Tag Archives: Yaşayarak Öğrendiklerim

Hayatın Ritmi

İlk çocuk ve ilk anneliğin getirdiği  yüksek acemilik ve açgözlülük ile önüme gelen her bilgiye geçit verdim. Kolayca ve kibarca zihnime yerleştiler ve kolay ayrılmadılar oradan bir daha. Üstelik bu yerleşmeyi başlarda ben bilgelik sandım. Müzik ve şarkılar konusunda da yanıldım. Bebeğinize daha doğmadan şarkılar dinletin, siz de şarkılar söyleyin derdi bu kitaplar. Öyle ki bebek  bu seslere ve şarkılara aşina olarak gelmeli dünyaya ve kendine de, anneye de rahat vermeli. Ve müzik dehası olmalı emeklerimiz karşılığında.

İlk oğlumda koşulsuz kabullendim okuduklarımı, koşulsuz yerine getirdim. Klasik müzik dinlettim, en çok da ney dinlettim. Dinletirken de bir virtüöz yahut neyzen annesi olmayı hayal ettim. Bebeği sakinleştirmek gibi bir  durumdan bihaber olduğumdan durumun gerçekliğinden epeyce uzakta, hayaller alemindeydim.

Kolik nedir bilmeden kolik bebekle kalakaldığımda derhal dinlediğim müziklere sarıldım. Lakin bir faydasını görmedim. Faydasını gördüğüm tek şey müzik değil salt gürültüden ibaret olan; saç kurutma makinasının sesiydi. İlerleyen zamanlarda da Baby Einstein dvd-lerini izlettim sürekli. Karşıma müzik dehası bir çocuk çıkmadı. Pek ilgisi olmadı müziğe oğlumun. İşin teknik kısmındaydı hep. İzlediği filmlerdeki müziği konularına göre ayırdı; korku, neşe müziği gibi  yahut -Herşeyin bir ritmi vardır- gibi sosyal bir konu olarak algıladı müziği. Aldığım bilginin işe yaramadığının canlı şahidi idim vesselam.
İkinci oğluma hamileyken hiçbir bilgiye tutunmadım. Bilakis hepsini berhava saydım ve zihnimden atmaya uğraştım. Kolay ayrılmadılar ama aldırmadım. Canımın istediği ne varsa dinledim bu sırada, hiç bir şeye takılmadım. İkinci oğlum kolik olmadı. Müziğe dayanmadım. Lakin 3 aylık iken ilk işareti verdi oğulcuk. Ritim duyduğu an ağlamayı kesti, tepki verdi, gülümsedi. Derken kimse inanmaz diye anlatmadım ama taklit ediyordu sesleri. 6.aya geldiğinde benim dışımda insanlar da tepkisine şahit oldu. Ve şimdi aniden müzik başlasa susuyor, yetmedi bir de el çırpıyor ve keyifle sallanıyor. Üstelik ne denli hırçın olursa olsun şarkı söyleyince susuyor ve gülümsüyor. Hele kendi uydurduğum -dım çıkı dım dım- ritmine ne durumda olursa olsun gülerek, el çırparak ve bir daha istediğini belirtecek her türlü hareketle karşılık veriyor.
Fıtratta varsa vardır, yoksa yoktur benim anladığım!

Mutlu Bir Çocukluk Geçirdim, Diyebilmek!

Bir kaç yıl önce gazetenin birinde, hiç bilmediğim birine ait bir röportaja rastladım. Başlıktı ilgimi çeken: MUTLU BİR ÇOCUKLUK GEÇİRDİM! Durakaldım öylece. Muhtemeldir ki, içinde bu cümle geçmese, üstünde bile durmayacaktım bu yazının. Benim için çok önem arz eden bu  cümle hatrına röportajı baştan sona dek dikkatlice okudum ve heyecanla  mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilmenin ipuçlarını aradım. Tatmin edici bir sonuca ulaşamadım ama o günden bu yana hep düşündüm, nedir bu cümleyi sarfetmenin sırrı diye.

Kalabalık bir ailede büyüdüm. Ablalarım ve ağbilerim ile. Evin en küçüğüydüm, en sevileni ve de. Dahası kalabalık ve herkesin birbiriyle ahbap olduğu bir mahallede büyüdüm. Bir evde dolma pişirilse (dolmanın özel olması hasebiyle) yandaki tüm komşulara dağıtıllırdı. Koku hakkı, kul hakkının sayıldığı yani. Bir yerde düğün de  olsa,  cenaze de olsa tümden gidilirdi. Kışlık erzakları topluca yapan, yardıma ihtiyacı olana şeksiz şüphesiz  koşturan komşuların  halihazırda olduğu, yalnız yaşamanın da, yaşlanmanın sözkonusu olmadığı, çocukların bir kuru ekmek üstüne sürülen salçayla öğün geçirdikleri ve büyük beklentileri olmadığı,  okul için asla baskı görmedikleri, sokağın tadını çıkardıkları bir yerdi vesselam.

