Tag Archives: Annelik Tüyoları

Çocuk Oyalama ve Faydalı Filmler

Selim’in Kolik Dramı efsane idi. Kolikle başlayan günlerin ardından her aşama nerdeyse aynı zorlukta ilerledi. 4. aydan itibaren yeterli kiloyu alamayınca ek gıdaya başladık. Benim acemiliğim ile onun yüksek duyarlılığı birleşince ortaya dramatik manzaralar çıkıyordu.

4 aylık bebeği yedirmek için oyalama taktikleri yanıtsız kalıyordu çoğu zaman. Türlü şakbanlıklarla, binbir eziyetle, saatler harcayarak tamamladığım yemek seremonisi,
bir sonraki öğüne dek kendimi şanslı addetmeme sebep olsa da bazen iğneyle kuyu kazmak misali yedirilen yemek 1 saniyede geri püskürtüldüğünde kolikten de öte bir drama şahit oluyordum. Bu kez anne çaresizliği, kul acziyeti, ilk bebek beceriksizliği, her nevi sıkıntı baş gösteriyordu. Selim biraz büyüdükçe ilerleme kaydeder olduk. Bazen ev eşyaları, bazen kendi oyuncaklarıyla türlü oyunlar, bazen zor durumlarda kullanılmak üzere henüz ortaya çıkardığım zulamdaki bir başka oyuncak, bazen delisi olduğu bir leğen dolusu su , bazen kitaplar ve çoğunlukla da çizgi film, animasyon, kısa film, fragman ne varsa kullanır oldum bu sırada. Bazen de hiçbirinin işe yaramadığı oluyordu ya, neyse..

Şimdi baktığımda görüyorum ki; çok zor geçen bu sürecin aslında Selim’e de bana da kattığı çok şey oldu. Bir kere Selim’le çok yakın, sımsıkı zamanlar geçirdik. Dile kolay günde en az 4 öğün, 1 saat kadar sürüyordu her bir öğün. Konuşarak, koklaşarak, sorarak, sorgulayarak, tartışarak, gülerek aynı şeyleri defalarca izledik beraber. Belki şimdi o yüzden birşey izlerken yanında birini ister ve devamlı konuşur, tartışır izlediğini. Her ne kadar yemek yemeyi tek eylem haline getirin, tv karşısında yedirmeyin dense de ve ben de katılsam da bu fikre, pişman değilim böyle olmasından. Bu halin ikimize, yakınlığımıza, Selim’in ufkunun genişlemesine, bilgi ve kelime dağarcığının genişlemesine ve umudum odur ki zihninde iyi hatıralar bırakan anlar oluşmasına vesile olduğunu sanıyorum. Kimbilir böyle olmasa ona daha az vakit ayıracaktım, o yemeğini rahat yerken ben başka işlerle meşgul olacaktım. Hem şuursuzca da terketmedim karşısına hiçbir filmin. Binlerce defa izlediğimiz, her karesini ezbere bildiğim şeylerdi seyrettirdiklerim. Üstelik bu sırada Moskova’da idik. Filmlerin çoğunu Youtube’dan ediniyordum. Bu sayede Selim onlarca farklı dilden şey seyretmiş oluyordu. Belki yabancı dillere merakı da buradan geliyordur, kimbilir?

Moskova’ya ilk gittiğimizde oturduğumuz ev korkunç derecede pisti. Üstelik  ev temizlemeye de müsait değildi. Zira banyoda gider, tuvalette musluk yok idi mesela. Selim  henüz emeklemeye başlamıştı. Her yeri cilalamam gerekliydi bana göre. İlk çocuk titizliği vardı üstümde üstelik. Temizlikçi diye gelen kızlardan biri tuvaleti temizlediği bezi mutfak tezgahına koymuştu ki o an benim için amelelik döneminin başladığı an oldu. Günler, gecelerce temizlik yaptım. Kaloriferleri söküp içlerini yıkayacak kadar, üstelik basbayağı altına leğen tut ve üstten su dök tarzında yıkayacak kadar delirmiştim  bu zaman zarfında.  İşte bu sırada imdadıma yetişen hep bu çizgi filmler oldu. Oturttum Selim’i mama sandalyesine, açtım bildik filmleri, peyderpey yaptım işlerimi. Ne Selim hırpalandı ne ben. Ben temizlikten hırpalandım olsa olsa.

