Tag Archives: Doğum sonrası

Çalınmış Güzellik*

Dün, yüzümün eski günlerdeki gibi incecik olduğunu gördüm düşümde.  Dolayısı ile mütebessim bir giriş yaptım güne. Şimdiki zamanda, tam şu anda, zahmetsizce geri gelen narin yüzümün aksini görünce aynada, o tatlı hisle uyandım sabaha. Aynaya bakmadım tüm gün özellikle, o his içimde saklı kalsın diye. Şu his peydahlandı içimde bir de; Rüya olan dönüşecekti pek yakında gerçeğe. Diyetler, kısıtlamalar, zorlamalar, ikide bir tartıya çıkıp, bir sevinip iki ağlamalar olmadan, kendiliğinden, rahatça hem de. Ah, keşke!
Selim’den önce kilo sorunu nedir bilmedim ben. Ömrüm boyunca ince, narin, nazenin idim bildiğim. Anımsıyorum da bir zamanlar  kilo almaya dahi çalışmışım. Bendeki büyük fiziksel dönüşüm doğumdan sonra oldu. İlk 6 ayı saymazsak, 70 kilonun altını görmedim bir daha. Kiloların gideceğine dair yılgınlığa düşsem de ara sıra,  ümidimi korudum çoğunlukla. Lakin 5 yıl oldu, benim gündelik misafir addettiğim kilolar  önce yatıya kaldı, ardından ev sahipliğine soyundu. Şimdi bünyemle pek kaynaşmış vaziyette, istedikleri gibi fink atıyorlar dışarda ve içerde. Üstelik diyetler, diyetisyenler eşliğinde zar zor eksilen 10 kiloyu da, ikinci bebeği fırsat bilip geri kattılar bünyelerine. Ümitvarım, lakin Hipotrioidi hastalığı da eklenince üstlerine, yapıştılar iyiden iyiye ve ümidimi korumak güçleşiyor bu halde. Dolayısı ile pek kıymetli idi hissettirdikleri ile rüyamın kendisi.

Her ne kadar kilolar  bedenimi sahiplenseler de ben onları benimseyemedim, şişmanlığı kabullenemedim. Eskiden alışverişe çıkmaya fırsat arayan ben şimdilerde kendime dair birşeyler bakmayı mümkün olduğunca erteliyorum. Çok çaresiz kaldığımda ancak giyecek birşeyler alıyorum. Çarçabuk ve özensiz! Dışarı çıkmayı sevmiyorum bu sebepten. Nitekim evde kendi halimde, abdalımsı kıyafetlerle, aynalardan yüzümü çevirerek mutlu mesut yaşıyorum. Lakin ne zaman dışarı çıkmaya kalksam, mecburen aynaya bakıyorum ve gerçekliğimle yüzyüze geliyorum. Kendimden gizlediğim hoşnutsuzluğum ayyuka çıkıyor vesselam. Bu sebepledir ki, dışarı çıkacağım zamanlar, oldukça tahammülsüz, alabildiğine sevimsiz ve çekilmez oluyorum.

Eski arkadaşlarla görüşmek istemiyorum mesela, o şaşkınlık ifadesi ile karşılaşmak, hele ki densiz sözler duymak istemiyorum. Yeni insanlarla tanışmak istemiyorum, nitekim ilk izlenimi mundar etmek istemiyorum. Memlekete gidemiyorum, bilhassa annemin fazlasıyla açıksözlülüğünden nasibimi almak istemiyorum. Nitekim annem en son İstanbul’a geldiğinde, beni en uygunsuz pozisyondayken yani Michelin* gibi katlanmış göbekle oturmuş vaziyetteyken  yakalamış ve ben -işte geliyooor!- korkusuyla yüzüne dahi bakamazken; -kim derdi ki benim narin kızım bu hale gelecek diye!- diyerek bombayı patlatmıştı. Üstelik dediğine göre bir kaç gündür moralim bozulmasın diye kendini de tutmuştu. 

Bir de kayınvalide tarafı var bu durumun. Kayınvalidem epeyce güzel ve bakımlı bir kadındır. İncecik, oldukça hoştur. Dış görünüşe ziyadesiyle önem verir. Hatta bu durum önem verdiklerinin başında gelir. Beni her gördüğünde yaşadığı hayal kırıklığını da anında sezdirir. Üstelik sezdirmekle de kalmaz, her karşılaşmamızda, -kilo vereceksin değil mi?- diyerek içindekini de dillendirir. Sevgili oğlunun yanına yakıştırmaz bu halimi bilirim.  Kötü niyetli değil, annem gibi tutamaz kendini onu da bilirim, lakin ya ben  neyleyim, ne diyeyim? Üstelik benim bir şey demiyor olmam onlarda bu devasa bedeni kabullenmişim izlenimi  uyandırıyor ve  diller daha da uzuyor, onu da bilirim. Bir de yetmezmiş gibi sineye çektikçe yemeğe saldırırım ve bu kısır döngü içersinde büyür de büyürüm! Enine!

