Monthly Archives: January 2011

Hür Kadın!

Kayıp Balık Nemo‘da bir sahne vardı. Dory ile Marlin, denizin en dip ve zifiri karanlık bölgesinde Fener Balığı ile karşılaşırlar. Korkunç ve oldukça vahşi olan bu balığa yem olmamak, devasa dişlerinden kaçabilmek adına uzunca bir mücadeleye girişirler. Ve nihayetinde Marlin’in son hamlesiyle Fener Balığını etkisiz hale getirmeyi başarırlar. Ardından, o pür ciddiyet baba balık birden cıvıtır ve şu şarkıyı söyler: ‘I did it! I did it! Oh yeah yeah yeah!’* Dün dilime dolanan şarkı tam da buydu işte.  Gene iş başındaydı Şarkılar & Duygular tezim vesselam. 
Yaptım! Kısmen de olsa başardım. Tez canlılığım olmasa tümden muvaffak da olabilirdim ama olsun bin şükür! Sabahın ilk saatleriydi. Bir tek Kerim uyanıktı. Kahvaltısını yaptırdım ve İlter’in yanına bıraktım. Yüzümü derinlemesine yıkadım, dişlerimi fırçaladım. Uykusuzluğun ve bakımsızlığın getirdiği daimi solgunluğuma ve geçmeyen lekelerime bir nebze iyi gelsin diye hafif makyaj yaptım. Bir fondöten, bir allık  esasında. Aylardan beri ilk kez hatta. Bu halle zombi olmaktan çıkamadım ama gene de ilk halimden daha iyi olma ihtimaline kapıldım. İçi nerdeyse tamemen boş  ve bu haliyle çok hoş hissettiğim çantama bir kitap attım. Moskova’dan aldığım soğuk geçirmeyen paltomu  giydim. Ve çantamı çapraz asıp, yoğun uykusuzluğuma, halsizliğime, yorgunluğuma rağmen evin karmaşasına dahil olmadan kendimi dışarıya attım. Çocukları Yaradan’a ve babalarına emanet ederek. Kalınca cüssemin izin verdiği ölçüde, kuşlar gibi sekerek.  Deniz kokusuyla çifte kavrulmuş taze sabah havasını içime çekerek, kokunun geri getirdiği yıllar öncesine gidip gidip gelerek.
Dolmuşa bindim. Telaşsız. Öne oturdum. Bir ara emniyet kemerini takmaya davrandım, sonra toparlandım. Mutluydum. İçimde ehi-ehi diyen sesler dansediyordu. Dolmuştan indim, son durağı değişmiş bulunca panikleyip ters yöne gittiysem de karşımda Eminönü İskelesi’ni buldum ve vapura doğru uçtum adeta. Ayak altına oturma mecburiyetim olmadığından, alabildiğine hür olduğumdan üst kata çıktım, hem de dışarıya oturdum. O güne dek hiç yapmadığım bir şey yaptım ve bir de çay aldım. Hava soğuktu, bazen yağmur çiseliyordu ancak şükürler olsun ki paltomdan içeri soğuk sızmıyordu. Deniz petrol yeşili idi yer yer dalgaların beyazı ile kesilmiş halde. Hava tertemizdi. Martılar beklemede idi belki bir simidi, nitekim bekleyenleri de geldi. Bir bayan iki simidini elleriyle yedirdi. Ve İstanbul şahane idi. Hem duru, hem girift güzelliği  ile  sermişti önüme kendini. Öyle ki içimden bir kaç mısra akıttım, yanıma kalem almadığıma kahrederek, sözleri beynime kazımaya çalışarak. Lakin bir kısmını unuttum. Sanırım şöyleydi;

Ey Şehr-i İstanbul!
Yok bir eşin, ne de benzerin.
Alem-i cihana sığmaz güzelliğin.
Ey Şehr-i İstanbul!
Nereye gitsem peşimi bırakmaz düşlerin.
Bir yanım hep sana dönük, özlemini çekerim.
Ey Şehr-i İstanbul! Ne güzelsin!

