Tag Archives: Anneliğin Vicdan Azabı

Bana Dövüş Kulübü Gerek!

Tadım yok, nahoşum! Sapkınım şu sıralar, durdurulamaz bir biçimde hem de. Haksız yere çıldırıyorum habire evimdeki sabilere. Kendimi alıp bir temiz dövesim var. Gene ve gene ve gene! Bazen sinirli olduğum zamanlarda kendimi uzaktan seyrediyor ve gördüğüm çirkin manzaradan tiksiniyorum. Kendimden çok ötelere kaçmak istiyorum ama nafile bir çaba olur biliyorum! Oturup içimdeki yaban hayvanı ile anlaşmaya ve onunla yaşamaya çalışıyorum. Ya hep, ya hiç-çi bir bünye için pek zordur oysa elindekine razı olmak ve yetinmek. Yetiniyorum ve bu halle daha da çekilmez oluyorum.
Zor zamanlardan geçiyorum. Daralıyorum, bunalıyorum. İçinden çıkılmaz karar aşamaları, yalnızlık, sanırım tiroitten kaynaklanan gel gitler, hadsiz asabiyetler, zorluk derecesi gün geçtikçe artan rutin işler,  eksikler, gedikler, yetişememe, normalleşememe, şartlara kızgınlığım, insanlara kızgınlığım, dünyaya kızgınlığım hatta eriyen buzullara, hunharca katledilen foklara, balinalara, yunuslara, patlayan bombalara, masum insanların katline, bu haberleri olağanlıkla dinleyebilmeye, bir iki üzülüp yemek yemeye devam etmeye, lay lay lom gülebilmeye, silahlar altında yaşayan çocuklara bir iki ah vah edip de -ah çocuğum brokoli yemedi, vah organik beslenmedi- demeye ve daha nice  eyleme ya da eylemsizliğe kızgınlığım, içimde zor yatışan, ama kolay tutuşan yangını körüklüyor habire. Nietzsche gibi hepten delirmekten korkuyorum.

Ama en kötüsü işler ne zaman güçleşse tüm hıncımı çocuklardan ve bilhassa Selim’den almaktan sebep, kendime kızgınım. Üstelik nicedir bunu kanıksamış olmaktan ve üzerinde düşünmeye dahi değer bulamamaktan dolayı çifte kızgınım kendime. Gücüm dünyaya yetmediğinde, gücümün yettiğine kızmakla gösterdiğim acziyetten dolayı çok kızgınım kendime!!! Bırakın dünyayı komşuya kızsam  önce Selim’i paylıyorum. Üstelik ilk onu kollamam gerekirken, ben onu harcıyorum hemen. Sebep? Bana muhtaç olması mı? Beni bırakıp gidemeyecek olması mı? Çok acıtıyor içimi bu düşünce!
Kızıyorum haksız yere ve odana git, diyorum. Sakin değil, bağırmanın son raddesinde. Odasına gidiyor, bazen didişiyor benimle. Daha da kızıyorum, sindirmeye çalışıyorum. Bana dönüp diyor ki; “Sen bana kötü davrandın, nasıl ben ceza alıyorsam sen de almalısın. Sana 5 gün haber izlemek yok! Puan da yok!” Eskiden bu durumda koyverip gülerken artık gülmüyorum, daha da kızıyorum. -Seni sevmiyorum!- diyor ve ağlayarak odasına gidiyor. Bana söyleyebileceği en yaralayıcı cümleyi sarf ederek içimi yakmaya çalışıyor. Tıpkı benim onun içini yaktığım gibi. İçim yanıyor. Neyse ki yanıyor. Ortalık sakinleşiyor ve -Beni bağışla!- diyorum. Bağışlıyor elbet. Gönlü geniş, peygamber ahlaklı oğlum Selim. “Bir şey olmaz anne, ben de haksızlık ettim sana!” diyor. Etmedin, diyorum, sarılıp öpüyorum, etsen de çocuksun sen, diyorum. “Seni seviyorum anne!” diyor, “Sesin böyle yumuşakken kalbim duracak gibi oluyor, hatta ağlayacak gibi oluyorum!” diyor. “Seni sevmiyorum derken de kızgınlığımdan söyledim” diyor. Ve önemli değil bana yaptıkların, yani o kadar da önemli değil diyor, beni daha da acıtıyor. Maalesef gün mutlu sonla bitmiyor. Bu hikaye devr-i daim ediyor kısa sürelerle. Ben hastalıklı tipler gibi bir kız, bir yumuşa, bir bağır bir özür dile sarmalında çocukları haşat ediyorum. 
Korkunç bir ana tanıklık ediyorum bir süredir; insan koyverdikçe koyverdiği çirkeflikler alışılageliyor, kanıksanıyor. Ki en çok bu acıtıyor beni. Eskiden daha çok  kendimi düzeltmeye çalışır, onarmaya odaklanırdım kötü zamanları. Üstün bir çabayla daha aza indirgerdim kızgınlıklarımı. Şimdi giderek tonu artıyor sesimin, davranışlarımın ve yabanlığımın. Ve giderek daha az umursuyorum hoyratlıklarımı, daha az vicdan azabı çekiyorum, daha olağan geliyor kabalıklarım. Daha az düşünüyorum üzerinde sertliğimin, adaletsizliğimin ve en önemlisi, neden ve niçinlerin. Bugün sesimin sınır noktasını keşfettim mesela. İğrençti. Öylesine iğrençti ki başıma korkunç ağrılar girdi. Ben benden kaçamazken, ben dahi kendime dayanamazken bu çocuklar n’etsindi? Nereye gitsindi? 
Bir Fight Club bulmalıyım kendime. Kendimi ıslah etme yöntemlerim tükendi. Usulca konuşmalarım, kendimi adam yerine koyup dert anlatmalarım beyhude.  İçerdeki yaban hayvanını ehlileştirmek  adına tek yöntem kalıyor geriye; kendine şiddet! Edward Norton misali kendimi duvardan duvara atmalı, savurmalıyım bedenimi. Ki içimdeki yabana iyi bir gözdağı verip pes dedirtebileyim. Bir daha yapmasın! Kıymasın kuzularıma! Hele ki kara kuzuma hiç kıymasın. Bir daha yapmasın! Yaparsa tekrar ağzının payını vereyim. Bir Fight Club bulmalıyım kendime.

Anne Ahtapot Olmak Çok Zor!

Dün –Bir Harmanım Bu Akşam– dedikten sonra geceyi bitirmeyi umarak uyumaya hazırlandım. Elim yüreğimde, her an birinden biri uyanır endişesiyle, gayet ürkek ve pek titrek halimle yatağa giderken Kerim vızıldadı ilk önce. Onu uyutmaya çalışırken Selim bağırmaya başladı tüm kuvvetiyle. Bir anda romantik, asortik, klasik süt liman akşamım tarumar oldu. Ay, ne oluyor, diyemeden koşturmaya başladım evin içinde. Selim’in bağırış çağırışları ve inlemeleri ile inkarla birlikte gizli bir endişe başgösterdi bende. Gene mi hastalık! diye. Ve neden hep İlter yokken olurdu böyle? Önce -bir şey yok, çiştir- dedim, tuvalete gitmeye zorladım, yatağa giren Selim üç saniye sonra gene bağırmaya ve inlemeye başladı. Endişem daha da arttı ama kendime çaktırmadım. Korkmuştur, dedim. Tekrar gittim. Anne açım ben, dedi. Aç mı, daha yatarken epeyce birşey yedin ya, a  oğul, dedim, galiba çok susadım dedi. Oh, dedim susamış, bir şeyciği yok. Koşarak suyunu getirdim. Uykuya daldı. Kısa bir süre sonra gene bağırdı. Üstünü başını açtım, ferahlarsa rahatlar ümidiyle. Ve uykuya daldı. Bu sırada saatler 03:30’u gösteriyordu. Sessizce yatağa uzandım. Kerim’i de yanıma aldım. Bir daha kalkamam diye.  Dualar okuyarak uykuya daldım.

