Tag Archives: Sorguladıklarım

Yumru

Günlerdir derin bir sıkıntı çökmüştü üzerime, isimlendiremediğim. Önceleri rutin sıkıntılarımdan sandığım, salt kendi hayatımla bağdaştırdığım. Ya da öyle olduğunu varsayıp ötelemeye uğraştığım, hafife aldığım. Oysa derinlere insem bilebilirdim ki; durum benden çok öte, benden çok ziyade idi. Evet, kendi hayatım sözkonusu olsa cüz-i iradeyle içine girebilir, kısmen değiştirebilirdim içimde ve dışımda gelişenleri, lakin bu kez hissettiğim büyük bir irade idi ki, benim zerre kadar etkileyemeceğim. Kolumun kalkamaz hale gelmesine sebep olan, kafamı allak bullak eden, yere ve göğe sığmama engel olan sıkıntının verdiği bulanıklık berraklaştı bugün. Etraf aydınlandıkça sıkıntı -lök diye ortada kaldı. 

Ben orman yangını haberlerini izleyemem mesela. Ağaçların yanması ta içerimin yanması gibi gelir bana. Şehit haberlerini izleyemem. Masumların, mazlumların katledilmesini izleyemem. Bazen kendime -kaçıyor olmaktan- dolayı kızarım ama izleyemem, çaresizlik hissinden, derin üzüntüden ve akabinde rutin işlere doğallıkla girişmekten ve gide gide bu haberlere aşina olup hissizleşmekten korkarım, kaçarım esasen.

Felaket haberlerini izleyemem. Kasırga, deprem… Kaçırılma, kirli emeller uğruna, sebepsizce vurulma haberlerini hiç izleyemem. Ciğerim dağlanır izlerken. Kalp atışlarım, nefes alışım hızlanır, göğsüm sıkışır, ağlarım ziyadesiyle. Ev ahalisi de alışkındır bu deli hallerime. Olur da ağlayamamışsam küfrederim alenen. Ve ne yazık ki örnek bir anne olamam bu sebepten.  Zira geçen gün Selim’in haberleri izlerken -şerefsiz köpekler!- dediğine şahit oldum irkilerek. Hop, neler oluyor derken, -Sen de öyle diyorsun ya anne, kızdığında- dedi gülerek. Haksızlığa gelemem.  Hiç gelemem. Kim olursa olsun haksızlığa uğrayan, onu savunmak adına olurum perişan. Zulme dair haberleri izleyemem. Gazze’de, Myanmar’da, Irak’ta, Afganistan’da, Sudan’da, Nijerya’da tanık olduğum her haksız ölüm ve zulüm tıkıyor boğazımı, kilitleniyorum. Elinde silah ve güç olanın  kendini dünyanın kralı sanmasının, dilediği  gibi davranmasının, bence ileri derece hayvanlığının ve bir gün o gücü kaybederim duygusu taşımıyor olmasının verdiği hoyratlığın, ‘En Büyük Güç‘ü unutup dünya üzerinde büyüklenerek dolaşıyor olmasının verdiği duygu ile çıldırırım. Bela okumaktan çekinir, en büyük iradeye havale ederim böylelerini lakin bir de üstüne küfrederim ki ancak rahat ederim. Şiddeti tasvip etmem tamam ama bıraksalar zalimleri de bir temiz döverim.

Ve bugün. Ve Libya. Ve Pepela! Ve orada sıkışıp kalmış nice insana. Ve -Ya ölüm, ya zulüm!- diyenlerin elinde kalan; silahsız halka yanıyor içim. İçinde bilmediğim biri olmasa bu kadar yanar mıydı içim, yanardı bilirim. Lakin şimdi yanmanın yanına eklendi derin bir endişe. O sıkıntı çıktı ayyuka ancak bir yumru olup duruyor boğazımda. Elim kalkmıyor, çocukları zar zor idare ediyorum. İlter’e bana bulaşma, normal bir durumda değilim diyorum. Şükürler olsun ki, anlıyor! Çocuklar uyuyor. Ortalık karışıyor. Silahsız halkın üstüne savaş uçakları ile bomba yağdırılıyor. Kaybedecek bir şeyi kalmamış insanlardan korkuyorum, endişeleniyorum. Herşeyi, herşeyin sahibi olana emanet ediyorum. Pepela’m;  dua, dua, dua ediyorum!

Dün sesini duydum. Çok narin, çok nazenin… Sanki o değil içinde olan yangın yerinin! -İyiyiz diyordu. Şükürler olsun ki daha iyiyiz. Sana yazdıktan yarım saat sonra döndü tersine buradaki hava!- Dualarımız ulaştı biliyorum. Ve çabalarımız. Ve bugün bir kez daha gördüm ki; az değiliz. Hiç değiliz.

Teşekkürler ediyorum herkese. Gönülden duacı olan, çabalayan, uğraşan! Gıyabında birinin edilen dua makbüldür, mühimdir. Ve çok kıymetlidir. Duaların devamı gelir dilerim. Selametle yurda varmaları için, orada kalanlar için… Dua, dua, dua!

—————————————————————————————————————-
Bugün yazdığım iki postu da sildim. Güvenlik sebebiyle. Sizin de yazdığınız olmuşsa şayet sizden ricam siliniz.

Bana Dövüş Kulübü Gerek!

Tadım yok, nahoşum! Sapkınım şu sıralar, durdurulamaz bir biçimde hem de. Haksız yere çıldırıyorum habire evimdeki sabilere. Kendimi alıp bir temiz dövesim var. Gene ve gene ve gene! Bazen sinirli olduğum zamanlarda kendimi uzaktan seyrediyor ve gördüğüm çirkin manzaradan tiksiniyorum. Kendimden çok ötelere kaçmak istiyorum ama nafile bir çaba olur biliyorum! Oturup içimdeki yaban hayvanı ile anlaşmaya ve onunla yaşamaya çalışıyorum. Ya hep, ya hiç-çi bir bünye için pek zordur oysa elindekine razı olmak ve yetinmek. Yetiniyorum ve bu halle daha da çekilmez oluyorum.
Zor zamanlardan geçiyorum. Daralıyorum, bunalıyorum. İçinden çıkılmaz karar aşamaları, yalnızlık, sanırım tiroitten kaynaklanan gel gitler, hadsiz asabiyetler, zorluk derecesi gün geçtikçe artan rutin işler,  eksikler, gedikler, yetişememe, normalleşememe, şartlara kızgınlığım, insanlara kızgınlığım, dünyaya kızgınlığım hatta eriyen buzullara, hunharca katledilen foklara, balinalara, yunuslara, patlayan bombalara, masum insanların katline, bu haberleri olağanlıkla dinleyebilmeye, bir iki üzülüp yemek yemeye devam etmeye, lay lay lom gülebilmeye, silahlar altında yaşayan çocuklara bir iki ah vah edip de -ah çocuğum brokoli yemedi, vah organik beslenmedi- demeye ve daha nice  eyleme ya da eylemsizliğe kızgınlığım, içimde zor yatışan, ama kolay tutuşan yangını körüklüyor habire. Nietzsche gibi hepten delirmekten korkuyorum.