Eminönü’ne geldim. Biraz yalpalayarak, ismine tezat hiç de kendimden emin olmayarak. Değil mi ki, bir keçe sevdası uğruna düştüm yollara, o halde varmalı sonuca deyip Filiz’in tarifine uydum ve  Kuru Kahveci Mehmet Efendi’den yukarıya çıktım. Lakin dediği hanın ismini unuttum. Döndüm, döndüm, döndüm. Biliyordum, keçe bahane idi, aslolan hür olmaktı lakin amaçsız bir leyla gibi dolanmak da bana göre değildi. Bir sokaktan iki kere geçince üçüncüye çekinirim ben. Perişanlığımla dikkat çekmeyi sevmem hem. Derken kendimi rahat bıraktım, önce çıtır bir simit aldım elime ve keyifle birer parça atarak ağza seyre koyuldum.  Takılara daldım derken, küpeler, yüzükler  aldım.  Hem de pek ucuza, şaşırdım. Biraz daha seyre daldım, arada keçe bulur muyum diye bakındım. Derken battaniye gördüm ve abartıp üçer tane aldım ve o noktada gezimi sonlandırdım şuursuzca. Sözümona daha Beyoğlu’na çıkacaktım, Pera’da Çarlık Rusyası’ndan Sahneler Sergisi’ne bakacaktım. İstiklal’le hasbihal edecektim, hal hatır soracaktım. Lakin istemeye istemeye geri dönmek gerekti. Kapalıçarşı’da da bir kaç tur attım. Elimdeki ağırlığa bir kaç kilo daha kattım. Ve çaresizce vapura yollandım. 
Gene üst kata çıktım. Dışarıya. Bu kez soğudum. Ve bir baş dönmesi, göz kararması ile koltuğa zor oturdum. Sonra dedim kendi kendime -Burda bayılıp gitsen, haberi olmaz kimsenin, nitekim olacağım diye hür kadın, niyazi olmayasın!- gene de pes etmedim. Ufak bir titremeyle oturmaya devam ettim. Sessizdi İstanbul. Derken telefonum çaldı, sessizlik ve büyü bozuldu. Hür kadın sıyırıp  atıp bir kenara hür kanatlarını geçirdi üzerine telaşlı anneliğin paçavra kılığını. Telefona nerdeyse bakmadan açtım, kesin İlter’dir ve çocuklarla ilgili bir şey diyecektir, diyerek. Titreyerek -alo, dedim;
-Mümine? Karşımdaki ses bir bayan sesiydi, bana yabancıydı, bocalamıştım. Son derece kaba bir sesle, yaban öküzü böğürmesiyle cevap verdim:
-Evet? 
-Mümine, ben Sibel. Kimdi Sibel, neciydi, niye beni aramıştı, bu ses kimdi, İlter nerdeydi, Selim, Kerim niceydi diye iyice karıştım.
-Hangi Sibel?
-Hö! Sibeeeeeeel! Evet, nihayet anlamıştım kim olduğunu. Arayan Tibet’imin Sibel’iydi lakin benim yaban öküzlüğünden geçişim kolay olmamıştı. Bu sırada Sibel’in sesi gidip gelince inince aramak üzere telefonu kapadım. Aslında Turkcell imdada yetişmişti nitekim bu ara bana iyi geldi. Yaban öküzlüğünden insanlığa geçişimi sağlamak için ince bir ayar niteliğindeydi. Bu ana kadar bitmesini istemediğim vapur sefasının bir an önce bitmesini ve karaya ayak basar basmaz telefonu elime alıp durumu açıklamayı arzulamıştım. Heyecanlıydım. Çünkü Blogcu arkadaşlarıımdan biriyle ilk defa yazının dışına çıkan bir temas yaşamıştım. 
Vapurdan indim. Sibel’imi derhal aradım. Bilmiyorum durumu kurtarabildim mi ama, en azından daha insancıldım.
Eve geldim. Elim kolum dolu, bir de ahaliye simit ve pasta aldım. Çocuklar beni görünce solgun yüzleri gül gibi açtı. Hele ki hediyelerini verince Selim defalarca boynuma sarıldı, teşekkürler etti.  Çocukların yemeklerini hazırlama telaşına girdim. Ve nihayet bu sıkıcı fasıldan kurtuldum. Lakin daha fazla ayakta duracak takatim kalmadı, 3 saatlik uykuyla günü kotaramayacağımı fakedince kendimi uykuya bıraktım. İlter Kerim’i uyuttu. Selim’e de sinema filmi açtı. Ve ben gönül rahatlıyla uyudum. İlter’e gelince kendini hemen dışarıya hatta Eminönü’ne attı. Nitekim onun en sevdiği mekanlardan biridir Eminönü ve benim gitmem onun içini geçirmiştir bilirim. Gitmese hasta olabilirdi. Daha kötüsü bizi hasta edebilirdi.
Uykunun derinliklerinde iken devamlı çalan bir telefon vardı, rüya sandığım. Uyku ile uyanıklık arasında uzunca süre duyduğum. Selim’in -anneeee telefooon!- sesiyle uyandım. Ancak hala olayın şuurunda değildim ve gene yaban öküzü gibi açtım. 
-Ben B.nin babasıyım. Kargonuzu göndermek istiyorum ama adres yetersiz diyorlar, diyen bir erkek sesiyle karşılaştım. Hem telefonu çok geç açmıştım, hem de kesinlikle bahsi geçen konu neydi anlamamıştım. Gece 3 saatlik kesik uykunun ardından yığıldığım bu uykudan besbelli çıkamamıştım. Toparlanmaya uğraştım. Adresi tekrarladım, bir iki tarif ekledim. Ve telefonu kapattık. Anladım ki: Pratik Anne’mden satın aldığım DVD’ler için aranmıştım. Hem de babası tarafından. Mahçup olmuştum.
Hür Kadın, kendine gelemedi o günün akşamına kadar velhasıl. Bu kadar özgürlük açık hava sersemletmişti açıkcası. Ve bu durumdan çıkmanın yolu rutine dönmekten geçiyordu, aldı eline süpürgeyi paspası. Ne zamanki işe koyuldu gerçeğe döndü ve Deli Ana oldu.

Gecesinde İlter’in ifadesiyle farkına vardım ki açılmışım, suskunluğum geçmiş, devamlı konuşmuşum. Eskisi gibi. Hatta biraz şımarmışım. Yüzümdeki soğuğun oluşturduğu yanık izleriyle bile mutluymuşum. Nerdeyse fotokopiyle ile çoğaltılmış izlenimi veren günlerin ardından, olağanüstü bir gün yaşamışım.

—————————————————————————————————————–

*Bu filmin dvd-sini Rusya’dan almıştım, dolayısıyla ingilizcesine aşinayım. Şarkı ordan kalma.

Mutlu Bir Çocukluk Geçirdim, Diyebilmek!

Bir kaç yıl önce gazetenin birinde, hiç bilmediğim birine ait bir röportaja rastladım. Başlıktı ilgimi çeken: MUTLU BİR ÇOCUKLUK GEÇİRDİM! Durakaldım öylece. Muhtemeldir ki, içinde bu cümle geçmese, üstünde bile durmayacaktım bu yazının. Benim için çok önem arz eden bu  cümle hatrına röportajı baştan sona dek dikkatlice okudum ve heyecanla  mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilmenin ipuçlarını aradım. Tatmin edici bir sonuca ulaşamadım ama o günden bu yana hep düşündüm, nedir bu cümleyi sarfetmenin sırrı diye.

Kalabalık bir ailede büyüdüm. Ablalarım ve ağbilerim ile. Evin en küçüğüydüm, en sevileni ve de. Dahası kalabalık ve herkesin birbiriyle ahbap olduğu bir mahallede büyüdüm. Bir evde dolma pişirilse (dolmanın özel olması hasebiyle) yandaki tüm komşulara dağıtıllırdı. Koku hakkı, kul hakkının sayıldığı yani. Bir yerde düğün de  olsa,  cenaze de olsa tümden gidilirdi. Kışlık erzakları topluca yapan, yardıma ihtiyacı olana şeksiz şüphesiz  koşturan komşuların  halihazırda olduğu, yalnız yaşamanın da, yaşlanmanın sözkonusu olmadığı, çocukların bir kuru ekmek üstüne sürülen salçayla öğün geçirdikleri ve büyük beklentileri olmadığı,  okul için asla baskı görmedikleri, sokağın tadını çıkardıkları bir yerdi vesselam.

