Tag Archives: Hayat

Çalınmış Güzellik*

Dün, yüzümün eski günlerdeki gibi incecik olduğunu gördüm düşümde.  Dolayısı ile mütebessim bir giriş yaptım güne. Şimdiki zamanda, tam şu anda, zahmetsizce geri gelen narin yüzümün aksini görünce aynada, o tatlı hisle uyandım sabaha. Aynaya bakmadım tüm gün özellikle, o his içimde saklı kalsın diye. Şu his peydahlandı içimde bir de; Rüya olan dönüşecekti pek yakında gerçeğe. Diyetler, kısıtlamalar, zorlamalar, ikide bir tartıya çıkıp, bir sevinip iki ağlamalar olmadan, kendiliğinden, rahatça hem de. Ah, keşke!
Selim’den önce kilo sorunu nedir bilmedim ben. Ömrüm boyunca ince, narin, nazenin idim bildiğim. Anımsıyorum da bir zamanlar  kilo almaya dahi çalışmışım. Bendeki büyük fiziksel dönüşüm doğumdan sonra oldu. İlk 6 ayı saymazsak, 70 kilonun altını görmedim bir daha. Kiloların gideceğine dair yılgınlığa düşsem de ara sıra,  ümidimi korudum çoğunlukla. Lakin 5 yıl oldu, benim gündelik misafir addettiğim kilolar  önce yatıya kaldı, ardından ev sahipliğine soyundu. Şimdi bünyemle pek kaynaşmış vaziyette, istedikleri gibi fink atıyorlar dışarda ve içerde. Üstelik diyetler, diyetisyenler eşliğinde zar zor eksilen 10 kiloyu da, ikinci bebeği fırsat bilip geri kattılar bünyelerine. Ümitvarım, lakin Hipotrioidi hastalığı da eklenince üstlerine, yapıştılar iyiden iyiye ve ümidimi korumak güçleşiyor bu halde. Dolayısı ile pek kıymetli idi hissettirdikleri ile rüyamın kendisi.

Her ne kadar kilolar  bedenimi sahiplenseler de ben onları benimseyemedim, şişmanlığı kabullenemedim. Eskiden alışverişe çıkmaya fırsat arayan ben şimdilerde kendime dair birşeyler bakmayı mümkün olduğunca erteliyorum. Çok çaresiz kaldığımda ancak giyecek birşeyler alıyorum. Çarçabuk ve özensiz! Dışarı çıkmayı sevmiyorum bu sebepten. Nitekim evde kendi halimde, abdalımsı kıyafetlerle, aynalardan yüzümü çevirerek mutlu mesut yaşıyorum. Lakin ne zaman dışarı çıkmaya kalksam, mecburen aynaya bakıyorum ve gerçekliğimle yüzyüze geliyorum. Kendimden gizlediğim hoşnutsuzluğum ayyuka çıkıyor vesselam. Bu sebepledir ki, dışarı çıkacağım zamanlar, oldukça tahammülsüz, alabildiğine sevimsiz ve çekilmez oluyorum.

Eski arkadaşlarla görüşmek istemiyorum mesela, o şaşkınlık ifadesi ile karşılaşmak, hele ki densiz sözler duymak istemiyorum. Yeni insanlarla tanışmak istemiyorum, nitekim ilk izlenimi mundar etmek istemiyorum. Memlekete gidemiyorum, bilhassa annemin fazlasıyla açıksözlülüğünden nasibimi almak istemiyorum. Nitekim annem en son İstanbul’a geldiğinde, beni en uygunsuz pozisyondayken yani Michelin* gibi katlanmış göbekle oturmuş vaziyetteyken  yakalamış ve ben -işte geliyooor!- korkusuyla yüzüne dahi bakamazken; -kim derdi ki benim narin kızım bu hale gelecek diye!- diyerek bombayı patlatmıştı. Üstelik dediğine göre bir kaç gündür moralim bozulmasın diye kendini de tutmuştu. 

Bir de kayınvalide tarafı var bu durumun. Kayınvalidem epeyce güzel ve bakımlı bir kadındır. İncecik, oldukça hoştur. Dış görünüşe ziyadesiyle önem verir. Hatta bu durum önem verdiklerinin başında gelir. Beni her gördüğünde yaşadığı hayal kırıklığını da anında sezdirir. Üstelik sezdirmekle de kalmaz, her karşılaşmamızda, -kilo vereceksin değil mi?- diyerek içindekini de dillendirir. Sevgili oğlunun yanına yakıştırmaz bu halimi bilirim.  Kötü niyetli değil, annem gibi tutamaz kendini onu da bilirim, lakin ya ben  neyleyim, ne diyeyim? Üstelik benim bir şey demiyor olmam onlarda bu devasa bedeni kabullenmişim izlenimi  uyandırıyor ve  diller daha da uzuyor, onu da bilirim. Bir de yetmezmiş gibi sineye çektikçe yemeğe saldırırım ve bu kısır döngü içersinde büyür de büyürüm! Enine!

Dün evin telaşesi içinde devinip dururken aynaya ilişti gözüm gayri ihtiyari. Manzara felaketti. Fazlasıyla haşır neşir olduğum çamaşır suyuyla lekelenmiş tişört göbekle havalanmış, altta şekli ve şemali tamamen dağılmış pijama enine genişleyerek, bünyemi daha da abartmış, saç baş banyo buharı ile iyice kabarmış haldeydi. Tişörtümü düzeltmeye yeltenirken iğrendim bu görüntüden ve İlter’e seslendim -sence bu güzelliği, bu seksalepiteyi neye borçluyum?- dedim. Yetmedi, -benim bunca güzelliğimin seni ezmesin, kendini yanımda kötü hissetmeyesin- diye öz alaylarıma devam ederek bir de kocanın gözünde kendimi rüsvay ettim. Bir zamanlar kendinden memnun olan o kadın gitmiş, yerine kendi görüntüsüne tiksinti ile bakan bir kadın gelmiş vesselam, acıyla farkettim.

İki tane güzel çocuk bahşedildi bana. Binlerce şükürler olsun Allah’a.  Lakin sanki bende olan ne varsa , aklım dahil onlara akmış, bana da bu yozluk  kalmış. Ve gün boyu bakıp da doyumsuz güzelliğime (!) kah –Endamın Yeter- şarkısını, kah  “Güzel ne güzel olmuşsun!”*** şarkısını döndrüp durdum içimde.

—————————————————————————————————————-

*Çalınmış Güzellik– Sevdiğim filmlerden biri. İsim ordan.
**Michelin benzetmesi elma yarım, bilge yanım Karmaşıksarmaşık‘tan.
***Pejmürde hale  ithafen söylenen bu şarkı da Isoon‘dan dolandı dilime. Bir de Yaruze ile konuşmamızdan kalan.

Olağanüstü Bir Gün!

Dün akşam sıkıntıyla uyudum. Libya’daki olaylar, Pepela’dan bir kaç gün önce -burada olaylar başlıyor- diyen bir mail alıp bir daha haber alamamak, günler sonra gelen sarsıcı mail ve çılgın bir trafik peşisıra, mail bombardımanları, yorumlar, ardından Pepela’dan gelen telefon,  ilk konuşmamızın bu şartlar altında gerçekleşmesi, yanısıra konuşmanın çok sıcak geçmesi, onu canımdan can gibi hissetmem, derinden üzülmem bir tuhaf yaptı beni. Sarhoş gibi idim. Ne, ne dediğimi biliyordum, ne de, ne yaptığımı. Kendime, evime, çocuklarıma uzak mı uzak idim. Gece o uzaklıkla ve o dumanlı başla uyumaya gittim. Uyudum, uyandım. Sabahı ettim. 

Görüşüm netleşmemişken daha bilgisayarı açtım. Bir haber var mı bakındım. Zor bir gece olacak demişlerdi Libya için. Endişeli idim. Çıkabilmişler miydi? Diğer gelişmeler neydi? Sabah rutinimi sersem sepelek tamamladım. Kerim’e 2 kaşık mama, 2 mail yoklama, 2 kaşık mama, yorum yoklama şeklinde bitti. Selim’i hepten kendi haline bıraktım. Olmazsa olmaz sabah kahvemi içmeyi  bile unuttum. İşlere koyulmaya hiç mecalim yoktu lakin görüşmeye gelecek bir oyun ablası vardı. Bilgisayarı devamlı yoklayarak, televizyon devamlı açık, işe başladım.