Ama en kötüsü işler ne zaman güçleşse tüm hıncımı çocuklardan ve bilhassa Selim’den almaktan sebep, kendime kızgınım. Üstelik nicedir bunu kanıksamış olmaktan ve üzerinde düşünmeye dahi değer bulamamaktan dolayı çifte kızgınım kendime. Gücüm dünyaya yetmediğinde, gücümün yettiğine kızmakla gösterdiğim acziyetten dolayı çok kızgınım kendime!!! Bırakın dünyayı komşuya kızsam  önce Selim’i paylıyorum. Üstelik ilk onu kollamam gerekirken, ben onu harcıyorum hemen. Sebep? Bana muhtaç olması mı? Beni bırakıp gidemeyecek olması mı? Çok acıtıyor içimi bu düşünce!
Kızıyorum haksız yere ve odana git, diyorum. Sakin değil, bağırmanın son raddesinde. Odasına gidiyor, bazen didişiyor benimle. Daha da kızıyorum, sindirmeye çalışıyorum. Bana dönüp diyor ki; “Sen bana kötü davrandın, nasıl ben ceza alıyorsam sen de almalısın. Sana 5 gün haber izlemek yok! Puan da yok!” Eskiden bu durumda koyverip gülerken artık gülmüyorum, daha da kızıyorum. -Seni sevmiyorum!- diyor ve ağlayarak odasına gidiyor. Bana söyleyebileceği en yaralayıcı cümleyi sarf ederek içimi yakmaya çalışıyor. Tıpkı benim onun içini yaktığım gibi. İçim yanıyor. Neyse ki yanıyor. Ortalık sakinleşiyor ve -Beni bağışla!- diyorum. Bağışlıyor elbet. Gönlü geniş, peygamber ahlaklı oğlum Selim. “Bir şey olmaz anne, ben de haksızlık ettim sana!” diyor. Etmedin, diyorum, sarılıp öpüyorum, etsen de çocuksun sen, diyorum. “Seni seviyorum anne!” diyor, “Sesin böyle yumuşakken kalbim duracak gibi oluyor, hatta ağlayacak gibi oluyorum!” diyor. “Seni sevmiyorum derken de kızgınlığımdan söyledim” diyor. Ve önemli değil bana yaptıkların, yani o kadar da önemli değil diyor, beni daha da acıtıyor. Maalesef gün mutlu sonla bitmiyor. Bu hikaye devr-i daim ediyor kısa sürelerle. Ben hastalıklı tipler gibi bir kız, bir yumuşa, bir bağır bir özür dile sarmalında çocukları haşat ediyorum. 
Korkunç bir ana tanıklık ediyorum bir süredir; insan koyverdikçe koyverdiği çirkeflikler alışılageliyor, kanıksanıyor. Ki en çok bu acıtıyor beni. Eskiden daha çok  kendimi düzeltmeye çalışır, onarmaya odaklanırdım kötü zamanları. Üstün bir çabayla daha aza indirgerdim kızgınlıklarımı. Şimdi giderek tonu artıyor sesimin, davranışlarımın ve yabanlığımın. Ve giderek daha az umursuyorum hoyratlıklarımı, daha az vicdan azabı çekiyorum, daha olağan geliyor kabalıklarım. Daha az düşünüyorum üzerinde sertliğimin, adaletsizliğimin ve en önemlisi, neden ve niçinlerin. Bugün sesimin sınır noktasını keşfettim mesela. İğrençti. Öylesine iğrençti ki başıma korkunç ağrılar girdi. Ben benden kaçamazken, ben dahi kendime dayanamazken bu çocuklar n’etsindi? Nereye gitsindi? 
Bir Fight Club bulmalıyım kendime. Kendimi ıslah etme yöntemlerim tükendi. Usulca konuşmalarım, kendimi adam yerine koyup dert anlatmalarım beyhude.  İçerdeki yaban hayvanını ehlileştirmek  adına tek yöntem kalıyor geriye; kendine şiddet! Edward Norton misali kendimi duvardan duvara atmalı, savurmalıyım bedenimi. Ki içimdeki yabana iyi bir gözdağı verip pes dedirtebileyim. Bir daha yapmasın! Kıymasın kuzularıma! Hele ki kara kuzuma hiç kıymasın. Bir daha yapmasın! Yaparsa tekrar ağzının payını vereyim. Bir Fight Club bulmalıyım kendime.

Mutlu Bir Çocukluk Geçirdim, Diyebilmek!

Bir kaç yıl önce gazetenin birinde, hiç bilmediğim birine ait bir röportaja rastladım. Başlıktı ilgimi çeken: MUTLU BİR ÇOCUKLUK GEÇİRDİM! Durakaldım öylece. Muhtemeldir ki, içinde bu cümle geçmese, üstünde bile durmayacaktım bu yazının. Benim için çok önem arz eden bu  cümle hatrına röportajı baştan sona dek dikkatlice okudum ve heyecanla  mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilmenin ipuçlarını aradım. Tatmin edici bir sonuca ulaşamadım ama o günden bu yana hep düşündüm, nedir bu cümleyi sarfetmenin sırrı diye.

Kalabalık bir ailede büyüdüm. Ablalarım ve ağbilerim ile. Evin en küçüğüydüm, en sevileni ve de. Dahası kalabalık ve herkesin birbiriyle ahbap olduğu bir mahallede büyüdüm. Bir evde dolma pişirilse (dolmanın özel olması hasebiyle) yandaki tüm komşulara dağıtıllırdı. Koku hakkı, kul hakkının sayıldığı yani. Bir yerde düğün de  olsa,  cenaze de olsa tümden gidilirdi. Kışlık erzakları topluca yapan, yardıma ihtiyacı olana şeksiz şüphesiz  koşturan komşuların  halihazırda olduğu, yalnız yaşamanın da, yaşlanmanın sözkonusu olmadığı, çocukların bir kuru ekmek üstüne sürülen salçayla öğün geçirdikleri ve büyük beklentileri olmadığı,  okul için asla baskı görmedikleri, sokağın tadını çıkardıkları bir yerdi vesselam.