Mahallede pek çok arkadaşım vardı, hatta okulda en yakın  arkadaşım kiracımız bile olmuştu. Hatta ve hatta ortak bir avlumuz vardı onlarla, sokağa çıkmaya bile hacet yoktu. En yakın arkadaşım yanıbaşımdaydı. Okulda öğretmenimin, evde ailemin gözbebeği idim. Çok güzel, aynı zamanda çok da zeki bir çocuktum. Sadece oldukça utangaç ve biraz soğuktum. Bu tabloya bakınca mutlu bir çocukluk geçirmiş olmam gerekir değil mi? Maalesef değil! Mutlu bir çocukluk geçirmedim ben. Oldukça travmatik bir çocukluktu geçirdiğim. Bu sebeple; -mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilme konusunda ehil değilim. Ve çocuklarım olduğundan beri hep bu yönde düşündüm, bazen birilerine sordum, bazen araştırdım. Neticeye ulaşamadım velhasıl.
Çocuklarımı yetiştirirken baz aldığım tek şey onların mutluluğudur aslında. Her ne kadar büyük oranda sapsam da bu düşüncemden, tersi yönde hareket etsem de çoğunlukla, benim için asli olan budur! Belki de hedefim çok büyük. Sapıtmalarım da, kendimi yerden yere vurmalarım da, anneliğimin şu anki halimi bir türlü kabullenemeyişim de, devamlı kendimle kavga edişim de bundan, kim bilir? Belki bu sebeple yetersiz ve eksik görüyorum da kendimi, hepten geriliyor ve tersi istikamette yol alıyorum. Belki bu yüzden tezatlar içinde boğuluyor, kısır döngüden çıkamıyorum. Sanırım mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilmek benim için büyük bir ütopya olduğundan bu cümleyi sarf etmeyi büyük şartlanmalara bağlamışım. Ve her ne yaparsam yapayım tatmin olamamışım, nafile yere daha daha daha-lara ulaşmaya çabalamışım. Yetemeyince de bocalamış ve saçmalamışım bolca.
Hiç bağırmayan, sonsuz müşfik (annem tam da böyleydi) ama aynı zamanda çok ilgili, bol faaliyetli, hem de maharetli bir anne olmalıydım. Evet olsam harika olurdu, ama değilim. Bilakis müşfikken bir anda buz kesen bir tabiatım var, haliyle tutarsızım. Hem çocuklarıma, hem de özgürlüğüme çok düşkünüm bu da bir başka tezatım. Ama buyum, ben buyum!!! En evvela kendime bunu kabul ettirmem lazım. Kim bilir çocuklar kabullendi durumu da, kabullenmeyen bir ben kalmışım. Gözlemlediğim kadarıyla Selim benimle yaşamaya alışmış hatta zaaflarımı farketmiş, çareler üretmişe benziyor nitekim.
Hedef küçültmem gerek. Yahut mutluluğu gereğinden ziyade abartmamam gerek. Belki mutlu bir çocukluk geçirdim diyebilmenin sırrı; küçük ayrıntılardadır. Belki bir sıcak gülüş, yürekten bir sarılma, bir oyuncakla  çoğalan sevincine ortak olma, akşamları huzurla kitap okuma, zorlama ve riya olmadan onunla oyuna oturma, seve seve onunla vakit geçirme, bir dilim kek ve bir bardak sütle sürpriz yapma, ya da evde sinema keyfi yaparken patlamış mısırla karşısına çıkma kısacası çocukluk deyince aklına yer edecek sıcak bir an yaratmadır mutluluk. Belki kuralları dayatmadan ziyade hislerine dokunmaktır mutluluk. Çocukluğunu yaşatmaktır belki de. Ya da çocukluğunu iyi anımsatacak bir ritüel oluşturmaktır. Çocuklar süreklilik arz eden şeyleri sever çünkü. Selim 5 olmak üzere bir kaç gün sonra. Belki de kişiliği şekillendirenin 5 yaş öncesi olduğunu söyleyenler yanılmıştır, belki asli olan bundan sonrasıdır ve ben geç kalmamışımdır. Hem şuuraltını bilmem ama şuurüstü 5 yaş sonrasını hatırlamaz mıydı? O halde yeisi bir kenara komalı ve ümitvar olmalı.
Minik ama somut adımlar atmalı dediğim anda aklıma ilkin şu geldi*: Madem koku hafızası en kuvvetli. Madem çocuklar sever ritüeli. O halde vakit kaybetmemeli ve derhal işe girişmeli. Bir pazar günü mesela mis gibi kokan bir kek yapmayı aile geleneği haline getirmeli. Yahut muffin. Yahut suffle. Güzel kokan, can alıcı ne varsa. Evde olacağımız her pazar, fırından yayılan enfes çikolata ve vanilya kokusu tüm evi dolaşmalı, ahalinin burnuna huzuru getirmeli. Ve çocuklar büyüdüklerinde o kokuyu her duyumsadıklarında geriye gitmeli, giderken de iyi hissetmeli ve -mutlu bir çocukluk geçirdim-demeli.

———————————————————————————————————————–

Bu sebeple: başarılı bir kek, sufle yahut muffin tarifi arıyorum. Bilen varsa rica ediyorum beni bilgilendiriniz. Tüm beceriksizliğime rağmen yılmadan çabalamak ve muvaffakiyete ulaşmak istiyorum.

Bir de mutlu bir çocukluk geçirdim diyenlerin el kaldırmasını ve isterlerse şayet bunun sırrını anlatmalarını rica ediyorum. Çok merak ediyorum zira. Ve bu yorumlardan yola çıkarak bir takım tez çalışması yapmak istiyorum.

———————————————————————————————————————–
Krep Kokusu ve Funda‘dan esinlenerek. Ve enfes yemekler yapan Gülom’un ışıklı evinin mis gibi koktuğunu hayal ederek. Ve Şeyma‘mın huzur dolu sofralarından huzura giden küçük bir yol açmayı umarak..

La Vita E Bella!* Oh La La!

Bugün Selim’in ateşi tamamen düştü. İki gündür ağır derecede hasta olan Selim kendine geldi. İki gündür süregiden uykusuzluğum 5 saat sınırına ulaştı ve ben de kendime geldim. İki gündür -Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi- sözünü tescilledim. Ve -Ah!- dedim, -keşke o karmaşa ve kaosa şükretseydim! Velhasıl gözümü açtığımda, alev gibi yanan teniyle, kıvranarak değil de, ılık teniyle , misler gibi uyuyan Selim’le güne başlamak pek bir sevindirdi. 
Yanısıra boyuna kapı zilimiz çaldı. İlkinde İgdaş’tan bir görevli geldi. Yanlışlıkla bize kesilen 1.500 TL tutarındaki fatura ve gaz kesme ihbarnamesini düzeltmek için. Şükürler olsun ki sorun giderildi. İkincisi bir kargo firması idi. Sevindim, zira önemli birşey vardı beklediğim. Ancak gelen Maliye’den bir ihbarname idi. 2009’da taa Diyarbakır’da bana kesilmiş bir cezanın ihbarnamesi. Neyse ki önemli bir tutar değildi. Lakin neyle ilgiliydi, ne zaman oraya gitmiştim de vergi cezam kesilmişti hiç bilemedim. Sorularınız için bizi arayın, dedikleri telefon da hep meşgul olunca öğrenme işini yarına erteledim. Üçüncüsü oyun ablamız geldi. Selim pek keyiflendi. Odalarına çekildiler. Ve dördüncüsü günümü gün etti.
Gene bir kargo firması idi. Ve şükürler olsun ki bu kez şaşırtmadılar beni. Birkaç gün önce tanıştığım, tanışmaktan kasıt da: bir iki kez yazıştığım, ama hemen anlaştığım ve anlaşıldığım Esra‘dan gelen kitap: The Idle Parent. Beni öyle sevindirdi ve öyle keyiflendirdi ki. Çocuk eğitimi, annelik, ebeveynlik türünden her türlü kitaba ve uzmana cihada girişmiş biri olarak şaşırtıcı idi elbette bu gelişme. Lakin kitabın manifestosundan Esra’nın verdiği tek örnek -Happy mess is better than miserable tidiness**- beni canevimden vurmaya yetti. Hayatımda hiç yapmadığım şeyi yaptım bu sebeple, bir yabancı(!) dan gelecek hediyeyi kabul ettim. 
Lakin daha sonra öğrendim ki, sevgili arkadaşlarım; Anne ve Bebişi, Yasemin ve Özgür Anne meğerse bu kitabı başucu kitabı edinmiş. Anne ve Bebişi’ne ve Yasemin’e, teessüflerimi ilettim (!); niçin gözünüzün önünde heder olan bir anneye bu kitabı tavsiye etmediniz de, içini ferah tut, demediniz diye.
Ardından Anne ve Bebişi ta İngiltere’den bana bu kitabı göndermek istediğini söyledi. İkinci kez çok sevindim. Ne güzel bir bağ oluşmuştu biz anneler arasında demek ki. Birbirimizi hiç görmedik, bilmedik lakin 40 yıllık arkadaşlıktan öte bir empati ve sevecenlik oluşmuştu aramızda. Biri, ilk yazıştığımızda daha kitabı göndermek istiyor, ben o yakınlığı hissedip, gönder diyebiliyorum, o da bir gün bekletmeden gönderiyor, bir diğeri ta İngiltere’den bir başka anne için kitabı almak ve göndermekle uğraşmak suretiyle samimi bir teklifte bulunuyor.  
Kitaba çok sevindim elbette, ama en çok dünyada hala iyilik ve güzellik bulunduğuna olan inancım perçinlendiği için sevindim. Karşılıksız vermeler olduğu için sevindim. Hiç tanımadığı birine iyilik yapmak isteyen insanlar olduğu için sevindim. Ve en önemlisi onlarla biraraya getirilmiş olmayı sevdim. Çok sevdim hem de.  Yıllardır tanıştıklarımızla aramızda kalan sahte bağdan, zoraki konuşmalardan ümitsizliğe kapılmışken, hiç tanımadıklarımızla kurduğumuz samimi bağdan ve şevkli konuşmalardan ötürü yeniden dirilmeyi sevdim.
Şimdi bir kez daha şahit oldum ki; 
“Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür ve güzel düşünen hayatından lezzet alır.”
“Sen düşünceden ibaretsin kardeşim! Gül düşünür, gülistan olursun, diken düşünür, dikenlik olursun!”
Nitekim, bir kaç gün önce Jason Mraz’dan -Life is Wonderful- parçasını ayın şarkısı seçtim.  Hayatın güzelliği bana gösterildi adeta. Şükürler olsun. Bu sebeple, yine, yeni, yeniden dinlemek için;