Mahallede pek çok arkadaşım vardı, hatta okulda en yakın  arkadaşım kiracımız bile olmuştu. Hatta ve hatta ortak bir avlumuz vardı onlarla, sokağa çıkmaya bile hacet yoktu. En yakın arkadaşım yanıbaşımdaydı. Okulda öğretmenimin, evde ailemin gözbebeği idim. Çok güzel, aynı zamanda çok da zeki bir çocuktum. Sadece oldukça utangaç ve biraz soğuktum. Bu tabloya bakınca mutlu bir çocukluk geçirmiş olmam gerekir değil mi? Maalesef değil! Mutlu bir çocukluk geçirmedim ben. Oldukça travmatik bir çocukluktu geçirdiğim. Bu sebeple; -mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilme konusunda ehil değilim. Ve çocuklarım olduğundan beri hep bu yönde düşündüm, bazen birilerine sordum, bazen araştırdım. Neticeye ulaşamadım velhasıl.
Çocuklarımı yetiştirirken baz aldığım tek şey onların mutluluğudur aslında. Her ne kadar büyük oranda sapsam da bu düşüncemden, tersi yönde hareket etsem de çoğunlukla, benim için asli olan budur! Belki de hedefim çok büyük. Sapıtmalarım da, kendimi yerden yere vurmalarım da, anneliğimin şu anki halimi bir türlü kabullenemeyişim de, devamlı kendimle kavga edişim de bundan, kim bilir? Belki bu sebeple yetersiz ve eksik görüyorum da kendimi, hepten geriliyor ve tersi istikamette yol alıyorum. Belki bu yüzden tezatlar içinde boğuluyor, kısır döngüden çıkamıyorum. Sanırım mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilmek benim için büyük bir ütopya olduğundan bu cümleyi sarf etmeyi büyük şartlanmalara bağlamışım. Ve her ne yaparsam yapayım tatmin olamamışım, nafile yere daha daha daha-lara ulaşmaya çabalamışım. Yetemeyince de bocalamış ve saçmalamışım bolca.
Hiç bağırmayan, sonsuz müşfik (annem tam da böyleydi) ama aynı zamanda çok ilgili, bol faaliyetli, hem de maharetli bir anne olmalıydım. Evet olsam harika olurdu, ama değilim. Bilakis müşfikken bir anda buz kesen bir tabiatım var, haliyle tutarsızım. Hem çocuklarıma, hem de özgürlüğüme çok düşkünüm bu da bir başka tezatım. Ama buyum, ben buyum!!! En evvela kendime bunu kabul ettirmem lazım. Kim bilir çocuklar kabullendi durumu da, kabullenmeyen bir ben kalmışım. Gözlemlediğim kadarıyla Selim benimle yaşamaya alışmış hatta zaaflarımı farketmiş, çareler üretmişe benziyor nitekim.
Hedef küçültmem gerek. Yahut mutluluğu gereğinden ziyade abartmamam gerek. Belki mutlu bir çocukluk geçirdim diyebilmenin sırrı; küçük ayrıntılardadır. Belki bir sıcak gülüş, yürekten bir sarılma, bir oyuncakla  çoğalan sevincine ortak olma, akşamları huzurla kitap okuma, zorlama ve riya olmadan onunla oyuna oturma, seve seve onunla vakit geçirme, bir dilim kek ve bir bardak sütle sürpriz yapma, ya da evde sinema keyfi yaparken patlamış mısırla karşısına çıkma kısacası çocukluk deyince aklına yer edecek sıcak bir an yaratmadır mutluluk. Belki kuralları dayatmadan ziyade hislerine dokunmaktır mutluluk. Çocukluğunu yaşatmaktır belki de. Ya da çocukluğunu iyi anımsatacak bir ritüel oluşturmaktır. Çocuklar süreklilik arz eden şeyleri sever çünkü. Selim 5 olmak üzere bir kaç gün sonra. Belki de kişiliği şekillendirenin 5 yaş öncesi olduğunu söyleyenler yanılmıştır, belki asli olan bundan sonrasıdır ve ben geç kalmamışımdır. Hem şuuraltını bilmem ama şuurüstü 5 yaş sonrasını hatırlamaz mıydı? O halde yeisi bir kenara komalı ve ümitvar olmalı.
Minik ama somut adımlar atmalı dediğim anda aklıma ilkin şu geldi*: Madem koku hafızası en kuvvetli. Madem çocuklar sever ritüeli. O halde vakit kaybetmemeli ve derhal işe girişmeli. Bir pazar günü mesela mis gibi kokan bir kek yapmayı aile geleneği haline getirmeli. Yahut muffin. Yahut suffle. Güzel kokan, can alıcı ne varsa. Evde olacağımız her pazar, fırından yayılan enfes çikolata ve vanilya kokusu tüm evi dolaşmalı, ahalinin burnuna huzuru getirmeli. Ve çocuklar büyüdüklerinde o kokuyu her duyumsadıklarında geriye gitmeli, giderken de iyi hissetmeli ve -mutlu bir çocukluk geçirdim-demeli.

———————————————————————————————————————–

Bu sebeple: başarılı bir kek, sufle yahut muffin tarifi arıyorum. Bilen varsa rica ediyorum beni bilgilendiriniz. Tüm beceriksizliğime rağmen yılmadan çabalamak ve muvaffakiyete ulaşmak istiyorum.

Bir de mutlu bir çocukluk geçirdim diyenlerin el kaldırmasını ve isterlerse şayet bunun sırrını anlatmalarını rica ediyorum. Çok merak ediyorum zira. Ve bu yorumlardan yola çıkarak bir takım tez çalışması yapmak istiyorum.

———————————————————————————————————————–
Krep Kokusu ve Funda‘dan esinlenerek. Ve enfes yemekler yapan Gülom’un ışıklı evinin mis gibi koktuğunu hayal ederek. Ve Şeyma‘mın huzur dolu sofralarından huzura giden küçük bir yol açmayı umarak..

Kolay Psikanaliz & Zor Terapi

Bir Eminönü sevdası peydahlandı ya bende son günlerde. Keçe alacağım hevesiyle. Gidip çarşılarında kaybolmak isteği sardı beni alabildiğine. Keçe bahane. Lakin yalnız olmak var serde. Tek başına. Hasret kaldığım biçimde. Peşimde -La havle- çeken bir koca olmadan, Selim’in-kakam geldi- lafını duymadan, dahası her an o lafı duyma korkusu olmadan,  bebek arabası ile sıkış tıkış yalpalamadan, çantayı, arabayı, çocukların üstünü başını toplamak zorunda kalmadan, Kerim ağlamadan, Selim’in -Ben çok yoruldum, Kerim’i kaldırın, arabasına ben oturacağım- sızlanmalarını duymadan, İlter’in surat asması  ve oflayıp puflaması olmadan, -Daha çok var mı alacağın?- demeden,  ya da her an bu cümleyi duyma gerginliğini yaşamadan, elim ayağım birbirine dolanmadan, neyi nasıl alacağımı şaşırmadan, telaşla lüzumlu lüzumsuz şeyleri sepete doldurmadan, onun yerine makul ve  mantıklı davranıp sadece ihtiyacım olanları alarak, seçerek, eleyerek, kıyaslayarak, bir dükkandan diğerine rahatça geçerek, kuşlar gibi sekerek, özgürce gezinerek, istersem vapura, istersem otobüse binerek, başıboş bir kağıt parçası gibi oradan oraya savrularak gezmek de gezmek istiyorum bu günlerde.
Hatta daha da ileri giderek bir tam gün bağımsızlık ilan etmek istiyorum. Eminönü’nden Beyoğlu’na çıkmak istiyorum tünelden. Kış güneşinin aydınlattığı o meydanda havayı içime çekmek istiyorum. Bir süre öylece durup bu ferah, bu aydınlık manzarayı fotoğraflamak istiyorum zihnimde ve buradan kopmak istemesem de gene de yürümeye koyulmak istiyorum. Henüz keşfedilmediği zamanlarda kahrımızı çokca çeken Asmalımescit’e,  envai çeşit giysi arasında saatlerimi geçirdiğim Terkos Pasajı’na, şimdilerde yerinde olmayan ancak bir zamanlar İstiklal caddesi’ni tepeden çokca temaşa ettiğim balkonuyla Baraka’ya,  Atlas Pasajı’na,  midye tava ve kokoreç  yediğimiz Balık Pazarı’na, Hayal Kahvesi’ne, Ağa Camii’ne, Yaz Şenliği kapsamında doyumsuz filmlerine gittiğim Beyoğlu Sineması’na, buluşma noktamız haline gelen Fitaş’a, Mephisto’ya, Festivallerde uğrak yerim Emek Sineması’na ve nerdeyse her karesinde bir anı biriktirmiş olduğum  İstiklal Caddesi’ne selam göndermek ve selam almak istiyorum. Nerdesin ey eski dost, diye karşılasınlar beni istiyorum. Benim duyduğum özleme, geçmişin geri getirilmezliğine duyduğum burukluk ve hüzne yanısıra içimden taşan çocuksu sevince ortak olsunlar istiyorum.