Mahallede pek çok arkadaşım vardı, hatta okulda en yakın  arkadaşım kiracımız bile olmuştu. Hatta ve hatta ortak bir avlumuz vardı onlarla, sokağa çıkmaya bile hacet yoktu. En yakın arkadaşım yanıbaşımdaydı. Okulda öğretmenimin, evde ailemin gözbebeği idim. Çok güzel, aynı zamanda çok da zeki bir çocuktum. Sadece oldukça utangaç ve biraz soğuktum. Bu tabloya bakınca mutlu bir çocukluk geçirmiş olmam gerekir değil mi? Maalesef değil! Mutlu bir çocukluk geçirmedim ben. Oldukça travmatik bir çocukluktu geçirdiğim. Bu sebeple; -mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilme konusunda ehil değilim. Ve çocuklarım olduğundan beri hep bu yönde düşündüm, bazen birilerine sordum, bazen araştırdım. Neticeye ulaşamadım velhasıl.
Çocuklarımı yetiştirirken baz aldığım tek şey onların mutluluğudur aslında. Her ne kadar büyük oranda sapsam da bu düşüncemden, tersi yönde hareket etsem de çoğunlukla, benim için asli olan budur! Belki de hedefim çok büyük. Sapıtmalarım da, kendimi yerden yere vurmalarım da, anneliğimin şu anki halimi bir türlü kabullenemeyişim de, devamlı kendimle kavga edişim de bundan, kim bilir? Belki bu sebeple yetersiz ve eksik görüyorum da kendimi, hepten geriliyor ve tersi istikamette yol alıyorum. Belki bu yüzden tezatlar içinde boğuluyor, kısır döngüden çıkamıyorum. Sanırım mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilmek benim için büyük bir ütopya olduğundan bu cümleyi sarf etmeyi büyük şartlanmalara bağlamışım. Ve her ne yaparsam yapayım tatmin olamamışım, nafile yere daha daha daha-lara ulaşmaya çabalamışım. Yetemeyince de bocalamış ve saçmalamışım bolca.
Hiç bağırmayan, sonsuz müşfik (annem tam da böyleydi) ama aynı zamanda çok ilgili, bol faaliyetli, hem de maharetli bir anne olmalıydım. Evet olsam harika olurdu, ama değilim. Bilakis müşfikken bir anda buz kesen bir tabiatım var, haliyle tutarsızım. Hem çocuklarıma, hem de özgürlüğüme çok düşkünüm bu da bir başka tezatım. Ama buyum, ben buyum!!! En evvela kendime bunu kabul ettirmem lazım. Kim bilir çocuklar kabullendi durumu da, kabullenmeyen bir ben kalmışım. Gözlemlediğim kadarıyla Selim benimle yaşamaya alışmış hatta zaaflarımı farketmiş, çareler üretmişe benziyor nitekim.
Hedef küçültmem gerek. Yahut mutluluğu gereğinden ziyade abartmamam gerek. Belki mutlu bir çocukluk geçirdim diyebilmenin sırrı; küçük ayrıntılardadır. Belki bir sıcak gülüş, yürekten bir sarılma, bir oyuncakla  çoğalan sevincine ortak olma, akşamları huzurla kitap okuma, zorlama ve riya olmadan onunla oyuna oturma, seve seve onunla vakit geçirme, bir dilim kek ve bir bardak sütle sürpriz yapma, ya da evde sinema keyfi yaparken patlamış mısırla karşısına çıkma kısacası çocukluk deyince aklına yer edecek sıcak bir an yaratmadır mutluluk. Belki kuralları dayatmadan ziyade hislerine dokunmaktır mutluluk. Çocukluğunu yaşatmaktır belki de. Ya da çocukluğunu iyi anımsatacak bir ritüel oluşturmaktır. Çocuklar süreklilik arz eden şeyleri sever çünkü. Selim 5 olmak üzere bir kaç gün sonra. Belki de kişiliği şekillendirenin 5 yaş öncesi olduğunu söyleyenler yanılmıştır, belki asli olan bundan sonrasıdır ve ben geç kalmamışımdır. Hem şuuraltını bilmem ama şuurüstü 5 yaş sonrasını hatırlamaz mıydı? O halde yeisi bir kenara komalı ve ümitvar olmalı.
Minik ama somut adımlar atmalı dediğim anda aklıma ilkin şu geldi*: Madem koku hafızası en kuvvetli. Madem çocuklar sever ritüeli. O halde vakit kaybetmemeli ve derhal işe girişmeli. Bir pazar günü mesela mis gibi kokan bir kek yapmayı aile geleneği haline getirmeli. Yahut muffin. Yahut suffle. Güzel kokan, can alıcı ne varsa. Evde olacağımız her pazar, fırından yayılan enfes çikolata ve vanilya kokusu tüm evi dolaşmalı, ahalinin burnuna huzuru getirmeli. Ve çocuklar büyüdüklerinde o kokuyu her duyumsadıklarında geriye gitmeli, giderken de iyi hissetmeli ve -mutlu bir çocukluk geçirdim-demeli.

———————————————————————————————————————–

Bu sebeple: başarılı bir kek, sufle yahut muffin tarifi arıyorum. Bilen varsa rica ediyorum beni bilgilendiriniz. Tüm beceriksizliğime rağmen yılmadan çabalamak ve muvaffakiyete ulaşmak istiyorum.

Bir de mutlu bir çocukluk geçirdim diyenlerin el kaldırmasını ve isterlerse şayet bunun sırrını anlatmalarını rica ediyorum. Çok merak ediyorum zira. Ve bu yorumlardan yola çıkarak bir takım tez çalışması yapmak istiyorum.

———————————————————————————————————————–
Krep Kokusu ve Funda‘dan esinlenerek. Ve enfes yemekler yapan Gülom’un ışıklı evinin mis gibi koktuğunu hayal ederek. Ve Şeyma‘mın huzur dolu sofralarından huzura giden küçük bir yol açmayı umarak..

Didik Diyalog – Konuş Deli Anne!

Hey gidi Kezban hey! Kaç kez dedim sana gel dinle beni, terketme dediğim sözleri.  Gel gör ki, dinlemediğin gibi beni, fütursuz bir huy edindin, yeni. Başladın ahkam kesmeye, aklın fazla gelmiş gibi. Ah Kezban Ah! Akıllanmadın gitti. Derdin -ahkam kesmekten haya ederim ben!- Şimdi n’oldu da birden büyüklendin? Üstelik  ben o sözünde bile bir küstahlık sezdim. Bir de arsızca yanıma geldin gene, ne edeyim ki?
Dedin; şükretmek gerek. Lakin rezili rüsvay ettin kendini. Habire şikayetlendin. Selim’in kakası, Kerim’in çişi diye isyan ettin. Lakin öyle bir boğuşmanın içine girdin ki kalmadı şikayetlenecek halin. Önce İlter hastalandı, tam da yurt dışına yolculuğa çıkmaktaydı. Gitti yâr, hastalığı kaldı yadigar. İlter’in gittiği sabahta, Selim uyandı ağrı, yüksek ateş ve kusmayla. İki gün sürdü bu emareler. Dedin ki ilk gün: “Keşke karmaşa ve kaos da olsa kıymetini bilseydim o berbat günün, yeter ki sağlıklı olsaydı oğlum bugün!” Beri yandan korktun ya Kerim de hastalanırsa ve en kötüsü ya ben de düşersem dedin, neyse ki bu kez haline şükretmeyi ve iyi düşünmeyi aklına getirebildin. Silkinmen için beterin beteri var, deyimini tescil etmen gerekliydi demek ki!

Dedin; olumlu düşünmek gerek, olumlu düşünmeyeni terketmek, olumsuz ortamlardan kaçmak gerek. Lakin giderek kendine kaostan bir çember edindin, gide gide, şikayetlendikçe katmerlendi olumsuzluğun, çemberin daraldı ve kapıları sımsıkı kapandı. Sen hala uyanmadın, ya da kısmen uyansan da silkelenemedin ve çemberin merkezi  girdaba döndü, içinde debelendiğin. Nitekim bu kez olumsuz düşünen de sendin, olumsuz ortam da evindi senin. Kendinden kaçmak ne mümkün, hele ki bir anne olunca kaçmak mümkün mü? Ve öyle bir şamar yedin ki Kezban günlerdir kendine gelemedin. Şimdi Kerim de yakalandı hastalığa, dua et de sen düşmeyesin!  Nitekim İlter hala dışarda.
Geçen gün, baktım bir yazına -bebeğinizi emzirin- diye buyur etmişsin. Ahkamın alasını kesmişsin.  Ben Selim’i 22 ay emzirdim, Kerim’i de emzirmek isterim demişsin. Sen demez miydin ki kimin ne yaşadığını kim bilebilir, biz kimiz ki ahkam keselim? Bugün bir yanlışı kınıyorsak yarın o kınadığımız yanlışlığı yapmayacağımızdan nasıl emin olabiliriz? Beşer şaşar değil midir? Hani hep bir misal vardır içinden geçirdiğin -Kalbini yarıp baktın mı?*- derdin. Bunu kendine rehber edinmiştin. Kimseye bu sebeple önyargılı davranmamalı, bilmeden hüküm  vermemeli, kimseyi kınamamalı demiştin.  Şimdi ödün patlıyor, lakin Kerim gündüz hiç meme almıyor! Hatta gece bile şevkli durmuyor. Her an memeyi bırakmaya yüz tutmuş, üstelik hasta ağlaşıyor. 

Ah Kezban Ah!

Kezban: Dur hele Deli! Benim de söyleceklerim var. Lakin bekle beni, yarın geleceğim geri.

—————————————————————————————————————-

*Asr-ı Saadet Dönemi. Savaşan iki grup. Biri Peygamber Efendimizin gönderdiği askerler, diğeri müşrikler. Müşrikler mağlup oluyor. Askerlerden biri müşriğin birine mızrağı indirecekken müşrik -La ilaheİllallah- diyor. Asker aldırmıyor ve mızrağı indirip, öldürüyor müşriği. Döndüklerinde öldüren asker, müşriğin bunu ölüm korkusundan söylemiş olduğunu aslında müslüman olmadığını söylüyor. Peygamber Efendimiz de askere dönüyor ve – Kalbini yarıp baktın mı?-diyor.