Dün evin telaşesi içinde devinip dururken aynaya ilişti gözüm gayri ihtiyari. Manzara felaketti. Fazlasıyla haşır neşir olduğum çamaşır suyuyla lekelenmiş tişört göbekle havalanmış, altta şekli ve şemali tamamen dağılmış pijama enine genişleyerek, bünyemi daha da abartmış, saç baş banyo buharı ile iyice kabarmış haldeydi. Tişörtümü düzeltmeye yeltenirken iğrendim bu görüntüden ve İlter’e seslendim -sence bu güzelliği, bu seksalepiteyi neye borçluyum?- dedim. Yetmedi, -benim bunca güzelliğimin seni ezmesin, kendini yanımda kötü hissetmeyesin- diye öz alaylarıma devam ederek bir de kocanın gözünde kendimi rüsvay ettim. Bir zamanlar kendinden memnun olan o kadın gitmiş, yerine kendi görüntüsüne tiksinti ile bakan bir kadın gelmiş vesselam, acıyla farkettim.

İki tane güzel çocuk bahşedildi bana. Binlerce şükürler olsun Allah’a.  Lakin sanki bende olan ne varsa , aklım dahil onlara akmış, bana da bu yozluk  kalmış. Ve gün boyu bakıp da doyumsuz güzelliğime (!) kah –Endamın Yeter- şarkısını, kah  “Güzel ne güzel olmuşsun!”*** şarkısını döndrüp durdum içimde.

—————————————————————————————————————-

*Çalınmış Güzellik– Sevdiğim filmlerden biri. İsim ordan.
**Michelin benzetmesi elma yarım, bilge yanım Karmaşıksarmaşık‘tan.
***Pejmürde hale  ithafen söylenen bu şarkı da Isoon‘dan dolandı dilime. Bir de Yaruze ile konuşmamızdan kalan.

Komando Ruhlu Annelik

İlter Komando der bana. Fiziksel gücümü aşsın aşmasın her yükün altına girmem, kadınsı zerafetten gayet uzak biçimde kaba saba tüm işleri sırtlanmam ve üstüme gelen bir roket olsa dahi çekilmemem, istifimi bozmamam sebebiyle. Üstünden araba geçecek olsa aldırmıyorsun, diyor. Haklı da. Geçmişliği de var bir kaç kez. Sanırım bunda annemden gelen çilekeş genlerimin payı çok büyük. Nitekim ailenin tüm fertlerinde vardır ‘Komando Ruhu’ Evde bel fıtığı olmayan yoktur mesela, kaldı ki 2 kez ameliyatını olan çoktur. Önümüze gelen maddi yahut manevi yükü, ben bunu taşır mıyım, taşıyamaz mıyım diye düşünmeden sırtlanırız hemen. Bir de bu iflah olmaz genlerin üstüne sefil öğrenciliğimden gelen zayiatlar eklenince ortaya çıkan; şah iken şahbaz olan ben!

Anneliğim de bu hal üzredir. Komando ruhunun üzerine, olacakların ötesini berisini hesap etmeden, işin içine dört ayakla girme huyu eklenince çoğunlukla boyumu aşan durumlarda bulurum kendimi. Önce kırkbin kaplan gücündeymişcesine hayat çarkını döndürmeye uğraşırım cansiparane biçimde. Nefes nefeseyimdir, yorgunluktan ölebilirim belki ama sorgusunu yapmayı dahi akıl etmediğimden yaşam döngüsünü devam ettiririm tüm gayretimle. Çoğunlukla ağır aksak da olsa yürüyen çark tökezliyor bugünlerde. İşte şudur mesele;

Selim doğduğunda İlter’le daha hastanede kalmıştık yapayalnız. İlk gece birileri vardı ama ikinci gece başbaşaydık. Üstelik normal doğum diye gittiğim hastanede ameliyatlı kalakalmıştım. Apar topar hastaneye gitmek, onca ağrıya rağmen sezaryene mecbur kalmak, ilk bebek, tümden gelen şaşkınlık ve bönlük ile güdülmüş koyun gibi ne denirse yapıyordum. Hemşire ameliyattan bir kaç saat sonra ayağa kaldırmayı denediğinde hiç itirazsız kalktım, hem şaşkın hem de itaatkar idim alabildiğine. Hayretler içinde kaldılar; ağrı eşiğiniz ne kadar yüksekmiş dediler.  E, bilmezler ki, ne de olsa ben bir komandoydum. Hiç -ah ağrım, vah canım- diyemedim, hep bir an önce kalkmaya uğraştım. 2. gece İlter hastane odasında uyudu ben hastanenin en cırtlak bebeğine baktım. Üstelik dedi ki -iyi ki ayağa kalktın!-