Anılarımda biriken İstiklal’le zor da olsa vedalaşıp yola devam etmek istiyorum. Gümüşsuyu’na yönelip dolmuşa binmek ve yıllarımı geçirdiğim Beşiktaş’a inmek istiyorum. Kitabevlerinde vakit geçirip, biraz da çarşısına karışmak istiyorum. Hala Beşiktaş’ta olan arkadaşlarımı, bilhassa gülen yüzüne hayran kaldığım Ender’imi arayıp Akaretler’de bir cafede buluşmak istiyorum. Onunla görüşmenin bana yüklediği sevinçle ayrılmak istiyorum cafeden. Bir zamanlar Maçka’daki eve varmak için defalarca inip çıktığmız Akaret’lerden inerken -ne günlerdi- diye iç geçirmek istiyorum. Sonra inip iskeleye vapura binmek ve soğuğa aldırmayıp dışardaki buz gibi havayı içime çekmek istiyorum. Denizden gelen sert ve soğuk rüzgarın üzerimde gezinmesini, ruhumu yenilemesini ve temizlemesini istiyorum. Sert bir tokat gibi beni kendime getirmesini ve iyileştirmesini istiyorum. Zincirle bağlanmış vahşi bir köpek gibi kuduran özgür ruhumu ehlileştirsin istiyorum.

İstediğim zor şeyler değil biliyorum. Hatta çoğu insan için -aman canım, hepi topu bu mu- diyeceği türden isteklerim. Ama nedendir bilmem, ki kısmen biliyorum, gerçekleştiremediğim ve gerçekleştiremedikçe içimdeki bağlı, azgın köpeğin daha da kudurduğunu ve bana rahat vermediğini biliyorum. Ve bu kabalığın aksine ince bir kırılma da yaşıyorum.

Geçenlerde Ey Özgürlük! yazımda “Ansızın söylenen şarkılar & Bastırılmış duygular” tezimden bahsetmiştim ya. İşte bunu destekleyen bir olay daha oldu bugünlerde. Eminönü’ne gitmeye niyetlendim. İlter de hazırladı kendini. Lakin o gün hastalandı. Belki de korkusundan hastalık kaptı kim bilir. Gidemedim. Ve o gün temizliğe giriştim. Yerleri paspaslarken kakılmış misali şu şarkıyı söylemekte idim: Çal kanunum çal* Lakin  söylediğim  nakaratın can alıcılığına dikkati çekmek isterim: Gülmedi bahtım yine! 

Bu şarkıyı yıllar var ki ne duydum, ne de söyledim. Ama öyle bir denk geldi ki hayret ettim. Derin psikanalizlere girmeye hacet yok görüldüğü gibi, sorun belli, tedavi, terapi de belli. Bahtına söylenen tiplerden değilim. Lakin İlter hastalandı, Yurt dışına çıktı, çocuklar hastalandı ve benim maceram hayallerde kaldı. Bir basit terapi zora dönüştü vesselam.

Buyrun izleyin!

——————————————————————————————————————
*Bu vesileyle çocukluğuma da gittim. Ve Klasik Türk müziğinin inceliğine, derinliğine bir kez daha uyandım böylece. Ne güzeldi eski şarkılar! Yıldırım Gürses ne de güzeldir sesin.

BilimSelim – Mono Diyaloglar

Hastalık adı gibi, keçi gibi hatta katır gibi yapıştı gitti yakamıza. Kerim sıfırdan hastalandı dün gece. Gece yarısından sonra sürekli ağlamayla geçti saatler. Keyfim yok. Zaten uykusuzluk bile başlı başına keyifsizlik sebebi değil midir? Bu sıkıcı atmosferde, bu gölgeli günde, dumanlı başımla adam akıllı birşeyler yazmak ne mümkün! Güzel ve ferah şeyler vardı bekleyen taslaklarımda, bekleyedursunlar daha. En iyisi Selim’e kulak vermeli.
Oyun ablasıyla oyundalar. Bir yandan devamlı konuşuyor Selim. Gene alakalı alakasız, ne gelirse zihne, onu döküyor dile. 
Selim: Dişi aslanların yelesi olmaz. Erkek aslanların olur. Yavru erkeklerin de olmaz, yetişkin olunca çıkar yeleleri.
Abla: Hayır, kaplanların yelesi olmaz. Aslanların olur. 
Selim hiçbir itiraza da, kabule de yanaşmıyor. Sessizliğe bürünüyor ve konu kapanıyor.

Boyama yapıyorlar; renkleri karıştırıp yeni renkler oluşturmaktan dem vuruyor ve ekliyor:
Selim: Mavi neyle elde ediliyor? 
Abla: Sarı ile yeşilden. Deneyelim istersen… (Bu sırada ben müdahale etmemek için can çekişiyorum ve kısmen ediyorum da)
Selim: Olmadı. Mavi, kırmızı ve sarı ana renktir, diyor ve konuyu kapatıyor gene.

Selim: Orka’lar denizlerin en vahşi yaratıklarıdır. Onlara Katil balina da denir.

Abla: Ton balığı sever misin? Onların diğer adı da Orkinos’tur. Selim ilk kez duyduğu bu isimle coşar ve heyecanla atılır;
-A, ben bunu bilmiyordum. Teşekkür ederim bana bu bilgiyi öğrettiğin için. Peki bunu sana öğretmenin mi öğretti okulda?
Bu üç farklı örneğe yaklaşımından anlıyorum ki; suskunluğu özgüveninden geliyor, bilgisinden emin ve asla caymıyor sadece tartışmaya girmiyor. Bilmediği bir şeyi duyduğunda ise hakkını veriyor bilginin. Ben ise boşuna müdahale edip-etmeme stresini yaşıyorum. Yanlış bilgi edinmemesi adına. Halbuki o kendini kollamayı benim ona yapacağımdan daha iyi ve daha zarif yapıyor.

Yanısıra -Bana tüm bildiklerimi annem öğretti, annem çok bilge birisidir!- dedi oyun ablasına geçenlerde.  Egom hemen havalara girdiyse de bol dürtülü iç sesim derhal devreye girdi.  -Marifet sende değildir-!