Selim’in odasını toparladım. Salonun yastıklarını bir kenara yığdım, koltuğu süpüreyim diye, elime süpürgeyi aldım ki zil çaldı. Saat 12’ye geliyordu. Kim o dedim, M. Hanım’a gelmiştim, dedi. Allah Allah dedim ve otomata bastım. Bende saç baş karışık, üst baş dağınık. Düzeltmeye uğraştım. Az sonra merdivenleri çıktı genç bir kız. M. Hanım dedi. Evet, dedim.  Ben oyun ablalığı için geldim dedi. Eyvah dedim, ev karmakarışık! Erken geldiniz dedim, saat 1’de gelecektiniz!?’:( ) O ise gayet rahat – Yol hali- dedi ve içeri girdi. Be hey kızım, sen yol hali deyip bunca erken geldin ya benim ev hali nice olacaktı diyecektim ki, onun rahat tavrı ile donakaldım. İçeri girdi. Kusura bakmayın, sizi şimdi beklemiyordum, ev dağınık dedim. Olsun dedi. Peki, olsun dedim. Koyverdim. Ben ki bir çocuk gelse evi dertop ederim, kabullendim bu keşmekeşi. Nitekim karşımdaki öyle buyurmuştu. Nerden geldiniz dedim, Rumelihisarı dedi. Ben bir kez daha şaşakaldım. Rumelihisarı nere, Selimiye nerde dedim.  Ama içimden dedim. Alenen diyemedim, çünkü ben bu kızdan çekindim. Uzak değil mi, diyebildim. Değil, dedi.  Peki, dedim. Tüm cesaretimi topladım ve -özgeçmişinizi aldım; çok yerde çalışmışsınız. Ama neden hep kısa süreli çalışmışsınız; 1 ay kadar çoğunlukla?- diye sordum. Son iki okulun müdürü de problemliydi dedi. Gene peki, dedim uzatmadım. Selim’le vakit geçirmeleri için yan odaya aldım. Selim insana aç, hemen oyuna koyuldu. Lakin abla, kendi aleminde idi. Çocuk sesine aşinalığından kulağı sese tepkisizdi, yalama olmuştu besbelli. Selim gene yeri, göğü, uzayı, evreni anlatırken o hiç dinlemiyor, sorulara cevap dahi vermiyordu. Bir yandan şirkete kızdım. Hani ön eleme yapıyordunuz, hiç mi farkına varmadınız mesleki uyumsuzluğun. Bazen onlarca okul da bitirsen olmuyorsa olmuyordu  ve belli ki bu işi sevmeyerek yapıyordu. Bu da hemen dikkati çekiyordu. 

Bir kaç garip diyalogdan sonra abla gitti. Selim açım, dedi. Mutfağa gittim. Ama yemek hazırlamaya gittiğimi unutup tezgahı temizledim. Selim gene geldi. Anne, hani benim yemeğim dedi. Ömrü hayatında ilk kez yemek için böylesine baskı yaptı Selim. Dünden kalan yemeği koydum ikisine de. Kerim’e yedirirken, Selim -bana da sen yedir- dedi. Uzatmaya takatim yok, -Peki- dedim. Ahtapot anne devreye girdi. Bir o, bir bu deyip kaşıkları sağlı sollu uzattım. Selim yemek istemedi. Sesimin tonunu hiç bozmadım, lakin kaşığı mancınık yapıp suratına yapıştırmakla tehdit ettim. Çekindi, tamam dedi. Ara sıra yedi, ara sıra söylendi. Israr etmedim daha fazla ve bu çile bitti.
İkindide Selim isyan etti. ‘Annelerin görevi vardır. Biri çocuklarına yemek hazırlamak, biri de onlarla oynamak’ dedi. Oyun kelimesi normalde de tüylerimi diken diken etmekteyken bugün kulağıma hepten çekilmez geldi. Evet, haklısın ama ben bugün de oynayamayacağım seninle, dedim.  İşlere koyuldum. İkisi eteğime takıldı. Önce çocukların gönlünü hoş etmek adına biraz oynadım onlarla, süpürge ve kovalamacayla, sonra daraldım sıkışıklıktan ve tutamayıp kendimi bağırdım. Selim kaçıştı, ardından yerde bir böcek misali gezinen Kerim de peşine takıldı. Bir kez daha anladım ki  zoraki oyun, bende -kaş yapayım derken göz çıkarmaya- dönüşüyordu. Çocukları kendi haline bıraktım. Aralıklarla haberleri yokladım. Yerleri silerken Selim ile Kerim oynaşıyordu. Lakin Selim’in ayarı devamlı kaçıyordu. Dozaj için her an uyarıda bulunmak gerekiyordu. Ve ne olduysa oldu Selim elindeki davulu Kerim’e sertçe fırlattı ve Kerim canhıraş biçimde ağlamaya başladı. Giderek nefesi kesilir gibi oldu. Yüzü kızardı. Selim elleriyle yüzünü kapamış, -Hiii!- çekiyordu. Başına gelcekten korkuyordu. Lakin bu kez onun korkusunu gideremedim zira Kerim’in ağzından kanlar akıyordu. Davulu ben de Selim’e fırlattım. Selim korkunun da tesiriyle çılgınca ağlamaya başladı. Kerim’i kucağıma aldım. Selim’e de ağzını gösterdim. Kan görünce bembeyaz oldu, hepten korktu. Kerim’i emzirince sakinleşti. Kanaması durdu. -Kerim’e çok üzüldüm- diyerek bir ağlama krizine daha girdi Selim. Olay bir dingin bir fırtınalı bitti. 
İşlerim bitti. Gene haberleri, mailleri, yorumları yokladım. Ve şuna rastladım. Parçaları birleştirdiğimde Pepela‘yı buldum. Ve emin olamasam da yazmadan duramadım. Yazdım. Gece de üçüncü ağızdan Türkiye’de olduklarına dair haberi aldım. Mutlu uyudum!

Yumru

Günlerdir derin bir sıkıntı çökmüştü üzerime, isimlendiremediğim. Önceleri rutin sıkıntılarımdan sandığım, salt kendi hayatımla bağdaştırdığım. Ya da öyle olduğunu varsayıp ötelemeye uğraştığım, hafife aldığım. Oysa derinlere insem bilebilirdim ki; durum benden çok öte, benden çok ziyade idi. Evet, kendi hayatım sözkonusu olsa cüz-i iradeyle içine girebilir, kısmen değiştirebilirdim içimde ve dışımda gelişenleri, lakin bu kez hissettiğim büyük bir irade idi ki, benim zerre kadar etkileyemeceğim. Kolumun kalkamaz hale gelmesine sebep olan, kafamı allak bullak eden, yere ve göğe sığmama engel olan sıkıntının verdiği bulanıklık berraklaştı bugün. Etraf aydınlandıkça sıkıntı -lök diye ortada kaldı. 

Ben orman yangını haberlerini izleyemem mesela. Ağaçların yanması ta içerimin yanması gibi gelir bana. Şehit haberlerini izleyemem. Masumların, mazlumların katledilmesini izleyemem. Bazen kendime -kaçıyor olmaktan- dolayı kızarım ama izleyemem, çaresizlik hissinden, derin üzüntüden ve akabinde rutin işlere doğallıkla girişmekten ve gide gide bu haberlere aşina olup hissizleşmekten korkarım, kaçarım esasen.

Felaket haberlerini izleyemem. Kasırga, deprem… Kaçırılma, kirli emeller uğruna, sebepsizce vurulma haberlerini hiç izleyemem. Ciğerim dağlanır izlerken. Kalp atışlarım, nefes alışım hızlanır, göğsüm sıkışır, ağlarım ziyadesiyle. Ev ahalisi de alışkındır bu deli hallerime. Olur da ağlayamamışsam küfrederim alenen. Ve ne yazık ki örnek bir anne olamam bu sebepten.  Zira geçen gün Selim’in haberleri izlerken -şerefsiz köpekler!- dediğine şahit oldum irkilerek. Hop, neler oluyor derken, -Sen de öyle diyorsun ya anne, kızdığında- dedi gülerek. Haksızlığa gelemem.  Hiç gelemem. Kim olursa olsun haksızlığa uğrayan, onu savunmak adına olurum perişan. Zulme dair haberleri izleyemem. Gazze’de, Myanmar’da, Irak’ta, Afganistan’da, Sudan’da, Nijerya’da tanık olduğum her haksız ölüm ve zulüm tıkıyor boğazımı, kilitleniyorum. Elinde silah ve güç olanın  kendini dünyanın kralı sanmasının, dilediği  gibi davranmasının, bence ileri derece hayvanlığının ve bir gün o gücü kaybederim duygusu taşımıyor olmasının verdiği hoyratlığın, ‘En Büyük Güç‘ü unutup dünya üzerinde büyüklenerek dolaşıyor olmasının verdiği duygu ile çıldırırım. Bela okumaktan çekinir, en büyük iradeye havale ederim böylelerini lakin bir de üstüne küfrederim ki ancak rahat ederim. Şiddeti tasvip etmem tamam ama bıraksalar zalimleri de bir temiz döverim.