http://muzicons.com/musicon_v_srv_new.swf

Teşekkürler Esra. -Çok, hem de pek çok makbule geçti-
Teşekkürler Anne ve Bebişi. -Almış kadar oldum-

(Bu klişeleri çok yürekten sarf ettim bilesiniz)

—————————————————————————————————————–
*Hayat Güzeldir!

Annelik = The Show Must Go On!

Anne olmak demek; Dönüşüm demek en evvela. Bir başka canlı türüne hatta insanüstü bir halete dönüşmek demek.
Anne olmak demek; bekar acziyetinden zerre kalmaması demek bünyede. Her koşulda çocukların ihtiyacını gidermek üzere ayakta olmak demek.
Anne olmak demek; kırkbin kaplan gücüne erişmek demek. Arada kendini uzaktan izleyip; -Vay Canına! Ben neymişim böyle!- diyecek bir kudrete ve kuvvete erişmek demek.
Anne olmak demek; hastayken dahi yatma lüksünün olmaması demek. Zombi misali de olsa işlere yetişmek demek.
Anne olmak demek; kendi pilli diş fırçasına aylardır pil takamayıp, çocukların ıvır zıvır tüm oyuncaklarına itinayla pil takabilmek demek.
Anne olmak demek; çocuklarının düzenli olarak banyolarını yaptırıp, her daim onları pür-i pak eylemek demek. Beri yandan, kendi leş gibi dolanıp, duş almanın dahi kendisi için lüks sayılması demek.
Anne olmak demek; tek çocuk sahibi ise bir oturuşta 40, iki çocuk sahibi ise 60, 3 çocuk ve daha fazla ise yirminin katları şeklinde tırnak kesmek demek. Ve anne olmak demek, yer gök tırnak olması demek, tüm iğrentiye rağmen bu işlemin kaçınılmaz olması demek.
Anne olmak demek, tüm gün çocuk/çocukların kakasıyla haşır neşir olmak demek. Hatta kimi zaman yer gök kakaya bulanmak demek. Lakin anne olmak demek, kendi için tuvalete kısa bir mola dahi veremeyip kabızlık ve böbrek patlaması ile tanışmak demek.
Anne olmak demek; bazen iğrençleşmek demek. Farz-ı misal; gaza ve geğirmeye şükürler olsun demek. 
Anne olmak demek; yüksek sabır sahibi olmak demek. Arıza çıkaran çocuğa girişmek isterken kendini büyük bir güçle tutmak demek. Lakin bazen dayanamayıp yumruğu duvarlara geçirmek demek.

Anne olmak demek; çocuğuna girişen çocuğa kendi de girişmeyi istemek demek. Lakin serde annelik olduğundan, içindeki ayıyı bastırıp -a, yo kimseye vurmuyoruz, sen vurma oğlum- nezaketini(!) göstermek demek.

Anne olmak demek çelişki demek. Kendisi hiç zulmetmezmiş gibi çocuğa, babası bile çıkışsa yüzbin kaplan gücüyle çıkışana atılmak, çocuğu arkasına almak demek. Velhasıl başkasının kendi çocuğuna -gak!-demesine tahammül edememek demek.
Anne olmak demek, derin vicdan azaplarıyla tanışmak demek. Bir yandan kızıp, bir yandan daima düşünmek ve kendini yemek demek. Alıp vermekle ömrünü bitirmek, bir türlü huzura erememek demek.
Anne olmak demek; büyük konuşmamayı öğrenmiş olmak demek. Anne olmak demek, -Davulun sesi uzaktan hoş gelir- deyişini yaşayarak tecrübe etmiş olmak demek. Ve anne olmayanların atıp tutmalarına kıs kıs gülmek demek.

Anne olmak demek evrene hoşgörüyle bakmaya yaklaşmak demek. Lakin evrene hoşgörü ile bakarken en yakınındaki sabiye tahammülsüzlük göstererek tiksinç bir çelişkiye girmek demek.

Anne olmak demek; bazen kendi evinde esir olmak demek. Saklanıp kuytu köşelere gizlice ağza bir parça çikolata atmak, uyuduklarında dondurma yiyebilmek demek. 

Anne olmak demek, bazen rolleri değişmek demek. Ağızdaki çikolata kokusuyla, çocuğa suç üstü yakalanmak demek.

Anne olmak demek; hem çok darlanıp hem de şikayetlenmekten korkmak demek. Nitekim çocukların sağlıklı olması için milyonlarca kez şükretse az olduğunu bilmek demek.

Anne olmak demek; 7 gün 24 saat açık olmak, kesintisiz hizmet vermek demek.  Öyle -ay dur bir sigara molası vereyim- yahut -a dur bir wc molası vereyim- ya da -ay, gidip bir makyaj yapayım-  şeklinde ara verebileceğiniz plaza işi değildir  bahsi geçen asla ve kat’a, en ağır işçilere taş çıkartacak türdendir annelik. Çoğunlukla nefes nefese, kan ter içinde, koşturmaca halinde.