Bu zaman zarfında fayda sağladığım filmlere gelince; 
  • Baby Einstein Serileri ; bebekken çok faydalı oldu.  Baby Van Gogh, Baby Da Vinci, Baby Beethoven vs. ile gerek müzikleri, gerek kültürel bilgileri içten içe işleyisi, ilgiyi üzerinde tutma vs. çok başarılıydı. 
  • Teletubbies: Uzun süreli zapt etme konusunda oldukça işime yaradı. O moron tiplere yardımları için çok şey borçluyum.   
  • Elmo’s World Serisi: Ben çok memnundum bu seriden ancak Selim bazen sıkılabiliyordu. Selim burdan hem dünyaya dair çok şey öğrendi;  bilgi kapasitesi ve çeşitliliği arttı, kelime haznesi de. Geçenlerde tenor sesi çıkarmaya uğraşarak yanıma geldi ve “Anne bak ben opera sanatçısı oldum.” dedi. Bu bilgi Elmo’da vardı örneğin.  1 senedir hiç izlememesine rağmen unutmamıştı.
  • Doki Serisi; Çok başarılıydı ancak İspanyolca olduğu için tamamen anlaşılabilir değildi bizim için.
  • Minuscule; Bir Fransız efsanesi. Sanıyorum Selim’in hayvanlara yoğun ilgisi, onlarla kurduğu yakın bağ, hatta empati ve merhameti bu animasyon vesilesi ile oldu daha çok. 

Ve daha bir çok irili ufaklı çizgi film, animasyon vardı. Hippo & Dog, Bebe Mais, Pixar’ın çılgın animasyonları, Baby Toonz… Şimdilerde ise ilgi sinema filmlerine kaydı daha çok. Özellikle Buz Devri Serisi, Nemo, Beni Aya Uçur (Fly me to the Moon), Bee, Shark Bait, Shark Tale gibi. Bir de belgeseller var çok sevdiği. BBC’nin Life (Hayat) belgeseli, dinozorlar, köpekbalıkları belgeselleri, Microcosmos, bir de March of the Penguins diye bir tane var ki içlerinde inanılmaz bir şey. Müzikler, çekimleri müthiş. Tam Fransız havası hakim belgesele.

Advertisements

Okula Gitmek İstemeyen Çocuk

Selim 3 yaşındayken Petersburg’dan henüz dönmüştük.  Hem onun insan içine karışmasının iyi olacağını , hem  de benim insan içine karışmamım bana iyi geleceğini düşünerek, uygun bir yuva bulma telaşına girdim hemen. Nerdeyse bulduğum ilk yuvaya şuursuzca verdim çocuğu. İlk gün insana aç olan, sosyallik delisi oğlum hemen kaynaştı. 2.gün etraftan fazla uzaklaşmadan yuvada bıraktım Selim’i bir kaç saatliğine. 3. gün, 4.gün derken Selim mızmızlanmaya başladı. Derken saatlerce ağlamaya vardı iş. Etraftan ve yuvadan “alışır, alışır hepsi böyledir, annelerini bırakmak istemezler ilk başlarda” sözlerine güvenerek çocuğu zorlamaya devam ettim ısrarla. Çocuklar garip oluyor. Başlarına gelen kötü şeyleri zamanında söylemiyorlar. Devamlı takipte ve sözümona uyanık olsanız bile. Okula 1 ay kadar aralıklarla devam etti ancak kesintisiz ağlıyordu her gidişinde. En sonunda şiddetli hastalığa yakalanınca pes deyip okuldan aldım.

Okul mevzusu kapanalı epeyce bir süre geçtikten sonra bir gün kendiliğinden; “Anne biliyor musun, ben okuldayken seni çok özlüyor ve ağlıyordum, öğretmenim yüzüme üflüyordu.” dedi. Pek sevimsiz geldi bana  bu yöntem, bir çeşit kısa yoldan susturma çabası idiyse de sevimsizdi. Derken aradan bir süre daha geçti. Bir başka gün; “Anne biliyor musun, ben okulda yemek yemediğimde öğretmenim kafama bastırıyordu yemem için.” dedi. Tüylerim diken diken eden bu yöntem çok daha sevimsizdi. Daha sonra başka okula direnmesinde  bu yuvanın negatif etkisi çok oldu. Kendime kızdım epeyce, nasıl şuursuzca çocuğu oraya terkettim diye. Sonradan başka bir bilgi gelmedi Selim’den ve umarım başka kötü bir anısı daha olmamıştır.
Diyeceğim o ki; Söylenen zırvalara aldanmak hata!!! Genel bir görüş her zaman doğru değildir. Diyorlar ya hani, çocuğunuz okula ilk başladığında 15 güne kadar ağlayabilir, normaldir bu. Eğer ağlamalarına aldanıp da okuldan alırsanız ömrü billah bu açığınızı kullanır, hep kendi kazanır. Hayır efendim, şiddetle karşı çıkıyorum şimdi bu görüşe. Bence çocuk ısrarla gitmek istemiyorsa, rahatsızsa, ağlayıp duruyorsa dikkate alınmalıdır kesinlikle. Düşünün ki bir yer var, oradan çok rahatsızsınız, size doğru davranmayan birileri var orada ve siz güvendiğiniz insanlar tarafından dikkate alınmadan, ısrarla oraya bırakılıyorsunuz ve onlar istemedikçe ordan ayrılamıyorsunuz. Aygh, kabus gibi. Böyle düşündüğümde panik ataklarım artıyor. Bir de yaşlandığımda çocuklarımın beni dinlemeden, bana kötü davranan birilerinin eline teslim ettiklerine veya bir bakımevine terk ettiklerine dair görüntüler geçiyor zihnimden film karesi gibi. Dehşete kapılıyorum o an.