Moskova’ya gittik. Arkadaşımın biri -Vay canına, tek başına, yardımsız çocuk büyütüyorsun oralarda- deyince şaştım. Anormal olan bir şey mi yapıyordum da haberdar mı değildim diye, sorguladım. Sonra aldırmadım, kendimi yiğit bir kadın sandım. Oysa Selim de çok zorlanmıştım. Korkunç bir kolikle başlayan  2 yıl boyunca günler geceler boyunca uyumayan, yemesi kabus olan bir çocukla kalakalmıştım. Ve belki bir kaç çocuk büyütecek kadar yıpranmıştım. Aklı başında bir kadın benim durumum budur, tek çocukta kalmalıdır, derken ben ikinci çocuk da olmalıdır dedim. Gene sezaryen oldum. Gene derhal kalktım. Gene yardımsız ve gene komandoydum. Herşeye yetişirim, herşeye yeterim yanılgısındaydım gene. Hayat çarkını tüm gücümle döndürmeye uğraştım yüksek cehaletimle ama ne yazık ki  bu kez sınıfta kaldım. Çok şeyin aksadığına, artık kırkbin kaplan gücünün de yetmediğine bana gerekenin yüzbinkaplan gücü olduğuna şahit oldum. Titizlenmelerimden eser kalmadı. Ev darmadağın. Selim’in okulu ayarlanmadı. Evden taşınmalı. Yapılacak tonlarca iş, alınacak onlarca eşya, bakılacak çocuklar ve en önemlisi kendim darmadağınım. Artık ne temizlikçi, ne yardımcı, ne okul, ne ev, ne eşya arayışına yok takatim.  Zaten öncelik hangisinde onu bulmaktan bile acizim. Saldım çayıra mevlam kayıra modundayım. Dilerim Mevlam kayırır! Rabbim kimseye taşıyamayacağı yükten fazlasını vermez ya, budur inancım. Bundan dolayıdır ki bir ilahi gücün beni bu durumdan çıkarmasını beklemekteyim. Ümitvarım.

Velhasıl-ı kelam; zamane anneliği çok zor bir sanatmış. Hele ki yardımsız! Kapalı kutu gibi evlerimizde bir başına çırpınmak bir yere kadarmış. Olan yarı deli annelere ve ona bağlı çocuklara olmuş. Bugün öğrendim ki –Bir çocuk yetiştirmek için koca bir köye ihtiyaç varmış!-* 

*Blogcu Anne‘den. Bir Afrika atasözü imiş. Yazıyı ordan yola çıkarak kaleme aldım.  Bunun üzerine çok yazasım var daha. Yarama parmak basıyor tam da. 

Lanet Olası Empati!

Empati; kendisini karşısındakinin yerine koymaya çalışmak, ötekinin hissiyatını anlamaya olabildiğince yaklaşmak kısaca o kişinin gözünden dünyaya bakmaya uğraşmak. “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi, sen de başkasına yapma!” demek benim için bazen de. Dünyayı değiştirebilecek kadar kudretli, etkin. Yapıcı elbette. Oysa bu duygu bende tam tersi etki yapmakta son zamanlarda. Beni iyileştireceğine hasta ediyor nedense.

Eskiden son derece bencil, kendinden başkasına zerre kadar hayrı dokunmayan biriydim nerdeyse. Şimdilerde, büyük oranda annelik ve bir miktar da yaşlılık nedeniyle gün be gün etkisi altına almakta beni empati duygusu. Ne ki; herşeyde yaptığım gibi empatinin de suyunu çıkardım. Öyle ki; nereye gitsem, ne yana baksam empati yaparken buluyorum kendimi. Her şey ölçüsünde güzel elbette. Ancak o ölçü bende devamlı şaşma eğiliminde.