Yolunu Şaşırmış Annelik!

Bir anne çocuğuna takar mı? Hal ve hareketlerine pür dikkat kesilip, bir hata etse de paylasam diye bekler mi adeta? En basit bir ricada, bir istekte gürler mi? Gürlemese bile  emaneti olan yavrusunun sorumluluğunu yerine getirirken dişlerini gıcırdatabilir mi? Hani anne dediğin yavrusu için canını verendi? Hani anne dediğin yemeyip yediren, giymeyip giydirendi? E, o halde bu çirkef hal de neyin nesiydi? Zaman değişince annelik kavramı da mı değişti? Onun da mı boşalttık içini? Annenin kendini iyi hissetmemesi bu saçmalığın bahanesi olabilir mi? Ya da bu bahane  her türlü rezilliği bertaraf edebilecek güçte midir ki?


Bu günlerde anneliğimde ters giden çok şeyler var. Hep vardı bu türden hallerim ama bu sıra tamamen muarızım galiba. İyi değil aram Selim’le. Kaldı ki ne demek bu cümle? Selim benim oğlum, kapıştığım bir yaşıtım değil ki? Aramızdaki ilişkiyi düzeltecek tek taraf benim, o değil. Çünkü o  karşıma alacağım bir yetişkin değil. Hepi topu 5 yaşına gelecek olan bir çocuk, ÇO-CUK! Şu sıralar söz dinlemiyor, yapma dediğimi yapıyor olabilir, onunla oyun oynadığını sanıp gülücükler dağıtan kardeşine yumruklar indiriyor da olabilir, yemeği her zamanki gibi sorunlu olabilir, korkudan yalana da başvuruyor olabilir ama bunun müsebbibi o değil, de-ğil! Önce kendime/kendimize bakmalıyım, nerde hata yaptım/yaptık diye yahut sorun nerde diye?

Onunla yeteri kadar ilgilenemiyorum, sıkılıyor diye diye esastan uzaklaştım hepten. O ki: -Selim’cim seninle ilgilenemedim bugün, affet beni, dediğimde -tabi affederim annecim-diyerek sarılırken boynuma, ben bununla yetinmedim. Yetemiyorum, ilgilenemiyorum diye gerdikçe gerdim kendimi ve en sonunda hepten bozdum anneliğimin doğal sürekliliğini. Hiç olmazsa o zaman saf sevgi ve şefkat vardı verdiğim, şimdi mayası bozulmuş zoraki bir sevgi gösterisi ve sözümona ilgileniyorum adına diş gıcırdatmaları arasında yapay bir ilgi gösterdiğim.

Sevmedim ben bu işi. Varsın gün içinde onunla oturup vakit geçirmeyeyim, hiç geçirmeyeyim hem de, varsın sadece uyumadan önce okuduğumuz hikaye saatimiz olsun, ama saf olsun, samimi olsun, sıcak olsun. Belki sadece o an bile yeterliydi onun için. Üstelik her an aksi, hırçın, sinirli olmaktansa, zaman ayıramayan ama güleryüzlü ve sevecen bir anne olmak daha kıymetli değil miydi? Zaten gözleri anlatıyor herşeyi; mutsuz mu, değil mi? Gözleri mutsuz bakıyor Selim’in oysa şimdi.

Bir kaç gün önce kendimi zorlayarak gel, birşeyler yapalım odanda, dedim. Ve yukardaki labirentimsi şeyi çizdim. Değişik hikayeler, değişik yollarla dinozoru yuvasına ulaştırmasını istedim. Hoşuna gitti. Ertesi gün, yani dün gene herşeye kızdığım günlerdendi, bugün gibi. Her isteğine hayır dediğim, su istese bile dırdırlandığım çok sevimsiz bir halde idim. Odasına gittik bir vesileyle. Ve bana dedi ki:

-Biliyor musun anne, bu yaptığımız labirenti görünce çok üzülüyorum.
-Neden, dedim,
-Çünkü içimde birşeyler oluyor, acıyor, dedi. Anladım demek istediğini ama kendini anlatmasını istedim gene de. Belki de emin olmak istedim.
-Nasıl yani, dedim. Anlatsana!
-Yani, bu labirenti yaparken çok sevimliydin, keyifliydik ama şimdi kızgınsın bana, o zamanları hatırlayıp üzülüyorum, dedi.

Sözün bittiği yer idi burası. Benim içim kat be kat acıdı. Sanki içimde volkanlar yarıldı, en şiddetli depremler, kasırgalar yaşandı.Sarıldım, öptüm. Kızgın olmayı benim de hiç sevmediğimi, son zamanlarda fazlaca kızdığımın farkında olduğumu ve beni affetmesini istedim. Affetti elbette! Peygamber ahlaklı oğlum benim.

Oysa ertesi gün bende bir şey değişmedi. Neden değişmedi? İçimdeki bu canavar gitsin, gitmeli! Kıymetlime, değerlime verdiği zararlar yetmedi mi?

Selim, canım bilimsel Selim… Affet bu deli anneyi. Allah’ım sen de affet ve ehlileştir içimdekini. Sadece içgüdülerime teslim edeyim kendimi, kılavuzum sadece onlar olsun benim. Bilginin sahici ve hayırlısı ile iyileştir beni.

*-Senin annen bir melekti yavrum!- Türk filmi repliğinden.

Canko&co. ‘ya ayrıca teşekkür ederim. Tünelin ucundaki ışığı görmeme ve bu konuda silkelenip, kendime çeki düzen verecek yolu yordamı bulmam için aydınlamama vesile oldu. Ve iyi hissetmeme en önemlisi.

Annelik Kibri

Kibir, en sevdiğim günahtır.*

Selim’in okul işi yılan hikayesine döndü. Önce uygun okulu tespit etmek, ardından okulun olduğu lokasyonda ev aramak, yerleşmek, kim bilir o sırada satılığa çıkarttığımız evin satılması ile bir kez daha taşınmak zorunda kalmak ve daha yazmaya bile üşendiğim türlü belirsizlikler, bezdiren karasızlıklar ile kilitlenmiş durumdaydım bir süredir. Sadece sağlıksız bir biçimde günün rutin akışını takip ediyor, yaşamak için elzem olanla yetiniyorum. Sevimsiz bir donmuşluk ve salıvermişlik hakim beynime ve dahi bedenime. Sanki tüm bu olaylar, mutlak surette benim belirlediğim sırada ilerlemesi gereken ve birbirinden asla ve kat’a ayrılmaz, güçlü bir zincirin parçalarıymış gibi davranıyorum. Ne bu sıkı zincire yeni bir halka ekleyebilmem, ne halkaların yerlerini değiştirmem  ve ne de bu zincirden vazgeçmem mümkün görünüyor. Varsa yoksa bu kısır zincir!

Basit gibi görünen bu sinir bozucu durumun üzerine bir de Emziren Anne Embesilliği eklenince, kaskatı kesilmiş halde, oturduğum yerde oturuyor, bulanık ve donmuş zihnimin beni bu keşmekeşten çıkarmasını bekliyorum. Derken önce Sevdiğim bir Anne‘nin tatlı sözleri ilk uyanışa vesile oluyor; ‘Sen yükünü yükle, gemini teslim et sahibine’ dedi. Ardından bir başka Sevdiğim Anne hayata geçirilebilir akılcı bir fikir veriyor, -ilkin  ‘Oyun Ablası’ bul- diyor Selim’e. Birden zincirin halkaları gevşiyor, kurumuş beynim gevşiyor, bedenimdeki kaslar gevşiyor ve nihayetinde ruhum gevşiyor. İçinde olduğum puslu hava, bulanık görüş açılıyor, aydınlanıyorum. İçinden çıkılmaz ve yerinden oynatılmaz, asla ve kat’a  ayrılmaz sandığım zincirin halkaları gözümdeki birincil değerlerini yitiriyor vesselam.