Anne olmak demek; -The Show Must Go On!*- demek. Yani ne olursa olsun, isterse kıyamet kopsun aslolan evlada annelik yapmak demek. Başa ne gelirse gelsin, -ölmedikçe- gösteriye ara vermemek, devam etmek demek.

http://muzicons.com/musicon_v_srv_new.swf

*The Show must go on= gösteri devam etmeli

3-6 Ay Bebek Oyalama & Faydalı Ürünler

0-3 aralığındaki bebekler dünyadan bihaberdirler, tek istedikleri  büyük oranda sevgi, şefkat ve temel ihtiyaçlarının giderilmesidir. Bunlar da emme- uyku- altının temizlenmesidir. Kolik değilse ve sağlıklı bir bebekse anne için rahat bir dönemdir. Ancak 3-6 ay aralığındaki bebek uyanmaya başlamıştır. Artık  algısı genişlemiş ve duyuları açılmaya başlamıştır. Ve daha az uykuya ihtiyaç duyduklarından daha fazla uyanık kalırlar, bu da doğal olarak daha çok ilgi beklentisi ve anneye kalan daha az zaman demektir.

Bu zaman süresince temizlik, gezme, alışveriş, misafir ağırlama ve en önemlisi varsa şayet evdeki diğer çocuk veya çocuklarla ilgilenme vs. gibi eylemler sırasında  bebeği oyalamak gerekir ki ne yazık ki kolay değildir. Zira bebeğin ilgisini çok kısa süre diri tutmak olasıdır ancak. Üstelik henüz oturma pozisyonunu alamadığından “Önüne bir şey koyayım da oyalansın.”  diyebileceğimiz bir durum da  mevcut değildir. Zor bir evredir. En azından benim için zordu. Bu dönemde çok kısa süreli de olsa işime yarayan eylemler ve ürünler oldu.
  • Pozisyon ve mekan değişikliği anlık fayda sağlayabiliyor. Bir an pusete, o da olmazsa yatağına, o da olmadı salona, balkona, hatta anneyle birlikte banyoya dahi götürmek mümkün. Bizimkinin neden bilmem en çok zevk aldığı yer ağbisinin odası oldu. Hele ki içinde ağbi de varsa yarım saate kadar oyalanabiliyor. 
  • Media Player’da müziğe eşlik eden görsel gösteriyi izlettirme. (“Now Playing–> Visualizations–>Battery–>Randomization”) Her iki çocuğumda da çok işime yaradı.
  • Baby Einstein DVD’leri, Dahi Bebek DVD’lerini izlettirmek. Bu filmler bebekte zeka patlaması yapar mı sanmam ama kısa süreli oyalama açısından işe yarıyor.  
  • Kucağına iliştirilen küçük bir el battaniyesi. Temiz bir mendil bile iş görebilir. Genellikle onunla oyalanmayı seviyorlar. Tabi ağız yoluyla. 
    • Early Learning Centre – 3’ü 1 arada Minderi: Benim için 5’i bir arada oldu. Tüm parçaları birbirinden kolaylıkla ayrılıyor. Ben yan duvarları yatağına yatak kenarı olarak ekledim. Asılı hayvanların olduğu kısmı kah pusetine, kah yatağına astım. Onları tutmaya uğşarak epey oyalandığı oldu. Altındaki minderi de her yerde bebeği koymak için kullandım.
    • Mothercare ve ELC – İlk Televizyonum; Mucizevi bir şekilde ilgi çekiyor. Turuncu kolu döndürünce kuruluyor ve My Jungle Animals olan yerde müzikle birlikte görüntüler akmaya başlıyor. Salyangozlu tuş rasgele her vuruşta dönüyor, ki bebeğimin en çok hoşuan giden kısmı buydu ve mor güneş korna sesi çıkarıyor. Pusete bile astım bunu.

      •  MotherCare ve ELC Kurtçuk; Her bir yerinde bir başka kumaş cinsi kullanılmış. Kornası, hışırtısı da mevcut. Dokunma, görme, işitme duyuları için birebir ve yukardaki kadar değilse de bununla da kısmen oyalandı.  

          Bu ve benzeri şeyler işinize yaramıyorsa beden gücünüzü, tahammülünüzü, sevginizi, merhametinizi ve muhabbetinizi attırsın Allah. Zira işinizi gücünüzü bırakıp bebeği kucağa almak, sevmek, öpmek vaktidir galiba.

          Sahne Senin Küçük Kardeş!

          Küçük kardeş ilk dünyaya geldiğinde anne, baba, aile büyükleri, küçük ve büyük kardeş çetin bir savaşın içine çekilirler. Büyüğü ruhsal olarak, küçüğü de fiziksel olarak korumak adına herkes teyakkuza geçer.  Ne denli çaba sarfedilirse sarfedilsin küçük kardeş illa ki büyük kardeşin türlü eziyetlerine, zulümlerine maruz kalır. Anne ve baba da içi sızlayarak takip eder bu durumu yakinen. Bir yandan küçüğe içi sızlar, bir yandan büyüğe makul davranmaya uğraşır. Küçük, sessizce ve arka odalarda sevilir. Ve büyük oranda ihmal edilir. Büyüğün gözüne gözüne sokarak, koca harflerle “Biz seni hala çok seviyoruz.” cümleleri sıralanır birbiri ardına.  Abartılı davranışlar sergilenir,  içten gelsin gelmesin  sevgi gösterilerine girilir.
          Küçüğe “Aptal o, birşeycikten anlamıyor, o yüzden onunla daha çok ilgileniyoruz.” denilse de büyük kardeş aptal yerine konur asıl. O da, ya o hengame içinde bunu farketmez ya da anne ve babadan intikam almak uğruna işkenceyi uzatır ve farkında değilmiş gibi davranır. Ve gene bildiğini okur. Canı sıkıldıkça kardeşini mıncıklar, “Seviyorum ama !” diye masumane rollerle işkenceye devam eder küçük kardeşe. Öpeceğim, adı altında ısırmalar, sarılacağım adı altında kardeşi morartana kadar sıkmalar baş gösterir. Anne ve babanın zoraki gülümsemelerinin arkasında duran gerginliği elbette sezer ancak bu onu daha çok kamçılar, zira herşeyin sorumlusu onlardır. Hazır fırsat varken onlara da, bebeğe de eziyete devam edilmelidir. Çıldırmanın eşiğine gelinen bu günlerde anne ve babanın da her daim soğukkanlılıklarını koruyamadıkları görülür, bazen büyük kardeşe sert çıkışlar yapıldığı da olur. Ancak bu derin bir vicdan azabı olarak geri döner ebeveynlere. Zaten ebeveynler ölümcül bir tercih yapmak zorundadırlar, ya bebek ihmal edilecektir, ya büyük kardeş ve illa ki derin bir vicdan azabı olacaktır bu tercihin sonunda.
           