Ve bugün. Ve Libya. Ve Pepela! Ve orada sıkışıp kalmış nice insana. Ve -Ya ölüm, ya zulüm!- diyenlerin elinde kalan; silahsız halka yanıyor içim. İçinde bilmediğim biri olmasa bu kadar yanar mıydı içim, yanardı bilirim. Lakin şimdi yanmanın yanına eklendi derin bir endişe. O sıkıntı çıktı ayyuka ancak bir yumru olup duruyor boğazımda. Elim kalkmıyor, çocukları zar zor idare ediyorum. İlter’e bana bulaşma, normal bir durumda değilim diyorum. Şükürler olsun ki, anlıyor! Çocuklar uyuyor. Ortalık karışıyor. Silahsız halkın üstüne savaş uçakları ile bomba yağdırılıyor. Kaybedecek bir şeyi kalmamış insanlardan korkuyorum, endişeleniyorum. Herşeyi, herşeyin sahibi olana emanet ediyorum. Pepela’m;  dua, dua, dua ediyorum!

Dün sesini duydum. Çok narin, çok nazenin… Sanki o değil içinde olan yangın yerinin! -İyiyiz diyordu. Şükürler olsun ki daha iyiyiz. Sana yazdıktan yarım saat sonra döndü tersine buradaki hava!- Dualarımız ulaştı biliyorum. Ve çabalarımız. Ve bugün bir kez daha gördüm ki; az değiliz. Hiç değiliz.

Teşekkürler ediyorum herkese. Gönülden duacı olan, çabalayan, uğraşan! Gıyabında birinin edilen dua makbüldür, mühimdir. Ve çok kıymetlidir. Duaların devamı gelir dilerim. Selametle yurda varmaları için, orada kalanlar için… Dua, dua, dua!

—————————————————————————————————————-
Bugün yazdığım iki postu da sildim. Güvenlik sebebiyle. Sizin de yazdığınız olmuşsa şayet sizden ricam siliniz.

Karmaşık Sarmaşık*

Karmakarışığım. Meğer daha önce ne de berrakmış hayatım, zihnim ve de günlük akışım, sadece kıymetini anlamamışım. Meğer karmaşık sandığım halimde bile ap-akmışım. Meğer -hep bulanık görüşüm- derken gelecek bulanıklığından bi’haber, saf bir aylakmışım. 

Şimdi çocuklarla geçen safiyane zamanlara iç geçiren, tüm düzeni tepe taklak olan bir kadınım. Karmaşık zihnime eşlik eden bir ev, içinde olduğum. Düşüncelerim gibi birbirine geçmiş odalarım, banyom, mutfağım. Karman çorman hep eşyalarım. Çamaşırlar dağ olmuş yıkanmayı beklemekte, bulaşıklar desen tezgahta dizili, ikinci kata çıkmak fayda vermemekte. Makinadaki temiz bulaşıklar bile tükenmekte. Bu  durum kısmen huzur vermekte nitekim bu vesileyle yerleştirilme derdi de çözümlenmekte. Ahali ise hayatta kalmaya yetecek asgari düzeyde eylemler içinde, idareten bir yaşam sürmekte. Kerim’e öğlen kavanoz maması, Selim’e gevrek ve balık kroket yedirilmekte. Meyve ile uğraşmak yerine meyve suyu içirilmekte, düzenli değil, bazen elbette. Çocuklar bir kez reddetti mi tabak derhal götürülmekte. Israrcılık, düşkünlük, sıkkınlık bertaraf edilmiş vaziyette. Sarmaşık düşünceli bireyler içindeki pek karmaşık bu evde mutlu bir aile var haliyle.

Gidelim, gideceğim, gitmeliyim, gidiyorum derken gitmeye dair iki konu büyüklerin zihnini meşgul etmekte bir süredir. Ve dahi Selim bile fikrini beyan etmekte. Elbette külliyen gitmeyi reddetmekte. Ya oyuncaklarım, ya dinozorlarım, peki ya kitaplarım diye dertlenmekte. Ardından kendine iyi gelecek formülü hemen geliştirmekte; -Oradan Amerika’ya ve Japonya’ya gideriz inşallah dii-i mi Anne? Dinozor müzesine de gideriz! Di-i-mi anne?- cümleler eşliğinde.

Şükürler olsun ki bu arada Selim’in ertelenen doğum günü kutlaması, aile kahvaltıları bir nebze toparlanmaya oldu vesile. En azından kalmadı kir pas derinlerde, bütün karmaşıklık yüzeyde. Ve bu da bana gizli bir huzur vermekte. Nitekim her ne kadar iki çocuk vesilesiyle dağınıklık içinde yaşama yetimi geliştirsem de, derinlerde olduğunu bildiğim bir kir  düşüncesi öldürebilir beni gene de.

Neticede asayiş berkemal! Sadece gitmelerle olduk hemhal. Buradayım. Buradayız henüz! Endişeye yok mahal!

—————————————————————————————————————–
*İsim Karmaşıksarmaşık blogunun sahibesinden alıntıdır. Kendisi elma yarım, bilge yanımdır. Lakin buralara pek uğrayamamakta, blogu gibi beni de öksüz bırakmaktadır.

** Yokluğumda gerek mail, gerekse yorum yazmak suretiyle hal hatır soran, endişelenen ve samimiyetlerine bir kez daha mazhar olduğum; Şeyma’m, Sibel’im, Küçük Mucizem, Sevgi’m, Gülçin’im, Ayla’m, Gönül’üm, Peri’m, Dilek’cim, Gül’om, İkizlerin Annesi, terapistim Sezom , Can’ın güzel annesi ve diğerleri çok teşekkürler. Ey ilgi ne güzel şeysin:)

Uğultulu Tepeler!

Bazen sebebini bilmeden içine düşerim bir huzursuz halin. Yere, göğe sığamam böyleyken. Pencereleri açarım alabildiğine, nefes alabileyim diye. Sıcağa tahammülsüzleşirim, derhal giysilerimi inceltirim. Gider sık sık yüzümü yıkarım, sabunla bolca. Ancak rahatlarım tüm gözeneklerim iyice ıslanınca.  Aşina olduğumdan olağan saydığım bu durum, olağan  mı tümden bilmiyorum. Tek bana mı has, onu da bilmiyorum. Benim gibi hisseden vardır elbet, yahut öyle umuyorum.
Bu akşam tam da böyle hissediyorum. Ve dahi uzunca bir süredir huzursuzum. Sebebini bilmediğimi sandığım, geçiştirdikçe katlanarak ardıma kattığım, kirli bir yığınla yaşıyorum. Öteliyorum aklıma düşenleri. Bir şey yokmuş gibi davranıyorum. Oysa ben beni benden kaçırmak konusunda başarısızım.  Bunu hep göz ardı ediyorum. Birikintiler ötelenemeyecek kadar çoğalınca, normal saydığım  bu  anormalliğimin farkına varıyorum anca. Ardından kıvrım kıvrım kıvranıyorum.

Tek tek peşime takılanları zor ayırdetmek. Soruna köklü bir çözüm  gerek. Ki onun adı da  benim literatürümde; Gitmek! Sıkı bir biçimde gitmek hem de! Ivır zıvır ne varsa bırakıp ardında, tıpkı eşya gibi,  yahut kirli bir elbiseyi çıkarıp atmak gibi, gitmek, çok uzaklara!
Yerleşik olmayı sevmedim ben! Sahiplenmeyi, sabitlenmeyi sevmedim! Sabitlendikçe saplantılı isteklere bürünmeyi sevmedim. Eşyaya odaklanmayı sevmedim. Her an gidebilecek gibi olmanın verdiği dayanılmaz hafifliği sevdim. Biriktirmeyi sevmedim ben. Giderken eşyadan azade, kusursuzluktan azade, her şeyim tastamam olsun saplantısından azade olmayı sevdim. Oturduğum yere yerleşmeyi sevmedim ben. Yerleştikçe daha, daha istemeyi sevmedim. Bu kablo niye görünüyor, bu duvar niye dökülüyor, eşyam neden eskiyor diye dertlenmeyi sevmedim ben. Ne ki, stabil ve steril bir hayatın tekdüzeliğini sevmedim. Değerli eşyalar istemeyi sevmedim ben. Gözümden sakınıp da onları, gönülden düşmeyi sevmedim. Ivır zıvır biriktirmeyi sevmedim. Dolaplarda çoğalan giysi, hatıra, evrak, oyuncak yığınlarını sevmedim. Zor kapanan kapakları, çekmeceleri sevmedim.
Bir kaç valize sığan eşyayı sevdim ben. Bir kaç valize sığan hayatı. Hatırayı gözönündeki bir kaç parça kağıtta değil zihinde tutmayı sevdim ben. Kokuyla, müzikle canlandırmayı. Yeni bir şehrin kalbine girmeyi sevdim ben. Yanısıra eski şehri özlemeyi. Eski şehre kavuştuğumda, şehirden ziyade yaşanmışlıkları özlediğimi farketmeyi sevdim.
Göçebe ruhluyum ben, divane ruhluyum ben. Belki bir yörük kızı, belki avareyim ben. Derviş olmayı arzulayan berdüşüm ben. Yıllar var ki ehlileştiremediğim bir yabanlığa sahibim ben. -Bak 2 çocuklu bir annesin, orta yaşlı, kal olduğun yerde!- diyemedim. Kendimi dizginleyemedim. Kal desem, hepten yaban hayvanı oluveririm, bilirim. Ne varsa katar önüme, toz duman içinde geçip gidebilirim bırakıp herşeyi öylece. Beni iyileştiren ordan oraya göçmek, onu da bilirim. Gene –Chocolat– filmindeki gibi gitmeyi haber veren rüzgarın uğultusu uğul uğul esmekte zihnimde. O büyük gitme arzusunu bastırıp gidememenin getirdiği huzursuzluk içindeyim,  hem de çok uzun süre.