Sabah 7 civarında çocuklar tümden uyanıktı. Selim yatağa gelmiş tepişmeye bile başlamıştı. Kah zıplıyor, kah kendini yağa gümleterek bırakıyor, kah zaten mızmız olan Kerim’i ağlatıyor, ben de bu vaziyette sefil bir uykuya razı, kıvranıyordum. Selim’i en nihayetinde kovunca yataktan ortalık sakinleşti lakin bu kez de,  kırıldı direncim ve kalktım. 
Beklenenin aksine oldukça dinç ve sevinçliydim. Çocuklara keyifle kahvaltı hazırladım. Bir süredir yemesine elle müdahaleyi kestiğim Selim’i kendi haline bıraktım. Ortalığı üstün körü topladım. Kerim’i uyuttum. Hava çok güzeldi, güneşli berrak bir gün idi. Pencereleri ardına kadar açtım, taze sabah havasını içime çektim, kuşlar cıvıldıyordu, sanki ilkbahardı. Çifte kavrulmuş Türk Kahvemi yaptım ve keyifle bilgisayarın başına oturdum. Günün en sevdiğim saatlerini kutsamak istiyordum. Bir iki dakika sonra Kerim ağladı, bozulmadım. Getirip yanıma seyrüsefere devam ettim internet aleminde. Kerim vızıldamaya devam etti, nitekim uykusunu alamamıştı. Ancak bir daha uyumaya da yanaşmadı.

Öğle yemeği vakti geldi. Selim’e de, Kerim’e de tavuklu sebze çorbası koydum. Selim’e ayrıca pilav, köfte ve portakal suyu. Kerim huysuzlanmadan yedi. Selim’le ‘Yemek Paktı’ imzaladık gene. 8 kaşık çorba dedim, 3 kaşık olsun dedi ben 6 dedim, O 4 dedi, ben 5 dedim, O tamam dedi. Anlaştık. Pilavla köfteyi yiyemem dedi, tamam akşama yersin dedim. Uzatmadım, uzatmadı. İçimde bir keyif vardı, yemeğini az yemişti, aman ne gamdı! Aldırmadım. Günboyu pencere açıktı. Mis gibi hava tüm eve doldu. Üstelik ev temizdi. -Waltz of the Butterfly*- çalıyordu. Benim için dillere destan bir mutluluktu. Çocuklar yerde keyifle oynuyordu. Selim gözbebeğimdi lakin Kerim gün be gün hem daha güzelleşmekte hem de şekerleşmekteydi. Tadından yenmez, yeme de yanında yatmalık, bir lokum idi. Dedim kendime Allah verdikçe  gelen bebeğe evet mi demeliydi? İnsanoğlu böylesi bir güzellikten nasıl vazgeçerdi? Hem ben deli miydim ki, çocuklardan şikayet etmekteydim? Hem şikayet ettiğim şeyler neydi ki? Ah, dedim bir bebeğim daha olsa evet, derdim. Coştukça coştum. Selim’e dondurma bile koydum. Selim de coştu. Bugün benim zaferim, bugün en güzel günüm, çünkü dondurma yiyorum, diye çığlıklar attı. İkindi vakti geldi. Hava daha da güzelleşti. Akşama doğru  kuşlar biten güne serenad yaptı. Keyifliydim.
Akşam çökünce Dr. Jekyll & Mr. Hide dönüşümüne büründüm.  Tüm afiyetim kaçtı. Huzursuzlandım. Yemek faslı geldi. Ben ahtapot misali idim. Bir yandan Kerim’i yedirmeye uğraşıyor, bir yandan Selim’e yemesi için dil döküyor, bir yandan kafasını seri bir şekilde sağa ve sola çevirerek kaşığı ıskalamama sebep olan Kerim’i oyalayacak oyuncakları sallıyor, bir yandan televizyonda oyalayıcı bir şeyler arıyor, olmadı bir yandan Selim’e de kaşığı uzatıyordum. Neden bilmem bazı günler iyi idare ederim ve ses çıkarmadan bu çirkin ritüeli bitiririm. Ama Dr. Jekyll halimle hiç de tahammüllü değildim. Çıldırıverdim. Selim derhal şikayeti kesti ama Kerim’e işlemedi çığlık. Selim’in yemeğini bitirmesi  için türlü tehditler savurmaya odaklanmışken Kerim bir süredir rotasını çizdiği tabağa ulaşmanın zaferini yaşadı ve büyük bir sıçramayla  mama dolu kaşığı uçurdu. Halı, oyuncaklar, onun üstü, benim üstüm öbek öbek mama oldu Çarçabuk deliriveren ben böylesi durumlarda beklenenin aksine tuhafça sırıtmaya ve bu durumla baş etmenin yollarını ararken de suskunlaşmaya başlarım. Gene öyle oldu, Selim korkuyla -benim bir ilgim yok- dedi. Dokunsam ağlayacak gibiydi, sarılıp sorun olmadığını söyledim. Ve işi komediye döktüm. Gülmekten karnına ağrılar girene dek güldü. Zannımca o korkuyu gülmeyle dışarı attı, ya da ben ona yorup iyi hissetmek istedim sadece. Gülmenin bir faydası oldu Kerim korktu ve elindeki kaşığı daha fazla savurmadan müdahale ettim. Ortalık temizlendi.
Lakin ben dinginleşemedim. -Hazırla, uyut- faslında tekrar çıldırıverdim. Şimdi hatırlayamadığım bir nedenle hem de. Öyle önemsizmiş demek ki. Kerim’i uyuttum. Selim’e kendi işlerini halletmesini buyurdum. Uyurken yanına gittim, zorlama bir sevimlilik takındım, inandırıcı değildim ama gayretli idim.  Kitap okudum ona. Hem bana, hem ona iyi geldi. Sakinleştim. Sakinleşti.
Deli anneliğin gel-gitinin, yaman çelişkisinin, tutarsızlığının ve zorluğunun alabildiğine hakim olduğu sıradan bir gün geçirdik/ geçirdim. Gece böyle bitti.Velhasıl-ı kelam: –Yavru ahtapot olmak çok zor– idi lakin anne ahtapot olmak çok daha zor  idi.

http://www.dailymotion.com/swf/video/xfmnk8?width=&theme=none&foreground=%23F7FFFD&highlight=%23FFC300&background=%23171D1B&start=&animatedTitle=&iframe=0&additionalInfos=0&autoPlay=0&hideInfos=0
*Waltz of the butterfly & Waltz No2

—————————————————————————————————————
Dün bahsettiğim huzursuzluğun kaynağını yazamadım. Meyletmedi gönlüm bugünden sonra.

Yolunu Şaşırmış Annelik!

Bir anne çocuğuna takar mı? Hal ve hareketlerine pür dikkat kesilip, bir hata etse de paylasam diye bekler mi adeta? En basit bir ricada, bir istekte gürler mi? Gürlemese bile  emaneti olan yavrusunun sorumluluğunu yerine getirirken dişlerini gıcırdatabilir mi? Hani anne dediğin yavrusu için canını verendi? Hani anne dediğin yemeyip yediren, giymeyip giydirendi? E, o halde bu çirkef hal de neyin nesiydi? Zaman değişince annelik kavramı da mı değişti? Onun da mı boşalttık içini? Annenin kendini iyi hissetmemesi bu saçmalığın bahanesi olabilir mi? Ya da bu bahane  her türlü rezilliği bertaraf edebilecek güçte midir ki?


Bu günlerde anneliğimde ters giden çok şeyler var. Hep vardı bu türden hallerim ama bu sıra tamamen muarızım galiba. İyi değil aram Selim’le. Kaldı ki ne demek bu cümle? Selim benim oğlum, kapıştığım bir yaşıtım değil ki? Aramızdaki ilişkiyi düzeltecek tek taraf benim, o değil. Çünkü o  karşıma alacağım bir yetişkin değil. Hepi topu 5 yaşına gelecek olan bir çocuk, ÇO-CUK! Şu sıralar söz dinlemiyor, yapma dediğimi yapıyor olabilir, onunla oyun oynadığını sanıp gülücükler dağıtan kardeşine yumruklar indiriyor da olabilir, yemeği her zamanki gibi sorunlu olabilir, korkudan yalana da başvuruyor olabilir ama bunun müsebbibi o değil, de-ğil! Önce kendime/kendimize bakmalıyım, nerde hata yaptım/yaptık diye yahut sorun nerde diye?

Onunla yeteri kadar ilgilenemiyorum, sıkılıyor diye diye esastan uzaklaştım hepten. O ki: -Selim’cim seninle ilgilenemedim bugün, affet beni, dediğimde -tabi affederim annecim-diyerek sarılırken boynuma, ben bununla yetinmedim. Yetemiyorum, ilgilenemiyorum diye gerdikçe gerdim kendimi ve en sonunda hepten bozdum anneliğimin doğal sürekliliğini. Hiç olmazsa o zaman saf sevgi ve şefkat vardı verdiğim, şimdi mayası bozulmuş zoraki bir sevgi gösterisi ve sözümona ilgileniyorum adına diş gıcırdatmaları arasında yapay bir ilgi gösterdiğim.