Haftasonu alışverişteydim. İyice bunaldığım sırada, yaşlı bir teyzenin mavi, deri bir ceketi incelemesine takıldı gözüm. Bilmediğim ve bir anına şahit olduğum hayatlara hikaye uydurma huyum vardır benim.  Bu teyzeyi de es geçmedim elbette. Hikayeler uydurmaya başladım hemen teyzeyle  ve bu deri ceketle kimin için ilgilendiğine dair. Çok düşünmeye gerek kalmadan, hikayenin diğer kahramanı göründü;  annenin aksine oldukça telaşlı  bir genç. Acelesi vardı her genç gibi,  öyle ki mağaza görevlisiyle bile yolu yarılayarak ve sık sık arkasını dönerek, konuşabiliyordu. “Hadi anne!” diyerek koluyla çekiştirdi annesini. Kadıncağızın “Oğlum bak, bu ceket ne güzel!” cümlesi kayboldu gitti bu telaşın ortasında, oğul gayet hissizce çoktan uzaklaşmıştı oradan nitekim. Teyze oğlunun peşisıra  gidiyordu şimdi. Kendimi o teyzenin yerine koymuşum hemen. Empatiyle birlikte kalbim sıkışmaya başladı. Nasıl ki ben de alışverişteyken işlerimi alelacele bitirmeye uğraşıyorum, o sırada ayağıma  dolanan Selim’i görmez, duymaz önemsemez oluyorum ve takıldığı yerden koparmaya uğraşıyorum bir an önce, ben de yaşlanınca işte bu teyze gibi, tam tersi bir durum olacaktı demek ki! O zaman da Selim beni önemsemeyecek ve tutup götürmeye uğraşacak, kimbilir. Zaten etme, bulma dünyası. O teyzenin arkasından bakarken, hem üzüldüm onun adına, hem onun üzerinden Selim’in şimdi önemsenmeyen haline ve o günleri görürsem şayet kendi yaşlılığıma. Garip bir tezattır süregiden; şimdi hoyratça savurduğumuz çocuklarımız nasıl bizim gözümüzün içine bakıyor, bizim onlarla birlikte olmamız için, onlara kulak asmamız için devamlı çırpınıyorlarsa, biz yaşlanınca tam tersi oluyor ve bu kez biz onların gözünün içine bakıyor, bizimle olmaları, bizimle vakit geçirmeleri, bize kulak asmaları için can atıyor olacağız. Empati burada işe yarıyor bazen, nitekim bu düşüncelerin etkisiyle  dizginlemeye uğraşıyorum deliliklerimi.

Annem evine döndü bugün. Gitmesi iki türlü çok dokundu bana. İlki; alışmıştım burda olmasına, aynı şehirde olduğumuzu bilmek tarifsiz bir hazdı. Nitekim yaklaşık 20 yıldır ayrı şehirde hatta ayrı ülkede yaşıyordum ondan. İkincisi de onun yerine koydum kendimi; yaşlanınca ve çocuklardan ayrı kalınca ne hissedeceğimi düşündüm. Yaşam döngüsü ne acıklı şeydir. Önce bir ailede büyüyoruz, anne, baba, kardeşler eşliğinde, derken birer birer ayrılıyoruz evden, baba ocağımız giderek irtifa kaybediyor ve anne ve babamız boşalan evde çocuklarının yolunu gözler oluyor, biz bu sırada başka bir yuva kuruyoruz, iki iken çoğalmaya başlıyoruz, sonra şikayetleniyoruz; koşturmaktan, yorulmaktan, çocukların devamlı bize bağımlı olmasından bunalıyoruz, sonra bizim çocuklarımız da tıpkı bizler gibi ayrılıyor evden, o kalabalık an be an azalıyor, derken boşalıyor ev ve şanslıysak gene iki kişi kalıyoruz, daha acısı tek kalıyoruz. Tabi ömür varsa bunları yaşamaya. Bu döngünün ağırlığı altında eziliyorum düşündükçe.

Bir de yetmezmiş gibi bir başka düşünce edindim Kerim’den beri. Empati kendini karşındakinin yerine koymaksa, ben bu işi daha da ağırlaştırdım işkenceyi arttırmak için adeta. Artık karşımda olsun olmasın, cümle nebatat, hayvanat  ne varsa yerine koyar oldum kendimi. Kerim doğduğunda 2 gün yoğun bakımda kaldı. Aradan 6 ay geçti, o günler epeyce eskide kaldı çok şükür ama ben o hal üzerine kaldım diyebilirim. Nerdeyse Kerim’e baktığım her an yoğun bakımdaki bebekleri, onların ebeveynlerini, hatta anne ve baba şefkatinden mahrum, terkedilmiş bebekleri düşünüp dertleniyorum epeyce. Kerim’in bir şey isterken ağlaması ve ağlarken birilerinin şefkatle ona geleceğini bilmesi düşüncesi beni başka derinliklere sürüklüyor. Ya diyorum terkedilmiş bir bebek bu hissi taşır mı, o ağlayınca ne hisseder, onun nazını çeken bulunur mu, diyerek bu kez görmediğim nice bebeğin yerine kendimi koyup, gözlerim dolu dolu işlere koyuluyorum. Sanırım loğusa bunalımından çıkamadım, ne zaman girdim onu da bilmiyorum ya.

