Tag Archives: Çocuk Kavgası

Erkek Çocukları, Güç ve Şiddet

Erkek çocuklarının doğasında şiddet olduğunu ispat eden en iyi örneklerden biridir Selim. Ne denli uğraşırsanız uğraşın, ne denli başka taraflara kanalize etmeye çalışırşanız çalışın, bir yerde illa ki şiddet duygusu ve güç isteği ortaya çıkıyor. Evde kedi misali olan çocuk  aldığı ilk şiddet ve güç kokusunu  büyülenmişcesine takip ediyor ve bir daha terketmiyor adeta. Komşunun oğlu, eve gelen misafir, rasgele karşısına çıkan bir çizgi film, okul akadaşları  hepsi uyarıcı olabilir bu konuda.

Şiddet duygusundan uzakta tutmaya özen gösterdim Selim’i hep, kendi çapımda. Hiçbir vurucu, kırıcı oyuncak almaya yanaşmadım. Vurabileceği tek şey plastik oyuncak çekicidir
en fazla. Ancak o nasıl  bir şiddet güdüsüdür ki içlerindeki, ilk fırsatta ortaya çıkıveriyor. 2 yaş civarında iken komşunun oğlunda gördüğü silaha dört elle sarıldı adeta. Bir türlü bırakmak istemedi.  Ben de istiyorum, diye diretti ancak komşunun gözünün içine bakarak “Ben böyle bir şeyle oynamanı dahi istemiyorum.” diyemedim, cümleleri eğip bükerek anlatmaya çalıştım bir şeyleri. Belki de iyice soyutlamakla hata ediyorduk, bilemiyorum. Çünkü biz kaçırdıkça bu aptal alet Selim’in gözünde gereksiz yere değerini arttırabilirdi.
Selim’in sevdiği hayvanlar en hep kudretli olanlardır mesela. İflah olmaz dinozorlar ve yenilmez köpekbalıkları. Üstelik alelalede olanlar değil; bu hayvanların da en vahşileri, en yenilmezleridir sözkonusu olan. Dinozorlar içinde T-Rex, köpekbalıkları içinde de Büyük Beyaz Köpekbalığıdır  bahsi geçen, şeksiz, şüphesiz. Yetmezmiş gibi son dönemlerde Megalodon diye bir köpekbalığı türü öğrendik, tarih öncesinde yaşamış olduğu varsayılan dev bir köpekbalığı. Şimdi büyük beyaz köpekbalığı da bir kenara fırlatıldı. Diğer türler figüran oyunculardır Selim için. Bir oyundayız diyelim; “Anne ben bir T-Rex’im. Sen de Stegosaurus ol!” Stegosaurus, dinozorlar içinde en nahifi, en eziği, otçul, avare bir türü işte. Kendi en yenilmez, ben en zavallısı. Ya da “Anne, ben bir Megalodon’ım, sen de Limon Köpekbalığı ol, aaa, ya da Hemşire Köpekbalığı.” Gene en zavallı, köpekbalıkları içinde zararsız sayılabilen türler uygun düşmüştür benim rolüme.

İlter takım tutmaz. Selim’de de böyle bir eğilim yoktur haliyle. Ancak Selim’in dayısı üstün bir gayret içerisindedir; Selim’i Cimbomlu yapma konusunda. Türlü teşvik politikaları ve kuzeni Mirza’nın katkıları ile kabul etti nihayetinde Cimbom’lu olmayı. Selim’i kabüle götüren şey -Cimbom en güçlü takımdır!- cümlesinde saklı idi; -Güç- kelimesinde yani. Bu kelime Selim için uyarıcı etkisi görür. Bir kere takside idik. Fenerbahçe Stadyumu’nun önünden geçiyorduk. Selim’e burasının ne olduğunu anlatıyordum ki futbol takımları konusu açıldı ve şoför de konuşmaya dahil oldu. Selim’in Cimbom’lu olduğunu öğrenen şoför, onu Trabzonsporl’u yapmak için epeyce dil döküyordu. Onu evinden alıp gezdirmeyi, maça götürmeyi, forma, şapka almayı vs. teklif ediyordu. Ancak Selim nuh diyor, peygamber demiyordu. Taa ki Trabzonspor’un şampiyon olup, kupayı aldığını duyana dek. Bu cümleyle birlikte meraktan gözleri açılmış halde bana döndü ve “Ne yani anne, Trabzon en güçlü mü?” diyerek onay bekledi. Ben de onaylayınca, “İnsan bazen takım değiştirebilir dii-mi? Bazen Cimbom, bazen Trabzonlu olabilir dii-mi?” diyerek rotayı değiştirmeye başladı. Bir tek -GÜÇ- kelimesi nelere kadirdi?