Sevmedim ben bu işi. Varsın gün içinde onunla oturup vakit geçirmeyeyim, hiç geçirmeyeyim hem de, varsın sadece uyumadan önce okuduğumuz hikaye saatimiz olsun, ama saf olsun, samimi olsun, sıcak olsun. Belki sadece o an bile yeterliydi onun için. Üstelik her an aksi, hırçın, sinirli olmaktansa, zaman ayıramayan ama güleryüzlü ve sevecen bir anne olmak daha kıymetli değil miydi? Zaten gözleri anlatıyor herşeyi; mutsuz mu, değil mi? Gözleri mutsuz bakıyor Selim’in oysa şimdi.

Bir kaç gün önce kendimi zorlayarak gel, birşeyler yapalım odanda, dedim. Ve yukardaki labirentimsi şeyi çizdim. Değişik hikayeler, değişik yollarla dinozoru yuvasına ulaştırmasını istedim. Hoşuna gitti. Ertesi gün, yani dün gene herşeye kızdığım günlerdendi, bugün gibi. Her isteğine hayır dediğim, su istese bile dırdırlandığım çok sevimsiz bir halde idim. Odasına gittik bir vesileyle. Ve bana dedi ki:

-Biliyor musun anne, bu yaptığımız labirenti görünce çok üzülüyorum.
-Neden, dedim,
-Çünkü içimde birşeyler oluyor, acıyor, dedi. Anladım demek istediğini ama kendini anlatmasını istedim gene de. Belki de emin olmak istedim.
-Nasıl yani, dedim. Anlatsana!
-Yani, bu labirenti yaparken çok sevimliydin, keyifliydik ama şimdi kızgınsın bana, o zamanları hatırlayıp üzülüyorum, dedi.

Sözün bittiği yer idi burası. Benim içim kat be kat acıdı. Sanki içimde volkanlar yarıldı, en şiddetli depremler, kasırgalar yaşandı.Sarıldım, öptüm. Kızgın olmayı benim de hiç sevmediğimi, son zamanlarda fazlaca kızdığımın farkında olduğumu ve beni affetmesini istedim. Affetti elbette! Peygamber ahlaklı oğlum benim.

Oysa ertesi gün bende bir şey değişmedi. Neden değişmedi? İçimdeki bu canavar gitsin, gitmeli! Kıymetlime, değerlime verdiği zararlar yetmedi mi?

Selim, canım bilimsel Selim… Affet bu deli anneyi. Allah’ım sen de affet ve ehlileştir içimdekini. Sadece içgüdülerime teslim edeyim kendimi, kılavuzum sadece onlar olsun benim. Bilginin sahici ve hayırlısı ile iyileştir beni.

*-Senin annen bir melekti yavrum!- Türk filmi repliğinden.

Canko&co. ‘ya ayrıca teşekkür ederim. Tünelin ucundaki ışığı görmeme ve bu konuda silkelenip, kendime çeki düzen verecek yolu yordamı bulmam için aydınlamama vesile oldu. Ve iyi hissetmeme en önemlisi.

Anne Riyakarlığı!

Aylardır esaretindeyim bu rezil duygunun. Her an sana hasret, güzellemeler diziyorum nerdeyse. Ne ki, biliyorum da bunların hiçbirine değmediğini. Ne denli çirkef, ne denli hain, ne denli sinsi ve ne denli alçak olduğunu da. Üstelik neden bilmiyorum, Kerim’in doğumundan sonra sana olan  hasretim an be an arttı, azalacağına. Sebep? Bilmiyorum! Belki o çok klişe ve çok aptal bahaneye sığınıyorum, “Bunalımdayım!” diyorum içten içe, belki de sadece bilmiyorum… İlk defa deli gibi arzuluyorum seni. Nerdeyse her an düşünüyorum, “Ah keşke, keşke şimdi yanımda olsaydı!” diyorum. Yanımda bir kalabalık olsa seni arıyorum, yalnızlığımda seni arıyorum, dertliyken seni arıyorum, yorgunken hatta. Keyifliyken aramıyorum ama. Oh ne ala!  Bir de çocuklar varken etrafımda. İstesem de, istemiyormuş gibi davranıyorum yanlarında.

İki gündür sana olan özlemimi akıttım şarkılara. Hem zaten inanırım olmadık zamanda söylenen şarkıların, gizli duyguların işareti olduğuna. “O şimdi çok uzaklarda, yok hayatımda, ahhh şarkılarımda” dedim mesela, gün boyunca. Üstelik dalgın ve bihaberdim kendimden. Ne denli içten -ahh!- çektiğimi, İlter’in  “Yakarım uleyn, kime söyleniyor bu şarkı! diye gürlemesiyle farkedecek kadar şuursuzdum hatta. Hem ben bu şarkıyı da bilmez bilirdim kendimi. Nerden öğrendin be Deli’m? Bulaşıkları makinaya yığarken de  içliydim gene. 
Önceki gün de Selim seni sordu bana. İçimdeki duygunun ezilmişliğiyle ve utancıyla geveledim birşeyler hakkında. Ben seni bu denli isterken, ona nasıl anlatmalı içtenlikle rezilliğini, çirkefliğini? Başım öne eğik, “Ondan uzak durmak gerek, bir yakalanırsan, bir daha kurtulmak zor!” diyebildim anca. Diyemedim annen yanıp tutuşuyor onun için hala, her an takılı kalmış aklında.  Malum anne mağrurluğu ve kusursuzluğuydu beklenen bu oyunda, oysa düpedüz Anne riyakarlığıydı bu da. Koca bir aldatmaca!
Bugün bir ara kaçtım senin yanına. Bir kaç dakikalığına. Hem Selim’e yakalanmaktan korktum fazlasıyla, hem de gidemedim yanından. Ürkektim, heyecanlı, tedirgin, vicdan azabıyla doluydu içim bolca, bir de girdabına kapılmanın verdiği korkuyla. Gene de bırakmadım seni, ta ki sen beni bırakıncaya dek. Selim’in yaklaşan ayak seslerine rağmen, kaldım yanında.  Son olsun dilerim ama bilirim gene gidip gelebilirim yanına. Ben gidemedim! Sen, sen beni bırak sigara! Hatta bir daha asla uğrama yanıma! Bilirim zerre kadar hayrın yoktur bana, ağır zararlardan başka! Bırak, bırak beni sigara! Hem biliyor musun, yakıştırmadılar seni yanıma, şimdi anneyken hele ben de yakıştıramıyorum kendimi sana. İki kez, üç kez yakışıksız duruyorsun yanımda. Git be Sigara!

Lanet Olası Empati!

Empati; kendisini karşısındakinin yerine koymaya çalışmak, ötekinin hissiyatını anlamaya olabildiğince yaklaşmak kısaca o kişinin gözünden dünyaya bakmaya uğraşmak. “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi, sen de başkasına yapma!” demek benim için bazen de. Dünyayı değiştirebilecek kadar kudretli, etkin. Yapıcı elbette. Oysa bu duygu bende tam tersi etki yapmakta son zamanlarda. Beni iyileştireceğine hasta ediyor nedense.

Eskiden son derece bencil, kendinden başkasına zerre kadar hayrı dokunmayan biriydim nerdeyse. Şimdilerde, büyük oranda annelik ve bir miktar da yaşlılık nedeniyle gün be gün etkisi altına almakta beni empati duygusu. Ne ki; herşeyde yaptığım gibi empatinin de suyunu çıkardım. Öyle ki; nereye gitsem, ne yana baksam empati yaparken buluyorum kendimi. Her şey ölçüsünde güzel elbette. Ancak o ölçü bende devamlı şaşma eğiliminde.