* fotoğraf: N. Bilge Ceylan ve Babası

Annelerin Delirme Hakkı

Hep diyorum ya bir dönem okuduğum çocuk eğitimi kitaplarından kalma bir kaç bilgi bulutcuğu ve içgüdülerim dışında çocuklarımı yetiştirirken baz aldığım bir şey yok. Ha bir de aile koçumuz haline gelen doktorumuz.  Öyle bir hınçla doluyum ki her köşeden çıkıveren çocuk eğitimi kitaplarına, her tv kanalından çıkan uzmanlara, saçma sapan program sunucularına, bu konuda her sözcüğü hiç sindirmeden kutsallaştıran işgüzar annelere. Bana ne tüm bunlardan, bile dedirtmeyecek kadar kendi sapkınlığını en iyisiymiş gibi dayatan günümüz kadınlarına ve hatta erkeklerine. Öyle ki cehaletin kol gezdiği yıllara gidesim var.
Bazen çok zor durumda kaldığı olur insanın hani. Farz-ı misal hasta olurum bazen.Yerimden kalkacak halim olmaz. Selim’e de ne kadar anlatmaya uğraşsam da anlamaz. Ben yattıkça sıkıntıdan patlar, patladıkça boyuna isteklerini sıralar. Anne hamur verir misin, anne renk değiştiren arabalarım için su hazırlar mısın, anne yukardan bilmem ne verir misin, diye başlayan isteklerin bir ikisini zar zor yerine getirirken bu istekler uzarsa kızma isteği gelir elbette. Bu durumdayken Selim’e karşı nasıl yumuşak, istekli ve şevkli olmalıyım, bu durumda ne yapmalı?
Bazen çok yorgun olurum mesela. Leş gibi yatmak isterim. Elzem görevleri  zar zor yerine getirdikten sonra ohhh, nihayet bitti, deyip koltuğa serilmek üzereyke tam;

-Anneee, benim kakam geldi.

-Olamaz (sessizce),  tamam bitince haber ver. 
-Annee, kakam bitti.

-Ihhh, deyip koltuktan zar zor doğrularak; tamaaam, geliyorum.
Banyoya girdikten hemen sonra;
-A, anne kakam daha bitmemiş.

-Off Selim, tamam bitince çağır beni.
Tam kapıya yönelmişken;
-A, tamam anne bitti.
Üstün bir gayretle görevi tamamlayarak yerime dönerim. Derken içerden Selim mızıldanarak gelir.
-Anne kötü bir şey oldu.
-N’oldu Selim?
-Anne boyalarım döküldü.. Bilerek yapmadım ama istemeyerek oldu.
Odaya daldığımda ortalığın battığını görünce, çığlıklar atmak isterim. Bir yandan da çocuk işte, istemeyerek dökmüş diye bastırmak mecburiyeti hissederim. Bu haldeyken Selim’e karşı nasıl yumuşak, istekli ve şevkli olmalıyım, bu durumda ne yapmalı?