Bir arkadaşımın dediği gibi çocuklarımız Türk toplumunda yetişiyor. Bizde bir kavgada geri çekilme güdüsü yok. Bu erkeklikten ödün gibi algılanıyor. Sinik, pasif değerlendiriliyor biri böyle davranırsa.Çocuklarımızı bu toplumdan soyutlamak olası değilse biraz da gidişata uygun davranmak gerek. Mi? bilmiyorum.

Selim’in anneannesi bir süreliğine İstanbul’da. Dolayısı ile gelenler gidenler ve onların çocukları ile yoğun günler geçiriyor Selim de. Kimi zaman büyüklerden yana sıkıntı çektiği ve hırpalandığı da oluyor. Böylesi durumlardan sonra bir gün İlter’le tartışmaya başladık. Ona Selim’e kavga etmeyi neden öğretmediğini, oyun esnasında en azından kendini savunmayı öğretmesi gerektiğini söyledim. Olmazsa karate derslerine katılmalıydı. Zira karate kendini savunma tekniği idi. İlter’se şiddetle karşı çıktı bu düşünceye. Ona göre Selim aklını kullanmalı ve kavga ortamlarından uzak durmalıydı. En son “Biz Selim’e kendini savunmayı hatta karateyi öğrettik diyelim, bir başkası da çocuğuna kavgada bıçak çekmeyi öğretirse ve bu kişi ile Selim karşı karşıya gelirse, o zaman n’apcaksın?” dediğinde içim kıyıldı, nutkum tutuldu ve nefesim kesildi. Cevap bile veremeyecek duruma geldim.

Gene de sorguluyorum bu hali. Bir köşede tutulmak kaydıyla bir savunma tekniği, ya da karate ya da her neyse öğretilmeliydi bence. Ama işin handikabı; ya bu öğrendiği teknikte başarı kazanır ve bu ona aşırı bir güven yüklerse? Ya kendi kavgaya tutuşmazsa da birileri gelip sataşsa ve o da bu özgüvenle geri çekilmeyi değil de savunma derken saldırmayı da göze alırsa ? Ve karşısındaki de belalı, gözü karamış biri olursa? İyisi mi Run Lola Run misali Kaç Selim Kaç! taktiği dayatılmalı.

Advertisements

Biricik Evlat

Her ebeveynin kendi çocuğu kendileri için biriciktir, eşsizdir, en kıymetlisidir. Her aklı başında ebeveyn bilir ki bu her bir anna-baba için geçerlidir. Ve gene her aklı başında ebeveyn bilir ki kim olursa olsun, insana kendi çocuğundan değerli değildir asla ve kat’a. Kendi çocuğu aslolandır insanın en evvela. Yeğenler, kuzenler, eş, dost çocukları vs. sonradan gelir. Her kim ki “Benim çocuğum her zaman, her yerde herkesin çocuğundan öndedir ve herkesçe daha çok sevilir, sevilmelidir!” saçmasına inanıyorsa gaflettedir, dalalettedir, şuursuzluğun dibindedir. Dilerim silkinir!