http://www.dailymotion.com/swf/video/xg365v?width=&theme=none&foreground=%23F7FFFD&highlight=%23FFC300&background=%23171D1B&start=&animatedTitle=&iframe=0&additionalInfos=0&autoPlay=0&hideInfos=0
Chocolat – Soundtracks

——————————————————————————————————————–
Uğultulu Tepeler – Bir başka Juliette Binoche filmi.

Bir Harmanım Bu Akşam

Dünden beri ‘Ani Çıkan Şarkılar & Bastırılmış Duygular’ tezimi doğrulayan bir nakarat takılı zihnime. Hiç gitmiyor, pelesenk olmuş adeta dilime. Tezimi genişleteceğim bu gidişle, zira bir sonraki günü  de başladım öngörmeye. Der ki içim; Bir Harmanım Bu Akşam* Deli Anne.
Dün akşam keyif yaptım. Haftada bir gün kendime tanıdığım bağımsızlık saati şerefine, çıktım alışverişe. Günün benim için en boğucu, en yoğun ve temposu en yüksek  saatinde, çocukları bırakıp da İlter’e, kaçtım evden delice. -Yemek yedir, alt değiştir, üst değiştir, diş fırçala, pijama giydir, tulum giydir, yatır, kaldır- rutininin kasvetini  teğet geçen bir zamanlamayla hem de.  Pek hafif, hatta nahif hisler içindeydim. Aynalara bakmadım, bakmadıkça kendimi eski günlerdeki gibi ince saydım. Seke seke, gönlümce gezdim. Sayısız şeyi denemek üzere kabinlere daldım, olmadı, bir tur, bir tur daha attım. Telaşsız! 

Arada İlter’in keyifsiz telefonu ile bölünsem de pek aldırmadım! Selim’e sıradışı kitaplar buldum, derhal aldım. Bir dakika dahi  vakit kaybetmek istemediğimden hiç oturmadım. Alışveriş merkezi kapanmak üzereyken ancak çıkmam gerektiğinin farkına vardım.
Geldiğimde çocuklar uyumuştu, eve derin bir sükunet hakimdi. Ortam oturup bir keyif kahvesi içmeye pek müsaitti. Lakin önceki günkü derin temizlik ve bu günkü kesintisiz alışveriş bütün enerjimi bitirmişti, oturduğum yerde uyuklamaya başladım. Kahvem soğudu. Bir ara yanıbaşımdaki sodaya uzandım, şişeyi tutamadım ancak sodanın büyük kısmını İlter’in laptopuna doğru uçurmayı başardım. Gidip yenisini alacak takatim olmadığından şişenin dibinde kalanla yetineyim dedim, bu kez de kalanı masaya devirdim. Uykuya direnmek için üstün bir çaba gösterdim lakin beyhude vakit kaybettim. Bloglar, gazeteler, facebook, nurturia arasında gezindim ruhsuzca. Velhasıl düşen kafaya teslim ettim bünyeyi, istemeye istemeye uyumaya yollandım.
-Bir harmanım bu akşam- şarkısını dünkü gezmeler sırasında bolca zikrettim içimden. Derin analizlere girmedim, acemi mutluluğuma verdim. Lakin şarkı peşimi bırakmadı. Bugün de boyuna dilime dolandı. Doğrusu şaşırdım. Nitekim o anki hissiyat geçince geçiverirdi benim bildiğim. Geçmedi. Israrla devam etti. Bilemedim bu durum neye alametti.
Bugünüm sevimsizdi genellikle, çocuklar aynıydı da, ben idim sevimsiz olan nedense. Tam da Kerim’in krizsel ağlamaları sırasında İlter’in ani Çeşme seyahati haberini aldım, daha da huysuzlandım. Şarkı giderek hız kazandı içimde bu vesileyle. Anladım ki bu kez önceden haberdar ediliyordum tarafından. –Bir harmanım bu akşam– bu kez mutluluğuma değil huysuzluğuma işaret etmekteydi. Ve huzursuzluğuma.
Huzursuzluğumun sebebine gelince, belki onu da yarın söyler Deli Anne.


http://video.mynet.com/hostlaricin1/fikret-kizilok-bir-harmanim-bu-aksam/726279.swf
*Fikret Kızılok-Bir Harmanım Bu Akşam

—————————————————————————————————————-
 Bu vesileyle pek çok Fikret Kızılok şarkısına daldım, çıkamamaktayım. Uyku da tutmuyor.

Mükemmel Bir Gün!

Eminönü’dür, keçedir diye söylenmekten yedim bitirdim ya kendimi; lakin dün yaşadıklarım bana bir kez daha öğretti ki; herşeyin hayırlısı söylemini öze indirmeyi başarmalıyım en evvela. Neden mi? Düne kulak vermeli.

Bir süredir ertelediğim Selim’in ilk göz muayenesini vardı dün ve geç kalmıştık. İlter evden çalışacaktı, lakin işleri çok fazlaydı, ama bir kaç saatliğine Kerim’e o bakacaktı. Eminönü’nden beri çantamı, cüzdanımı kullanmamıştım, çantaları değiştirdim, cebime sıkıştırdığım paralarımı aldım, sanıyorum cüzdanıma sıkıştırdım. Selim’in ayakkabısı, cırtcırtları, beresi, benim çantam, telefon vs derken gene apar topar, pür telaş evden dışarıya zor attık kendimizi. Kapıya çıktıktan sonra taksi durağını arayabildim ancak. Ve taksi yoktu. Yürüdük Selim’le ana caddeye bir kaç adım. Sabahın ilk saatleriydi ve kar yağıyordu. Caddeden karşıya geçtik, taksi bulamadık, tekrar karşıya geçtik ve nihayetinde bir taksi edindik.

İnerken cümbüş başladı. 7.5 Lira taksi ücretini 5 Lira kağıt 2,5  Lira bozuk şeklinde uzattım. 5 Lirayı geri uzattı şoför ve  -Bu para yırtık-  dedi. A, dedim 10 Lira uzattım. -Bu da yırtık- dedi. A, a dedim 20 Lira uzattım, -E, abla bu da yırtık!- dedi. Yuh, dedim bir 20 Lira daha uzattım -Abla bu da yırtık!- dedi. Ve sanırım o noktadan sonra bende herşey flulaştı. Şokun etkisiyle otomatiğe bağlandım ve oldukça olağanüstü bu hali olağan karşıladım ya da savunma mekanizmam delirmemem için -olağanmış gibi- karşılamamı sağladı. Aksi halde çıldıracaktım.