Anne ve baba olmak  zor kullanarak onu bilmediği bir yerde, sevmediği kişilerin eline teslim etmeyi haklı gösterir mi? Bu da ayrı bir tartışma konusu. Onlar için sözümona en iyisini düşünürken (ki bence bu klişe de uydurmadır. Bazen çocuğu yuvaya, anaokuluna göndermek çocuğun isteğinden ziyade anne ve babanın rahat nefes alma fırsatı olarak kullanılır) zor kullanmış olmuyor muyuz? Hem neden herşey çocukla savaşmak gibi dayatılıyor bize. “Ağlayan çocuğu okuldan almayın, eğer olur da ona uyup okuldan alırsanız o kazanır ve ömrü billah sizi kullanır.”, “Sınırlarınızı öğrenmek için sizi devamlı yoklarlar.”, “Ağladığında istediğini verirseniz bitersiniz, zira bu yöntemi hep kullanır.” gibi saçmalar zihnimizi bulandırmaktan ve çocuğa paranoyakça yaklaşmaktan başka işe yaramıyor bence. Sadece zihnimizi de değil çocukla ilişkimizi de bulandırıyor bu tipten önermeler. Oysa çocuğumuzla savaşta değiliz, hepi topu ona bakmakla yükümlüyüz yahu. Üstelik çocuk büyütmek keyifli bir iş olmalı. Oysa biz zamane anneleri (en azından ben her daim böyleyim)  işlerden çok düşünmekten yorgun düşüyorum.

Konuya dönersek; Okula ısrarla gitmek istemeyen çocuk ile anlık gitmek istemeyen çocuk farklıdır oysa. Buna Selim’de bizzat şahit oldum. İlk yuvada çok kararlı bir biçimde reddediyordu gitmeyi. Öyle yerlere serilip ağlayan bir çocuk olmadığından belki daha az dikkate alındı. Yuvaya bırakırken sınıfa gözleri dış kapıya dönük, ben seninle gelmek istiyorum diye yalvarırdı. Ve nerdeyse bütün gün ağlarmış. Çıkışta çok neşeli olurdu adeta papatya toplayan kız sekişiyle dönerdi eve. Bense okula gitti, açıldı diye yorumlardım bu hali. Meğerse okuldan alındığı için havalara uçuyormuş. Sık hastalanmasa belki daha da gidecekti okula. Annemin “mutsuzluktan bu denli hastalanıyor.” tezi mantıklı geldi bana da. Bir gün bile okula gitmek için can atmadı, ısrarla reddetti bu da demekti ki o yuvada hoş olmayan ya da Selim’in hoşuna gitmeyen birşeylerin olduğu kesindi.

Bir de geçen sene kardeşi dünyaya gelmeden 1 ay önce gittiği ve gözü kapalı gönderdiğimiz okulu var Selim’in. Buraya da ilk gittiğinde hoş buldu, zaten dost canlısıdır, arkadaş, oyun cezbediyor hemen onu. Ancak diğer okuldan farklı olarak gün be gün gitmemeye direnç göstermek yerine gitmeyi daha arzular olmuştu. Bir tek yemek ve uyku sıkıntısı vardı. Yemek yememek hatta yemekhaneye inmemek için üstün bir direnç gösterdi, hatta yaban hayvanı gibi davrandı o sıralarda diyebilirim. Yemekhaneye giden yolsa bağırmalar, tekmeler, çığlıklar, sanırsınız ki zorla sokuyorlar. Oyunu, dersi, eğlenceyi bırakıp da yemek yemek delirtiyordu onu ve işte o sırada beni arıyor, ağlıyordu bir tek. Bir de uyku vaktinde tekrarlanıyordu bunlar. Ama ne zamanki yemek ve uyku faslı bitiyor o yaban hayvanı gidiyor yerine şeker portakalı tadında bir çocuk geliyordu, tadından yenmeyen…