Selim benim kıymetlimdir, değerlimdir, canımdır, cananımdır. Benim için kimse onun dengi ya da benzeri değildir. Bir başkası Selim’den daha önemli değildir, bir başkası Selim’den daha çok sevilir değildir benim için, olamaz da.   Kerim’den başka… Ama yalnızca benim için, İlter için geçerlidir bu. Kimsenin benim çocuğumu, kendi çocuğundan fazla sevmesi gibi bir beklentim de mevcut değildir. Zira herkesin çocuğu kendine özeldir. Aksini söyleyen, “Başkasının çocuğunu da kendi çocuğum gibi seviyorum.”, diyenler elbette ki samimi değildir.Ve benim için dikkate değer de değildir.

Çok sevdiğiniz birinin çocuğu ile sizin çocuğunuz kavgaya tutuşsa ilk kime cız eder içiniz? “A, yapma, etme çocuğum!” dersiniz, dengelemeye çalışırsınız içinizden hislerinizi ve kendinizi, hakkaniyetli olmaya gayret ederken gene de içiniz evladınıza titrer, değil mi? Çok açık bir haksızlık yapıyorsa kızarsınız elbette, iki tarafta eşit derecede haklı ise kendi çocuğunuza kayar ibreniz, haksızlığa uğramış ise tamamen kendi evladınızı kollamak istersiniz. Üstelik haklı ve hakkını arıyorsa ve açık bir şekilde karşıdaki çocuk şımarıklık, hasetlik, kıskançlık ya da haksızlık ediyorsa çok daha karmaşıklaşır durum. “Hadi leyn! çekil şurdan bakiim, ver şu oyuncağı da!” demek istersiniz, istersiniz de makul davranmak zorundasınızdır, malum annesiniz. Hem de çocuğum bana dayanmasın, kendini korumasını da bilsin istersiniz, çok da araya girmek istemezsiniz.

Selim sinsi değildir asla. Ne varsa dile döker, ne yaparsa ortada yapar. Kendisinden yaşça büyük biriyle de , yaşça küçük biriyle de kavgaya tutuşsa aklı başında davranılması beklenen hep Selim olur. Nedense hep böyledir bu, kanunmuşcasına herkesçe uygulanır. Başlarda İlter’le acemiliğimizden ve mahçubiyetimizden koruyup kollayamadık Selim’i yeterince. Anında müdahale edemedik. Bizim bu budalaca tavrımızdan cesaret aldı insanlar, kimbilir? Oysa şimdi görüyorum ki, başkaları evlatlarını korumak için aslan kesiliyorken biz pısırık kedi misali durmuşuz öylece. Aslan kesilen Selim’miş sadece. Cesur Yüreğim benim.