          Geçmez sanılan bu büyük kaos zamanla kabul edilebilir olur. Bir süre sonra da taraflar sakinleşme yoluna girer. Giderek küçük kardeşin sevilme potansiyeli artar ve arka odalardan salona taşınır biraz biraz sevmeler. Gene de anne ve baba titiz davranmaya devam eder, etmelidir de. Nitekim büyük kardeş, küçük kardeşi tamamen unutmuş değildir, sadece geri çekilmiş izlenimi uyandırmaktadır. Derken küçük kardeş ezikliğinden sıkışmışçasına “ben burdayım!” diye ortaya atar kendini. Zaten bu sırada küçük kardeş tadından yenmez bir kıvama gelmiştir, haliyle daha aşikar sevilir. Evin içinde ilgi kaybına nispeten alışan büyük kardeş, evin dışında birilerinin küçük kardeşe duyduğu yoğun ilgiyle ilk günkü yaban günlerine geri döner. Küçük kardeşi çekiştirmeler, öpeceğim diyerek kıstırmalar baş gösterir derhal. Tansiyon bir yükselir, bir düşer böylesi durumlarda. Bu duruma da alışılır. Derken bir tarafa itilmiş, sinik ve silik  geçen bir 6 ayın ardından, küçük kardeş “yetti yahu!” diyerek bayrağı devralır ve “Bundan böyle sahne benim” der adeta. Ve giderek büyük kardeş silikleşmeye, küçük kardeş yırtıcılaşmaya başlar. Ara sıra roller değişir, debelenme başlar.
          İşte, bir süredir ayak seslerinden geldiğini anladığım şey buna alametmiş. Kerim uyanışa geçti ve bayrağı devralma yoluna girdi. Bugün gittikçe yükselen diş sancısıyla birlikte varlığını tamamen ortaya koydu ve kabul ettirdi zor da olsa. Selim ise ürkek, ne yapacağını bilmez halde idi. Kah kızdı, kah acıdı, kah susturmaya çalıştı, kah bağırdı, kah sustu. Bir ara ne uyuyan, ne duran ama sadece ağlayan Kerim’e “Ne istiyorsunnn?” diyerek yükselttim sesimi, Selim titremeye başladı kızgınlıktan, bana kızmaya da korkuyor ama kendini tutamıyordu, halinden anlaşılabiliyordu ancak;
          -Ne oldu? diye sordum,
          -Kardeşime iyi davran anne!!! dedi yumruklarını sıkarak.  
          -İyi de ne yapsam olmuyor, ben de ne yapacağımı şaşırdım ve çok yoruldum.” 
          -O zaman tut kendini annee! diyerek bir ders daha verdi bana. 
          Bir ara Kerim uyusun diye yürümeye korktu. Evde çıkan -çıt- sesine dahi uyanan Kerim, elbette bir başka çocuğun olduğu ortamda uyumakta çok zorlandı hatta hiç uyumadı. Bunun da faturası Selim’e çıktı çoklukla. Bir ara ben Kerim’i onmilyonuncu kez uyutmaya yeltenirken o da yanıma geldi, yerinden kıpırdayama korkuyordu. Tam Kerim gözlerini kapamışken ninni söylemeye başladı ve Kerim elbette gözlerini derhal açtı. Ben de iyi niyetli olduğunu bilmeme rağmen o anki  yorgunluğun ve çaresizliğin etkisiyle kızdım Selim’e. Bütün günün sıkıntısı, ihmal, gereksiz kızgınlıkları biriktirdiği anlaşılan Selim ağlamaya ve “Ben sadece yardım etmeye çalışıyordum, hem sana yardım ediyorum ki benimle ilgilenmeye de vaktin kalsın!” diyerek içimi dağlamayı başardı gene. Üstelik gözlerini kapamaya uğraşıyor ve ağladığı farkedilmesin istiyordu. Ah Selim, vah Selim!
          Yoksa eskilerin dedikleri “An olur, küçük kardeş ayağa kalkar ve büyük kardeşe zulmeder.” hali mi gerçeğe dönüşüyor? Yoksa Selim giderek garibanlaşırken, Kerim aslan kesilen mi olacak? Yoksa bu Deli Anneye bir başka iç acısı mı görünüyor ufukta? Üstelik pek müsaitken kendine keder bulmaya? Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler, deyip, güzel düşünmeli..

          Lanet Olası Empati!

          Empati; kendisini karşısındakinin yerine koymaya çalışmak, ötekinin hissiyatını anlamaya olabildiğince yaklaşmak kısaca o kişinin gözünden dünyaya bakmaya uğraşmak. “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi, sen de başkasına yapma!” demek benim için bazen de. Dünyayı değiştirebilecek kadar kudretli, etkin. Yapıcı elbette. Oysa bu duygu bende tam tersi etki yapmakta son zamanlarda. Beni iyileştireceğine hasta ediyor nedense.

          Eskiden son derece bencil, kendinden başkasına zerre kadar hayrı dokunmayan biriydim nerdeyse. Şimdilerde, büyük oranda annelik ve bir miktar da yaşlılık nedeniyle gün be gün etkisi altına almakta beni empati duygusu. Ne ki; herşeyde yaptığım gibi empatinin de suyunu çıkardım. Öyle ki; nereye gitsem, ne yana baksam empati yaparken buluyorum kendimi. Her şey ölçüsünde güzel elbette. Ancak o ölçü bende devamlı şaşma eğiliminde.

          Haftasonu alışverişteydim. İyice bunaldığım sırada, yaşlı bir teyzenin mavi, deri bir ceketi incelemesine takıldı gözüm. Bilmediğim ve bir anına şahit olduğum hayatlara hikaye uydurma huyum vardır benim.  Bu teyzeyi de es geçmedim elbette. Hikayeler uydurmaya başladım hemen teyzeyle  ve bu deri ceketle kimin için ilgilendiğine dair. Çok düşünmeye gerek kalmadan, hikayenin diğer kahramanı göründü;  annenin aksine oldukça telaşlı  bir genç. Acelesi vardı her genç gibi,  öyle ki mağaza görevlisiyle bile yolu yarılayarak ve sık sık arkasını dönerek, konuşabiliyordu. “Hadi anne!” diyerek koluyla çekiştirdi annesini. Kadıncağızın “Oğlum bak, bu ceket ne güzel!” cümlesi kayboldu gitti bu telaşın ortasında, oğul gayet hissizce çoktan uzaklaşmıştı oradan nitekim. Teyze oğlunun peşisıra  gidiyordu şimdi. Kendimi o teyzenin yerine koymuşum hemen. Empatiyle birlikte kalbim sıkışmaya başladı. Nasıl ki ben de alışverişteyken işlerimi alelacele bitirmeye uğraşıyorum, o sırada ayağıma  dolanan Selim’i görmez, duymaz önemsemez oluyorum ve takıldığı yerden koparmaya uğraşıyorum bir an önce, ben de yaşlanınca işte bu teyze gibi, tam tersi bir durum olacaktı demek ki! O zaman da Selim beni önemsemeyecek ve tutup götürmeye uğraşacak, kimbilir. Zaten etme, bulma dünyası. O teyzenin arkasından bakarken, hem üzüldüm onun adına, hem onun üzerinden Selim’in şimdi önemsenmeyen haline ve o günleri görürsem şayet kendi yaşlılığıma. Garip bir tezattır süregiden; şimdi hoyratça savurduğumuz çocuklarımız nasıl bizim gözümüzün içine bakıyor, bizim onlarla birlikte olmamız için, onlara kulak asmamız için devamlı çırpınıyorlarsa, biz yaşlanınca tam tersi oluyor ve bu kez biz onların gözünün içine bakıyor, bizimle olmaları, bizimle vakit geçirmeleri, bize kulak asmaları için can atıyor olacağız. Empati burada işe yarıyor bazen, nitekim bu düşüncelerin etkisiyle  dizginlemeye uğraşıyorum deliliklerimi.

