnç gösterdim eski düzenimi devam ettirme konusunda. Selim’de gene ufak farklarla başarılıydım ancak Kerim de dünyaya gelince haliyle bocaladım, mümkün değil yetişemez oldum tüm işlere. Eskisi gibi her gün süpür, sil, toz al döngüsünü kırmak zorunda kaldım. Haftada bir detaylı temizliğe girişiyorum şimdilerde. Onu da planlı yapmıyorum, öyle oldu mu önceki geceden streslenmeye başlıyorum, ertesi gün bir aksilik çıkmışsa işlere girişememişsem oldukça asabi oluyorum çünkü. Bu da en çok çocuklara yansıyor.  Şimdi edindiğim toz toplayan bir paspas ile gün aşırı yerleri temizliyorum. Banyoda da kullan-at hijyen bezleri kolay temizlikte favorim. Aşırı tertipli olma eğilimimi bastırıyorum, dolap içleri karışık haliyle. Mutfak cilalı gibi değil, kısaca heryer biraz kullanılmış görünümde.

İçime siniyor desem değil ama kendime kabul ettirmeye çalışıyorum bu yeni düzeni.

Selim’in yemeği konusunda edindiğim kolaylıklara ayrıca değineceğim… Şimdilik bu kadar.