 Caillou izliyor gene. 1 Nisan şakasının olduğu bölüm. Baba anneye şaka yapıyor ve anne -intikamımı alacağım-diyor. Derhal bana dönüyor Selim;
-Annesi şaka yapıyor değil mi anne? İntikam kötü bir şeydir. Böyle hırs gibi kötü bir şeydir. 
Anlıyorum ki Caillou onun için öyle özel, öyle kıymetli bir yerde ki, kötü bir duyguyu dahi yakıştıramıyor filme.

Geçenlerde de teyzesine kitap okuyordu. Daha doğrusu resimlerden yola çıkarak bilgi veriyordu. Her sayfaya muhakkak ya bir hikaye ya da bir soru buluyor, cevap beklemeden kendi sorusunu kendi cevaplıyordu. Bir iskelet çizimi gördü; bu iskeleti neden gülümserken çizmişler ki? diye sordu mesela, ardından ara vermeden devam etti; -Hı, anladım, bu bir çocuk kitabı olduğu için böyle çizmişler dedi ve aralıksız devam etti kitaba.  Yerçekiminden giriyor, atmosferden çıkıyordu öyle ki. Teyzesi dinledi dinledi, derken dayanamayıp  -Sen bunları nerden öğrendin?- dedi. Pek ciddileşerek cevap verdi Selim de;

-Hep nerden öğrendin, nerden öğrendin, ben kendim düşünüp buluyorum! 
 Sinemayı çok sever ya, benim de sinemacı olma konusunda dürtmelerim var ya; dün -Selim Ayı Yogi gelmiş gidelim hafta sonu- dedim. Mega Zeka için de güzel değil, diyorlar ona gitmeyelim istersen dedim. Aslında güzel değil derken ben o filme gitmek istemiyordum ve bu nedenle başkasının fikrini baz almayı öğretiyor ve rahatsız oluyordum inceden inceye. Peşini bırakmadı Selim, kim, neden beğenmemiş vs. diye. İyi ki de bırakmadı. Sonra atıldı; 
-Belki biz onlar gibi düşünmeyiz. Belki biz beğeniriz Anne. Bence ona da gidelim.
Ardından son zamanlarda sıkça kullandığı şu cümleyi ekledi;
-Hem herkesin kendi duygusu vardır!  (Kimi zaman -duygu- yerine -huyu- da gelebiliyor)

Dikkat Salgın Var!

Bir hafta kadar önce gayet sağlıklı oğullarımı alıp doktora götürdüm. Kerim’in 9.ay rutin kontrolüne. Haliyle Selim de geldi. Gelmeme ihtimali yoktu ancak olsa da gelmeyi isterdi. Nitekim doktorumuzu çok sever ve çocuğa hasret, sosyal oğlum çocuk odasında epeyce keyiflenir. Muayenehane hiç gömediğim kadar kalabalıktı. En az 3 çocuk annesine dayanmış, kıpkırmızı yüz ve baygın gözle ateşinin düşmesini beklemekte idi. Onun dışında sayısız acil hasta geldi. Biz de 1,5 saat gecikmeyle girebildik doktorun odasına. Kerim’in ilk 1 saat keyfi oldukça yerindeydi. İnsanlar arasına karışmayı o da en az ağbisi kadar sever nitekim. Etraftaki herkese gülücükler dağıttı, herşeyi pür dikkat inceledi. Selim desen, yanımıza bile uğramadı. Zira çocuk odası hınca hınç çocuk doluydu, bu da bolca arkadaş demekti. Sanki iyi bir oyun parkı gibiydi. İlter de hastalıktan nasibini almış, biraz önce bir başka doktora görünmüş, kıvranarak sıranın gelmesini beklemekte ve bu sırada şekerleme yapmaktaydı. Ve elbette ortalık deli gibi virüs kaynamaktaydı. Hele ki Selim o küçük odada, yetmezmiş gibi odada bulunan oyuncak eve girmiş çocuklarla birarada direkt temas halinde idi hastalıkla.