Biz Modern Anneler (!) hem kitaplar deviriyor (!), her uzmanı önemsiyoruz, zırva olsun olmasın her tür bilgiyi ayran budalası gibi ağız bir karış açık  dinliyoruz yani bir nevi devamlı eksik gedik görüyoruz kendimizi, hem de küstah ve itici bir bilgiçlik, bir kibir içersinde oluyoruz. Yukardaki tabloya bakınca uzaktan,  kendimden ne kadar çok şey beklediğimi, kendimi ne de çok şey sandığımı görüp tiksiniyorum bu  aşağılık tavrımdan.  4 kişilik ailemin hayatını devam ettirebilmesi için gerek ve yeter şartın benim sevimsiz ve aslında kilitlenmiş zincirim olduğunu zannediyorum. Zayıflığımı, acizliğimi, küçüklüğümü unutup büyükleniyorum. Ailem hakkında herşeyin en iyisini bildiğimi sanıyorum, hem de bu zavallı halimle. Hem donmuş, uyuşmuş beden-ruh-zihin üçlemesi ile hem de iki çocukla delirmenin eşiğine gelmiş, belki de çoktan delirmiş halimle. Oysa -sen yükünü yükle ve gemini bırak sahibine- hepi topu bu yapmam gereken.

Annelik kutsal derler ya pek iyi, pek ala ama bazen geliyor maskaralık boyutuna. Ne sanmıyoruz ki kendimizi; çocuğun ne, nasıl, ne zaman, ne kadar yemesi gerektiğini, ne zaman uyuması, ne zaman kalkması gerektiğini, ne zaman işemesi, ne zaman kaka yapması gerektiğini, ne zaman oynaması, ne zaman durması gerektiğini, ne zaman okula başlaması, ne zaman çalışması gerektiğini,  ne zaman sevmesi, sevilmesi gerektiğini, hatta ne kadar sevmesi gerektiğini en iyi biz biliyoruz. 5N1K biziz! Yani ne, nerede, ne zaman, nasıl, kim sorularının cevabını verecek tek biziz. Haşa! Esasında pespaye olan ama çok matah sandığımız annelik bilgimiz; koca bir –hiç-ten ibaret. Bir kere -Biz çocuklarımızın sahibi değiliz. Sadece emanetçileriyiz.- İkincisi kendimizden bile haberdar değiliz ki. Kibrimiz ve küstahlığımız ve belki okuduğumuz iki üç adet kitap, ordan burdan edindiğimiz bir iki faaliyet, dinlediğimiz bir iki söz ile kendimizi -hamdım,yandım, piştim- kıvamında sanma gafletindeyiz. Kendimizden bihaber iken nasıl oluyor da tüm aile adına en doğru kararı verme yetkinliğinde ve gücünde sanabiliyoruz kendimizi?  Çoğunlukla öyle şaşırıveriyoruz ki, babayı da hizaya sokmaya çabalıyoruz. Hem kendine, hem çocuğuna nasıl davranması gerektiği hususunda talimatlar veriyoruz, kimi zaman ölümüne savaşıyoruz. E ne de olsa biz herşeyi biliyoruz. Gaflet ve dalalet oysa içinde olduğumuz.

Yukardaki örnekte olduğu gibi hayatın esası yerine koyduğum sıralama ve bilmişlik zırvam, bir söz ve bir öneri ile oldu alabora. Oysa Kerim doğmadan doktorumuz bize şunu önermişti; kardeşi gelmeden önce Selim’i ya anaokula yazdırın yahut oyun ablası ayarlayın. Kaskatı kesilmiş zihnim çözümsüzlük çemberinde dolanırken,  herşeyi bildiğini, herşeyin çözümünü kendinde  bulacağını sanarken varolanları bile kulak arkası etmişim. Şimdi oyun ablası işi halloldu.. Gerisi çorap söküğü gibi gelir ümidim… yeter ki -ben herşeye yeterim, herşeyi bir ben bilirim- diyen Annelik Kibrine kaptırmayayım kendimi.

Hem varsın okul da seneye kalsın a canım! Ucunda ölüm yok ya! Hem bir sene daha oğlumla sıksıkı olurum, başbaşa! Kim bilir seneye o geminin asıl sahibi ne limanlar çıkarır karşımıza. Ben küçük zihnimle dünyayı kurtaran kadın pozlarından kurtarayım kendimi en evvela.

Bu vesileyle, Halil Cibran’ın bloglar sayesinde tanıştığım şu şiirini keyifle yazayım istedim;


Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.
*Şeytan’ın Avukatı filminde Şeytan’ın sözü.

Lanet Olası Empati!

Empati; kendisini karşısındakinin yerine koymaya çalışmak, ötekinin hissiyatını anlamaya olabildiğince yaklaşmak kısaca o kişinin gözünden dünyaya bakmaya uğraşmak. “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi, sen de başkasına yapma!” demek benim için bazen de. Dünyayı değiştirebilecek kadar kudretli, etkin. Yapıcı elbette. Oysa bu duygu bende tam tersi etki yapmakta son zamanlarda. Beni iyileştireceğine hasta ediyor nedense.

Eskiden son derece bencil, kendinden başkasına zerre kadar hayrı dokunmayan biriydim nerdeyse. Şimdilerde, büyük oranda annelik ve bir miktar da yaşlılık nedeniyle gün be gün etkisi altına almakta beni empati duygusu. Ne ki; herşeyde yaptığım gibi empatinin de suyunu çıkardım. Öyle ki; nereye gitsem, ne yana baksam empati yaparken buluyorum kendimi. Her şey ölçüsünde güzel elbette. Ancak o ölçü bende devamlı şaşma eğiliminde.

Haftasonu alışverişteydim. İyice bunaldığım sırada, yaşlı bir teyzenin mavi, deri bir ceketi incelemesine takıldı gözüm. Bilmediğim ve bir anına şahit olduğum hayatlara hikaye uydurma huyum vardır benim.  Bu teyzeyi de es geçmedim elbette. Hikayeler uydurmaya başladım hemen teyzeyle  ve bu deri ceketle kimin için ilgilendiğine dair. Çok düşünmeye gerek kalmadan, hikayenin diğer kahramanı göründü;  annenin aksine oldukça telaşlı  bir genç. Acelesi vardı her genç gibi,  öyle ki mağaza görevlisiyle bile yolu yarılayarak ve sık sık arkasını dönerek, konuşabiliyordu. “Hadi anne!” diyerek koluyla çekiştirdi annesini. Kadıncağızın “Oğlum bak, bu ceket ne güzel!” cümlesi kayboldu gitti bu telaşın ortasında, oğul gayet hissizce çoktan uzaklaşmıştı oradan nitekim. Teyze oğlunun peşisıra  gidiyordu şimdi. Kendimi o teyzenin yerine koymuşum hemen. Empatiyle birlikte kalbim sıkışmaya başladı. Nasıl ki ben de alışverişteyken işlerimi alelacele bitirmeye uğraşıyorum, o sırada ayağıma  dolanan Selim’i görmez, duymaz önemsemez oluyorum ve takıldığı yerden koparmaya uğraşıyorum bir an önce, ben de yaşlanınca işte bu teyze gibi, tam tersi bir durum olacaktı demek ki! O zaman da Selim beni önemsemeyecek ve tutup götürmeye uğraşacak, kimbilir. Zaten etme, bulma dünyası. O teyzenin arkasından bakarken, hem üzüldüm onun adına, hem onun üzerinden Selim’in şimdi önemsenmeyen haline ve o günleri görürsem şayet kendi yaşlılığıma. Garip bir tezattır süregiden; şimdi hoyratça savurduğumuz çocuklarımız nasıl bizim gözümüzün içine bakıyor, bizim onlarla birlikte olmamız için, onlara kulak asmamız için devamlı çırpınıyorlarsa, biz yaşlanınca tam tersi oluyor ve bu kez biz onların gözünün içine bakıyor, bizimle olmaları, bizimle vakit geçirmeleri, bize kulak asmaları için can atıyor olacağız. Empati burada işe yarıyor bazen, nitekim bu düşüncelerin etkisiyle  dizginlemeye uğraşıyorum deliliklerimi.