Tüm çocuklarda böyle midir bilmem ama Selim’e  okulunu sevdin mi, diye sorduğumuzda direkt hayır cevabını verir. Ancak ben gidişattan durumun iyi olduğunu gözlemleyebiliyordum. Bazen okula gitmek istemiyorum dediği oluyordu ama 2 dakika sonra fikir değiştiriyordu. Zira gitmek istememesinde o sırada oynadığı oyununu yarım bırakmamak, çizgi filmini yarıda kesmemek, babasının evden olması, misafir olması vs. gibi sebepler olduğu için kısa sürede etkisi geçiyordu. Israrlı ve kati bir biçimde -istemiyorum-demiyordu diğer yuvadan farklı olarak. Hatta mütebessim bir biçimde dile getiriyordu bunu da. Başka ölçütler de vardı. Servis biraz geç kalsa, “A, servisim de nerde kaldı, yoksa beni unuttular mı?” gibi cümlelerle gitme isteğini dile getirirdi. Hatta bebek dünyaya geldiğinde Selim’i servise indiremedim, servis ablasını yukarı çıkmaya ikna etme çabalarında iken, merdivenlerden ödü kopan çocuk “Ben kendim inerim anne.” diyerek  okulundan vazgeçmediğini de dile getirdi. Haftada 3 gün gittiği okula 5 gün gitmek istediğini de söyledi bir kaç kez. Bu şekilde okula gitmek istememek ve gitmek istemek arasındaki farkı da gözlemlemiş olduk Selim’de.

Ayın Ürünü – Emzirme Önlüğü

Oldukça basit ancak çok işlevsel bir ürün.  Bebeğinizi emzirmek sıkıntı olmaktan çıkıyor böylece. Hem de dışarda olmaktan kaçınmıyorsunuz. Oldukça hafif bir kumaştan yapıldığı için çantada yer de tutmuyor. Bir yere gittiğinizde köşe bucak kaçınmak yerine olduğunuz ortamı terk etmeden ve utanıp çekinmeden bebeğinizle ilgilenmek mümkün bu önlükle. Ben çok rahat ettim doğrusu.
Ben Bebeshop‘tan almıştım bu ürünü. Gördüğüm kadarıyla Mothercare’de de mevcut.
Detaylı bilgi için;
Buraya yahut buraya tıklayabilirsiniz.

Yaşayarak Öğrendiklerim – Kardeş Gelirken

Selim’e kardeş geleceği zaman her zamanki gibi detaylı düşünüp kendimi endişeye sevk etmedim. Benim  olaylara körü körüne atlama huyum vardır çünkü, ötesini berisini hesap etmeden. Hamileliğimin son aylarında Selim’in doktorunda sohbet ederken kardeş gelince ne yapacağımı sordu doktor, ben öylesine rahattım ki; özel bir şey mi yapmam lazım, dedim. Selim’in çok duygusal olduğunu, çok etkilenebileceğini, böylesi çocukların kimisinin kekeme olduğunu, kiminin altını ıslatmaya başladığını ve kardeşi getirenin anne olduğu için en çok anneye çektirdiklerini, evde huni takıp dolaşmak

istemiyorsam Selim’i kardeş gelmeden bir okula başlatmamız gerektiğini anlattı. İşte o andan itibaren bir korku bulutu sardı etrafımı. O umursamaz -saldım çayıra, mevlam kayıra- tavrı yerini öngörülemez bir endişeye ve korkuya bıraktı.

