Tag Archives: Şarkılar ve Duygular Tezi

Kolay Psikanaliz & Zor Terapi

Bir Eminönü sevdası peydahlandı ya bende son günlerde. Keçe alacağım hevesiyle. Gidip çarşılarında kaybolmak isteği sardı beni alabildiğine. Keçe bahane. Lakin yalnız olmak var serde. Tek başına. Hasret kaldığım biçimde. Peşimde -La havle- çeken bir koca olmadan, Selim’in-kakam geldi- lafını duymadan, dahası her an o lafı duyma korkusu olmadan,  bebek arabası ile sıkış tıkış yalpalamadan, çantayı, arabayı, çocukların üstünü başını toplamak zorunda kalmadan, Kerim ağlamadan, Selim’in -Ben çok yoruldum, Kerim’i kaldırın, arabasına ben oturacağım- sızlanmalarını duymadan, İlter’in surat asması  ve oflayıp puflaması olmadan, -Daha çok var mı alacağın?- demeden,  ya da her an bu cümleyi duyma gerginliğini yaşamadan, elim ayağım birbirine dolanmadan, neyi nasıl alacağımı şaşırmadan, telaşla lüzumlu lüzumsuz şeyleri sepete doldurmadan, onun yerine makul ve  mantıklı davranıp sadece ihtiyacım olanları alarak, seçerek, eleyerek, kıyaslayarak, bir dükkandan diğerine rahatça geçerek, kuşlar gibi sekerek, özgürce gezinerek, istersem vapura, istersem otobüse binerek, başıboş bir kağıt parçası gibi oradan oraya savrularak gezmek de gezmek istiyorum bu günlerde.
Hatta daha da ileri giderek bir tam gün bağımsızlık ilan etmek istiyorum. Eminönü’nden Beyoğlu’na çıkmak istiyorum tünelden. Kış güneşinin aydınlattığı o meydanda havayı içime çekmek istiyorum. Bir süre öylece durup bu ferah, bu aydınlık manzarayı fotoğraflamak istiyorum zihnimde ve buradan kopmak istemesem de gene de yürümeye koyulmak istiyorum. Henüz keşfedilmediği zamanlarda kahrımızı çokca çeken Asmalımescit’e,  envai çeşit giysi arasında saatlerimi geçirdiğim Terkos Pasajı’na, şimdilerde yerinde olmayan ancak bir zamanlar İstiklal caddesi’ni tepeden çokca temaşa ettiğim balkonuyla Baraka’ya,  Atlas Pasajı’na,  midye tava ve kokoreç  yediğimiz Balık Pazarı’na, Hayal Kahvesi’ne, Ağa Camii’ne, Yaz Şenliği kapsamında doyumsuz filmlerine gittiğim Beyoğlu Sineması’na, buluşma noktamız haline gelen Fitaş’a, Mephisto’ya, Festivallerde uğrak yerim Emek Sineması’na ve nerdeyse her karesinde bir anı biriktirmiş olduğum  İstiklal Caddesi’ne selam göndermek ve selam almak istiyorum. Nerdesin ey eski dost, diye karşılasınlar beni istiyorum. Benim duyduğum özleme, geçmişin geri getirilmezliğine duyduğum burukluk ve hüzne yanısıra içimden taşan çocuksu sevince ortak olsunlar istiyorum.

Anılarımda biriken İstiklal’le zor da olsa vedalaşıp yola devam etmek istiyorum. Gümüşsuyu’na yönelip dolmuşa binmek ve yıllarımı geçirdiğim Beşiktaş’a inmek istiyorum. Kitabevlerinde vakit geçirip, biraz da çarşısına karışmak istiyorum. Hala Beşiktaş’ta olan arkadaşlarımı, bilhassa gülen yüzüne hayran kaldığım Ender’imi arayıp Akaretler’de bir cafede buluşmak istiyorum. Onunla görüşmenin bana yüklediği sevinçle ayrılmak istiyorum cafeden. Bir zamanlar Maçka’daki eve varmak için defalarca inip çıktığmız Akaret’lerden inerken -ne günlerdi- diye iç geçirmek istiyorum. Sonra inip iskeleye vapura binmek ve soğuğa aldırmayıp dışardaki buz gibi havayı içime çekmek istiyorum. Denizden gelen sert ve soğuk rüzgarın üzerimde gezinmesini, ruhumu yenilemesini ve temizlemesini istiyorum. Sert bir tokat gibi beni kendime getirmesini ve iyileştirmesini istiyorum. Zincirle bağlanmış vahşi bir köpek gibi kuduran özgür ruhumu ehlileştirsin istiyorum.