Annem evine döndü bugün. Gitmesi iki türlü çok dokundu bana. İlki; alışmıştım burda olmasına, aynı şehirde olduğumuzu bilmek tarifsiz bir hazdı. Nitekim yaklaşık 20 yıldır ayrı şehirde hatta ayrı ülkede yaşıyordum ondan. İkincisi de onun yerine koydum kendimi; yaşlanınca ve çocuklardan ayrı kalınca ne hissedeceğimi düşündüm. Yaşam döngüsü ne acıklı şeydir. Önce bir ailede büyüyoruz, anne, baba, kardeşler eşliğinde, derken birer birer ayrılıyoruz evden, baba ocağımız giderek irtifa kaybediyor ve anne ve babamız boşalan evde çocuklarının yolunu gözler oluyor, biz bu sırada başka bir yuva kuruyoruz, iki iken çoğalmaya başlıyoruz, sonra şikayetleniyoruz; koşturmaktan, yorulmaktan, çocukların devamlı bize bağımlı olmasından bunalıyoruz, sonra bizim çocuklarımız da tıpkı bizler gibi ayrılıyor evden, o kalabalık an be an azalıyor, derken boşalıyor ev ve şanslıysak gene iki kişi kalıyoruz, daha acısı tek kalıyoruz. Tabi ömür varsa bunları yaşamaya. Bu döngünün ağırlığı altında eziliyorum düşündükçe.

Bir de yetmezmiş gibi bir başka düşünce edindim Kerim’den beri. Empati kendini karşındakinin yerine koymaksa, ben bu işi daha da ağırlaştırdım işkenceyi arttırmak için adeta. Artık karşımda olsun olmasın, cümle nebatat, hayvanat  ne varsa yerine koyar oldum kendimi. Kerim doğduğunda 2 gün yoğun bakımda kaldı. Aradan 6 ay geçti, o günler epeyce eskide kaldı çok şükür ama ben o hal üzerine kaldım diyebilirim. Nerdeyse Kerim’e baktığım her an yoğun bakımdaki bebekleri, onların ebeveynlerini, hatta anne ve baba şefkatinden mahrum, terkedilmiş bebekleri düşünüp dertleniyorum epeyce. Kerim’in bir şey isterken ağlaması ve ağlarken birilerinin şefkatle ona geleceğini bilmesi düşüncesi beni başka derinliklere sürüklüyor. Ya diyorum terkedilmiş bir bebek bu hissi taşır mı, o ağlayınca ne hisseder, onun nazını çeken bulunur mu, diyerek bu kez görmediğim nice bebeğin yerine kendimi koyup, gözlerim dolu dolu işlere koyuluyorum. Sanırım loğusa bunalımından çıkamadım, ne zaman girdim onu da bilmiyorum ya.

* fotoğraf: N. Bilge Ceylan ve Babası

Mazi Kalbimde Bir Yaradır!

Geçmiş kadar beni hüzne boğan başka bir şey yoktur hayatta. Geri getirilemez zamanın verdiği boğulma hissini yıllardır hissederim. Ne zaman bu hisse kapılsam çarçabuk çıkarmaya uğraşırım kendimi bu geçmiş zaman dehlizinden. Kimine göre yaşlılık belirtisidir bu, eğer öyleyse vay halime! Zira yaklaşık 25 yaşımdan beridir ruhen yaşlanmışım demektir.

Müzik ve koku kadar hiçbir şey beni geçmiş hüznüne götüremez. Ne fotoğraflar, ne videolar. Sema’yı dinliyorum bu akşam. Muhteşem -Ekho- albümünü. İlk kez Moskova’daki evimizde dinlemiştim. Çok katlı bir binanın 9.katındaydık. Pencereden şehir ışıklarını gördüğüm, bu bakımdan sevdiğim bir evdi. 3 aylık bir ayrılıktan sonra ben-İlter-Selim bir araya geldiğimiz, tekrar aile olduğumuz bir yer olması bakımından da önemliydi. Mutfakta çalardım Sema’yı. Selim uyumuşsa İlter’le kapatıp kapıları, yakıp sigaraları, yudumlayıp kahvelerimizi Moskova soğuğuna karşı dinlerdik Sema’yı titreye titreye. Aylarca bıkmadan, usanmadan dinledik böylece. Aslında çok yakın gelen ama şimdi çok geride kalmış bir zaman dilimi olması açısından daha da hüzne boğuyor beni. Zira bana zamanın geri getirilemezliğinin yürek burkan acısını hatırlatıyor ve düşündükçe daralıyorum. Çünkü bugün bile geçmişte kaldı. Çocuklar bir gün daha büyüdü. Geri gelmeyecek bir sürü anı daha kayboldu.
Çocuklar dünyaya geldiğinden beri devamlı zamanı ötelemeye uğraşırken bu ne yaman çelişki böyle Deli Anne? Aman 3 ay geçsin de gaz sancısı bitsin, aman iki yıl geçsin de diş sancıları geçsin, aman 2,5 yaş geçsin de biraz bağımsızlık kazanayım ben de, o da, aman 7 yaş olsun alerjisi azalsın diye diye kayıp gidiyor zaman ve büyüyor çocuklar. Onca şikayetlendiğim şeyi çok özleyeceğimi bilsem de fayda etmiyor. Her anı zihnime zımbalamak istesem de olmuyor, olamıyor!  Ben her anı öpüp koklasam da geçecek bu zaman. Daha çok nasıl kıymet verilir, onu da kestiremiyorum. Belki işleri daha az düşünüp, çocuklara daha çok yapışarak. Ama yaşarken bu da mümkün olmuyor. Bir an bile olsa kendi başına nefes alma ihtiyacı doğuyor hemen.
Selim geçen sene okula 3 gün gitti. Bir ara 5 gün gitmeye başladığında büyük bir sıkıntı hissettim. Bu çocuk böyle devam ederse, tüm gün evde olmamak üzere evden çıkmış olacak diye düşünerek dertlendim epeyce. Üstelik haftada 5 gün gidince sanki birbirimizden uzaklaşmıştık. Yemek telaşı, uyku faslı derken çok az bir süre başbaşa kalabiliyorduk. The Bucket List filmine denk gelmiştim bir de bu dönemde. Morgan Freeman filmde  kızının evden ayrıldıktan sonra evde oluşan boşluk ve sessizlik  hissini anlatıyordu. Kızının ilk okul gününde yoğun bir hüzün hissettiğinden ve bunun kızının evden ayrılmaya başlamasının ilk işareti olduğundan bahsetmişti. O an öyle bir sarsılmışım ki. Aslında onlarla birlikte olduğumuz süre öyle az ki.  17 yıl felan. Üniversitede yanınızdalarsa hadi olsun 25 yıl. Ama hepsi bu. Kendimden biliyorum, üniversite ile birlikte evden ayrıldım ve bir daha eve dönmedim. Üstelik üniversite öncesini hayal meyal hatırlıyorum. Bir anne için çok acıklı!
Ben vedalardan hiç hazzetmem. Biri gidecekse ben ondan önce gitmeye davranırım hep. Çocuklarla nasıl olur bu peki? Bazen “Ah, deli anne, Selim boynuna asıldığında, ay, of, boynumu çok sıktın, deme, tadını çıkar, -keşke sarılsa- diye iç geçireceğin günler gelecek nasılsa!” diyerek irkilmeye sevk ediyorum kendimi ama nafile! Çok değil en fazla 10 sene sürer bu yakınlık, üstelik giderek azalır dozu.
Yaşlılar beni çok hüzünlendirir mesela. Hemen aklıma onların da genç olduğu zamanlar gelir. O da gençti, o da güzeldi yahut yakışıklı idi, o da sevdi, o da sevildi, o da capcanlıydı, şimdi benim onun  yanından hızla geçtiğim gibi, o da kimbilir hangi yaşlının önünden hızla geçmişti. Ki bunu anımsayıp genelde tezcanlı biri olan ben, arkasından yavaşça yürümeye gayret ederim. Yukardaki fotoğraf var ya, ona bakıp sayısız hikaye üretebilirim, uzun süre dertlenip ağlayabilirim de.
Bazen eski arkadaşlarımın peşine düşerim. Sanki onları bulup bir araya gelsek eski günleri aynen yakayalacakmışız gibi gelir. Oysa büyük hayalkırıklığı yaratır bu istek bende. Zira aradan çok zaman geçmiş, köprünün altından çok sular akmış, görüşülmeyen zamanda yaşanan farklılıklar tarafları farklılaştırmış, değiştirmiş eski zamandan eser kalmamıştır vesselam. Üstelik ikna olmam bu farklılığa ve uzaklığa hemen. Direnir, üstün bir çaba gösterirrim eski günleri yakalamak için. Birden farkederim ki çok fazla zorlamışım kendimi. İğrenerek bırakırım eskiyi geri getirmenin boş gayretini.