Öyle bir durum ki hamilelik, hele ki son aylar ve hatta son günlerde geriye dönme isteği yaşıyorsunuz ancak ne mümkün. İleriye gitmek de epey ürkütücü. Neyle karşılacağınız hiç belli değil, önünüz ziyadesiyle puslu çünkü. 
Doğuma bir ay kala Selim’i okula yazdırdık ilkin. Çünkü bebek geldikten sonra okula göndermek onda onulmaz yaralar açabilir, -bebek gelince ben kapı dışarı edildim- düşüncesine kapılabilirdi.  Tam gün yerine haftada 3 gün 09:00 – 16.00 saatleri arasında okulda olcaktı. Böylece azar azar alışacaktı evde ayrılmaya. İlk zamanlar epey zor geçti, ben ilk gün okulda tam gün, ikinci gün okulun karşısındaki parkta tam gün, üçüncü gün  yarım gün yemek saatlerinde orada olmak üzere çevresinde oldum Selim’in hep.  Okul iyiydi hoştu ancak yemek saatlerinde o sosyal çocuk gidiyor yerine yabani bir hayvan geçiyordu sanki. Yemekhaneye inmemek için basamaklarda avazı çıktığı kadar bağırıyor, ağlıyor, tekmeler savuruyor, yemek konusu kapanınca gene tatlı çocuk oluyordu. En sonunda “Yemek yemek zorunda değilsin, ama yemekhaneye inip arkadaşlarınla oturmayı denemelisin” diyerek ortak bir paydada buluştuk Selim’le.  Böylece daha kolay alışmaya başladı. okula. Allah’tan geç kalmamışız zira 15 gün tamamen Selim’e adadık herşeyi.  Bir de okula alışma sürecinde ardı arkası kesilmeyen hastalıklar başgösterdi. Bir gün okula gidiyorsa 3 gün evde oluyordu hastalıktan. Doğum yaklaşırken nispeten alışmıştı artık, en azından yemek saatlerinde cıngar çıkarmıyor, yemese de masaya oturmayı kabul ediyordu,  hatta servis birazcık geç kalsa -aaa, servis de nerede kaldı?- diyecek kadar istek gösterdiği de oluyordu.  Doğum zamanı kısmen düzene girmişti hayatımız. 
Mecburen sezaryen olacağım için nispeten rahattım ama doğum bu hiçbir şey garanti değildi ve bu yüzden kendimden çok Selim’in acil bir durumda hazırlıksız yakalanmasından korkuyordum. İlkin Selim’e durumu anlattım bir kaç kez. İçimden bir ses de ne yaparsam yapayım Selim’in olayları başına geldikten sonra kavrayacağını söylüyordu hep. Afaki konuşmalar ne ifade edebilirdi bir çocuk için diye düşünürken doğum yaklaşırken Selim’in devamlı kardeşinden bahsetmesine şahit olduk. Tüm bu konuşmalar olumsuz öğelerle doluydu. Kardeşimi sevmiyorum, geldiği zaman istemiyeceğim onu vs. gibi. Zannımca muhakeme yapıyordu kafasından sürekli bu konuyla ilgili.
Doğum vaktinde gerçekleşti. 2 gün hastanede kaldık ve bu süre zarfında Selim’i hiç getirtmedik yanımıza. Doktorumuzla verdiğimiz ortak karardı bu çünkü. Anneyi hasta vaziyette görmesini direkt kardeşi ile ilişkilendireceği için kardeşiyle ilk andan itibaren negatif bir ilişki kurmasına sebep olmak istemiyorduk. Her ne  kadar bu iki gün zarfında onu görmek için deli olsam da bencilliğimi bastırıp hastaneden çıkacağımız güne kadar bekledim. Üstelik doğum problemliydi, bebeği çıkacağımız ana kadar yoğun bakımdan alıp alamayacağımız belli bile değildi. 