İstediğim zor şeyler değil biliyorum. Hatta çoğu insan için -aman canım, hepi topu bu mu- diyeceği türden isteklerim. Ama nedendir bilmem, ki kısmen biliyorum, gerçekleştiremediğim ve gerçekleştiremedikçe içimdeki bağlı, azgın köpeğin daha da kudurduğunu ve bana rahat vermediğini biliyorum. Ve bu kabalığın aksine ince bir kırılma da yaşıyorum.

Geçenlerde Ey Özgürlük! yazımda “Ansızın söylenen şarkılar & Bastırılmış duygular” tezimden bahsetmiştim ya. İşte bunu destekleyen bir olay daha oldu bugünlerde. Eminönü’ne gitmeye niyetlendim. İlter de hazırladı kendini. Lakin o gün hastalandı. Belki de korkusundan hastalık kaptı kim bilir. Gidemedim. Ve o gün temizliğe giriştim. Yerleri paspaslarken kakılmış misali şu şarkıyı söylemekte idim: Çal kanunum çal* Lakin  söylediğim  nakaratın can alıcılığına dikkati çekmek isterim: Gülmedi bahtım yine! 

Bu şarkıyı yıllar var ki ne duydum, ne de söyledim. Ama öyle bir denk geldi ki hayret ettim. Derin psikanalizlere girmeye hacet yok görüldüğü gibi, sorun belli, tedavi, terapi de belli. Bahtına söylenen tiplerden değilim. Lakin İlter hastalandı, Yurt dışına çıktı, çocuklar hastalandı ve benim maceram hayallerde kaldı. Bir basit terapi zora dönüştü vesselam.

Buyrun izleyin!

——————————————————————————————————————
*Bu vesileyle çocukluğuma da gittim. Ve Klasik Türk müziğinin inceliğine, derinliğine bir kez daha uyandım böylece. Ne güzeldi eski şarkılar! Yıldırım Gürses ne de güzeldir sesin.

Advertisements

Ey Özgürlük!

İnsan psikolojisi ile şarkıların doğrudan ilişkisi olduğuna inanmışımdır hep. Bilinçaltına ittiğimiz gizli duygularla, dile gelen şarkılar arasındaki ilişki bahsettiğim. Sanki dışavurumu gibi bastırılmış duygularımızın şarkılar. Kendimizden bile kaçırdığımız hislerin tercümanı olup dile gelirler  bazen. Ansızın dilimize dolanır, uzunca süre söylenirler. Kimi zaman söyleyen de irkilmeye sebep olur, hayrete düşürürler, kimi zaman  da farkedilmeden usulca çekilip giderler. Üstelik tüm şarkı değildir devamlı söylenen, ruh hali ile birebir örtüşen nakarattır tekrar edilen.

Üniversite yıllarında arkadaşım Z. belirsiz bir aşka tutulmuştu. Aklı fikri  bir zamanlar kendisine çok ilgi duyan, ancak ne olduysa Z. ilgilendiğinden beri kayıtsız kalan M.’de idi. Uzunca süre konuşuldu bu konu kızlar arasında, taktikler verildi.  M.’nin ilgisini geri kazanma yöntemleri netice vermedi. Belirsizlik hali devam etti.  M. ilgili miydi, ilgisiz miydi tespit edilemedi. Z. ilerleme kaydedemedi ve konu hakkında da konuşmaktan vazgeçti. İçine çekildi ve suskunlaştı. Bir gün nasıl hissettiğini sordum, -Bilmiyorum!- deyip kısa kesti. Ve arkasını döndüğü an şu şarkıyı söyledi.
(Ah Fizy’i kapattıran zihniyeti neyleyim?)