En nihayetinde doktorun odasına girdik ve Selim hiç uğramadı odaya. Doktorumuz yeğenlerimiz vasıtasıyla yaklaşık15 yıldır tanıdığımız ve çok sevdiğimiz biridir. 7/24 arayabildiğimiz, işi olsun olmasın her sorunumuza cevap bulabildiğimiz, ilgili, sevecen, bazen çocuklarımı benden daha çok düşünen. İlter’in hastalanmış olduğunu ve o akşam yurt dışına çıkacağını duyduğu an talimatlara başladı. Şu ilaçları da al, ortalıkta salgın da var, bronşite çevirmesin dedi İlter’e. Ardından ekledi: -Ortalıkta çok ciddi bir salgın var. Domuz gribi gibi. Kuvvetli bir virüs- ve; -şükürler olsun ki  Selim’i okula göndermemişsiniz, şayet okullu olsaydı hep beraber sürünürdünüz- dedi. Selim’in çok sosyal olduğundan ve evde sıkılmasına kıyamadığından baskı yapardı her gidişimizde, bir an önce taşının da oğlumu okula yazdırın, diye.  Şimdi Selim’in okullu olmamasına sevindik.
Ardından uyarılara devam etti. İlter’in gideceğini düşünerek evde yedeklemem gereken ilaçları yazdı.  Vazgeçilmezlerim nebüllerim; Pulmicort, Ventolin. Şuruplar; Kongest ve Sudafed. Bir de ateş düşürücüler: Pedifen ve Calpol. Ayrıca Selim’e önlem almak maksadıyla Umca damla verdi. Ve Alerjik astımı olduğu için çok uyanık olmam gerektiğini, çünkü bu hastalığın astımla birleşince kuvvetli bir dalgaya dönüşebileceğini, en ufak bir belirtide nebüllere başlamam gerektiğini, Kerim’de bir değişiklik olursa uyurken ona da nebülleri yapmamı salık verdi. Ve başlangıcı sezdiğim an derhal kendisini aramamı önerdi. Şükürler olsun ki bu uyarılar çok işe yaradı.  Öyle ki hastalık başlarken -aman nasılsa gelir geçer- deyip savsaklamadım, aylaklanmadım ve derhal tedaviye başladım bu vesileyle.
İlter 04.00 da evden çıktı, 07:30 da Selim inlemeyle, yüksek ateş ve kusmayla uyandı güne. 3 tam gün sürdü yüksek ateş. Öyle kuvvetli idi ki ateş, ilaçlar fayda etmiyordu. 2-3 kez  ılık duşa soktum Selim’i, boyuna önüne leğende su koydum, ortalığın ıslanmasına aldırmadan oyununa ben de katıldım. Selim’in suyla hasbihali hem ruhuna, hem bedenine iyi geldi. Ateş nispeten düştü. Ama 38’in altına inmedi pek. Düşmediği gibi süratle yükseliyordu da. Nitekim ateçölçer 39.9’u gösterdiğinde ölçmeyi kestim. Çünkü zavallı kalbim buna dayanmayabilirdi. Üstelik panik olup saçmalayabilirdim. Bu arada doktoru ilk aramada antibiyotiğe de başladık. Gün içinde doktora ulaşıp bilgi aldım sık sık.  3.gün 00:00 da bıçakla kesilmiş gibi ateş düştü. Ve Selim uyuduğu an şıpır şıpır terlemeye başladı ben de zil çalıp oynadım. Malum ateş olunca bir damla ter olmuyordu. Üstelik terle o mendebur hastalık vücuttan atılıyordu sanki, içimde müthiş bir zevk oluşuyordu.
Bu sırada Kerim iyiydi. Tedbir için ona da Propolsaft adlı balözlü bir ilaç verdim. Sık sık da emzirmek istedim lakin aksi gibi Kerim emmekten vazgeçmiş gibiydi. Araya dingin ve ateşsiz bir gün girdi. Sanırım Rabbim bir gün dinlenme süresi verdi. Ve ertesi gün güm! Kerim huysuzlandıkça huysuzlandı, minik aksırmalar, öksürmeler eklendi huysuzluğa. Ben gene de hayra yormak peşindeydim. Doktoru arayıp durumu bildirdim.  Bir iki öneriyi ugulamak üzereyken çok kuvvetli öksürmeye başladı, gümbür gümbür! Arkasından haşmetmah ateş emrivaki yaptı ve Kerim’in minik bedenini sardı. Aynı seremoni bu kez onun için başladı. Tıpkı Selim gibi nebüllere başladık. Günde 2 kez, 1 ventolin, 1 Pulmicort şeklinde. 1 saat arayla elbette Selim’in aksine.   Bugün 4.gün ve Kerim hala ateşlenmekte. Öksürüğünün şiddeti çok azaldı. Huysuzluğu azaldı. Ateş çok yükselmese de 38.5 civarına kadar gelebilmekte. İnşaallah o da sıyrılır bu hastalıktan da kurtuluruz ailecek. Milletcek! Dünyacak! İlelebet!
Bu kadar uzun uzun şundan dolayı anlattım: Blogları dolaşınca görülüyor zaten tablo çok net. Hemen hemen her evde bir hastalık hikayesi var, çoğunlukla şiddetli geçen. Doktorların başı kalabalık. Ortalıkta ciddi bir salgın var. Adı hastanın hassasiyetine göre değişiyor sanki: Bronşit, Bronşiolit, Astım, Alerjik, Rinit, Faranjit… her neyse..  Bu salgın geçen seneki domuz gribi dillendirilmiyor lakin kırıp geçiriyor herkesi.  Yüksek ateş yapıyor. Bazı çocuklarda kusma. Ve ihmal edilirse yahut gözden kaçırılırsa çocuklar hastanelik olabiliyor. Solunum yetmezliği gibi belirtilerle. Biz o gün doktora gitmekle büyük bir nimete maruz kalmışız, şükür! Canım doktorumuz Zermine’nin bizi uyarması vesilesiyle; hem uyanık oldum, hem tedbirli davrandım hem de erken müdahale etmiş oldum. Ya geç kalsaydık? Selim çok daha şiddetli geçirebilirdi hastalığı ve bir çok çocuğa olduğu gibi hastanede yatmak zorunda kalabilirdi. Ha keza Kerim de öyle. Nitekim bugün bir iki kez nefes almakta zorlandığını gördüm. 
Diyeceğim o ki; geçirmeyen çocuk kalmadı nerdeyse ama; ola ki çocuğunuz varsa ve grip belirtisi olursa teyakkuzda olun! hafife almayın! Özellikle kronik hastalığı olan çocuklar ve 2 yaş altı bebekler için. Bir de emiyorsa bol bol emzirmek gerek doğal antibiyotik niyetine. Bir de gördüğüm aslında her hastalıkta olduğu gibi burda da suya çok ihtiyaç duydukları. Bol bol su içirmek gerek. Kerim bardaklar dolusu su versek doymuyor şu sıra nerdeyse. Ve tatlıdan ziyada tuzluya meyilleri oluyor. Selim 1 haftadan sınra ancak tatlı birşey yiyebildi.
Allah insanlığı korusun!

Didik Diyalog – Sahne Senin Kezban!

Dur hele bir Deli. Bildiğin gibi değil ahvalim. Hastalıklar süresince kendimi çok didikledim.  Çokca dedim -ah keşke kıymetini bilseydim o sağlıklı günlerin, keşke bunca söylenmeseydim de geri gelseydi kaos da dolu olsa o günlerim-. Biliyorum, çokca söylendim, çokca dır dır ettim. Biliyorum giderek sevimsizleştim. Sevmem söylenmeyi bilirsin, lakin sonuçta ben de aciz biriyim. Yaşarken hep aklı başlı kalmak da mümkün mü ki Deli’m? İşte ben de tam bu hal üzreyim. Yaşarken o derbederliği, söylenmekten alıkoyamıyorum kendimi, neyleyim? Basit bir insanım ben be Deli’m. Zaten tek yaptığım söylenmek değil mi? Kezban’ın elinden başka bir iş gelir mi?

Söylenmekle eline bir şey geçti mi dersen, geçmedi elbet, bilirim. Hatta öyle ki daha da geriye gittim,  boyuna dibe çekildim. Hem Hak’tan yana da utanç hissetmekteyim. Bunca nimeti etmiş gibi oldum berhava,  takıldım olumsuzluklara boyuna. Dilerim affola!

Hani dün dediğin çemberim var ya benim, girdaba dönen merkezin ta içindeyken dahi biliyorum bu rüsvay halimi. Lakin o girdapta döne dururken bir anda çekip çıkaramıyorum kendimi.  Giderek  güzel düşünmek ve güzele ulaşmak felsefemden uzaklaştığımı da bilmekteyim.  Ahkam kesmelerim kötü niyetten değildir asla ve kat’a, hem ben olsa olsa kendime ahkam keserim. Yoksa başkasına, haşa!

Milimetrik saliseler içinde halimin farkına varıp, kendimi dürtmeye yeltensem de, 24 saatin kalabalığı içinde kaybolup gidiyor iyi düşünmek için irkilmelerim.

19 saat uyanıklık+5 saat uyku = 24 saat ve yenilenme, yeni bir rutine enerjiyle başlamak yerine benim halim  nicedir söyleyeyim. 24 saat uyanıklık arasına serpiştirilmiş yarım yamalak uykular ve birbirini  ardı ardına takip eden 24 saatler midemi bulandırdığı gibi aynı zamanda bulandırıyor bünyemi, zihnimi.  Hem zihin, hem de fiziksel görüş bulanık olunca içimdeki sistem de allak bullak oluyor. Ve olan oluyor Deli’m; derhal basit yanım  dizginleri eline alıyor ve -sen çekil hele!- diyor sağduyulu tarafıma. Hem bilirsin çok da ağır gelmez sağduyulu tarafım, kuvvetli değil benim sistemim. Ki ben basit bir insanım Deli’m, bilirsin! Ben kim, ahkam kesmek kim?