Hayat acıklı be ya! Dünya lezzet yeri değil vesselam!

Ah Sema, girdim gene geçmiş zaman dehlizlerine sayende gece gece. Mazi kalbimde bir yaradır velhasıl.

Haydi Abbas, Vakit Tamam!

Çok sıkıştığımda kaçma huyum vardır benim. Ne zaman işler içinden çıkılmaz bir hal alsa, ne zaman canım sıkılsa olaylara ve insanlara, ne zaman birilerinin benden önce gitme ihtimali doğsa yahut ne zaman şahit olsam insanların riyakarlığına bırakıp gidesim gelir uzaklara! Hele ki gitme mevsimi de gelip dayanmışsa kapıma imkanı yok duramam oralarda.

Durağan bir yapım yoktur benim, sürekli değişkenlik ararım. Çabuk sıkılır, çabuk usanırım birilerinden ya da birşeylerden. Tekdüzeliğe bir yere kadar dayanırım, doyma noktam geldiğinde ise;  kapılarda, elimde valizimle karşılarım onu. O andan itibaren hiçbirşeyi görmez gözüm, ne varsa ardımda, bir kenara atarım. Gitmek gerekir!

Herşeyi yoğun yaşarım, belki ondandır çabuk sıkılmalarım. Üstelik sıkıldığıma dönme huyum da yoktur. Çabuk tüketirim ne varsa. Bir şarkıyı sevsem binlerce defa kusana dek dinler, sonra birden bir kenara atarım bir daha dinlenmemek üzere. Bir giysiyi sevsem her rengini alacak kadar kaybederim kendimi. Her gün o sevdiğimi giymek isterim. İsterim de etraftan utanırım. Birini sevsem bir dakika kalmak istemem onsuz. Ama gün gelir ondan kaçarım. Bazen kitap okuma hastalığına tutulurum, orda da aşırılıktır gene yaptığım. Onlarca kitabı doluştururum eve. Aylarca gece gündüz nerdeyse yemeden, içmeden okurum da okurum. Nefes nefese, bunca kitabı nasıl bitireceğim diye efkarlar basarak hem de. Uykularım kaçar. Ta ki gene doyma noktam gelir bulur beni de, çekip çıkarır bu haletten. 6 ay kitapsız yapamam, 6 ay da kitaplara dokunamam. Bir ara filmlere dadanırım. İzlenecekler listesi hazırlarım. Günde 3 film izleyecek kadar kontrolden çıkarım. Ne kimse bana gelsin isterim, ne de ben çıkayım dışarılara bu dönemde. Telefon dahi çalmasın isterim. Müziği bangır bangır dinlemekten hoşlanırım. Kısık sesle dinlemektense hiç dinlememeyi yeğlerim. Ya Hepçi, Ya Hiççiyimdir. Ortalarda sabitleyemem kendimi asla. Herkesin yaptığı tiksintiye sebep olur, hemen aksini yapma isteğini doğurur bende. Anarşiştlik de var biraz serde.

Çelişki yumağıyımdır. Bir yandan kalabalıklara karışmaya bayılırım, bir yandan devamlı yalnızlığımı kollarım. İnsancıl tarafım Sufizmi sever, Yabanıl tarafım Ezistansiyalizmi. Bir yanım hoşgörü, ümit, şefkat doludur, bir yanım tahammülsüz, karamsar ve olabildiğine hiddetli. Gittiğim yerde yerleşik hayatın düzenini özlerim,  kaldığım yerde ise gitmenin dağınıklılığını.
 

Serbestliği severim kendi hayatımda. O yüzde sinemaya yalnız gitmektir yaptığım. Ne kimseyi kendi istediğim filme götürür, sevdi mi sevmedi mi endişesine kapılırım, ne de biri beni kendi istediği filme götürdüğünde şikayetlenirim böylece. –Baskı– hiç hazzetmediğimdir, ne ki ben de başkasına yaparım. Evime gelen biri kalkmaya davrandığında kal, demem, diyemem. Bana da söylensin istemem. Bazen “Biraz daha otursaydınız.” demek gerekir, zar zor çıkar kelimeler ağzımdan, o an daha  iğrenirim bu iğreti ve riyakar sözcüklerimden.  Laf olsun diye konuşmayı hiç sevmem zira. Hazır cevap değilimdir. Açıkça üstüme saldırılmadıkça saldırmayı bilmem. Ansızın biri tarafından iğnelenmişsem afallarım, burkulurum ama hemen harekete geçemem. Ah-u vah ederim belki sonrasında hepsi bu.
Meraklı değilimdir. Cevapları insan hallerinden çıkarmaya bakarım, soru sormayı hiç sevmem. Laf olsun diye soru soranları da önemsemem. Bazen 3 gün 3 gece konuşmak isterim, susmak nedir bilmem, bazen tam aksine 40 gün 40 gece susmak isterim, tek kelime etmek istemem. Başkalarına yük olmayı hiç sevmem, ne ki başkası da bana yük olsun istemem. Yardım istemeyi, aman demeyi hiç bilmem. Kadın-erkek işi ayırt etmeden sırtlanırım ne varsa. Gık! demem. Konforlu yaşamayı da bilmem nitekim. Hep iğreti, hep yarım yamalak, hep her an olduğum yeri terk edecekmişim edasıyla, yeterince yaşarım.

Şimdi anneyim. Hem de 2 çocuklu bir anne. Bütün bu anlattıklarımı bana bir kaç beden büyük gelen -Anne Kalıbı- içine sığdırmaya uğraşıyorum tüm gayretimle. Belki de bu yüzden tüm çelişkilerim, tüm gel-gitlerim,  tüm sabırsızlığım, kendimi kaybedişlerim. Üstelik mantığı kör, duygusu oldukça yüksek biriyim. Öngörülerim azdır olaylar hakkında. İşte burda Allah’ın sevgili kuluyum, ki İlter beni tamamlayan unsurdur. Ha, deyince ötesini berisini düşünmeden gitmeye davranan beni durduran, sakinleştiren, -Bir soluklan hele!- diyenimdir.