Haftasonu alışverişteydim. İyice bunaldığım sırada, yaşlı bir teyzenin mavi, deri bir ceketi incelemesine takıldı gözüm. Bilmediğim ve bir anına şahit olduğum hayatlara hikaye uydurma huyum vardır benim.  Bu teyzeyi de es geçmedim elbette. Hikayeler uydurmaya başladım hemen teyzeyle  ve bu deri ceketle kimin için ilgilendiğine dair. Çok düşünmeye gerek kalmadan, hikayenin diğer kahramanı göründü;  annenin aksine oldukça telaşlı  bir genç. Acelesi vardı her genç gibi,  öyle ki mağaza görevlisiyle bile yolu yarılayarak ve sık sık arkasını dönerek, konuşabiliyordu. “Hadi anne!” diyerek koluyla çekiştirdi annesini. Kadıncağızın “Oğlum bak, bu ceket ne güzel!” cümlesi kayboldu gitti bu telaşın ortasında, oğul gayet hissizce çoktan uzaklaşmıştı oradan nitekim. Teyze oğlunun peşisıra  gidiyordu şimdi. Kendimi o teyzenin yerine koymuşum hemen. Empatiyle birlikte kalbim sıkışmaya başladı. Nasıl ki ben de alışverişteyken işlerimi alelacele bitirmeye uğraşıyorum, o sırada ayağıma  dolanan Selim’i görmez, duymaz önemsemez oluyorum ve takıldığı yerden koparmaya uğraşıyorum bir an önce, ben de yaşlanınca işte bu teyze gibi, tam tersi bir durum olacaktı demek ki! O zaman da Selim beni önemsemeyecek ve tutup götürmeye uğraşacak, kimbilir. Zaten etme, bulma dünyası. O teyzenin arkasından bakarken, hem üzüldüm onun adına, hem onun üzerinden Selim’in şimdi önemsenmeyen haline ve o günleri görürsem şayet kendi yaşlılığıma. Garip bir tezattır süregiden; şimdi hoyratça savurduğumuz çocuklarımız nasıl bizim gözümüzün içine bakıyor, bizim onlarla birlikte olmamız için, onlara kulak asmamız için devamlı çırpınıyorlarsa, biz yaşlanınca tam tersi oluyor ve bu kez biz onların gözünün içine bakıyor, bizimle olmaları, bizimle vakit geçirmeleri, bize kulak asmaları için can atıyor olacağız. Empati burada işe yarıyor bazen, nitekim bu düşüncelerin etkisiyle  dizginlemeye uğraşıyorum deliliklerimi.

Annem evine döndü bugün. Gitmesi iki türlü çok dokundu bana. İlki; alışmıştım burda olmasına, aynı şehirde olduğumuzu bilmek tarifsiz bir hazdı. Nitekim yaklaşık 20 yıldır ayrı şehirde hatta ayrı ülkede yaşıyordum ondan. İkincisi de onun yerine koydum kendimi; yaşlanınca ve çocuklardan ayrı kalınca ne hissedeceğimi düşündüm. Yaşam döngüsü ne acıklı şeydir. Önce bir ailede büyüyoruz, anne, baba, kardeşler eşliğinde, derken birer birer ayrılıyoruz evden, baba ocağımız giderek irtifa kaybediyor ve anne ve babamız boşalan evde çocuklarının yolunu gözler oluyor, biz bu sırada başka bir yuva kuruyoruz, iki iken çoğalmaya başlıyoruz, sonra şikayetleniyoruz; koşturmaktan, yorulmaktan, çocukların devamlı bize bağımlı olmasından bunalıyoruz, sonra bizim çocuklarımız da tıpkı bizler gibi ayrılıyor evden, o kalabalık an be an azalıyor, derken boşalıyor ev ve şanslıysak gene iki kişi kalıyoruz, daha acısı tek kalıyoruz. Tabi ömür varsa bunları yaşamaya. Bu döngünün ağırlığı altında eziliyorum düşündükçe.

Bir de yetmezmiş gibi bir başka düşünce edindim Kerim’den beri. Empati kendini karşındakinin yerine koymaksa, ben bu işi daha da ağırlaştırdım işkenceyi arttırmak için adeta. Artık karşımda olsun olmasın, cümle nebatat, hayvanat  ne varsa yerine koyar oldum kendimi. Kerim doğduğunda 2 gün yoğun bakımda kaldı. Aradan 6 ay geçti, o günler epeyce eskide kaldı çok şükür ama ben o hal üzerine kaldım diyebilirim. Nerdeyse Kerim’e baktığım her an yoğun bakımdaki bebekleri, onların ebeveynlerini, hatta anne ve baba şefkatinden mahrum, terkedilmiş bebekleri düşünüp dertleniyorum epeyce. Kerim’in bir şey isterken ağlaması ve ağlarken birilerinin şefkatle ona geleceğini bilmesi düşüncesi beni başka derinliklere sürüklüyor. Ya diyorum terkedilmiş bir bebek bu hissi taşır mı, o ağlayınca ne hisseder, onun nazını çeken bulunur mu, diyerek bu kez görmediğim nice bebeğin yerine kendimi koyup, gözlerim dolu dolu işlere koyuluyorum. Sanırım loğusa bunalımından çıkamadım, ne zaman girdim onu da bilmiyorum ya.

* fotoğraf: N. Bilge Ceylan ve Babası

Büyük Karmaşa!

Dün buraya oturduğumda keyifliydim. Dün çocukları erkenden uyuttum. Dün müziğimi açtım, dün kahvemi yudumladım bir yandan, dün hem yazdım hem okudum.  Dünden bir farkı yok bu gecenin de temelde. Gene çocuklar uyudu, gene aynı müzikleri dinliyorum,  gene kahvemi yudumluyorum bir yandan ancak bugün tatsızım,  yazmak da istemiyorum, okumak da… Ne yere sığabiliyorum, ne göğe vesselam.

Bugün büyük temizlik yaptım. Bir süredir zihnimi bulandıran köşe bucak işleri yaptım, yetmedi bir kaç mobilyanın yerini dahi değiştirdim. Üzerimden koca bir yük kalkmış ve epeyce hafiflemiş olmalıydım. Ancak tam aksine üstüme koca bir tır oturmuş gibi ağırım. Bedenimden çok zihnimle üstelik. Belki de temizlik esnasında çocuklara tahammülsüzlüğüm, isteklerine gönülsüzlüğüm ve hatta gönülsüzlükten öte isteklerine verdiğim delice tepkilerim, bağırış çağırışlarım etken böyle olmamda. Ve o çirkef hallerimin geceye düşen izdüşümleri ve elbette o izdüşümlerin getirdiği kahreden vicdan azabım. 
Ne zaman işler içinden çıkılmaz bir hal alsa, kaos ve karmaşa hakim olsa ortalığa, tahammülüm tamamen kaybolur, delirme anım eşikte bekler adeta bir an önce içeri girmek için.  Normalde olağan karşıladığım bir çok hal ve harekete böyle zamanlarda olağandışı tepkiler veririm. Selim bir kaç gündür televizyon kanalları arasında kendi geziniyor mesela, bir şey demiyorum. JoJo’yu felan açıyor örneğin. Normalde savsakladığım bu eyleme bugün birden delirdim. “Sen niye kendi kafandan açıyorsun bu kanalları, neden sormuyorsun?” diye. Öyle ki zavallıcığın dehşetle açıldı gözleri ve “İyi de birden ne oldu şimdi?” diyen ifade belirdi yüzünde korkuyla. O gözler ve o ifade gözümün önünden gitmiyor şimdi. Beni anneliğin bedensel yorgunluğu değil zihinsel yorgunluğu bitiriyor daha çok Bir de tutarlı davranmaktan bahsederler ya, bende bir parça bile yok bundan. Tamamen tutarsızım, tamamen dengesizim, bir gün olağan bulduğum bir eylemi, ertesi gün kesinlikle olağandışı ve kabul edilemez buluyorum. Üstelik bu dengesizliğimin an be an farkındayım, sadece engelleyemiyorum, kapılıp gidiyorum deliliğin akıntısına.  Selim de beni bildiği için kızgınlık anında ne dersem diyeyim -tamam- deyip geçiştiriyor, biliyor ki bu deli anne birazdan yatışacak, nitekim yatışıyorum  da, o zaman gene bildiğini okuyor. Tek sorun bir sonraki aşamada annenin melek mi, yoksa deli mi olacağını saptayamamak. O da anıma göre yaşar oldu.
Gündüz kontrol edilemez bir modda idim gene. Daha ağzımı açar açmaz  Selim’e haksızlık ettiğimi bilsem de durduramıyordum kendimi. Ancak gece oldu mu, uyudu mu Selim, başlıyor kıvranmalarım, karın ağrılarım, bunalımlarım, bunaltılarım. Bugün ilk defa Kerim de eklendi bu manyak gösteriye. İşler bir türlü bitmez halde iken Selim’i öyle ya da böyle zapt edebiliyorum, ancak Kerim ne uyuyor ne de duruyor  hal böyle iken. Bir nevresimleri değiştiriyorum, bir Kerim’in altını açıyorum, bir  mutfağı topluyorum, bir Kerim’i emziriyorum, bir Selim’e yemek hazırlıyorum, Bir Kerim’i sakinleştirmek için duşun altına sokuyorum, keyifleniyor, tamam şimdi uyur artık deyip ümitlenip yatağına koyuyorum. Hava da çok bunaltıcı, buharlaştığımı hissediyorum bu koşturmaca içinde, bir Selim’i soyuyorum, Bir Kerim’i boyuna. Ortalığı toparlamaya koyuluyorum sonra, derken Kerim’in mık-mık sesleri geliyor ve ağlamaya dönüşüyor o sesler, olmuyor, fiyasko ile sonuçlanıyor bu denemede, alıyorum yatağından pusetine koyuyorum bu kez, durmayacak biliyorum ama gene de süpürmeye başlıyorum ortalığı. Kerim durmuyor nitekim, bu arada Selim toz hamurlardan istiyor, ona yetişiyorum bir yandan, derken Kerim’e oyuncak ver, ı-ıh olmuyor, dön Selim’e ve bu kaos hali böyle devam ederken en sonunda Kerim’i yatağına koyup pes ediyorum. İşleri bir an önce bitirmeye bakıyorum artık. Ağlayan Kerim’e kulaklarımı tıkamaya uğraşarak olabildiğince hızlanıyorum. Bu arada Selim’in olağan isteklerine bile deliriyorum. Arada iyice kendimi kaybedip Kerim’e de kızıyorum. Selim’in içi dayanmıyor. Kardeşime kızma, diyen sesini işitiyorum. Kendimden utanıyorum. İşe devam ediyorum. En son banyo temizliği bitsin de Kerim’i alayım diye alelacele ve üstünkörü bitiriyorum işi. O sırada Kerim’in ağlaması kesiliyor. Bir de bakıyorum ki ağlayarak uyumuş. Beklemediğim bu derin darbeyle kahroluyorum. Kendimi berbat hissediyorum. Gidip uyandırmak istiyorum Kerim’i. Kararsız dururken öyle hıçkırıklarla uykusu bölünüyor,  daha beter hissediyorum, kucağıma alıp, öpüp sarılıyorum.  Sarılırken bir başka vicdan azabı ile cebelleşiyorum. Ya zavallı Selim, diyor kalbim. O hala buruk, hala kırgın sana. Kerim’i sararken onu düşünüyorum. Kerim’i temizliyorum bir yandan, gülümsüyor bana, “ahh! kalbim!”, alçak kadın beni ağlamaya terkettin, demiyor da gülümsüyor gene.. Mis kokusunu içime çekerek öpüp kokluyorum ama bu öpücükler ağlatmaya meyilli beni. Duyguları düşünmek bile vakit kaybı, işe koyuluyorum. Kerim’i emziriyorum, ağlamanın getirdiği yorgunlukla uyuyakalıyor hemen. Arkasından Selim’e gidiyorum, gönlünü almaya uğraşıyorum. Yemeğini hazırlayıp, oynamaya koyuluyorum onunla. Uzun süre oyunuyoruz. Gönlünü hoş tutmak pahasına, vahşi ya da sakin ne isterse onu oynuyoruz. Akşam tatsız bitmiyor çok şükür ve uyuyor Selim de.