N’olur sormasınlar bana,
N’olur söyletmesinler derdimi,
Saklarım onu ben kendime,
Yerim kendi kendimi.

Durum apaçık ortada değil miydi? İşte bu örnek –Ansızın söylenen nakaratlar& Bilinçaltına itilmiş bastırılmış duygular– ilişkisine dair hipotezimin en büyük destekcisi ve pekiştiricisi idi.

Bu hipotezimi şu sıralar örneklerle destekliyorum. Zira günlerdir Z. Livaneli’nin -Ey Özgürlük!- şarkısını söylüyorum. Daha önce rasgele söylediğim bu şarkının ehemmiyetini idrak etmiş olarak üstelik. Bir de Ahmet Kaya’nın -Hani Benim Gençliğim Nerde?- şarkısından -Bu ne Yaman Çelişki Anne- kısmı var dilimde. Bir -Ey Özgürlük-, Bir -Bu ne yaman çelişki anne- mısraları birbirleriyle paslaşıyorlar zihnimde ve dilimde. Derin psikanalizlere girmeye de hacet yok. Annelik olunca işin içinde bu iki mısranın paylaşması çok normal bence. Bir yanım her annenin hasreti olan özgürlüğü istemekte, diğer yanım çocuklarımı çok sevmem sebebiyle bu hasretten utanç duymakta ve yaman bir çelişki içine girmekte.

Bir de… Geçen gün içimde özgürlük rüzgarları esti, bir sevinç, bir heyecan içinde İlter’e dedim ki; -Beey, bloglarda bir keçe furyasıdır gidiyor, beni azad et ben gideyim bir kaç saatliğine Eminönü’ne, yoksa keçeli tüm blogları hackleyeceğim hasedimden!- Cümleyi kurarken bekarlık günlerimdeki gibi -pek hafif çantamı çapraz asarım, çizmemi ve paltomu giyer kendimi sokaklara atarım, bu kilolarla biraz abes ama papatya toplayan kız sekişiyle dolmuşa, vapura binerim, yihhu!- hayalleri içinde idim. Kelebekler uçuşuyordu içimde vesselam. Ve sandım ki hemen -A, evet canım,  devamlı evdesin, çık tabi, biraz hava alırsın hem- diyecek İlter de.  Nitekim bana şöyle bir sözü vardır; 3 günlüğüne çocukları bana bırakıp dilediğin yere tatile gidebilirsin, ister Avrupa’ya ister Amerika’ya! (3 günlüğüne Amerika, yeme de yanında yat!). Ben de bu söze binaen böyle rahat, böyle emin idim Eminönü’ne gideceğimden. Cevap -hayır!- oldu. Berrak bir hayır hem de. Orasını burasını çekiştiremeyeceğim bir kesinlikte.  Gözü korktu çocuklardan besbelli. Gitmedim. O gün bu şarkıyı çok söyledim.

Geçen sene İngiltere’ye gitmişti İlter. Londra içinden geçmiş ama Londra’da kalmamıştı. Keşke bir gün daha kalıp gezseydin, demiştim geldiğinde, -teklif etmeye bile çekindim- demişti. Oysa kısıtlamaktan hiç hazzetmem, yapmam da elimden geldiğince. Kendim gidemediğim nice yere gitmesi için teşvik ederim. Konserlere, gösterilere.. Bu ay gene gitmesi  gerek İngiltere’ye. Bu kez gitmeden teklif ettim. Kal bir gün daha bari, dedim. Hiç hayır demedi, hatta bir değil iki gün kalmak istedi. Önce güle oynaya evet dedim ancak Eminönü vakası canlanınca gözümde -Ey Özgürlük- şarkısını söylemeye devam ettim. Hem ben demeyim de kim desin!
Bir ara İlter’in adını Ferdi koymuştum. Bir ara ilgisiz de olsa Bencileyin!  Bir ara Özgür! Biz saç baş yolup, cebelleşirken onlar değil mi hep özgür, alabildiğine hür!