          Annem evine döndü bugün. Gitmesi iki türlü çok dokundu bana. İlki; alışmıştım burda olmasına, aynı şehirde olduğumuzu bilmek tarifsiz bir hazdı. Nitekim yaklaşık 20 yıldır ayrı şehirde hatta ayrı ülkede yaşıyordum ondan. İkincisi de onun yerine koydum kendimi; yaşlanınca ve çocuklardan ayrı kalınca ne hissedeceğimi düşündüm. Yaşam döngüsü ne acıklı şeydir. Önce bir ailede büyüyoruz, anne, baba, kardeşler eşliğinde, derken birer birer ayrılıyoruz evden, baba ocağımız giderek irtifa kaybediyor ve anne ve babamız boşalan evde çocuklarının yolunu gözler oluyor, biz bu sırada başka bir yuva kuruyoruz, iki iken çoğalmaya başlıyoruz, sonra şikayetleniyoruz; koşturmaktan, yorulmaktan, çocukların devamlı bize bağımlı olmasından bunalıyoruz, sonra bizim çocuklarımız da tıpkı bizler gibi ayrılıyor evden, o kalabalık an be an azalıyor, derken boşalıyor ev ve şanslıysak gene iki kişi kalıyoruz, daha acısı tek kalıyoruz. Tabi ömür varsa bunları yaşamaya. Bu döngünün ağırlığı altında eziliyorum düşündükçe.

          Bir de yetmezmiş gibi bir başka düşünce edindim Kerim’den beri. Empati kendini karşındakinin yerine koymaksa, ben bu işi daha da ağırlaştırdım işkenceyi arttırmak için adeta. Artık karşımda olsun olmasın, cümle nebatat, hayvanat  ne varsa yerine koyar oldum kendimi. Kerim doğduğunda 2 gün yoğun bakımda kaldı. Aradan 6 ay geçti, o günler epeyce eskide kaldı çok şükür ama ben o hal üzerine kaldım diyebilirim. Nerdeyse Kerim’e baktığım her an yoğun bakımdaki bebekleri, onların ebeveynlerini, hatta anne ve baba şefkatinden mahrum, terkedilmiş bebekleri düşünüp dertleniyorum epeyce. Kerim’in bir şey isterken ağlaması ve ağlarken birilerinin şefkatle ona geleceğini bilmesi düşüncesi beni başka derinliklere sürüklüyor. Ya diyorum terkedilmiş bir bebek bu hissi taşır mı, o ağlayınca ne hisseder, onun nazını çeken bulunur mu, diyerek bu kez görmediğim nice bebeğin yerine kendimi koyup, gözlerim dolu dolu işlere koyuluyorum. Sanırım loğusa bunalımından çıkamadım, ne zaman girdim onu da bilmiyorum ya.

          * fotoğraf: N. Bilge Ceylan ve Babası

          Evreka! Evreka!

          Buldum! Buldum! Sonunda bağırıp çağırdıklarında ve çok öfkelendiklerinde, hatta kapıyı çekip gittiklerinde, annelerin de, çocukların da içini bir nebze olsun rahatlatacak ve “Bu herkesin başına gelen normal bir olaydır, sen hayatı Caillou’dan ibaret sanma, tüm anneleri de Caillou’nun annesi gibi her daim müşfik zannetme!” dedirtecek bir bilgiye ulaştım sonunda. Tübitak’ın Erkek Çocukluk Kitaplığı – Duyularımız serisinden çıkan -Korkmuyorum!- kitabını okudum bir süre önce.  İşte bu! dediğim bir bölüme rastladım ve şad oldum adeta.
          Hani hep diyorum ya, çocuk ne yaparsa yapsın, evde ne fırtınalar koparsa kopsun, anne ne kadar berbat hissederse hissetsin, hatta isterse kıyamet kopsun, çocuğa hep aynı sükunetle, hep aynı titizlikle, hep aynı hoşgörü ile yaklaşmamızı salık verir ya; kitaplar, uzmanlar ve ben de son derece hayalperest, gerçekle asla örtüşmeyen, iddialı ve riyakar bulurum bu türden bilgileri, hatta deliye dönerim bundan. İşte bu noktaya temas eden, ebeveynlerin de yoldan çıkabileceklerini ve çocukların da bunu doğal karşılamaları ve  bundan korkmamaları gerektiğini anlatan, “Beni Bırakmayın!” adlı bu gerçekçi bölüm pek memnun etti beni.
          Düşünsenize ölümüz olsa çocuğumuzun rutinini bozmayacak, kederimizi çocuğumuza ne pahasına olursa olsun yansıtmayacak kadar ileri gittiğimiz oluyor. Oysa ölüm hayatın en sert ve en büyük gerçeğidir. Ortada böyle bir şey varken çocuğu bundan bihaber, uzak tutmaya çalışmak, sözümona sağduyulu bir ebeveyn gibi davranmak saçmalık değil midir? Cem yılmaz’ın ünlü monoloğunda dediği gibi bir çırpıda deyivermeli “Ayşe, hepimiz ölcez!” 
          Hem diyelim ki, her zaman aynı edayla, aynı sabırla,  aynı mükemmellikle davranan ebeveyne sahip bir çocuk var ortada. Bu çocuğun müstesna ebeveyni baki midir peki bu çocuğun hayatında? Ya da bu ebeveyn çocuğun düzenini korumakta ehil  midir daima? Değildir elbette. E, o halde? Biraz anormallik fena olmasa gerek, çocuğu hayata hazırlaması bakımından. Belki bir deli annenin, ansızın delirmesi çocuğu hayatın ani değişikliklerine hazırlıyordur. Belki delilik tümden faydasız değildir ve belki de kusursuzluk tümden faydalı değildir.
          İddia ediyorum;  pek yakında modern anne, modern çocuk, en akıllı çocuk, en mutlu çocuk, her daim eğitim, çokçok eğitim gibi içi boş ama dışı pek parlak kaplı bu zırvalar çöpe gidecek. Daha realist, daha samimi, daha doğal yöntemlere (hatta yöntem kelimesi bile yanlış, o da bir kalıba sokuyor gene insanı) daha geniş bir sistemden konuşacağız. Hem de kişiye özel sistemlerden.  Bunun ilk işareti sadece bu kitap değil üstelik.