İlter hala yurt dışında. Şimdi farkediyorum ki uzunca bir süredir bir şey yemedim. Hatta bir süredir akşam yemeklerini atlıyorum. Yemiyorum da hala şişkoyum niyeyse. Mevzu o da değil.

Gecenin azabıyla başbaşa oturuyoruz şimdi. Bunalıyorum, bulanıyorum…

Biricik Evlat

Her ebeveynin kendi çocuğu kendileri için biriciktir, eşsizdir, en kıymetlisidir. Her aklı başında ebeveyn bilir ki bu her bir anna-baba için geçerlidir. Ve gene her aklı başında ebeveyn bilir ki kim olursa olsun, insana kendi çocuğundan değerli değildir asla ve kat’a. Kendi çocuğu aslolandır insanın en evvela. Yeğenler, kuzenler, eş, dost çocukları vs. sonradan gelir. Her kim ki “Benim çocuğum her zaman, her yerde herkesin çocuğundan öndedir ve herkesçe daha çok sevilir, sevilmelidir!” saçmasına inanıyorsa gaflettedir, dalalettedir, şuursuzluğun dibindedir. Dilerim silkinir!

Selim benim kıymetlimdir, değerlimdir, canımdır, cananımdır. Benim için kimse onun dengi ya da benzeri değildir. Bir başkası Selim’den daha önemli değildir, bir başkası Selim’den daha çok sevilir değildir benim için, olamaz da.   Kerim’den başka… Ama yalnızca benim için, İlter için geçerlidir bu. Kimsenin benim çocuğumu, kendi çocuğundan fazla sevmesi gibi bir beklentim de mevcut değildir. Zira herkesin çocuğu kendine özeldir. Aksini söyleyen, “Başkasının çocuğunu da kendi çocuğum gibi seviyorum.”, diyenler elbette ki samimi değildir.Ve benim için dikkate değer de değildir.

Çok sevdiğiniz birinin çocuğu ile sizin çocuğunuz kavgaya tutuşsa ilk kime cız eder içiniz? “A, yapma, etme çocuğum!” dersiniz, dengelemeye çalışırsınız içinizden hislerinizi ve kendinizi, hakkaniyetli olmaya gayret ederken gene de içiniz evladınıza titrer, değil mi? Çok açık bir haksızlık yapıyorsa kızarsınız elbette, iki tarafta eşit derecede haklı ise kendi çocuğunuza kayar ibreniz, haksızlığa uğramış ise tamamen kendi evladınızı kollamak istersiniz. Üstelik haklı ve hakkını arıyorsa ve açık bir şekilde karşıdaki çocuk şımarıklık, hasetlik, kıskançlık ya da haksızlık ediyorsa çok daha karmaşıklaşır durum. “Hadi leyn! çekil şurdan bakiim, ver şu oyuncağı da!” demek istersiniz, istersiniz de makul davranmak zorundasınızdır, malum annesiniz. Hem de çocuğum bana dayanmasın, kendini korumasını da bilsin istersiniz, çok da araya girmek istemezsiniz.

Selim sinsi değildir asla. Ne varsa dile döker, ne yaparsa ortada yapar. Kendisinden yaşça büyük biriyle de , yaşça küçük biriyle de kavgaya tutuşsa aklı başında davranılması beklenen hep Selim olur. Nedense hep böyledir bu, kanunmuşcasına herkesçe uygulanır. Başlarda İlter’le acemiliğimizden ve mahçubiyetimizden koruyup kollayamadık Selim’i yeterince. Anında müdahale edemedik. Bizim bu budalaca tavrımızdan cesaret aldı insanlar, kimbilir? Oysa şimdi görüyorum ki, başkaları evlatlarını korumak için aslan kesiliyorken biz pısırık kedi misali durmuşuz öylece. Aslan kesilen Selim’miş sadece. Cesur Yüreğim benim.