Bazen sebepsizce moralsiz olurum mesela. Böyle nedenini bilemediğim dengesiz anlarım vardır benim. Kimseyle konuşmak istemediğim, mümkün olsa yerimden kalkmayacağım, hep susacağım anlardan. Bu haldeyken bebekle ilgilenmek nispeten kolay da Selim’le ilgilenmek zor. Her şey tamam olsa bile Selim’e suskun kalmak mümkün değildir, zira devamlı konuşur ve aktif bir dinleyici ister karşısında. Olur da yüzüne bakmaz, cevap vermezseniz henüz denemeye gücümün yetmediği bir sayıda tekrarlamaya devam eder sorusunu yahut cümlesini. O haldeyken Selim’e karşı nasıl yumuşak, istekli ve şevkli olmalıyım, bu durumda ne yapmalı?
Bazen biriyle tartışmış olurum mesela. Bazen İlter’le tartışmışız diyelim. Sinirlerim gergin olur, kendi kendime söylenmek isterim, bazen bağırıp çağırıp rahatlamak isterim. Etrafta Selim varsa hadi tut kendini bakalım. Çoğunlukla kendimi tutamam, en azından söylenme konusunda. Tüm dikkatim kızgınlığımda iken Selim’e karşı nasıl yumuşak, istekli ve şevkli olmalıyım, bu durumda ne yapmalı?
Bazen özel bir şeye canım sıkılır. Mesela hamileliğimde Kerim için testlerde Down Sendromu riskinden bahsettiler. Doktor da şuursuz olunca uzunca bir süre moralsiz idim.  Bu durumu Selim’e izah etmek de imkansız. İçimde fırtınalar koparken, yıldırımlar düşerken  ve berbat haldeyken Selim’e karşı nasıl yumuşak, istekli ve şevkli olmalıyım, bu durumda ne yapmalı?
Bir kaç hafta önce annemin düştüğünü ve acilde olduğunu öğrendim. O halde bir yanda ağlayan Kerim, bir yanda “anne dondurmaaaa!” diye devamlı konuşan Selim. O kadar kötü hissediyordum ki Selim’e açıklama dahi yapamıyordum.  Kafamdan türlü senaryolar geçiyordu bu düşme ile ilgili ve dikkatimi kesinlikle çocuklara veremiyordum. Sadece Selim’in ısrarları kulak tırmalıyordu. Üstelik ortada kötü birşeyler dönüyorsa Selim gerginlikten iyice sapıtır. O haldeyken Selim’e karşı nasıl yumuşak, istekli ve şevkli olmalıyım, bu durumda ne yapmalı?
Şimdi ey işbilir ve işgüzar eğitimciler, kitaplar, uzmanlar, anneler, anneanneler, dedeler, babaanneler, komşular, parktaki teyzeler ve daha kim varsa; söyleyin bakalım;  Annenin kusursuzluk hakkı yok mu? Hatta daha kabası, annelerin delilik hakkı yok mu? Her bilgi çocuğa nasıl davranacağımıza dair. Peki sorarım size, tüm duyguları, tüm istekleri ve isteksizlikleri bastırılmış, her davranışı çocuklarına göre saat gibi ayarlanmış bir annenin ruh sağlığı harika olabilir mi? Ruh sağlığı bozuk olan bir anneden ruh sağlığı sağlam çocuklar meydana gelebilir mi? Esas olanın annenin sağlığını korumak olduğundan neden bahsedilmiyor? 
Neden birileri çıkıp; evet şu şu durumda annelerin de delirme hakları vardır, demiyor da hep ve daima çocuğa kusursuz davranmak mümkünmüş gibi davranıyorlar. Neden birileri çıkıp da evet annelerin de delirme hakları vardır ve bu hak zaman zaman kullanılabilir demiyor. Neden birileri de çıkıp evet annelerin de delirme hakları vardır ve bunları kullandıklarında çocuğa birşeycik olmaz, demiyor, demiyor da içimize su serpmiyor. Neden sürekli vicdan azabı gelgitinde debelenmeye maruz bırakılıyoruz. Çocuklarımıza kusursuz davranmıyoruz ve davranamıyoruz ve delirme hakkımızı istiyoruz. En azından ben çok istiyorum bunu. 

İlk Aylar için Anne & Bebek Ürünleri

  • Laessig – Bebek Bakım Çantası:  Çanta kategorisinde 1 numaralı favorim. İlk aldığınızda sıklıkla bölmelerin içinde kaybolsanız da zamanla neyi nereye yerleştireceğiniz sabitlenince çok rahat ettiriyor. Alt açma minderi, 6 saat dayanıklı termosu, kirli çamaşır bölmesi, el çantası, bebek arabası için takılabilir bantları, körüklü, omuz ve çapraz askılı, konforlu bir çanta.

 
    • BabaSling – Bebek Taşıyıcısı-Kanguru: Ben henüz 2 farklı şekilde taşımayı denedim Kerim henüz 6 aylık bile olmadığı için. Bir de sıcak ülkelerde çok rahat kullanılmadığı kesin. Ancak acil, puseti alamadığınız durumlarda çantanızdan çıkarıp da kolayca taşıyabiliyorsunuz bebeğinizi. İlk başlarda epeyce zor ve güvensiz gelmişti bana ama sonra temizlik yaparken bile kullanır oldum evin içinde. 

      • MyCey Emzirme Önlüğü: Oldukça basit ancak çok işlevsel bir ürün.  Bebeğinizi emzirmek sıkıntı olmaktan çıkıyor böylece. Hem de dışarda olmaktan kaçınmıyorsunuz. Oldukça hafif bir kumaştan yapıldığı için çantada yer de tutmuyor. Bir yere gittiğinizde köşe bucak kaçınmak yerine olduğunuz ortamı terk etmeden ve utanıp çekinmeden bebeğinizle ilgilenmek mümkün bu önlükle. Ben çok rahat ettim doğrusu. Bebeshop‘tan almıştım bu ürünü. Gördüğüm kadarıyla Mothercare’de de mevcut. Detaylı bilgi için; Buraya yahut buraya tıklayabilirsiniz.