          Caillou Psikozu

          Çocukların da, ebeveynlerin de pek sevdiği, annelerin çocuklarını televizyonda o varken rahatça  başbaşa bırakıp, işlerine bakabildikleri, sıcak, sevimli, güzel ahlaklı Caillou. İddia ediyorum Selim bir çok güzel davranışı Caillou’dan edindi. Uzunca bir süre kendisine Kayu dedirtti. Uzunca bir süre Caillou gibi -annecim, ta-maam!- diye vurguladı sözcükleri. Rica etmeyi, teşekkür etmeyi ve daha bir çok nezaket kuralını Caillou’dan öğrendi.

          Uzmanlarla hazırlanan bu çizgi dizinin bir çok çocuğun karakterine yaptığı olumlu etki yadsınamaz.  Ben bile oturup zevkle izliyorum, belki yüzlerce kez tekrarlanan bölümlerini. Mutlu bir ailede, mutlu bir çocukluk  geçirmenin resmi adeta.  Kısmen gerçek hayata denk düşen izdüşümleri ile çocuğa da, anne ve babaya da, hatta büyükanne, büyükbabalara bile yol gösterici niteliğinde, bazen. Mesela Caillou’nun annesinin ev kıyafeti ve hafif göbekli hali bile mesut etmeye yetiyor beni, zira benim hayatıma uygun düşüyor bu hali. 
          Başlarda körü körüne bağlılık gösterdiğim bu dizinin beni korkutan çok tarafı olduğunu fark ediyorum günden güne. Zira Selim büyüyor, algısı değişiyor, akıl yürütüyor ve kendi hayatına uyarlıyor izlediklerini. Caillou Kanada yapımı bir çizgi film ve yaşayış tarzları da yaşam koşulları da ona göre. Örneğin bizim evlerimizin Kanada tipi aile evleriyle uzaktan yakından ilgisi yok. En azından benimkinin ilgisi olmadığı kesin. Nitekim 3 odalı sıradan bir apartman dairesinde zar zor sığışarak yaşıyoruz. Çocuklarımızın ayrı ayrı odaları, yetmedi bir de oyun odaları yok, devasa bahçelerimiz, rahatça bisiklete binebildikleri, paten kayabildikleri tertemiz sokaklarımız da yok. Bizde Kanada yaşamının vazgeçilmezi olan,  sık sık doğaya karışma, pikniğe gitme, kamp kurma yok, kayak, kızak faaliyetleri  ise hiç yok. Bahçede barbekü partileri de yok, pinatalar da yok, buz hokeyi de, beyzbol da pek yok. Selim bu çizgi filmi izlerken yaşamın bu faaliyetlerden ibaret olduğunu sanacak diye korkar oldum son zamanlarda. Nitekim “Anne, biz de kamp yapmaya gidelim.”, “Anne ben de buz hokeyi oynamak istiyorum.” vs. gibi cümleleri sıralıyor gün içinde. “Oğlum, biz de o tip şeyler pek yapılmıyor!” demekten dilimde tüy bitti. Bazen de utanıyorum artık o yok, bu yok, hatta bu da yok, demekten.

          Özgüven sahibidir Selim. Oysa şimdi Caillou’yu izlerken aşağılık kompleksiyle tanışma tehlikesi mevcut. Caillou uçağa biniyor ve hostes  ismiyle hitap ediyor ona, pilot desen pilot kabinine davet ediyor onu, ya da polis arabasına bindirip anons yaptırıyor, itfaiyeci yanına alıyor, makinist trenin düdüğünü çaldırıyor, okul servisinin şoförü öylesine okula götürüp getiriyor kısaca özne hep Caillou oluyor. Ve diğer çocuklar figüran oluyor hep. Oysa uçağa sayısız kez binen Selim’in pilotla tek ilişkisi duyduğu ruhsuz anonstur. Polislerle sıcak teması nispeten olmuştur. O da pasaport işlemlerimiz sırasında kurduğu diyaloglar vesilesiyledir. Servis şoförü, değil okula öylesine götürmek, mecburen götüreceği  çocuğu götürmeye imtina etmektedir.

          Bir de Caillou’nun annesi ile kendi annesini karşılaştırma tehlikesi vardır Selim’in; ki en çok korktuğum da budur. Zira bir tarafta sonsuz hoşgörülü, her daim yumuşacık ses tonuyla konuşan, hep anlayışlı ve ilgili  bir anne profili, bir yanda bir hoşgörülü-bir tahammülsüz, bir sakin-bir çıldırmış, genelde deli, tutarsız, işlere boğulmuş bir anne profili vardır. Dilerim bunca akıl yürüten Selim, Caillou ile kendini de karşılaştırır da soğumaz annesinden. Nitekim Caillou berbat davranışlarında ısrarcı değildir asla.

           -Caillou kardeşine öyle davranmamalısın, der annesi mesela.
          -Ta-maaaaaaaaaaam! der, çekilir gider Caillou’da..Bir daha da tekrarlanmaz o berbat davranış.
           Oysa bizde öyle mi ki?
          -Selim, kardeşine öyle davranmamalısın!!! Selim cevap dahi vermez, kardeşinin orasını burası sıkmaya ve çimdiklemeye devam eder.
          -Oğlum yapmasana, bak ağlıyor kardeşin! Selim gene aldırmaz. Kardeş canhıraş bir biçimde ağlar.
          -Selim yapmasanaaaa! Bağrılınca silkinen Selim, korkarak kaçışır odasına.

          Bir de bilmediği şeyleri fark etmesine sebep oluyor seyrettikleri. Mesela gökgürültüsünden korkmayan çocuk, bundan korkan Caillou’yu görünce böyle bir korkunun farkına varıyor. Sonra  geceleri odasında yalnız kalmaktan, karanlıktan, gölgelerden korkulabileceğini farkediyor. Bir de utanma duygusu var, kendine zar zor uydurmaya çalıştığı Selim’in. Selim oldukça girişkendir. Kimseden çekinmez, hemen konuşmaya girişir. Şimdi Caillou’dan edindiği bu saçma duyguyu kendi üzerine oturtmaya uğraşıyor. Biri -merhaba-dese cevap vermiyor ve -ben utanıyorum anne-diyor muzır bir şekilde gülümseyerek. Ona ısrarla birilerinden utanmanın anlamsız olduğunu, insanın yaptığı kötü davranışlardan, sarf ettiği kötü sözlerden yahut mahreminin başkaları tarafından görülmesi durumunda utanmasının anlamlı olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Aslında iyi niyetle, öğreti amacıyla verilen bu bölümler; bu tip davranışlara sahip olmayan çocukta saçma sapan bir şeye dönüşüyor, yapmacık ve zoraki korkular, davranışlar çıkıyor ortaya. Dilerim zorlaya zorlaya kalıcı hale getirmez bu tip davranışları.

          Düşününce bir kez daha farkediyorum ne denli harika olursa olsun bir film, çocuğa tek başına izlettirilmemeli. Hatta bir kere beraber izledim, sorun yok, deyip sonrasında çocuk başbaşa bırakılmamalı o şeyle. Zira her an büyüyüp, değişen çocuk bir an etkilenmediği bir olaydan bir başka gün etkilenebiliyor. En iyisi bir yetişkinle ve aktif bir biçimde seyrettirilmeli. Ve çocuğun hassasiyetine göre gerekli yerde müdahale etmeli hemen. Uyanık olmalı velhasıl.