Son 20 Liradan sonra cüzdanımda olduğunu sandığım 200 Lirayı bulamadım ama herhalde başka yere koydum diye üstünde durmadım. Elimde kalan son sağlam beşliği taksiciye uzattım. Bu  ‘Ver-Al & Ver -Al’ sırasında durumdan bihaber Selim’in sevinci ise görülmeye değerdi. Bir anda çınlayan sesi ile böldü tüm şaşkınlığımı: -Anne, para kazanıyorsun!- Nitekim ne versem bana geri dönüyor ve avucumda birikiyordu. Ben olayın gidişatına kolay uyum sağlamış ve şoförün -tamam abla, tamamdır- demesini duymadan aranmaya ve elimdeki bozuklukları toplayıp uzatmaya kaptırmıştım. Beri yandan Eminönü’nden kalma 55 Liranın tamamının da yırtık çıkması üzerine kafa patlatıyor ve taksiciye yarım yamalak durumu izah etmeye uğraşıyordum.
Epeyce biçimsiz bir yerde taksiden indik. Ben olayın  vehametinden nerden indiğimi bile gözden kaçırmıştım demek ki. Şoförün insafına kalmıştık ve ne yazık ki İstanbul’da bu zor bulunan bir meziyetti. Vızır vızır arabaların arasından koca caddeyi zar zor geçtik, Selim’in elim acıyor, çok sıkıyorsun anne söylenmelerine aldırmadan. Zar zor kendimizi hastaneye attık. Yarım saatlik bir bekleyişten sonra ölçüm yapıldı, doktorun odasına geçtik. Ben son derece rahattım, bir şey çıkmayacağından emin olarak sadece temkinli bir anne edasındaydım. Selim’i koltuğa oturtu doktor ve sayıları söylemesini istedi. İlk büyük sayılar iyiydi lakin aşağı indikçe ve küçüldükçe sayılar Selim ikiyi sekiz, dördü dokuz yapmaya başladı. İçim tuhaf olsa da elbette çocuğumun gözünün bozukluğunu ona yakıştıramadım ve -A, oğlum dalga geçme dosdoğru söyle- demeye başladım. Olmadı, sayıları karıştırıyor herhalde dedim. Lakin doktor çaktı durumu. Ve ailede var mı dedi göz bozukluğu. Vardı, hem de bizzat bende vardı. Miyoptum ve lazer ameliyatı olmuştum. Genlerde varsa geçer dedi ve bir ölçüm daha yapmak için yönlendirdi bizi. Bütün kontrol ve muayene boyunca gerginlikten hiç sesi çıkmayan, her söyleneni eksiksiz yapmaya uğraşan ve bu haliyle de içimi acıtan bülbülüm Selim dışarıya çıkınca herşeyi anlamış olduğunu belirten cümleyi sarf etti: Anne, ben gözlüklü bir çocuk olmak istemiyorum!İçim daha da acıdı ve sadece sarıldım ona. Ve daha belli olmadığını söyledim hiçbir şeyin.
Selim’e 10 dakika aralıkla 4 damla yapıldı. Uzunca süre bekledik. Çok sıkıldı, sıkıldık. Ona çıkışta yapmak için iki seçeneği olduğunu söyledim; oyuncakçıya gidip oyuncak almak  yahut jetonlulara binmek. Bu onu biraz motive etti. Oyuncakçıyı istedi. Beklememiz gerektiğini söyledim defalarca. Beklerken dualar ettim. Tılsımlı duam: Ayetel Kürsi-dir. Defalarca okudum. Gözlerinde ciddi bir şey olmasın diye. Bu sırada hijyen solüsyonlarından alıp gözüne de sürdü Selim, neyse ki o sırada bir saatlik bir beklemeden sonra yeniden doktorun odasına girdik. 1,5 derece miyop astigmat olduğunu öğrendik Selim’in.  Miyopu benden asitgmatı babaannesinden almıştı anlaşılan. Solüsyon da sorun olmamıştı. Ciddi bir şey yoktu, şükürler etmeliydi lakin gene de bir anne olarak üzmüştü durum beni. Doktor gözlüğü isterse takabileceğini, ne de olsa henüz okula gitmediğini ancak baş ağrısı ve huzursuzluk yapabileceğini söyledi. Nitekim arada başım ağrıyor, derdi zaten Selim. Ve 6 ay sonra bir muayene daha yapılmasını önerdi. Kararı o zaman da verebilirdik. Ben kendi doktorumuza da danışmaktan yanaydım.
Hastaneden çıktık. Karşıya geçme stresi ile yüklüydüm gene. Capitol’e gitmeliydim en yakın ATM ordaydı ve para çekmem gerekti. Zor zahmet karşıya geçtik. Bu sırada arabasında küstah küstah bana birşeyler anlatmaya çalışan, sesini duymadığım ama yüzü şekilden şekile giren bu pek ahkam kesici bayan sürücüye küfrettim. Umarım içinizden biri değildir o kişi. Capitol’e girdik, Selim’e oyuncaklar aldık. Dinozor iskeletleri, böcekler… Her biri birbirinden şahane şeyler(!) idi. Bu sırada öğlen olmuştu. Ve biz Selim’le hala açtık. Birşeyler yemeye koyulduk. Selim tost istedi ama yemedi. Üstüne gitmedim. Üstelik gözleri damlanın etkisiyle bulanık görüyordu. Keyfi kaçmasın istedim ve muffin önerdim, evet dedi lakin onu da yemedi, portakal suyunu da içmedi. Sadece böcekleri ve dinozor iskeletleri ile yetindi. Kredi kartımla ödeme yaptım ve elimdeki bir kaç parça bozukluğu bahşiş verdim. Ardından ATM-ye gittik. İlter bana cep bank yapacaktı, nitekim banka kartımı kullanmayalı yıllar olmuştu. 
Cep bank için şifremi yazacakken mesaj neden bilmem uçtu gitti. Sırayı arkamdakine terkettim. Ve İlter’i aradım. Bu sırada İlter diğer telefonda ciddi bir iş görüşmesi yapıyor, Kerim canhıraş biçimde ağlıyordu. Haliyle İlter pek keyifsizdi. İkinci kez cepbank yaptı. Ve gene sıraya girdim. Gene uçtu gitti mesaj telefonumdan. Anladığım kadarıyla okuduğumu uçurma huyu edinmişti. Ben sızlanarak sırayı terkettim gene. Paraya ihtiyacım vardı. Söyleniyordum Eminönü’ne ve orda 100 Lira para üstü getirmek için yerinden ayrılan ve bana bu alicengiz oyunu oynayan satıcıya hem küfrettim, hem lanet ettim, hem de Allah’a havale ettim. Beddua etmemek için de çok direndim. Ve dedim ki -yemin ediyorum gelip bulacağım seni!- Bu sırada söylendim durdum. Ne yapacağım, ne yapacağım, diye.  Selim sakin, -Dua Et Anne’- dedi. Biraz silkindim. Ve bozukluklarımı saymaya giriştim. 5 Lira bozuk vardı elimde ve taksiye yetmezdi. Hava soğuk ve karlı olmasa, Selim’in de gözleri buğulu görmese dolmuşa yahut otobüse de binerdim lakin benim durumumda taksi sanki tek seçenekti.

Tekra ceplerimi, çantamın tüm gözlerini, hatta Selim’in ceplerini bile araştırdım. Hiçbirşey çıkmadı. Bu kez neden bahşiş bıraktığımı düşünüp kendime küfrettim. -Seni ahmak, seni budala, bahşiş bırakmak senin neyine bu halde?!!- diye söylendim. Sonra Selim’in ikazını dikkate aldım ve dua ettim. Bu kez İnşirah suresini  de okudum. Elimi çantama daldırdım ve 3 Lira buldum. İnanılmazdı.
 

Alışveriş merkezinden hızla çıktım. Taksiye koyuldum. Oturmadan -Selimiye’ye gitmem gerek. Ne kadar tutar tahmini, dedim. Arada insaflı insanlar çıkıyor çok şükür, atlayın durmayın sorun değil dedi şoför. Ben durumu izah ettim; elimde 8 Lira bozuk, 55 Lira da yırtık param olduğunu ve bugün yaşadıklarımı anlattım. Normalde konuşkan değilimdir hiç, bilmem rasgele muhabbet etmeyi, lakin çeneme vurmuştu günün getirdikleri. Ben anlattım, şoför anlattı kendi derdini. Arada taksimetreyi yokladım. Gece vardiyalarını, sahte paralarla kaldıklarını dinledim. Onlara da yuh, dedim. Bugün hiç kibar biri değildim.
İlter’in başı sakinleşince beni aradı. Ben durumu anlattım, taksideyim sorun yok, dedim. Ve bana dedi ki; sen gel paran yetmezse ben aşağıya iner öderim. Ve ben bu kez gene kendime küfrettim. Bunca cebelleşme içinde bunu neden hiç düşünememiştim? Aptallık, budalalık, ahmaklık hali miydi içinde olduğum yoksa herşeyi kendi başına çözme güdüsünün çok yerleşik olmasından mı? 
Taksi ücreti 7,5 Lira tuttu gene. Taksiden indik. Eve girdim. Karmakarışıktı ev. Karmaşanın ortasında tavuk+pilav yiyen ve sadece iki dişe sahip bebeye tepeleme kaşık dolusu pilav yediren bir baba vardı. Üstelik durumdan gayet memnun bir bebekti bu.
Bir de: tüm günümün telaşesini, kayıplarını, kızgınlıklarını, olumsuzluklarını silip süpüren enfes bir sürpriz vardı masada beni bekleyen. Bir paket, kurdeleyle paketlenmiş… O ne zerafeti o ne incelik… Paketin içinden çıkan okunmuş bir kitap. Yalnızlık Paylaşılmaz – Özdemir Asaf – O ne ince ruh! Kendi okuduğu, mutlak çok sevdiği, sevdiklerini işaretlediği ve belli pek kıymetli bu kitabı bana göndermiş Ayça’m. O ayracın güzelliği.. Estetiği.. Hangi birini demeli bilmem ki? Sen nasıl güzel bir insansın Ayça’m; gönlünün güzelliğidir yüzüne vuran, odur güzelliğine güzellik katan..
Bir kaç gün önce Özdemir Asaf yazısına yaptığım bir yoruma binaen içten gelen bu hediye beni benden aldı. Eminönü kayıplarım, sıkıntılarım, herşey uçup gitti. Esra’da hissettiklerim gibi; hala insan gibi insanların olması ve bu insanların fiilien değilse de kalben yanımda olması derinden etkiledi beni. Bana yakın olmaları, etrafımda olmaları harika bir histi. Ve bu blog işi ne güzel işti.
Trainspotting filminde bir sahne vardı. -Just A Perfect Day-, şarkısının girdiği hani. Bilenler bilir. Aynen ordaki gibi hissettim bu hediyeyi alınca… Sanki kırmızı bir satene sarılı idi dünya ve ben kayıyordum üzerinde döne döne bu şarkıyla, mutlu ve mes’ud, mütebessim ve kendinden geçmiş halde.. Teşekkürler Ayça’m…