Hastaneden çıkacağımız gün Selim bizi almaya geldi. Ondan bir kaç dakika önce de bebek gelmişti. Ben bebeği yoğun bakım dışında ilk kez görüyordum, telaşlı ve heyecanlı idim.  Selim’i gördüğümde ya bebekle gereğinden fazla ilgilenirsem de onu üzersem diye endişeliydim. Selim ise kesinlikle çok gergindi, kucağımda bebekle beni gördüğünde yüz kasları epeyce gerilmişti. Neyse ki “kardeşin gelince sana bir sürü balık getirdi.” diyebileceğimiz bir plan kurmuştuk. Daha önceden aldığımız balıkları, ki Selim bayılır balıklara, kardeşinin getirdiğini(!) gören Selim’in hem dikkati büyük oranda dağıldı, hem endişeli ifadesi yerini sevince bıraktı hem de kardeşiyle ilk sıcak bağı kurmasına vesile oldu. Eve gelen herkese gururla balıklarını gösterdi ve kardeşinin ona hediye getirdiğini söyledi. 
İlter’le kardeşinin getireceği hediye planları kurarken bir yandan da bu denli mantıklı bir çocuğa bunu nasıl yutturacağımızı konuşup duruyorduk. Selim yutar mı bu numaraları, diyorduk bir yandan. Ancak ne denli mantıklı olursa olsun sonuçta Selim de çocuktu ve inandı söylediklerimize canı gönülden. Yalnız bir ara “Anne, balıklar senin karnında mı yaşıyordu?” diye sordu, neden deyince ben; “e kardeşim onları yanında getirdiğine göre onlar da senin karnında yaşamış olmalılar.”dedi. İçten içe düşünmüştü gene olayın derinliğini.
Eve geldikten sonra işler kısmen zorlaştı hem de an be an. Selim büyük oranda dikkatini kardeşine vermişti, üstelik ilgilenmiyor gibi gözükse de bütün duyuları, algıları anne-kardeş-baba ekseninde dönüyordu belli ki. Bu zor dönemde okulun çok büyük faydası oldu. Zira hiçbir meşgalesi olmayan Selim muhtemelen çok daha fazla dadanacaktı kardeşine ve bize. Biz de büyük oranda dikkatli davranmaya çalıştık ancak her an sukunetimizi ve hoşgörümüzü koruyamadık. Kardeşimi öpücem, kardeşimi sevicem, adı altında yaptığı eziyetleri hoşgörmeye çalışmakla bir başka suça ortak oluyorduk sanki, zira kardeş kaynıyordu arada bu kez. Üstelik Kerim 2 gün yoğun bakımda kendi başına kalmıştı, onun Selim’den daha çok ilgiye ihtiyacı olabilirdi. Beni sezaryanlı , ağrılar içinde koşturmak değil de bu düşünceler yoruyordu en çok. 
İlk günler açıkça sevemedik bebeği, aşırı ilgi de göstermedik. Hatta Selim’e aşırı ilgi göstermiş olabileceğimizi düşünüyorum şimdi. Eve pek gelen giden de olmadı, dolayısı ile abuk sabuk konuşmalara maruz kalmadı. Gelenler çok yakınımız oldukları için normal dışı bir konuşmaya müdahale edebildik hemen..-Ağbi oldun artık şöyle dur, ağbi oldun şöyle yapmalısın- gibi zırvalara hiç girmedik ağbilikten nefret etmesin diye. Kardeşin uyuyor sessiz ol, da demedik, ehhh bu kardeş gelince rahatça oyun bile oynayamıyorum demesin diye. İşin özü empati yaptık, yaptım Selim’e en çok. Ve şükürler olsun ki o en kritik dönemeci döndük. Şimdi okullar tatil başka türlü baş etmek gerekiyor Selim ile ve başka türlü balans ayarı gerekiyor kardeşi ile arasında. Bu konuya da başka zaman girerim belki.