          Alerjik Astımlı Çocukla Yaşam

          Selim’in Alerjik Astım hastalığı var. Malum çağımızın hastalığı. Mevsim geçişlerinde ve kış aylarında bizi yere seren bir meret. Üstelik Rusya’da iken bu denli şiddetli değildi. Ne zamanki İstanbul’a temelli dönüş yaptık, ondan sonra perperişan oldu Selim. Temiz havayla doğrudan ilgisi olduğunu sanıyorum. Zira Moskova ve daha ziyade Petersburg bol karlı ve yeşillikli bir yer olduğu için havası İstanbul’a göre çok daha temizdi. Bir de sanırım anne sütü alması da etkendi o dönemde hastalanmayışında. Nitekim anne sütü alerjik belirtileri ötelermiş. Rusya’da ilk hava değişikliğinin ardından ciddi bir hastalık geçirmedi Selim ancak 15 günlük Türkiye tatillerinin tamamının zehir zemberek geçtiği çok oldu. 

          Geçen kış Domuz Gribi abartısı vardı malum. Bu hastalığın, Selim’in hastalığının ve benim de hamileliğimin korkusuyla ilaçsız ne yapabilirim’in peşine düşmüştüm. Bu zamanlarda her sabah Selim’e pekmez ve fındık+ceviz+badem+bal karışımı veriyordum, mesir macunu kıvamında.  İşe yarıyordu zannımca, zira Selim bütün kış hastalanmadı. Bu macunun tek handikabı; Selim’in enerjisi tavan yapıyor ve zaptedilemez duruma geliyordu. Öyle ki Selim zeminde yürümeyi unutmuş, koltuk üsterinde koşar, zıplar, hoplar olmuştu. Hepsine razıydım, yeter ki hastalanmasındı. Selim bu işkenceden ilacı aldığında kusmaya başladığında kurtulabildi ancak. Ne yazık ki ilkbahardı ve okula da başlamıştı. Zamanla berbattı. Selim hastalandı elbette. 2 gün okula gidiyor 3 gün yatıyordu devamlı. Ve ciğerleri sökülürcesine, geceleri uyutmamacına öksürüklere boğuluyordu. Aylarca ilaçların biri bitmeden diğerlerine geçiyorduk. Kullandığımız ilaçlardan biri Singulair idi. Faydalı olmasına oluyordu da, Selim bu ilaçla deliye dönüyordu adeta. Uyuyamıyor, aksileşiyor, öfkeli, sinirli, kontrol edilemez, kesinlikle söz dinlemez oluyordu. Öyle ki ben “imdaaaat” diye çığlıklar atarak dört dönüyordum evde. Üstelik hamile idim. Sonradan durumu farkettik de ilacı kestik ve kısa bir süre sonra normale döndü Selim.
          Bir kaç hafta önce, Selim’den ilk korkunç işaretleri alınca, endişeleri bertaraf etme yoluna girdim. “Yoktur birşey, yoktur, geçer.” diye avuttum kendimi. Öncü belirtileri kessin diye çoğu zaman işe yarayan arı sütü  ilacı Propolsaft’ı verdim hemen. Normalde işe yarardı. Ancak gelen kuvvetli bir dalga idi belli ki. Öncü ilaçlar işe yaramaz oldu. Kuru öksürükler giderek şiddetini arttırdı taa ki gece uyutmaz olana dek. Ardından da kuru öksürük yerini gümbürtüye çevirdi. Selim’in yüzü sarardı, gözaltları karardı ve dudakları bembeyaz kesildi. Oldukça sağlıksız dolanıyor ortalıkta velhasıl. Gene ilaç bombardımanına başladık. Ve gene yan etkilerini unuttuğumuz Singulair’e de başladık. Bir kaç gün önceki delirmelerimin kaynağı büyük oranda o imiş meğerse. Selim gene çıldırdı, gene uyumaz, uyutmaz oldu. Üstelik İlter gene yurt dışında. Üstelik tık sesine zıplayan bir bebek de var evde. Gece Selim öksürük krizlerine tutuluyor-bebek ağlıyor, bebek ağlıyor-Selim uyuyamıyor, sabaha dek aşıklar gibi atışıyorlardı vesselam. Bana da zombilik düşmüştü. Ve kabus dolu günler bu gecelerin ardından. Gündüz de öksürük krizine boğulan Selim kah bebek uyanmasın diye kafasını yastıklara gömüp öksürüyor, kah “Ayy, ne zaman bitecek bu gıcık!” diyerek şikayetleniyor, kah teslimiyete geçiyordu. Derken doktor ilacı anımsatınca, uyanıp kestik derhal. Şimdi tam aksine uyku veren Zyrtec’e geçtik. Öksürük krizleri azaldı. Uyku süresi uzadı Selim’in. Gece huzursuzluğu da geçti çok şükür.
          Rus kadınlarının adeta görev bilinciyle yerine getirdikleri bir şey vardı, hayranlıkla izlediğim. Çocukları günde 2 kez, kar kış demeden dışarıya çıkartır, pislik, çamur, çöp, sokak köpeği, kedisi aldırış etmeden herşeye temas etmelerine izin verirlerdi. Üstelik doğumdan itibaren başlarlardı bu ritüele. Biz modern (!) Türk anneleri ise aşırı hijyen takıntısı, aşırı koruma içgüdüsü ile doğaya karışmadan, temastan uzak bir ortam içinde zemin hazırlıyoruz alerjiye. Hele ilk çocuklarda tam sapıtık oluyor insan. Ben de Selim de herşeyi kaynat, aman yere düştü sakın verme, sterilize et vs. ile bozmuştum. 2.çocuk bu yüzden keyif oluyor, “Amaaan canım n’olcak, deyip yere düşen dişliği alıp veriyorum nerdeyse. Çocuğun mikropla karşılaşmasına izin vermek gerekli bence. Ve bünyenin bu mikroba alışmasına. Görmemişlik yapıp zavallıları hastalıklı yapmasak keşke.
          Şimdi “Her işte bir hayır vardır.” teslimiyetinde olmak kalıyor geriye. Zira alerjiyi çocukluğunda geçirenlerin büyüdüklerinde alerjiye yakalanmaları az bir ihtimal imiş. Üstelik çocukken olan geçiyor yaş ilerledikçe de, büyüyünce yakalandınız mı ölene dek kurtulamıyorsunuz. Bir tez daha var ki; alerjik astım geçiren çocukların yetişkin olduklarında kansere yakalanma riski büyük oranda azalıyormuş. İnşaallah bahsedildiği gibidir. Güzel düşüneyim, güzel olsun.
          Bir not daha; sigara diye kıvranan ben, içemeyişimin en büyük nedeni; yanlış rol model olmak değil; sigara dumanının alerjiyi tetikleyen en büyük etken olmasıdır.