Klişe bir söz vardır hani; “Siz kendinize ne kadar değer verirseniz karşınızdakiler de size o derecede değer verir.” Benim için havada kalan bu sözler ancak bu yaşımda yerli yerine oturdu. Bu sözü Selim’e uyarladığımda kavrayışa geçtim, somut bir şeyler canlandı gözümde. “Siz kendi çocuğunuza ne kadar kıymet verirseniz ve saygı duyarsanız, karşınızdakiler de o kadar saygı duyar, o kadar kıymet verir.” Tecrübe ettim.  Şimdi  anlıyorum ki; başkalarının yanında dikkatli olmalıymış insan. Keşke evde de yapmasak ancak dışarda bilhassa çocuğa kızmamalı, hırpalamamalı. Çünkü insanlar aç köpekler misali pusuda bekliyor sanki. Siz çocuğunuza bağırdınız diyelim, hop, bir bakıyorsunuz ki etrafınızdakiler de hoyrat davranır olmuş çocuğunuza. Öyle ki anne, babanın yanında bile dikkatli olmalı. Çünkü benim gördüğüm İlter ne zaman benden kötü bir davranış görse, hiç esirgemeden uygulamaya başlıyor. Ne yapmalı, ne etmeli ama başkasının yanında makul davranmalı çocuğa. Kızmak şartsa ve engellenemeyen bir dürtü halinde ise de ölçüsünde ve saygıyla yapmalı, seviyesizleşmemeli! Aksi takdirde, aynı seviyesizliğin önce çocuğunuza ve sonra onun üzerinden size geri döndüğünü görür, çok üzülürsünüz. Bir de alışkanlık haline gelirse bu berbat durum, siz de çocuğunuz da kalıverirsiniz öylece, kıymetsiz. Üstelik karşınızdaki en sidikli insan bile olsa, havalara girip ezmeye kalkar sizi ve çocuğunuzu ki, en acısı da budur.
Hiddetimin sebebine gelince; Bir kaç gün önce çoluk çocuklu toplandık. Selim dört gözle bu buluşmayı bekliyordu. Kalabalığa görünce heyecandan ve sevincinden kendini kaybeden oğlum gene çığrından çıktı.  İnsanların hal hatır sormalarına “ha-hu-dıkş!” efektleri ve el kol hareketleri ile karşılık veriyor, kimseyi dinlemiyor ve nerden edindiği bilmediğim bir şekilde ortalığa tükürüyordu. Ben de kontrolümü kaybedip herkesin içinde çekiştirerek başka odalara çektim Selim’i ve arkadaşlarının yanında azarladım boyuna.  Bir ara Kerim’i uyutmak için başka odaya geçmiştim. O sıralarda Serkan ile kavgaya tutuştular, bağırış çağırış. Nasıl olsa birileri müdahale eder dedim ama büyük hata!!! Serkan’ın annesi, babası, ağbisi, kız kardeşi orada, Selim tek başına.. her zamanki gibi.. En son birbirlerine girdiler. Önce Serkan sonra bizimki vurdu. Derken Serkan delirdi -döveceğim  de döveceğim!- diye, bir diğer arkadaşım da tutmaya çalışıyor Serkan’ı.  Güçlüdür Serkan, Selim’den de 2 yaş büyüktür. Aile de gık-ını çıkarmıyor ve Serkan’ın bir an önce arkadaşımdan kurtulup Selim’i parçalamasını izlemek için can atıyorlardı adeta. Hatta öyle ki bir ara -bırakın çocuğu, tutmayın!- diyecek kadar şuurlarını kaybettiklerini işittim olduğum yerden. Selim’in o sıradaki pozisyonunu hayal ederken içim dağlanıyor. Orada tek başına, direniyor gene de. Ne anne var yanında, ne baba sırtını dayayabileceği. En son avazı çıktığı kadar bağırdı ve ben nihayet Kerim’i bırakıp bir kenara, Selim’i almaya gittim odaya. O da ağlayarak geldi yanıma sesimi duyunca. Anlatmak istiyor ama hıçkırıklara boğuluyordu. “Yanıma gel, gitme bir daha.” diyebildim sadece. Hıçkırıklarla, anlatmaya uğraşıyordu: “Bana haksızlık yaptı anne Serkan, oyuncağımı aldı, kıracağım, dedi. Ben de istedim ondan, vermedi… ” diye bölünerek anlatmaya çabalıyordu.. Olaya şahit olamamıştım, Selim’den dinleyince haklı görünüyordu, ama derdim onun haklılığı da değildi. Derdim yöntemdi. Serkan ailesinin biriciği, kıymetlisi, her söyleneni koşulsuz yerine getirileni olabilirdi ama göz ardı ettikleri şey, bu sadece ve sadece kendileri için geçerliydi. Benim için ya da bir başkası için geçerli değildi bu, olamazdı da. Serkan’ı ne kadar seversem seveyim, benim için aslolan kendi evladımdı elbette. Selim’e boyuna kızıyor olmamdan ve ona hoyratça davranmamdan aldıkları cesaretle böyle şuursuz davramışlardı belli ki. Oysa ben ne kadar kızarsam kızayım Selim’e bu başkalarının da aynı şeyleri yapabileceklerine göz yumacağım manasına gelmez. Şimdilik budalaca göz yummuş olsam bile… Senin çocuğun sana, benim çocuğum bana kıymetlidir. Senin çocuğun kral, benim ki sokak çöplüğü değildir!!

BilimSelim – Araf

Geçen gece çok geç döndük eve. Selim de kuzeni Mirza ile oynamaktan baygın düşmek üzere idi. Üstelik günlerdir süregiden hastalığı da var. İlter de yok. O ilk girişin zorluğunu anlatamam. Normalde İlter de olunca çocukları paylaşıp, ilgileniyoruz ihtiyaçları ile. Ancak şimdi bir yandan Kerim ağlıyor, bir yandan Selim terli haliyle buz gibi zemine boylu boyunca yatmış -ben burdan kalkmayacağım!!!- diyerek adeta yerleri paspaslıyordu. Kerim’i yatağında ağlamaya terkedip Selim’le ilgilendim. Alelacele banyoya soktum, kısacık bir duş aldırmaktı niyetim, malum oyun oynamaktan sürekli terlemiş ve yapış yapış olmuştu.
Normalde de suyla hasbihal durumlarında çıldırtan çocuk yorgunluğun, uykusuzluğun ve hastalığın etkisiyle hepten çığrından çıkmıştı. Suya kah sıcak deyip bağırıyor, kah soğuk deyip, devamlı kaçışıyor, o sırada ben de, ortalık da batıyordu. Beri yandan Kerim de ağlamanın şiddetini arttırıyordu an be an, öyle ki öksürüklere boğulmuştu ağlamaktan. En son suyu kendi istediğim ayara getirip zaptetmeye çalıştım Selim’i. Zor kullanmam çok ağırına gitti her zamanki gibi ve çocuk çaresizliği içinde beni de zora sokacak bir şeyler bulmaya uğraştı sanırım. Nitekim anne soğuuk, anne sıcaakk, anne dur, anne yapmaa, anne beklee-ler fayda getirmiyordu. Derken son çare olarak şunlar döküldü dudaklarından: “Artık ben bu evi terkedeceğim anne!! Sokakta yaşayacağım.  Köpekler yesin beni. Cennete de gitmeyeceğim. Öyle paramparça kalacağım orada.” Soğuk duş etkisi yaptı bende bu cümleler. Cevap bile veremeyecek durumda idim. Biraz silkindikten sonra uygun sözcükleri bulmaya uğraşarak; Bundan böyle isteklerine daha duyarlı olmaya çalışacağımı söyledim. Ayrıca ne anne babaların, ne de çocukların evlerini terketmelerinin sözkonusu olamayacağını ve bu söylediklerinin beni çok üzdüğünü ekledim. Bir de onu çok sevdiğimi. 

Dün de deli damarım kabarmıştı gene. Güne Selim’in olur olmaz istekleriyle ve onun mıymıylanmaları ile başlayınca böyle oluyorum genellikle. Önceki günü kalabalık, arkadaşlar, oyun içinde geçirip de evde her zamanki sessizliğe uyanınca sanırım bir tür bunalım hali oluşuyor Selim’de. Bazen böyle sabahlara derin of-lar çekerek “ben böyle uyanmak istemiyorum, arkadaşlarımı özlüyorum.” diyerek uyandığı oluyor. Bunalım başlayan sabah öyle devam etti nitekim. Gün boyu mutsuzdu ve hiçbir şeyden tatmin olmuyordu. Devamlı bir şeyler istiyor, o istekler yerine getirilince de 5 dakikadan fazla ilgisini çekmiyor, hemen başka bir şeyi arzuluyordu. Yorgun düşmüştüm bu halden. Zaman zaman şiddetli, zaman zaman normal ayarda kızıyordum. Çok kızınca -tamam-diyorsa da elinde olmadan gene eski haline dönüyordu. Canı sıkılınca kardeşine yapışıyor, ağlatana dek çekilmiyor, ya da devamlı mızmızlanıyordu. 
Akşam olduğunda bombayı patlattı gene; 
-Ben gidip kendime başka bir aile bulacağım, diyerek giriş yaptı. Kendime düşünme payı bırakmak için; neden, diye sordum.
-Çünkü sen bana hep kızıyorsun.
-Haklısın, kötü bir gündü bugün. Sen çok sıkılıyordun, ben de yeterince vakit ayıramadım sana. Ama insanın ailesi bir tanedir, biriciktir. Öyle her kızdığımızda başka aile bulamayız. Hem başka aileyi nereden bulacaksın, dedim.
-Mirza’lara ya da Şule’lere (teyzesine) gideceğim.
-Peki nasıl gideceksin oraya? Neyle gideceksin? Paran var mı?
-Param yok ama sır olan bir yerde var. Kendi başıma çıkıp gideceğim.
Sarılıp Onu çok sevdiğimi ve onsuz çok mutsuz olacağımı hatta yaşayamayacağımı anlattım. Kötü zamanlarım için de özür diledim. 
Geçen gün de “Ben ölürsem görürsün sen.” dedi sıkıştığı sırada. “Hem de ölürsem cennete de gitmeyeceğim.” Peki nereye gideceksin, diye sorduğumda böyle dünya gibi olmayan bir yere ama cennet de değil, dedi. Araf’a mı gitceksin maazallah dedim. Evet, dedi. 
“Aslında ben onları seni üzmek için söylemiştim, bana kızdığına çok üzüldün dii-i mi anne?” diyerek derdini anlattı sonradan  bana. Kendini köşeye sıkışmış hissettiğinde veya ilgi çekmek istediğinde sarf ettiğini bilsem de ürküttü beni bu cümleler gene de.
Onurlu bir çocuktur Selim. Ve ciddiye alınmak ister. Konuşarak ikna etmeye çalışır etrafındakileri. Onurunu kıracak, onu rencide edecek saçma hareketlere tahammülü azdır. Saçma sapan davranan biri varsa etrafında ilkin o kişiyi en kısa sürede durduracak metotları bulmaya uğraşır, muvaffak olamamışsa o kişiyi en çok yaralayacak, en çok acıtacak cümleler dizinine başvurur. Dilbaz oğlum benim.
3 yaşında iken benimle gayet ciddi bir konuşma içinde idi. Ben de dinlemekten ve konuşmaktan yorulduğum zamanlardaydım. Geçiştirdim bir şekilde bana sorduğu soruyu, ısrar edince de başımdan savma girişiminde bulundum. Derken “Sen ne saçma sapan bir annesin!” diyerek yerin dibine soktu beni.
Gelelim asıl konuya, dün tüm bu konuşmaların ve diğer derin vicdan azaplarının etkisiyle hemen hemen hiç uyuyamadım. Saatlerce yatakta kıvrandım. Gözlerim kapalı idiyse de devamlı halüsinasyon gibi Selim’i görüyordum. Ufak bir seste hemen uyanışa geçiyordum ancak tüm gece düşünce-halüsinasyon gelgitinde boğuştum durdum. Rüya boyutuna hiç giremedim. Bir ara gidip Selim’i uyandırsam da çok istediği oyunları mı oynasam o bıkana dek diye düşündüm. Ya da gidip yanıma getirsem, sarılsam ona. Ya da uyandırıp daha tatminkar izahlar yapsam? Kıyamadım gene de. Velhasılı kelam; tüm gece arafta sıkışan ben oldum adeta.