Klişe bir söz vardır hani; “Siz kendinize ne kadar değer verirseniz karşınızdakiler de size o derecede değer verir.” Benim için havada kalan bu sözler ancak bu yaşımda yerli yerine oturdu. Bu sözü Selim’e uyarladığımda kavrayışa geçtim, somut bir şeyler canlandı gözümde. “Siz kendi çocuğunuza ne kadar kıymet verirseniz ve saygı duyarsanız, karşınızdakiler de o kadar saygı duyar, o kadar kıymet verir.” Tecrübe ettim.  Şimdi  anlıyorum ki; başkalarının yanında dikkatli olmalıymış insan. Keşke evde de yapmasak ancak dışarda bilhassa çocuğa kızmamalı, hırpalamamalı. Çünkü insanlar aç köpekler misali pusuda bekliyor sanki. Siz çocuğunuza bağırdınız diyelim, hop, bir bakıyorsunuz ki etrafınızdakiler de hoyrat davranır olmuş çocuğunuza. Öyle ki anne, babanın yanında bile dikkatli olmalı. Çünkü benim gördüğüm İlter ne zaman benden kötü bir davranış görse, hiç esirgemeden uygulamaya başlıyor. Ne yapmalı, ne etmeli ama başkasının yanında makul davranmalı çocuğa. Kızmak şartsa ve engellenemeyen bir dürtü halinde ise de ölçüsünde ve saygıyla yapmalı, seviyesizleşmemeli! Aksi takdirde, aynı seviyesizliğin önce çocuğunuza ve sonra onun üzerinden size geri döndüğünü görür, çok üzülürsünüz. Bir de alışkanlık haline gelirse bu berbat durum, siz de çocuğunuz da kalıverirsiniz öylece, kıymetsiz. Üstelik karşınızdaki en sidikli insan bile olsa, havalara girip ezmeye kalkar sizi ve çocuğunuzu ki, en acısı da budur.
Hiddetimin sebebine gelince; Bir kaç gün önce çoluk çocuklu toplandık. Selim dört gözle bu buluşmayı bekliyordu. Kalabalığa görünce heyecandan ve sevincinden kendini kaybeden oğlum gene çığrından çıktı.  İnsanların hal hatır sormalarına “ha-hu-dıkş!” efektleri ve el kol hareketleri ile karşılık veriyor, kimseyi dinlemiyor ve nerden edindiği bilmediğim bir şekilde ortalığa tükürüyordu. Ben de kontrolümü kaybedip herkesin içinde çekiştirerek başka odalara çektim Selim’i ve arkadaşlarının yanında azarladım boyuna.  Bir ara Kerim’i uyutmak için başka odaya geçmiştim. O sıralarda Serkan ile kavgaya tutuştular, bağırış çağırış. Nasıl olsa birileri müdahale eder dedim ama büyük hata!!! Serkan’ın annesi, babası, ağbisi, kız kardeşi orada, Selim tek başına.. her zamanki gibi.. En son birbirlerine girdiler. Önce Serkan sonra bizimki vurdu. Derken Serkan delirdi -döveceğim  de döveceğim!- diye, bir diğer arkadaşım da tutmaya çalışıyor Serkan’ı.  Güçlüdür Serkan, Selim’den de 2 yaş büyüktür. Aile de gık-ını çıkarmıyor ve Serkan’ın bir an önce arkadaşımdan kurtulup Selim’i parçalamasını izlemek için can atıyorlardı adeta. Hatta öyle ki bir ara -bırakın çocuğu, tutmayın!- diyecek kadar şuurlarını kaybettiklerini işittim olduğum yerden. Selim’in o sıradaki pozisyonunu hayal ederken içim dağlanıyor. Orada tek başına, direniyor gene de. Ne anne var yanında, ne baba sırtını dayayabileceği. En son avazı çıktığı kadar bağırdı ve ben nihayet Kerim’i bırakıp bir kenara, Selim’i almaya gittim odaya. O da ağlayarak geldi yanıma sesimi duyunca. Anlatmak istiyor ama hıçkırıklara boğuluyordu. “Yanıma gel, gitme bir daha.” diyebildim sadece. Hıçkırıklarla, anlatmaya uğraşıyordu: “Bana haksızlık yaptı anne Serkan, oyuncağımı aldı, kıracağım, dedi. Ben de istedim ondan, vermedi… ” diye bölünerek anlatmaya çabalıyordu.. Olaya şahit olamamıştım, Selim’den dinleyince haklı görünüyordu, ama derdim onun haklılığı da değildi. Derdim yöntemdi. Serkan ailesinin biriciği, kıymetlisi, her söyleneni koşulsuz yerine getirileni olabilirdi ama göz ardı ettikleri şey, bu sadece ve sadece kendileri için geçerliydi. Benim için ya da bir başkası için geçerli değildi bu, olamazdı da. Serkan’ı ne kadar seversem seveyim, benim için aslolan kendi evladımdı elbette. Selim’e boyuna kızıyor olmamdan ve ona hoyratça davranmamdan aldıkları cesaretle böyle şuursuz davramışlardı belli ki. Oysa ben ne kadar kızarsam kızayım Selim’e bu başkalarının da aynı şeyleri yapabileceklerine göz yumacağım manasına gelmez. Şimdilik budalaca göz yummuş olsam bile… Senin çocuğun sana, benim çocuğum bana kıymetlidir. Senin çocuğun kral, benim ki sokak çöplüğü değildir!!