Hem ne demişler: -Hekimden sorma, çekenden sor-, halimi bir  yaşayan bilir. Asıl bilmeyenler ahkam kesmesin ve geri gitsin geri! Hep sen kovacak değilsin ya beni, şimdi de ben kovuyorum seni. Al pılını pırtını az öte git Deli’m. Yedin bitirdin beni nitekim!

Didik Diyalog – Konuş Deli Anne!

Hey gidi Kezban hey! Kaç kez dedim sana gel dinle beni, terketme dediğim sözleri.  Gel gör ki, dinlemediğin gibi beni, fütursuz bir huy edindin, yeni. Başladın ahkam kesmeye, aklın fazla gelmiş gibi. Ah Kezban Ah! Akıllanmadın gitti. Derdin -ahkam kesmekten haya ederim ben!- Şimdi n’oldu da birden büyüklendin? Üstelik  ben o sözünde bile bir küstahlık sezdim. Bir de arsızca yanıma geldin gene, ne edeyim ki?
Dedin; şükretmek gerek. Lakin rezili rüsvay ettin kendini. Habire şikayetlendin. Selim’in kakası, Kerim’in çişi diye isyan ettin. Lakin öyle bir boğuşmanın içine girdin ki kalmadı şikayetlenecek halin. Önce İlter hastalandı, tam da yurt dışına yolculuğa çıkmaktaydı. Gitti yâr, hastalığı kaldı yadigar. İlter’in gittiği sabahta, Selim uyandı ağrı, yüksek ateş ve kusmayla. İki gün sürdü bu emareler. Dedin ki ilk gün: “Keşke karmaşa ve kaos da olsa kıymetini bilseydim o berbat günün, yeter ki sağlıklı olsaydı oğlum bugün!” Beri yandan korktun ya Kerim de hastalanırsa ve en kötüsü ya ben de düşersem dedin, neyse ki bu kez haline şükretmeyi ve iyi düşünmeyi aklına getirebildin. Silkinmen için beterin beteri var, deyimini tescil etmen gerekliydi demek ki!

Dedin; olumlu düşünmek gerek, olumlu düşünmeyeni terketmek, olumsuz ortamlardan kaçmak gerek. Lakin giderek kendine kaostan bir çember edindin, gide gide, şikayetlendikçe katmerlendi olumsuzluğun, çemberin daraldı ve kapıları sımsıkı kapandı. Sen hala uyanmadın, ya da kısmen uyansan da silkelenemedin ve çemberin merkezi  girdaba döndü, içinde debelendiğin. Nitekim bu kez olumsuz düşünen de sendin, olumsuz ortam da evindi senin. Kendinden kaçmak ne mümkün, hele ki bir anne olunca kaçmak mümkün mü? Ve öyle bir şamar yedin ki Kezban günlerdir kendine gelemedin. Şimdi Kerim de yakalandı hastalığa, dua et de sen düşmeyesin!  Nitekim İlter hala dışarda.
Geçen gün, baktım bir yazına -bebeğinizi emzirin- diye buyur etmişsin. Ahkamın alasını kesmişsin.  Ben Selim’i 22 ay emzirdim, Kerim’i de emzirmek isterim demişsin. Sen demez miydin ki kimin ne yaşadığını kim bilebilir, biz kimiz ki ahkam keselim? Bugün bir yanlışı kınıyorsak yarın o kınadığımız yanlışlığı yapmayacağımızdan nasıl emin olabiliriz? Beşer şaşar değil midir? Hani hep bir misal vardır içinden geçirdiğin -Kalbini yarıp baktın mı?*- derdin. Bunu kendine rehber edinmiştin. Kimseye bu sebeple önyargılı davranmamalı, bilmeden hüküm  vermemeli, kimseyi kınamamalı demiştin.  Şimdi ödün patlıyor, lakin Kerim gündüz hiç meme almıyor! Hatta gece bile şevkli durmuyor. Her an memeyi bırakmaya yüz tutmuş, üstelik hasta ağlaşıyor. 

Ah Kezban Ah!

Kezban: Dur hele Deli! Benim de söyleceklerim var. Lakin bekle beni, yarın geleceğim geri.

—————————————————————————————————————-

*Asr-ı Saadet Dönemi. Savaşan iki grup. Biri Peygamber Efendimizin gönderdiği askerler, diğeri müşrikler. Müşrikler mağlup oluyor. Askerlerden biri müşriğin birine mızrağı indirecekken müşrik -La ilaheİllallah- diyor. Asker aldırmıyor ve mızrağı indirip, öldürüyor müşriği. Döndüklerinde öldüren asker, müşriğin bunu ölüm korkusundan söylemiş olduğunu aslında müslüman olmadığını söylüyor. Peygamber Efendimiz de askere dönüyor ve – Kalbini yarıp baktın mı?-diyor.

La Vita E Bella!* Oh La La!