Yaşayarak Öğrendiklerim – Tehlikeli Kaynaklar

Selim ilk çocuğum olduğu için haliyle bir çok şeyi deneme yanılma yoluyla öğrendim, öğreniyorum da. Sayısız kaynaktan akan sayısız bilgiyi, elbise gibi her çocuğa giydirmek mümkün değilken  en anlamlısı doğaçlama ilerlemekti zaten. 1 yaş giysileri bile her 1 yaş çocuğuna olmuyorken, her bilgi her çocuğa nasıl -cuk- diye oturabilir. Kerim 5 aylık olmasına rağmen Selim’den epeyce farklılık gösteriyorsa aynı bilgileri nasıl olur da tüm dünya çocuklarına uyarlamak mümkün olabilir?
Sayısız akan kaynağın en rahat ulaşılanı internet.  Ve maalesef bu müthiş kaynak korkunç bir dezenformasyon kaynağı gibi çalışabiliyor. Selim’in ilk yıllarında körü körüne bağlıydım kitaplara, uzmanlara ve internette bulduklarıma. 2.yılımda ise kısmen dikkate alıyordum bazı bilgileri. 3.yaştan sonra hepten terk ettim. Güvendiğim bir kaç kaynaktan başkasına inanmadım. Şimdi anımsıyorum da bu yüzden ne denli saçma işler içine girmişim ve bunca yormuşum kendimi de, Selim’i de. 
Selim’i doğumdan itibaren ayakta sallayarak uyutmaya alıştırdık. Korkunç bir kolik sorunu olduğu için aman ağlamasın da, ne olursa olsun, diyorduk adeta. Ayakta sallama işi çok meşakkatli olunca da çareler düşünmeye başladık. Derken internete başvurdum, ne yapmalı, diye. Diyordu ki bir  kaç yerde, 2 yaşına gelmeden bu alışkanlığından kurtulmazsanız, okul çağına kadar bir daha kurtulamazsınız. Amanın, bir telaş aldı ki bizi sormayın. Bir gece aniden sallamayı kesmeye karar verdik. Selim yatağında biz tepesinde idik. Başlarda ık-mık derken yataktan alınmayan çocuk kuvvetlice ağlamaya başladı. Biz hala direnç gösteriyorduk böylece uyuması için. Ancak mümkün değildi. 02:00 ye kadar denemelerimiz sürdü. Her zaman yaptığımız eylemi şimdi neden yapmadığımızı, yataktan neden alınmadığını, neden uyutulmadığını ve üstelik neden kendisine kızıldığını anlamlandıramayan çocuk hem yalvaran gözlerle bize bakıyor, hem de canhıraş bir biçimde ağlıyordu. Bana kalsa çoktan alırdım yataktan ancak İlter direnmekte kararlıydı. Nedense babalar daha katı yürekli oluyorlar. Neyse nihayetinde gece yarısını epeyce geçtiğinde yatakta sallayarak uyuttuk Selimciği.
Şimdi düşünüyorum da; biz yetişkinler bile bir gecede tümden bir alışkanlığımızdan kurtulamazken zavallı bir bebecikten bunu nasıl bekleyebilmişiz. Keşke diyorum o gece -alışır- diyen İlter’e “hadi, sen bir gecede sigarayı bırak o halde.” diyebilseydim. Ertesi gün bir arkadaşımla konuştuk konuyu. Benden tecrübeli olan arkadaşım, kreş zamanında bu sorunun nasılsa ortadan kalkacağını ve çocuğu da, kendimi de yormamın anlamsız olduğunu söyleyince ikna oldum. Ve İlter’in bir gece daha deneyelim, giderek alışır, telkinlerini bir kenara attım. Konu böylece kapandı. Konu kapandı kapanmasına da hala berbat bir hatıra olarak asılı durur zihnimde, dev bir sarkaç misali. 
Derken Selim 3 yaş civarında iken hal yoluna girdi uyku problemi. Nasıl mı, nerdeyse sadece konuşarak. Üstelik bırakın okul dönemini, kreş dönemi dahi gelmeden Selim yatağında uyumaya başladı. Yatakta uyutmayı deneyeceğimiz zaman ilkin Selim’in enerjisini iyice boşaltacak, yorgunluktan baygın düşürecek eylemler içine sokmak gerekti. Parka götürdük, koşturduk, evde dans ettik vs. Ardından “artık yatağında uyumayı denemelisin, hem bak her gece sana hikaye de okuruz, duamızı da ederiz.” diye konuştuk biraz. Hemen ikna olmadı tabi, sallanmak istediğini söyledi. Konuşmakta bile güçlük çekiyorduk yorgunluktan, bu iyiye işaretti işte. Biz de bir anlaşma yaptık. Yatağına yatırdık, hikayesini okuduk ve biraz dinlenmesini söyledik yatağında. Özellikle sessiz olmasını istedik bir de. Çünkü Selim konuşmadan duramaz ve konuşurken de uyuyamaz. Aradan 5 dakika kadar bir süre geçince de uykuya daldı. İlter’le sessiz çığlıklar attık sevinçten. İşte olmuştu. Sabah uyandığında Selim’e gece nasıl hemencecik uykuya daldığını anlatıp, tebrik ettik. Kendi kendine uyumaktan bile aciz olmaktan kurtulup aslanlar gibi yatağında kendince uyumuş olmaktan ve böylesine takdir edilmekten çok hoşnut kaldı Selim. Özgüvenini de perçinledi bu olay.  
Tuvalet eğitimi mevzusu var bir de. Kitaplarda ve internette geçen “Çocuğunuzu 1,5 yaşından sonra tuvalete alıştırabilirsiniz.” sözleri üzerine bir çok kez deneme yapmak zorunda kaldım. Kaka ve çiş yapınca müzikler çalan tuvaletler, ödül tabloları, tuvaletin bir İstanbul’a bir Petersburg’a taşınması; boş uğraşlarmış meğerse. Doktorumuz erkek çocuklarının daha geç öğrendiklerini ve Selim hazır olduğunda denememi istedi. 3 yaşını biraz geçince, baharda deneyebileceğimi söyledi. Nisandaki denemeler sonuçsuz kaldı. O sırada Petersburg’dan dönmüştük ve yeni bir eve taşınıyorduk hatta yeniden ev düzüyorduk. “Taşınırken, evde değişiklik varken denemeyin.” telkinleri vardı zihnimde, bir kez daha erteledim bu konuyu. Zaten anne de hazır olmalıydı bu eğitime. Derken bir Selim hazır değil, bir ben derken iş uzadı da uzadı. Haziran ayıydı t erasta ağbimlerle oturuyorduk. Selim 3 yaşında idi. Yengem birden çıkartalım dedi bezi, nasılsa hava sıcak, teras rahat, sen daha yeni evine taşınmadan bu işi bitirelim. Birden Selim’i alıp konuştu biraz, “atalım bezi, rahat et” gibilerinden. Tamam, olur dedi Selim de. Ve bir anda mutlak başarıya ulaştık. O sırada dostum dediği kuzeni Mirza ile oynamanın sevincinden hayır dememiş ve oyun telaşında bile çişini söylemeyi ihmal etmemişti. 1 günde oldu bitti. Öyle planlar, uzun konuşmalar, telaşlarla seremoni haline getirilecek bir durum değilmiş vesselam. Sadece aslolan çocuğun zamanını beklemekmiş. Belki de zamansızlığını, özellikle anne için. belki benim gerginliğim idi başarısız olmamıza sebep olan, kimbilir?
Diyeceğim o ki; öncelikle bazı şeyler abartıldığı gibi değildir. Uyku, tuvalet, memeden kesme vs. Ve tek bir doğru yoktur alıp birebir çocuklarımıza uyduracağımız. Her çocuk bambaşka bir hayat demekse herşey her birinde farklılık gösterir. Şimdi epeyce hayırlanıyorum kendimi ve özellikle de Selim’i bu kalıplara sığdırmaya zorladığım için.