Anneliğin Yükünü Azaltmak – Zor Yiyen Çocuk

Selim daha önce de bahsettiğim gibi insanı çıldırtacak derecede zor yiyen bir bebekti ve çocuktu. Öylesine iştahsız ve kesinkes yemeyen bir bebekti ki devamlı yeni yöntemler deniyorduk doktoru ile. Önce bir çizelge hazırladık her gün bir başka marka, bir başka çeşit mama vermek üzere. Bir gün ballı devam maması, bir gün pekmezli, bir gün bebe bisküvisi gibi her öğünde başka besinlerle çıktık karşısına. Olmadı vücut geliştiricilerin protein tozları vesairesinden ekledik mamalarına. Nispeten ilerleme kaydediyorduk ama her öğün bende aşırı derecede adrenalin salgılamaya sebep oluyor, kalbim küt küt atıyordu, acaba bugün nasıl yedireceğim, diye.
Her bir öğünde farklı bir eylemde bulunmak gerekliydi ayrıca. Bir öğünde sevdiği bir filmi izlemişse bir diğer öğünde mutlaka bir başka film izlemeliydi en basitinden. Yemediğini gördüğüm an hazırlayıp bir köşede tuttuğum yeni bir film çıkarıyordum ortaya. O da işe yaramamışsa daha önce alıp da bir kenara sakladığım acil durum oyuncaklarından koyuyordum önüne. Kimi zaman bunlar da netice vermiyordu nitekim diş çıkarma, hastalık zamanlarında zorluk derecesi 5-10 katına çıkıyordu yemek yedirme işinin. Böyle zamanlarda ev eşyalarını kullanabiliyordum, ayna, saat, alet edevat gibi. Bunlar da işe yaramıyorsa ortalığın batması pahasına da olsa bir leğen dolusu su koyuyordum önüne, bu her zaman değilse de kısmen işe yarıyordu zor zamanlarda. Ama öyle zamanlar oluyordu ki hiçbir eylem çare olamıyordu yemek yememesine,  bir iki kaşığa razı oluyordum haliyle. İyi kötü bu halle başedebiliyordum, başedemediğim, onca emek, onca heyecan ve  onca stresle geçen bu sürenin sonunda Selim’in bir çırpıda yediklerini geri çıkarmasıydı ki işte bu nokta kalbimin durma noktasına geldiği, şoka girdiğim andı. Bir kaç saniyelik şokun ardından ya bağırıp çağırıyordum, ya duvarları yumrukluyordum, ya da oturup ağlıyordum. Kitaplarda bahsi geçen “aman, sakın ha, çocuğun önünde ağlamayın, acziyetinizi belli etmeyin, sizi ağlatma gücü olduğunu hissettirmeyin” savsatasına inat önünde hem de Selim’in.
Kısacası yemek saatleri onun için de benim için de işkence idi. Çoğu zaman yemeği püre haline getiriyordum ve koca kaşıklarla, o koca kaşığı da tıka basa doldurup ağzına tıkıyordum bir an önce bitsin bu işkence diye. Bir yandan da korkuyordum ya bu çocuk, böyle devasa lokmalara alışırsa, diye.
Selim 4 yaşını geçene dek, dikkatini büyük ölçüde yemekten uzaklaştıracak, dudaklarını gevşetip ağzını açmasına vesile olacak, dudaklarını gevşettiği an yediğini farkettirmeden kaşığı boca edecek yöntemler  bulmakla geçti günlerimiz. Ve tabii kusmasını önleyecek. Kısacası; “Yemek yerken yediğinizin farkına varmak için ikinci bir eylem içinde olmayın.” öğretisine tamamen ters düşen rezalet bir halin içindeydik. İlter zaman zaman, “Selim bak çorba!”, “Bak meyve!” diyerek ne yediğine dikkat çekmek isterdi, ben ona bile kızardım,” Ne die uyarıyorsun, yediğini farketmesin de yememezlik etmesin.” diye.
4 yaşını geçince durum aşama aşama değişti. Bir filmde rastladığım, “Tüm çocuklar balık kroketi sever.” cümlesi üzerine bir deneme yaptım. Ve inanılmazdı, Selim bayılarak yedi balık kroketi. üstelik ufalamadan, ezmeden, püre yapmadan. Derken çıtır tavuk, çıtır balık, çıtır köfte, makarna, pirinç pilavı, bulgur pilavı, peynir, zeytin, börek (bilhassa kaşarlı milföy), kek geldi arkasından. Her çocuk gibi karışık ve bilhassa maydanozlu, biberli, dereotlu olmayacaktı yemekleri. Sonrasında okula başlayınca durum daha da iyileşti. Zaten doktorumuzun dediğine göre tek çocuklarda okula başlayana dek yemek sorunu olurmuş. Okulun ilk günlerinde yemekhanede cıngar çıkarmasına, sadece yemek saatlerinde eve gitmek istemesine rağmen alıştı giderek. Sabahları kahvaltıda ballı ekmek yediğini duydum örneğin. Asıl inanılmazı meyve çayı bile içer olmuş.
Şimdi ne zaman işler yoğunlaşsa balık kroketi koyuyorum önüne “yaşasınnn! balık krokett!” diye sevinçle atılıyor tabağına. Ya da “yaşasın! makarna, hmm hem de kaşarlı” çığlıklarına sebep olacak makarnayı veriyorum acil durumlarda. Yanına da dondurulmuş garnitür sebzelerden bir iki kaşık da ekledim mi tamamdır. Bir de doğal meyve sularından içtiyse ohhh, meyve ihtiyacını karşılamış sayıyorum.  Bol vakitlerimde de sevdiği sade mercimek çorbasından yapıp derin dondurucuya atıyorum. Kritik durumlarda onu da verebiliyorum. Bu şekilde Selim kendi yönlendirmiş oldu beni istediği yemek konusunda. Daha önce ben ne istesem oydu tüm yiyebileceği. Biraz esnedik böylece, aman et yemeği , aman sebze yemeği, aman çorba, aman meyve, aman kusursuz beslenme takıntım da kurtuldum biraz. Selim de daha mutlu, ben çok daha rahatım, ev daha sakin.

Hem zaten artık şu kanaatteyim; yemek yemek o kadar da önemli değildir. Bilhassa yetişkinler için zevk olmaktan çıkarılması gereken, elzem olanla yetinilmesi gereken bir eylemdir ya da öyle olmalıdır. Üstünde devamlı düşünülmesi gereken, uğruna binlerce kitabın  yazıldığı, Tv programlarının yapıldığı , yaşamda adeta birincil sıraya konan bir eylem değildir asla, olmamalıdır. Çocuklar için iyi beslenme elbette önemlidir ancak yeterince beslenmesidir aslolan.

Anneliğin Yükünü Azaltmak – Temizlik ve Ev Bakımı

Temizlik, titizlik ve düzen takıntım vardır benim, obsesiflik derecesinde sandığım. Ortalık dağınık ve pisken yemek yiyemem, uyuyamam, duramam. Ortadaki pislik ve dağınıklık kalkmadan yorgunluktan bayılma durumuna gelsem bile henüz bayılmamışsam mutlaka işleri tamamlarım. Üstelik dip köşe temizliği aklıma takılmışsa vay halime, huzursuzluktan perişan olurum o bölgeyi temizleyene dek. 