Just a perfect day,
Problems all left alone.”

http://muzicons.com/musicon_v_srv_new.swf

Hür Kadın!

Kayıp Balık Nemo‘da bir sahne vardı. Dory ile Marlin, denizin en dip ve zifiri karanlık bölgesinde Fener Balığı ile karşılaşırlar. Korkunç ve oldukça vahşi olan bu balığa yem olmamak, devasa dişlerinden kaçabilmek adına uzunca bir mücadeleye girişirler. Ve nihayetinde Marlin’in son hamlesiyle Fener Balığını etkisiz hale getirmeyi başarırlar. Ardından, o pür ciddiyet baba balık birden cıvıtır ve şu şarkıyı söyler: ‘I did it! I did it! Oh yeah yeah yeah!’* Dün dilime dolanan şarkı tam da buydu işte.  Gene iş başındaydı Şarkılar & Duygular tezim vesselam. 
Yaptım! Kısmen de olsa başardım. Tez canlılığım olmasa tümden muvaffak da olabilirdim ama olsun bin şükür! Sabahın ilk saatleriydi. Bir tek Kerim uyanıktı. Kahvaltısını yaptırdım ve İlter’in yanına bıraktım. Yüzümü derinlemesine yıkadım, dişlerimi fırçaladım. Uykusuzluğun ve bakımsızlığın getirdiği daimi solgunluğuma ve geçmeyen lekelerime bir nebze iyi gelsin diye hafif makyaj yaptım. Bir fondöten, bir allık  esasında. Aylardan beri ilk kez hatta. Bu halle zombi olmaktan çıkamadım ama gene de ilk halimden daha iyi olma ihtimaline kapıldım. İçi nerdeyse tamemen boş  ve bu haliyle çok hoş hissettiğim çantama bir kitap attım. Moskova’dan aldığım soğuk geçirmeyen paltomu  giydim. Ve çantamı çapraz asıp, yoğun uykusuzluğuma, halsizliğime, yorgunluğuma rağmen evin karmaşasına dahil olmadan kendimi dışarıya attım. Çocukları Yaradan’a ve babalarına emanet ederek. Kalınca cüssemin izin verdiği ölçüde, kuşlar gibi sekerek.  Deniz kokusuyla çifte kavrulmuş taze sabah havasını içime çekerek, kokunun geri getirdiği yıllar öncesine gidip gidip gelerek.
Dolmuşa bindim. Telaşsız. Öne oturdum. Bir ara emniyet kemerini takmaya davrandım, sonra toparlandım. Mutluydum. İçimde ehi-ehi diyen sesler dansediyordu. Dolmuştan indim, son durağı değişmiş bulunca panikleyip ters yöne gittiysem de karşımda Eminönü İskelesi’ni buldum ve vapura doğru uçtum adeta. Ayak altına oturma mecburiyetim olmadığından, alabildiğine hür olduğumdan üst kata çıktım, hem de dışarıya oturdum. O güne dek hiç yapmadığım bir şey yaptım ve bir de çay aldım. Hava soğuktu, bazen yağmur çiseliyordu ancak şükürler olsun ki paltomdan içeri soğuk sızmıyordu. Deniz petrol yeşili idi yer yer dalgaların beyazı ile kesilmiş halde. Hava tertemizdi. Martılar beklemede idi belki bir simidi, nitekim bekleyenleri de geldi. Bir bayan iki simidini elleriyle yedirdi. Ve İstanbul şahane idi. Hem duru, hem girift güzelliği  ile  sermişti önüme kendini. Öyle ki içimden bir kaç mısra akıttım, yanıma kalem almadığıma kahrederek, sözleri beynime kazımaya çalışarak. Lakin bir kısmını unuttum. Sanırım şöyleydi;

Ey Şehr-i İstanbul!
Yok bir eşin, ne de benzerin.
Alem-i cihana sığmaz güzelliğin.
Ey Şehr-i İstanbul!
Nereye gitsem peşimi bırakmaz düşlerin.
Bir yanım hep sana dönük, özlemini çekerim.
Ey Şehr-i İstanbul! Ne güzelsin!

Eminönü’ne geldim. Biraz yalpalayarak, ismine tezat hiç de kendimden emin olmayarak. Değil mi ki, bir keçe sevdası uğruna düştüm yollara, o halde varmalı sonuca deyip Filiz’in tarifine uydum ve  Kuru Kahveci Mehmet Efendi’den yukarıya çıktım. Lakin dediği hanın ismini unuttum. Döndüm, döndüm, döndüm. Biliyordum, keçe bahane idi, aslolan hür olmaktı lakin amaçsız bir leyla gibi dolanmak da bana göre değildi. Bir sokaktan iki kere geçince üçüncüye çekinirim ben. Perişanlığımla dikkat çekmeyi sevmem hem. Derken kendimi rahat bıraktım, önce çıtır bir simit aldım elime ve keyifle birer parça atarak ağza seyre koyuldum.  Takılara daldım derken, küpeler, yüzükler  aldım.  Hem de pek ucuza, şaşırdım. Biraz daha seyre daldım, arada keçe bulur muyum diye bakındım. Derken battaniye gördüm ve abartıp üçer tane aldım ve o noktada gezimi sonlandırdım şuursuzca. Sözümona daha Beyoğlu’na çıkacaktım, Pera’da Çarlık Rusyası’ndan Sahneler Sergisi’ne bakacaktım. İstiklal’le hasbihal edecektim, hal hatır soracaktım. Lakin istemeye istemeye geri dönmek gerekti. Kapalıçarşı’da da bir kaç tur attım. Elimdeki ağırlığa bir kaç kilo daha kattım. Ve çaresizce vapura yollandım. 
Gene üst kata çıktım. Dışarıya. Bu kez soğudum. Ve bir baş dönmesi, göz kararması ile koltuğa zor oturdum. Sonra dedim kendi kendime -Burda bayılıp gitsen, haberi olmaz kimsenin, nitekim olacağım diye hür kadın, niyazi olmayasın!- gene de pes etmedim. Ufak bir titremeyle oturmaya devam ettim. Sessizdi İstanbul. Derken telefonum çaldı, sessizlik ve büyü bozuldu. Hür kadın sıyırıp  atıp bir kenara hür kanatlarını geçirdi üzerine telaşlı anneliğin paçavra kılığını. Telefona nerdeyse bakmadan açtım, kesin İlter’dir ve çocuklarla ilgili bir şey diyecektir, diyerek. Titreyerek -alo, dedim;
-Mümine? Karşımdaki ses bir bayan sesiydi, bana yabancıydı, bocalamıştım. Son derece kaba bir sesle, yaban öküzü böğürmesiyle cevap verdim:
-Evet? 
-Mümine, ben Sibel. Kimdi Sibel, neciydi, niye beni aramıştı, bu ses kimdi, İlter nerdeydi, Selim, Kerim niceydi diye iyice karıştım.
-Hangi Sibel?
-Hö! Sibeeeeeeel! Evet, nihayet anlamıştım kim olduğunu. Arayan Tibet’imin Sibel’iydi lakin benim yaban öküzlüğünden geçişim kolay olmamıştı. Bu sırada Sibel’in sesi gidip gelince inince aramak üzere telefonu kapadım. Aslında Turkcell imdada yetişmişti nitekim bu ara bana iyi geldi. Yaban öküzlüğünden insanlığa geçişimi sağlamak için ince bir ayar niteliğindeydi. Bu ana kadar bitmesini istemediğim vapur sefasının bir an önce bitmesini ve karaya ayak basar basmaz telefonu elime alıp durumu açıklamayı arzulamıştım. Heyecanlıydım. Çünkü Blogcu arkadaşlarıımdan biriyle ilk defa yazının dışına çıkan bir temas yaşamıştım. 
Vapurdan indim. Sibel’imi derhal aradım. Bilmiyorum durumu kurtarabildim mi ama, en azından daha insancıldım.
Eve geldim. Elim kolum dolu, bir de ahaliye simit ve pasta aldım. Çocuklar beni görünce solgun yüzleri gül gibi açtı. Hele ki hediyelerini verince Selim defalarca boynuma sarıldı, teşekkürler etti.  Çocukların yemeklerini hazırlama telaşına girdim. Ve nihayet bu sıkıcı fasıldan kurtuldum. Lakin daha fazla ayakta duracak takatim kalmadı, 3 saatlik uykuyla günü kotaramayacağımı fakedince kendimi uykuya bıraktım. İlter Kerim’i uyuttu. Selim’e de sinema filmi açtı. Ve ben gönül rahatlıyla uyudum. İlter’e gelince kendini hemen dışarıya hatta Eminönü’ne attı. Nitekim onun en sevdiği mekanlardan biridir Eminönü ve benim gitmem onun içini geçirmiştir bilirim. Gitmese hasta olabilirdi. Daha kötüsü bizi hasta edebilirdi.
Uykunun derinliklerinde iken devamlı çalan bir telefon vardı, rüya sandığım. Uyku ile uyanıklık arasında uzunca süre duyduğum. Selim’in -anneeee telefooon!- sesiyle uyandım. Ancak hala olayın şuurunda değildim ve gene yaban öküzü gibi açtım. 
-Ben B.nin babasıyım. Kargonuzu göndermek istiyorum ama adres yetersiz diyorlar, diyen bir erkek sesiyle karşılaştım. Hem telefonu çok geç açmıştım, hem de kesinlikle bahsi geçen konu neydi anlamamıştım. Gece 3 saatlik kesik uykunun ardından yığıldığım bu uykudan besbelli çıkamamıştım. Toparlanmaya uğraştım. Adresi tekrarladım, bir iki tarif ekledim. Ve telefonu kapattık. Anladım ki: Pratik Anne’mden satın aldığım DVD’ler için aranmıştım. Hem de babası tarafından. Mahçup olmuştum.
Hür Kadın, kendine gelemedi o günün akşamına kadar velhasıl. Bu kadar özgürlük açık hava sersemletmişti açıkcası. Ve bu durumdan çıkmanın yolu rutine dönmekten geçiyordu, aldı eline süpürgeyi paspası. Ne zamanki işe koyuldu gerçeğe döndü ve Deli Ana oldu.