Okula Başlarken

Selim’e bugün okul bakmaya gittik. Niyetimiz okula şöyle bir göz gezdirmek ve hakkında fikir edinmekti. Lakin evde yalnızlıktan kuduran çocuk, hem arkadaşı İsmail’i, hem de oyuncak-insan-oyun üçgenini görünce eve geri dönmek istemedi haliyle. Yarım günlüğüne okula misafir edildi vesselam. 
İlter’le eve dönünce attan düşmüşe döndük.  Evde Selim yok, ses yok, çığlıklar yok, anneeeee, babaaaaaa diye seslenen birileri yok, kimi zaman sevdiğimiz, kimi zaman kızdığımız birileri yok, varsa yoksa Kerim’in miniminnacık agu sesleri. Bir de arada bize seslenmek için kullandığı ünlem: heı

Önce şuursuz bir biçimde birbirimize çarptık evde. Bir gidip bir geliyorduk küçücük evin içinde. Sanırım biraz heyecan da vardı. Şu kısacık süreye neyi, ne kadar sığdırabiliriz diye.  Aradan 1 saat falan geçince ancak sakinleşebildik. İlter işine koyuldu. Biraz silkinince bir Türk kahvesi içmenin zihnimi toplamaya yardımcı olabileceğini düşünerek kahve yapmaya koyuldum.  Şöyle bölünmeden, soğutmadan, farkındalıkla kahvemi içtim. Sessizlik ve bir yudum yalnızlık iyi geliyordu ki zihnimi bulandıracak düşünceler üşüşmeye başladı hemen. Ben nasıl bir anneydim ki oğlum yokken keyif alabiliyordum, nasıl mutlu olabiliyordum, utanmalıydım kendimden bu hissettiklerim için. Bu kısa zamanı kendime zehrettikten sonra Selim’in de eve dönme vakti geldi. 
Eve gelirken önce bir saklanır hep ve her defasında aynı replikler tekrarlanır. 
– İlter, Selim nerede?
-Bilmem, gelmedi heralde.
-Aa, hiç olur mu öyle şey? Oğlum da oğlum. Oğlumu isterim. Ben onu çok özledim. Bütün gün bu anı bekledim heyecanla. Oğlum olmadan naparım ben, ağlayacağım şimdi bak, dediğim an 
-Burdayım annee… diyerek  dayanamayıp çıkar ya üst kattan ya da alt merdivenden.
-Ah canım oğlum, hoşgeldin, safalar getirdinn, çok özledim seni diyerek sarıldım ama o çok heyecanlıydı.
-Anne, Zeynep parmağıma bastı, canım çok yandı, bir de sizi özlediğim için okulda ağladım, diyerek girdi içeri. 
Biraz soluklandıktan sonra hemen odasına çekildi, ben hamur oynamak istiyorum, diyerek. Uzunca bir süre oynadı hamurlarla. Uzun zamandır odasında tek başına böyle vakit geçirmemişti; sessiz, oyuna konsantre olmuş ve dinginlik içinde. Günlerdir evde kabus gibi dolaşan Selim gitmiş, yerine sakin, adeta tüm enerjisi ve aksiliği vakumla çekilmiş izlenimi veren bir çocuk gelmişti. Son derece yumuşakbaşlıydı üstelik. 
Bazen biraz odana git, deyip kovaladığımız çocuk, şimdi de odasından çıkıp insan içine karışmayınca biz gidiyorduk odasına peşisıra. Keyifli idi. Seninle oynayabilir miyim, dedim sevinçle parıldadı gözleri , tabii ki oynayabilirsin. Hem hamurlarla oynayıp hem sohbet ediyorduk.
-Okulunu sevdin mi?
-I-ıh…
-Peki neden?
-Çünkü bir çocuk benim yanağımı sıktı ve kolumu çekiştirdi, diyerek kolunu çekiştiriyordu.
Konuşmasını bölmeden, olayı anlatıp, rahatlaması için bekledim bir süre.
-Peki okulda en çok hoşuna giden neydi? Bu soruyu da okul hakkında fikir almak için soruyordum.
-Karınca olup şarkılar söyledik, en çok o hoşuma gitti.
-Peki en az hoşuna giden ne oldu?
-O çocuğun beni çekiştirmesi. 
Derin bir ohh çektim içimden. Demek ki öğretmenler, okul ile ilgili ters bir şey yoktu, olsa ilk onu dile getirirdi nitekim. 
Bir yandan saçlarını okşayıp bir yandan devam ettim konuşmaya;
-Sen yokken ev bomboş gibiydi biliyor musun? seni, o güzel sesini çok özledim. Devamlı saate bakıyor ve “benim ilk gözbebeğim, kıymetlim ne zaman gelecek acaba?” diyerek hesap yapıyordum.
Biliyorum ki, evde olmadığı zamanlarda unutulmadığını, özlendiğini bilmek epeyce hoşuna gidiyor Selim’in. Nitekim evden ayrılıp geri döndüğünde “beni çok özledin di-i mi anne, ben yokken hep gelmemi bekledin di-i mi anne?” diye tekrarlayarak önemsendiğinin ne kadar hoşuna gittiğini belli eder bana.
Kardeşini de yanımıza alarak sohbete ve oyuna devam ettik. Kerim’in gözü de devamlı Selimîn üstündeydi. Sanırım özlemişti ağbisini. Selim zaman zaman sert, zaman zaman yumuşak bir biçimde öptü durdu kardeşini. Kardeşin de seni çok özlemiş, sen yokken ağlayıp duruyordu, ama bak şimdi nasıl da mutlu görünüyor, diyerek kardeşinin de onu özlediğini bilmesini ve kardeş yakınlığını korumasını istiyordum.
Netice itibariyle gün iyi bitti. Selim yemeğini kolaylıkla yedi. Puan ve oyuncak hatırlatmasına binaen banyodan kolaylıkla çıktı. Ve ufak sapıtmalardan sonra keyifle uyudu.  Diyeceğim o ki; çocuklar eğer gidebiliyorlarsa okul iyidir. En çok da anneler için. Severek gittiğini bildiğiniz ve içinizin rahat ettiği bir okula gidince çocuk, her türlü iyi oluyor. Hem çocuk eğitim ihtiyacını gidermiş oluyor, hem enerjisini atmış oluyor, hem sosyalleşmiş oluyor, hem de anne ve baba nefes alıyor.
Ama en güzel yanı bu değil, işin en güzel yanı benim için; Selim evini, odasını, oyuncaklarını özlemiş oluyor. Bir de enerjisi azaldığından sakin oluyor. Bir de anne ve baba onsuz bir nebze nefes aldığı için yumuşamış oluyor, hem de çok özlemiş oluyor çocuğunu. Geriye kalan kısa sürede kaliteli zaman geçirme ihtimali artıyor. Öbür türlü ise 24 saat beraber olan anne-çocuk ilişkisi yıpranıyor, anne boğuluyor, çocuk boğuluyor, hatta çocuk ailesinden sıkılır duruma geliyor, tahammül azalıyor çocuğa karşı, kaliteli bir yarım saat bile geçmiyor, tam aksine 24 saat beraber olmaya rağmen verimli bir tek saat bile geçirilmemiş oluyor beraber.