Şimdi gene gitmeye sevdalandım. Akraba diye bildiklerimizin saçmaları da üstüste binince gitmeye iyice odaklandım. Üstelik tam da insanlardan usandığım ana denk düştü bu saçmalar ve riyakarlıklar. Riyakarlık ki en çok soğuduğumdur.

Dilimde hep aynı mısra; “Haydi Abbas, vakit tamam, akşam diyordun, işte oldu akşam.”

De 2 çocukla hemen nereye böyle Abbas Hanım?

( Yazarken dinlediğim, dinledikçe gaza geldiğim Buika- La Falsa Moneda )

Erkek Çocukları, Güç ve Şiddet

Erkek çocuklarının doğasında şiddet olduğunu ispat eden en iyi örneklerden biridir Selim. Ne denli uğraşırsanız uğraşın, ne denli başka taraflara kanalize etmeye çalışırşanız çalışın, bir yerde illa ki şiddet duygusu ve güç isteği ortaya çıkıyor. Evde kedi misali olan çocuk  aldığı ilk şiddet ve güç kokusunu  büyülenmişcesine takip ediyor ve bir daha terketmiyor adeta. Komşunun oğlu, eve gelen misafir, rasgele karşısına çıkan bir çizgi film, okul akadaşları  hepsi uyarıcı olabilir bu konuda.

Şiddet duygusundan uzakta tutmaya özen gösterdim Selim’i hep, kendi çapımda. Hiçbir vurucu, kırıcı oyuncak almaya yanaşmadım. Vurabileceği tek şey plastik oyuncak çekicidir
en fazla. Ancak o nasıl  bir şiddet güdüsüdür ki içlerindeki, ilk fırsatta ortaya çıkıveriyor. 2 yaş civarında iken komşunun oğlunda gördüğü silaha dört elle sarıldı adeta. Bir türlü bırakmak istemedi.  Ben de istiyorum, diye diretti ancak komşunun gözünün içine bakarak “Ben böyle bir şeyle oynamanı dahi istemiyorum.” diyemedim, cümleleri eğip bükerek anlatmaya çalıştım bir şeyleri. Belki de iyice soyutlamakla hata ediyorduk, bilemiyorum. Çünkü biz kaçırdıkça bu aptal alet Selim’in gözünde gereksiz yere değerini arttırabilirdi.
Selim’in sevdiği hayvanlar en hep kudretli olanlardır mesela. İflah olmaz dinozorlar ve yenilmez köpekbalıkları. Üstelik alelalede olanlar değil; bu hayvanların da en vahşileri, en yenilmezleridir sözkonusu olan. Dinozorlar içinde T-Rex, köpekbalıkları içinde de Büyük Beyaz Köpekbalığıdır  bahsi geçen, şeksiz, şüphesiz. Yetmezmiş gibi son dönemlerde Megalodon diye bir köpekbalığı türü öğrendik, tarih öncesinde yaşamış olduğu varsayılan dev bir köpekbalığı. Şimdi büyük beyaz köpekbalığı da bir kenara fırlatıldı. Diğer türler figüran oyunculardır Selim için. Bir oyundayız diyelim; “Anne ben bir T-Rex’im. Sen de Stegosaurus ol!” Stegosaurus, dinozorlar içinde en nahifi, en eziği, otçul, avare bir türü işte. Kendi en yenilmez, ben en zavallısı. Ya da “Anne, ben bir Megalodon’ım, sen de Limon Köpekbalığı ol, aaa, ya da Hemşire Köpekbalığı.” Gene en zavallı, köpekbalıkları içinde zararsız sayılabilen türler uygun düşmüştür benim rolüme.

İlter takım tutmaz. Selim’de de böyle bir eğilim yoktur haliyle. Ancak Selim’in dayısı üstün bir gayret içerisindedir; Selim’i Cimbomlu yapma konusunda. Türlü teşvik politikaları ve kuzeni Mirza’nın katkıları ile kabul etti nihayetinde Cimbom’lu olmayı. Selim’i kabüle götüren şey -Cimbom en güçlü takımdır!- cümlesinde saklı idi; -Güç- kelimesinde yani. Bu kelime Selim için uyarıcı etkisi görür. Bir kere takside idik. Fenerbahçe Stadyumu’nun önünden geçiyorduk. Selim’e burasının ne olduğunu anlatıyordum ki futbol takımları konusu açıldı ve şoför de konuşmaya dahil oldu. Selim’in Cimbom’lu olduğunu öğrenen şoför, onu Trabzonsporl’u yapmak için epeyce dil döküyordu. Onu evinden alıp gezdirmeyi, maça götürmeyi, forma, şapka almayı vs. teklif ediyordu. Ancak Selim nuh diyor, peygamber demiyordu. Taa ki Trabzonspor’un şampiyon olup, kupayı aldığını duyana dek. Bu cümleyle birlikte meraktan gözleri açılmış halde bana döndü ve “Ne yani anne, Trabzon en güçlü mü?” diyerek onay bekledi. Ben de onaylayınca, “İnsan bazen takım değiştirebilir dii-mi? Bazen Cimbom, bazen Trabzonlu olabilir dii-mi?” diyerek rotayı değiştirmeye başladı. Bir tek -GÜÇ- kelimesi nelere kadirdi?

Bir arkadaşımın dediği gibi çocuklarımız Türk toplumunda yetişiyor. Bizde bir kavgada geri çekilme güdüsü yok. Bu erkeklikten ödün gibi algılanıyor. Sinik, pasif değerlendiriliyor biri böyle davranırsa.Çocuklarımızı bu toplumdan soyutlamak olası değilse biraz da gidişata uygun davranmak gerek. Mi? bilmiyorum.

Selim’in anneannesi bir süreliğine İstanbul’da. Dolayısı ile gelenler gidenler ve onların çocukları ile yoğun günler geçiriyor Selim de. Kimi zaman büyüklerden yana sıkıntı çektiği ve hırpalandığı da oluyor. Böylesi durumlardan sonra bir gün İlter’le tartışmaya başladık. Ona Selim’e kavga etmeyi neden öğretmediğini, oyun esnasında en azından kendini savunmayı öğretmesi gerektiğini söyledim. Olmazsa karate derslerine katılmalıydı. Zira karate kendini savunma tekniği idi. İlter’se şiddetle karşı çıktı bu düşünceye. Ona göre Selim aklını kullanmalı ve kavga ortamlarından uzak durmalıydı. En son “Biz Selim’e kendini savunmayı hatta karateyi öğrettik diyelim, bir başkası da çocuğuna kavgada bıçak çekmeyi öğretirse ve bu kişi ile Selim karşı karşıya gelirse, o zaman n’apcaksın?” dediğinde içim kıyıldı, nutkum tutuldu ve nefesim kesildi. Cevap bile veremeyecek duruma geldim.

Gene de sorguluyorum bu hali. Bir köşede tutulmak kaydıyla bir savunma tekniği, ya da karate ya da her neyse öğretilmeliydi bence. Ama işin handikabı; ya bu öğrendiği teknikte başarı kazanır ve bu ona aşırı bir güven yüklerse? Ya kendi kavgaya tutuşmazsa da birileri gelip sataşsa ve o da bu özgüvenle geri çekilmeyi değil de savunma derken saldırmayı da göze alırsa ? Ve karşısındaki de belalı, gözü karamış biri olursa? İyisi mi Run Lola Run misali Kaç Selim Kaç! taktiği dayatılmalı.