Yürürken ayağıma bir toz parçası takılmaya görsün, hele ki bu bir kırıntı ise  çıldırırım. Hemen alırım temizlik malzemelerini o bölgeden başlayıp tüm eve girişirim nerdeyse. Banyo mutlaka temiz olmalı ve temiz kokmalı.  Musluklarda su ve sabun lekeleri temizlenmeli. Ve daha neler neler….
Anne olmadan önce çok daha beterdim, koltuklara yastıklar dizer, sonra da şekilleri bozulmasın diye oturmaya imtina ederdim. Mumlar, yapma çiçekler, çeşitli aydınlatmalar, incik cıncık ne varsa eve doluşturmuştum. O zaman vakit boldu tabi, temizlikten de zevk alıyordum, sorun değildi tüm bu saçmalıklar.
Anne olmadan hemen önce ilkin ev eşyalarını değiştirmekle başladım işe. Sert mobilyalar yerine kumaş kaplamalı koltuklar, orta sehpa yerine puflar geldi. İncik cıncık ne varsa zaman ilerledikçe ve çocuk büyüdükçe toplamaya başladım. Şimdi evdeki sadelik maksimuma yaklaşmış durumda. En son tüm halıları kaldırdım, özellikle yün halılardan çok çektim çünkü. Selim’in odasında toz yapmayan bir halı, salonda ve mutfakta kilim mevcut sadece. Diğer yerler hep çıplak. Koca holü bomboş bıraktım, halısı da kalkınca Selim’e oynayacak epey bir alan kaldı.

Evde ferahlık hissi olsun diye aldığımız bembeyaz koltuklar uğraştırıcı haliyle. Ama şimdi anlıyorum ki köşe koltuk almakla çok isabetli bir karar vermişiz. Çocuklar için adeta uzun bir trambolin görevi görüyor nerdeyse. Özellikle erkek çocuklarının bitmek tükenmek bilmeyen enerjileri için ideal. Selim bir köşeden başlayıp diğer köşeye, ordan pufa, ordan da Tv koltuğuna adeta uçarak gidiyor, bir uçta atlamayla başlayan eylem diğer uçta taklayla son buluyor. Yerde yürüme sözkonusu değil, hep tepelerde. Koltuğun hakkını veriyor vesselam. Zaman zaman “Ay, aman biraz da yerde yürü, in tepelerden” desem de enerjisini atması için sabrediyorum çoğunlukla.

Bir de en iyisi ev eşyalarını alırken  çok değerli mobilya almaktan uzak durmakmış. Çocuklu bir aileyseniz, özellikle erkek çocuk, en iyisi İkea’dan alışveriş yapmak sanırım. Hem detayları iyi düşünülmüş oluyor, hem zevkli oluyor, hem de zaten ömürlük olmuyor, bırakın ömürlüğü 1 senede yıpranmış oluyor, böylece çocuğunuz veya bir başkası eşyalarınıza zarar verdiğinde iç geçirmiyor, ah-u vah etmiyorsunuz. Özellikle benim gibi sıkılgan bir yapınız varsa İKEA ideal oluyor. Çarçabuk evi yenileme imkanı doğuyor haliyle.

Meşhur paspasım da bu

Temizlik konusunda kurallarım çok yumuşadı. Başlarda uzun zaman direnç gösterdim eski düzenimi devam ettirme konusunda. Selim’de gene ufak farklarla başarılıydım ancak Kerim de dünyaya gelince haliyle bocaladım, mümkün değil yetişemez oldum tüm işlere. Eskisi gibi her gün süpür, sil, toz al döngüsünü kırmak zorunda kaldım. Haftada bir detaylı temizliğe girişiyorum şimdilerde. Onu da planlı yapmıyorum, öyle oldu mu önceki geceden streslenmeye başlıyorum, ertesi gün bir aksilik çıkmışsa işlere girişememişsem oldukça asabi oluyorum çünkü. Bu da en çok çocuklara yansıyor.  Şimdi edindiğim toz toplayan bir paspas ile gün aşırı yerleri temizliyorum. Banyoda da kullan-at hijyen bezleri kolay temizlikte favorim. Aşırı tertipli olma eğilimimi bastırıyorum, dolap içleri karışık haliyle. Mutfak cilalı gibi değil, kısaca heryer biraz kullanılmış görünümde.

İçime siniyor desem değil ama kendime kabul ettirmeye çalışıyorum bu yeni düzeni.

Selim’in yemeği konusunda edindiğim kolaylıklara ayrıca değineceğim… Şimdilik bu kadar.