        •  Mothercare Bebek Kutusu: Belki de en çok işime yarayan ve dağınıklığımı örterek en büyük rahatlığımı sağlayan alettir bu. Ne var ne yok içine atabiliyor ve de hijyen- temizlik derdinden de sıyrılmış oluyorsunuz.
        •  Fisher-Price Yağmur Ormanı Dönence: Beklentilerimi tam olarak karşılayan bir ürün olmamasına rağmen geceleri Kerim’i susturmada şükürler olsun ki çok işe yaradı. Gece yerimizden bile kalkmadan uzaktan kumanda ile bebeği susturmak, hele ki ilk zamanlarda bulunmaz bir nimet olmuştu bizim için. Tavana yansıyan görüntüleri çok zayıf ve rengi tupturuncu ve sıkıcı geldi bana. Zaten ışık kısmını hemen hemen hiç kullanmadık. Yataktan ayrıldığında gece lambası şeklinde oturtularak da kullanılabiliyor. Müzikleri çeşitli, yağmur ormanı sesleri güzel. Ancak aklımda hala şöyle okyanus sesi, yağmur sesi veren bir alet bulmak var.
        • Sudocrem:  Pişik, yara, güneş yanığı, egzama ve hatta sivilcede bile mucizevi bir krem. Mothercare mağazalarında ve online satış sitelerinde mevcut.

        • Fresh’n Soft – Yenidoğan Havlu: Sadece  doğal pamuk ve saf su içeren, hayallerimi süsleyen bu ürünü bulunca havalara uçtum. Rusya’da buna benzer bir ürün Huggies’de vardı. Türkiye’ye geldiğimde bulamayıp epey üzülmüştüm. Bir handikapı her yerde bulunmuyor.

        • Mothercare Tulumları: Selim’den beri beni de, bebeklerimi de en çok rahat ettiren ürün. Küçücük bebeğe, sırf heves olsun diye pantolon, gömlek, tişört giydirmek yerine uyku giysisi olsa bile bu tulumlardan giydirmek hem anne için hem bebek için sıkıntısız bir kolaylık sağlıyor. Üstelik eğilip bükülmüyorlar.
        • Early Learning Center – 3’ü 1 Arada Oyun Halısı: Mothercare mağazalarında ya da ELC mağazalarında mevcut. Çok işime yaradı hakikaten. Benim için üçü değil beşi bir arada oldu diyebilirim. Ürün 5 parçaya ayrılabiliyor. Yanları yatak kenarı süsü olarak kullanıyorum, altındakini bebek minderi olarak, üstündeki jimnastik askılığını da kah pusetine, kah yatağına geçirerek oldukça fonksiyonel bir biçimde kullanmak mümkün.
        •  

           
        •  C&A Zıbın Body: Çoğunluğu organik pamuktan yapılmış, pek rahat ettiren bir ürün. Hele ki ilk bebek acemiliğinde bire bir. Kafadan geçirilerek giydirilen giysiler öncelikle anne de tedirginlik yapmakta sonra da çocuğa yansımakta bu tedirginlik. Ben ilk çocuğumda bilemedim, 2. de rahat ettim bunlarla. Çok değerli bulduğum bu bilgiyi paylaşmadan edemedim. Chicco, Mothercare mağazalarında da görmüştüm ama en çok modeli C&A da gördüm. 

            • Palmer’s Skin Success Renk Açıcı Krem: Hamilelik, güneş gibi nedenlerle ciltte oluşmuş lekeleri ve renk bozukluklarını  gidermeye yardımcı bir krem. Vücutta ve yüzde kullanılabiliyor. Hamilelikte de kullanılıyormuş ama ben doğumdan sonra kullandım. Yıllardır yüzümde duran güneş lekesinin rengini epeyce açtı ama benim cildim çok, çok hassas ve alerjendir, tepki verdi bir süre sonra kreme. Başarılıydı oysa çok. Sorunsuz ama lekeli bir cilt için öneririm. Detaylı bilgi için Bebeshop ve Palmer’s  tıklayın.

                  Bir Delilik Anı – Edward Scissorhands

                  Bir kaç gündür saçlarımı taramaya çekiniyordum, boyalı gibi  berbat bir biçimde birbirine girmişti. En son dayanamayıp gece saat 01:00 sularında banyoya girdim. Aldım tarağı elime,  ancak açmak ne mümkün. Uzun uğraşlar, türlü kıvranmalar ve gözümden gelen yaşlarla sonunda saçımı açtım açmasına da küvette manzara korkunçtu. Halka, filminin en korkunç sahnesini küvette yatay düşünün. Saçlarımı ıslak taramam dökülmeyi kat be kat arttırmıştı ancak kuru saçı da açmak mümkün değildi ki. Sonunda açılan saçlarım beni rahatlatmadı, tam aksine iyice huzursuzlandım, o kıtırt kıtırt diye kopan saçların  geride bıraktığı izleri silmem gerekliydi. Bu kez makası elime aldım, Edward Scissorhands misali başladım ordan burdan saçlarımı kesmeye. Belime uzanan saçlarımı omuz hizasına getirmiştim nihayetinde.   Yetmedi bir de kat verdim… Immm, mis mis… en sonunda huzur bulmuştu ruhum..  Keşke kiloları da böyle kesip atabilseydik, ne harika olurdu.