Gecesinde İlter’in ifadesiyle farkına vardım ki açılmışım, suskunluğum geçmiş, devamlı konuşmuşum. Eskisi gibi. Hatta biraz şımarmışım. Yüzümdeki soğuğun oluşturduğu yanık izleriyle bile mutluymuşum. Nerdeyse fotokopiyle ile çoğaltılmış izlenimi veren günlerin ardından, olağanüstü bir gün yaşamışım.

—————————————————————————————————————–

*Bu filmin dvd-sini Rusya’dan almıştım, dolayısıyla ingilizcesine aşinayım. Şarkı ordan kalma.

Mutlu Bir Çocukluk Geçirdim, Diyebilmek!

Bir kaç yıl önce gazetenin birinde, hiç bilmediğim birine ait bir röportaja rastladım. Başlıktı ilgimi çeken: MUTLU BİR ÇOCUKLUK GEÇİRDİM! Durakaldım öylece. Muhtemeldir ki, içinde bu cümle geçmese, üstünde bile durmayacaktım bu yazının. Benim için çok önem arz eden bu  cümle hatrına röportajı baştan sona dek dikkatlice okudum ve heyecanla  mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilmenin ipuçlarını aradım. Tatmin edici bir sonuca ulaşamadım ama o günden bu yana hep düşündüm, nedir bu cümleyi sarfetmenin sırrı diye.

Kalabalık bir ailede büyüdüm. Ablalarım ve ağbilerim ile. Evin en küçüğüydüm, en sevileni ve de. Dahası kalabalık ve herkesin birbiriyle ahbap olduğu bir mahallede büyüdüm. Bir evde dolma pişirilse (dolmanın özel olması hasebiyle) yandaki tüm komşulara dağıtıllırdı. Koku hakkı, kul hakkının sayıldığı yani. Bir yerde düğün de  olsa,  cenaze de olsa tümden gidilirdi. Kışlık erzakları topluca yapan, yardıma ihtiyacı olana şeksiz şüphesiz  koşturan komşuların  halihazırda olduğu, yalnız yaşamanın da, yaşlanmanın sözkonusu olmadığı, çocukların bir kuru ekmek üstüne sürülen salçayla öğün geçirdikleri ve büyük beklentileri olmadığı,  okul için asla baskı görmedikleri, sokağın tadını çıkardıkları bir yerdi vesselam.

Mahallede pek çok arkadaşım vardı, hatta okulda en yakın  arkadaşım kiracımız bile olmuştu. Hatta ve hatta ortak bir avlumuz vardı onlarla, sokağa çıkmaya bile hacet yoktu. En yakın arkadaşım yanıbaşımdaydı. Okulda öğretmenimin, evde ailemin gözbebeği idim. Çok güzel, aynı zamanda çok da zeki bir çocuktum. Sadece oldukça utangaç ve biraz soğuktum. Bu tabloya bakınca mutlu bir çocukluk geçirmiş olmam gerekir değil mi? Maalesef değil! Mutlu bir çocukluk geçirmedim ben. Oldukça travmatik bir çocukluktu geçirdiğim. Bu sebeple; -mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilme konusunda ehil değilim. Ve çocuklarım olduğundan beri hep bu yönde düşündüm, bazen birilerine sordum, bazen araştırdım. Neticeye ulaşamadım velhasıl.
Çocuklarımı yetiştirirken baz aldığım tek şey onların mutluluğudur aslında. Her ne kadar büyük oranda sapsam da bu düşüncemden, tersi yönde hareket etsem de çoğunlukla, benim için asli olan budur! Belki de hedefim çok büyük. Sapıtmalarım da, kendimi yerden yere vurmalarım da, anneliğimin şu anki halimi bir türlü kabullenemeyişim de, devamlı kendimle kavga edişim de bundan, kim bilir? Belki bu sebeple yetersiz ve eksik görüyorum da kendimi, hepten geriliyor ve tersi istikamette yol alıyorum. Belki bu yüzden tezatlar içinde boğuluyor, kısır döngüden çıkamıyorum. Sanırım mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilmek benim için büyük bir ütopya olduğundan bu cümleyi sarf etmeyi büyük şartlanmalara bağlamışım. Ve her ne yaparsam yapayım tatmin olamamışım, nafile yere daha daha daha-lara ulaşmaya çabalamışım. Yetemeyince de bocalamış ve saçmalamışım bolca.
Hiç bağırmayan, sonsuz müşfik (annem tam da böyleydi) ama aynı zamanda çok ilgili, bol faaliyetli, hem de maharetli bir anne olmalıydım. Evet olsam harika olurdu, ama değilim. Bilakis müşfikken bir anda buz kesen bir tabiatım var, haliyle tutarsızım. Hem çocuklarıma, hem de özgürlüğüme çok düşkünüm bu da bir başka tezatım. Ama buyum, ben buyum!!! En evvela kendime bunu kabul ettirmem lazım. Kim bilir çocuklar kabullendi durumu da, kabullenmeyen bir ben kalmışım. Gözlemlediğim kadarıyla Selim benimle yaşamaya alışmış hatta zaaflarımı farketmiş, çareler üretmişe benziyor nitekim.
Hedef küçültmem gerek. Yahut mutluluğu gereğinden ziyade abartmamam gerek. Belki mutlu bir çocukluk geçirdim diyebilmenin sırrı; küçük ayrıntılardadır. Belki bir sıcak gülüş, yürekten bir sarılma, bir oyuncakla  çoğalan sevincine ortak olma, akşamları huzurla kitap okuma, zorlama ve riya olmadan onunla oyuna oturma, seve seve onunla vakit geçirme, bir dilim kek ve bir bardak sütle sürpriz yapma, ya da evde sinema keyfi yaparken patlamış mısırla karşısına çıkma kısacası çocukluk deyince aklına yer edecek sıcak bir an yaratmadır mutluluk. Belki kuralları dayatmadan ziyade hislerine dokunmaktır mutluluk. Çocukluğunu yaşatmaktır belki de. Ya da çocukluğunu iyi anımsatacak bir ritüel oluşturmaktır. Çocuklar süreklilik arz eden şeyleri sever çünkü. Selim 5 olmak üzere bir kaç gün sonra. Belki de kişiliği şekillendirenin 5 yaş öncesi olduğunu söyleyenler yanılmıştır, belki asli olan bundan sonrasıdır ve ben geç kalmamışımdır. Hem şuuraltını bilmem ama şuurüstü 5 yaş sonrasını hatırlamaz mıydı? O halde yeisi bir kenara komalı ve ümitvar olmalı.
Minik ama somut adımlar atmalı dediğim anda aklıma ilkin şu geldi*: Madem koku hafızası en kuvvetli. Madem çocuklar sever ritüeli. O halde vakit kaybetmemeli ve derhal işe girişmeli. Bir pazar günü mesela mis gibi kokan bir kek yapmayı aile geleneği haline getirmeli. Yahut muffin. Yahut suffle. Güzel kokan, can alıcı ne varsa. Evde olacağımız her pazar, fırından yayılan enfes çikolata ve vanilya kokusu tüm evi dolaşmalı, ahalinin burnuna huzuru getirmeli. Ve çocuklar büyüdüklerinde o kokuyu her duyumsadıklarında geriye gitmeli, giderken de iyi hissetmeli ve -mutlu bir çocukluk geçirdim-demeli.