Bugün Selim’in ateşi tamamen düştü. İki gündür ağır derecede hasta olan Selim kendine geldi. İki gündür süregiden uykusuzluğum 5 saat sınırına ulaştı ve ben de kendime geldim. İki gündür -Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi- sözünü tescilledim. Ve -Ah!- dedim, -keşke o karmaşa ve kaosa şükretseydim! Velhasıl gözümü açtığımda, alev gibi yanan teniyle, kıvranarak değil de, ılık teniyle , misler gibi uyuyan Selim’le güne başlamak pek bir sevindirdi. 
Yanısıra boyuna kapı zilimiz çaldı. İlkinde İgdaş’tan bir görevli geldi. Yanlışlıkla bize kesilen 1.500 TL tutarındaki fatura ve gaz kesme ihbarnamesini düzeltmek için. Şükürler olsun ki sorun giderildi. İkincisi bir kargo firması idi. Sevindim, zira önemli birşey vardı beklediğim. Ancak gelen Maliye’den bir ihbarname idi. 2009’da taa Diyarbakır’da bana kesilmiş bir cezanın ihbarnamesi. Neyse ki önemli bir tutar değildi. Lakin neyle ilgiliydi, ne zaman oraya gitmiştim de vergi cezam kesilmişti hiç bilemedim. Sorularınız için bizi arayın, dedikleri telefon da hep meşgul olunca öğrenme işini yarına erteledim. Üçüncüsü oyun ablamız geldi. Selim pek keyiflendi. Odalarına çekildiler. Ve dördüncüsü günümü gün etti.
Gene bir kargo firması idi. Ve şükürler olsun ki bu kez şaşırtmadılar beni. Birkaç gün önce tanıştığım, tanışmaktan kasıt da: bir iki kez yazıştığım, ama hemen anlaştığım ve anlaşıldığım Esra‘dan gelen kitap: The Idle Parent. Beni öyle sevindirdi ve öyle keyiflendirdi ki. Çocuk eğitimi, annelik, ebeveynlik türünden her türlü kitaba ve uzmana cihada girişmiş biri olarak şaşırtıcı idi elbette bu gelişme. Lakin kitabın manifestosundan Esra’nın verdiği tek örnek -Happy mess is better than miserable tidiness**- beni canevimden vurmaya yetti. Hayatımda hiç yapmadığım şeyi yaptım bu sebeple, bir yabancı(!) dan gelecek hediyeyi kabul ettim. 
Lakin daha sonra öğrendim ki, sevgili arkadaşlarım; Anne ve Bebişi, Yasemin ve Özgür Anne meğerse bu kitabı başucu kitabı edinmiş. Anne ve Bebişi’ne ve Yasemin’e, teessüflerimi ilettim (!); niçin gözünüzün önünde heder olan bir anneye bu kitabı tavsiye etmediniz de, içini ferah tut, demediniz diye.
Ardından Anne ve Bebişi ta İngiltere’den bana bu kitabı göndermek istediğini söyledi. İkinci kez çok sevindim. Ne güzel bir bağ oluşmuştu biz anneler arasında demek ki. Birbirimizi hiç görmedik, bilmedik lakin 40 yıllık arkadaşlıktan öte bir empati ve sevecenlik oluşmuştu aramızda. Biri, ilk yazıştığımızda daha kitabı göndermek istiyor, ben o yakınlığı hissedip, gönder diyebiliyorum, o da bir gün bekletmeden gönderiyor, bir diğeri ta İngiltere’den bir başka anne için kitabı almak ve göndermekle uğraşmak suretiyle samimi bir teklifte bulunuyor.  
Kitaba çok sevindim elbette, ama en çok dünyada hala iyilik ve güzellik bulunduğuna olan inancım perçinlendiği için sevindim. Karşılıksız vermeler olduğu için sevindim. Hiç tanımadığı birine iyilik yapmak isteyen insanlar olduğu için sevindim. Ve en önemlisi onlarla biraraya getirilmiş olmayı sevdim. Çok sevdim hem de.  Yıllardır tanıştıklarımızla aramızda kalan sahte bağdan, zoraki konuşmalardan ümitsizliğe kapılmışken, hiç tanımadıklarımızla kurduğumuz samimi bağdan ve şevkli konuşmalardan ötürü yeniden dirilmeyi sevdim.
Şimdi bir kez daha şahit oldum ki; 
“Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür ve güzel düşünen hayatından lezzet alır.”
“Sen düşünceden ibaretsin kardeşim! Gül düşünür, gülistan olursun, diken düşünür, dikenlik olursun!”
Nitekim, bir kaç gün önce Jason Mraz’dan -Life is Wonderful- parçasını ayın şarkısı seçtim.  Hayatın güzelliği bana gösterildi adeta. Şükürler olsun. Bu sebeple, yine, yeni, yeniden dinlemek için;

http://muzicons.com/musicon_v_srv_new.swf

Teşekkürler Esra. -Çok, hem de pek çok makbule geçti-
Teşekkürler Anne ve Bebişi. -Almış kadar oldum-

(Bu klişeleri çok yürekten sarf ettim bilesiniz)

—————————————————————————————————————–
*Hayat Güzeldir!

Ayın Ürünü – ELC Bal Arısı Ağacı

Her oyuncakçıda aynı sıkıcı ve trend oyuncakları görmekten öyle sıkıldım ki Early Learning Center (ELC) dan başkasına bakmaz oldum. Bu ürün de gene ELC’den. Orjinal adı: Honey Bee  Tree. 2-4 kişi ile oynanabiliyor. Ki bizim için önemli,  hep beraber oynayabiliyoruz ve sıkılmıyoruz oynarken. Malum Selim’in bireysel oyunları pek sıkıcı ve Selim oyun oynayalım, dedi mi, İlter de ben de kaçışıyoruz. Yahut daha beteri birbirimize paslıyoruz. Ürün 3-8 yaş aralığına hitap ediyor. Selim’den ziyade ben bayıldım buna. Zarif bir ev süsü havasında üstelik. Ayıp olmasa kurup öylece koyacağım salona. Denemedim de değil. Lakin Selim her defasında dağıtıp gidiyor özene bezene kurduğum ağacımı (!).
Oyun şöyle oynanıyor: ağacın gövdesini kuruyoruz ilkin. Ardından yeşilin tonlarında olan, güzelim yaprakları deliklerden geçiriyoruz zevkle (bunu zevkle yapan benim aslında) ve ağacın içi ağ gibi örülüyor. Sonra da topik, sevimli bal arılarını ağacın içine dolduruyoruz (Bu da Selim’in sevdiği kısım)

Ve oyun başlıyor. Dalları bir bir çekiyor sırası gelen oyuncu. En az arı döken kazanıyor. Herşeye kendi bir sistem bulmak isteyen Selim ise oyunu tersine çeviriyor. Ve en çok döken kazansın diyor. Genelde tersine oynuyoruz bu nedenle.

Basit ama çok başarılı bulduğum bir ürün. Mothercare mağazalarında Early Learning Centre’a ayrılan oyuncak bölümünden temin edilebilir. Mothercare Teşvikiye sanırım içlerinde en büyük kapasiteye sahip.

Ayın Kitabı – Bayan Leylek

Pek kıymetlim, çok değerlim Odtü Yayıncılık’ın ödüllü kitaplar serisinden bir örnek daha: Bayan Leylek. Ben bu seriyi ne okumaya, ne seyretmeye, ne çözmek için uğraşmaya ve ne de anlatmaya doyamadım. Gerek hikayeleri, gerekse çizimleri ile bildik kitaplardan  ilk görüşte ayrılan, bu kıymetli seriden gene sıradışı bir hikaye. Bildiğimiz tanımların, kavramların dışına çıkmayı masalsı bir tatla ve çarpıcılıkla anlatılıyor. Gerçi bana çarpıcı gelen çocuk saflığıyla birleşince koşulsuz bir kabule ve zevke dönüşüyor Selim’den gözlemlediğim kadarıyla. Öğüt yok, akıl vermek yok, ahkam kesmek, çaktırmadan dayatmak da yok üstelik. Büyük oranda hayal gücü var  ve hayata farklı bir yerden bakmayı  salık veriyor sadece. Çocuk dünyası gibi tıpkı bu sebeple. Üstüne üstlük çizimler serinin diğer kitaplarında olduğu gibi sanat eseri  kıvamında.

Kitabın resmi tanıtımı ise şu şekilde:
Bayan Leylek 

Yazan: Mohammad Reza Shams
İllüstrator: Negin Entesabian
Bologna Çocuk Kitapları Fuarı, 2004 Yılı New Harizons Avrupa En İyi Çocuk Kitapları Ödülü
Temalar: Yalnızlık ve paylaşım, hayal gücü, masal duygusu.
Konu: ‘’Ne yapacağımı biliyorum. Bayan leylek bana yardım edebilir. O bana bir anne bulabilir.’’ Sonra aceleyle bahçeye koştu…
Yayınevi Odtü Yayıncılık