                  Esasında saçlarımı epeyce kısaltmaktı istediğim ancak toplanacak uzunlukta kalması önemliydi benim için. Zira sıcak hava, emziren annenin harareti ve tene değen saçlar ölümcül bir kombinasyon olabilirdi benim için.Öyle ya da böyle bir kez daha anladım ki saçları kesmek epeyce hafifletiyormuş insanı. 
                   Gece 02:00 civarında çıkabildim banyodan. Zaten benim neyime, belime uzanan saçlar, diyerek daldım salona, İlter’in karşısına geçtim, belki farketmez sanmıştım ama tepkisi Höh! şeklinde olunca kendime ne yaptığımı anladım.

                  Doğum Sonrası

                  Bir süredir takıntı yaptığım halde, kendimi umursamadığıma inandırmaya çalıştığım konular var. Selim’den beri üzerime yapışan, Kerim’den sonra bir azalan bir artan kilolar, hem doğuma, hem de tirode bağlı avuç avuç dökülen saçlar ve bunlara eşlik eden bastırılmış bunalımlar. Uzun süredir evden çıkma isteğim kayboldu, üstüme giyecek hiçbirşey almak istemiyorum, kendim için alışverişe çıkma fikri bile hasta edebiliyor beni.

                  Selim’den önce 54 kilo idim doğumdan sonra bir daha 50’li kiloların yanına bile yaklaşamadım. Doğumdan sonra türlü şikayetlerle bir doktordan öbürüne gittim, hepsinde de tek bir neden çıktı: Tiroid Hormonu Bozukluğu. Bendeki Hipotiroid imiş, yani tiroid yetmezliği. En evvela metabolizma kağnı arabası gibi yavaşlıyor bu dönemde.
                  Önlenemez öfke krizleri, inanılmaz saç dökülmesi, bir türlü gitmeyen ve devamlı artan kilolar,
                  devamlı uyku hali, tembellik ve tembellikten gelen acizlik, işleri yetiştirememe ve gene öfke hali, tahammülsüzlük, el, yüz ve ayaklarda şişkinlik, saçlarda deli eden matlık, kuruluk, biçimsizlik, ciltte kuruluk ve solgunluk, unutkanlık, adet düzensizliği, depresyon… Öyle ki burnum aksa tiroittendir diye kestirip atar oldum.

                  Selim’den sonra epeyce kilo verdim başlarda ancak 1,5 sene kadar sonra birden adım adım kilo almaya başladım. Bu dönemde danıştığım doktorlar genel şikayetlerim üzerine bir takım testler istediler tiroitten şüphelenip. Ancak tiroid değil kolesterolüm epeyce yüksek çıktı. Uzun süre kolesterol ilacı kullandım. Ne yazık ki boşuna imiş. Olayın doğrusu şu: Trioid bozukluğu genetik imiş. Eğer ailede varsa kadın ya 40 yaşını geçince ya doğumdan sonra ortaya çıkarmış. Ve ilk ortaya çıktığı zaman sinsice ilerler, testlerde bir anormallik çıkmazmış, tam aksine suni bir şekilde kolesterolü yükseltirmiş. Bir süre sonra ortaya çıktı nitekim. 
                  Kerim doğduğunda tiroid ilaçlarımı düzenli kullanıyordum. Doğumdan sonraki ilk ayda doğumdan önceki kiloma gelmiştim nerdeyse. Bu durum beni çok umutlandırmıştı kilo verebileceğime dair. Ancak birden tartıda yükselmeye başladı ağırlığım, derken bakamaz oldum tartıya, zira doğumdan hemen önceki kiloma doğru ilerliyordum. Bu kez kısa sürede durumdan şüphelenip testlerimi yaptırdım. Ve evet tiroidim gene sapıtmıştı. Meğerse çok narin bir şeymiş tiroid hormonu; hemen herşeyden etkilenirmiş. Canınız mı sıkıldı, derhal aşağı ya da yukarı değişirmiş değeri. Hele ki doğum gibi bir eylemle tümden değişebilirmiş. Demek doğumdan hemen sonra tiroidim artmış, ona paralel olarak metabolizmam hızlandığından hızla kilo vermişim, arkasından  tiroidim azalmış; metabolizmam da yavaşladığından hızla kilo almışım.

                  Şimdilerde acaba ilaçlarımın dozunu arttırıp metabolizmamı bu şekilde hızlandırsam da hızlıca kilo versem mi, diye düşünmüyor değilim. Ancak okuduğum kadarıyla zayıflama ilaçlarındaki taktik de zaten buymuş ve bu durummuş ölümcül kılan ilaçları.

                  Şimdi tıpış tıpış diyetisyene gitme vakti….