———————————————————————————————————————–

Bu sebeple: başarılı bir kek, sufle yahut muffin tarifi arıyorum. Bilen varsa rica ediyorum beni bilgilendiriniz. Tüm beceriksizliğime rağmen yılmadan çabalamak ve muvaffakiyete ulaşmak istiyorum.

Bir de mutlu bir çocukluk geçirdim diyenlerin el kaldırmasını ve isterlerse şayet bunun sırrını anlatmalarını rica ediyorum. Çok merak ediyorum zira. Ve bu yorumlardan yola çıkarak bir takım tez çalışması yapmak istiyorum.

———————————————————————————————————————–
Krep Kokusu ve Funda‘dan esinlenerek. Ve enfes yemekler yapan Gülom’un ışıklı evinin mis gibi koktuğunu hayal ederek. Ve Şeyma‘mın huzur dolu sofralarından huzura giden küçük bir yol açmayı umarak..

Kolay Psikanaliz & Zor Terapi

Bir Eminönü sevdası peydahlandı ya bende son günlerde. Keçe alacağım hevesiyle. Gidip çarşılarında kaybolmak isteği sardı beni alabildiğine. Keçe bahane. Lakin yalnız olmak var serde. Tek başına. Hasret kaldığım biçimde. Peşimde -La havle- çeken bir koca olmadan, Selim’in-kakam geldi- lafını duymadan, dahası her an o lafı duyma korkusu olmadan,  bebek arabası ile sıkış tıkış yalpalamadan, çantayı, arabayı, çocukların üstünü başını toplamak zorunda kalmadan, Kerim ağlamadan, Selim’in -Ben çok yoruldum, Kerim’i kaldırın, arabasına ben oturacağım- sızlanmalarını duymadan, İlter’in surat asması  ve oflayıp puflaması olmadan, -Daha çok var mı alacağın?- demeden,  ya da her an bu cümleyi duyma gerginliğini yaşamadan, elim ayağım birbirine dolanmadan, neyi nasıl alacağımı şaşırmadan, telaşla lüzumlu lüzumsuz şeyleri sepete doldurmadan, onun yerine makul ve  mantıklı davranıp sadece ihtiyacım olanları alarak, seçerek, eleyerek, kıyaslayarak, bir dükkandan diğerine rahatça geçerek, kuşlar gibi sekerek, özgürce gezinerek, istersem vapura, istersem otobüse binerek, başıboş bir kağıt parçası gibi oradan oraya savrularak gezmek de gezmek istiyorum bu günlerde.
Hatta daha da ileri giderek bir tam gün bağımsızlık ilan etmek istiyorum. Eminönü’nden Beyoğlu’na çıkmak istiyorum tünelden. Kış güneşinin aydınlattığı o meydanda havayı içime çekmek istiyorum. Bir süre öylece durup bu ferah, bu aydınlık manzarayı fotoğraflamak istiyorum zihnimde ve buradan kopmak istemesem de gene de yürümeye koyulmak istiyorum. Henüz keşfedilmediği zamanlarda kahrımızı çokca çeken Asmalımescit’e,  envai çeşit giysi arasında saatlerimi geçirdiğim Terkos Pasajı’na, şimdilerde yerinde olmayan ancak bir zamanlar İstiklal caddesi’ni tepeden çokca temaşa ettiğim balkonuyla Baraka’ya,  Atlas Pasajı’na,  midye tava ve kokoreç  yediğimiz Balık Pazarı’na, Hayal Kahvesi’ne, Ağa Camii’ne, Yaz Şenliği kapsamında doyumsuz filmlerine gittiğim Beyoğlu Sineması’na, buluşma noktamız haline gelen Fitaş’a, Mephisto’ya, Festivallerde uğrak yerim Emek Sineması’na ve nerdeyse her karesinde bir anı biriktirmiş olduğum  İstiklal Caddesi’ne selam göndermek ve selam almak istiyorum. Nerdesin ey eski dost, diye karşılasınlar beni istiyorum. Benim duyduğum özleme, geçmişin geri getirilmezliğine duyduğum burukluk ve hüzne yanısıra içimden taşan çocuksu sevince ortak olsunlar istiyorum.

Anılarımda biriken İstiklal’le zor da olsa vedalaşıp yola devam etmek istiyorum. Gümüşsuyu’na yönelip dolmuşa binmek ve yıllarımı geçirdiğim Beşiktaş’a inmek istiyorum. Kitabevlerinde vakit geçirip, biraz da çarşısına karışmak istiyorum. Hala Beşiktaş’ta olan arkadaşlarımı, bilhassa gülen yüzüne hayran kaldığım Ender’imi arayıp Akaretler’de bir cafede buluşmak istiyorum. Onunla görüşmenin bana yüklediği sevinçle ayrılmak istiyorum cafeden. Bir zamanlar Maçka’daki eve varmak için defalarca inip çıktığmız Akaret’lerden inerken -ne günlerdi- diye iç geçirmek istiyorum. Sonra inip iskeleye vapura binmek ve soğuğa aldırmayıp dışardaki buz gibi havayı içime çekmek istiyorum. Denizden gelen sert ve soğuk rüzgarın üzerimde gezinmesini, ruhumu yenilemesini ve temizlemesini istiyorum. Sert bir tokat gibi beni kendime getirmesini ve iyileştirmesini istiyorum. Zincirle bağlanmış vahşi bir köpek gibi kuduran özgür ruhumu ehlileştirsin istiyorum.

İstediğim zor şeyler değil biliyorum. Hatta çoğu insan için -aman canım, hepi topu bu mu- diyeceği türden isteklerim. Ama nedendir bilmem, ki kısmen biliyorum, gerçekleştiremediğim ve gerçekleştiremedikçe içimdeki bağlı, azgın köpeğin daha da kudurduğunu ve bana rahat vermediğini biliyorum. Ve bu kabalığın aksine ince bir kırılma da yaşıyorum.

Geçenlerde Ey Özgürlük! yazımda “Ansızın söylenen şarkılar & Bastırılmış duygular” tezimden bahsetmiştim ya. İşte bunu destekleyen bir olay daha oldu bugünlerde. Eminönü’ne gitmeye niyetlendim. İlter de hazırladı kendini. Lakin o gün hastalandı. Belki de korkusundan hastalık kaptı kim bilir. Gidemedim. Ve o gün temizliğe giriştim. Yerleri paspaslarken kakılmış misali şu şarkıyı söylemekte idim: Çal kanunum çal* Lakin  söylediğim  nakaratın can alıcılığına dikkati çekmek isterim: Gülmedi bahtım yine! 

Bu şarkıyı yıllar var ki ne duydum, ne de söyledim. Ama öyle bir denk geldi ki hayret ettim. Derin psikanalizlere girmeye hacet yok görüldüğü gibi, sorun belli, tedavi, terapi de belli. Bahtına söylenen tiplerden değilim. Lakin İlter hastalandı, Yurt dışına çıktı, çocuklar hastalandı ve benim maceram hayallerde kaldı. Bir basit terapi zora dönüştü vesselam.

Buyrun izleyin!

——————————————————————————————————————
*Bu vesileyle çocukluğuma da gittim. Ve Klasik Türk müziğinin inceliğine, derinliğine bir kez daha uyandım böylece. Ne güzeldi eski şarkılar! Yıldırım Gürses ne de güzeldir sesin.