Monthly Archives: September 2010

Bir Hayalim Var!

Bir hayalim var; sabahları dilediğimce uyumak, döne döne, leşler gibi sürünerek yatakta.
Bir hayalim var; kahvaltı hazırlamak istemeyip güne başlamak yalnızca mis gibi kahve tadıyla,
Bir hayalim var, evde fosur fosur sigara tüttürmek doyasıya,
Bir hayalim var; gece yarılarına kadar, hatta sabahlamak internet başında,
Bir hayalim var, yahut sabahlamak kitap, kahve, müzik ve sigarayla,
Bir hayalim var, canımın istediği zamanda girmek banyoya.
Bir hayalim var; “Yahu nankör! Daha ne istiyorsun, çocukların sağlıklı, yanıbaşında!”  diyen iç sesimi dinlerken aldırmamak ona, kıvranmamak vicdan azabıyla ve korkuyla,
Bir hayalim var; dışarıya çıkmak isterken Selim’in üstü, Kerim’in bezi, giydirme zorluğu, giyinme zorluğu olmadan alıp çantamı çıkmak sokağa,
Bir hayalim var; çocukları giydirirken derbeder olmuş, saç, baş dağınık, terden sırılsıklam, sözümona hazır dışarı çıkmaya ama perperişan, olmadan çıkmak sokağa,
Bir hayalim var; bebek çantası, maması, arabası, puseti olmada tüy hafifliğinde gezinmek orda burda,
Bir hayalim var, Selim’in teri, astımı, okulu, inadı, kitabı, zamanı, Kerim’in kakası, bezi, maması, demir ilacı, aşısı demeden yalnızca kendine ait kitap, cd, film, alışveriş, aşk, meşk vs. düşünmek başıboşca,
Bir hayalim var; arkadaşlarla biraraya geldiğimizde sadece çocuklardan konuşmamaya,
Bir hayalim var; çocuk parkı, parklı restoran, parklı cafe düşünmeden kendine göre yer bakınmaya,

Bir hayalim var; kavga sırasında varabilmek kontrolsüz davranmanın rahatlığına, temkinli olmaya çalışmamaya,

Bir hayalim var; “Aman çocuklar olumsuz etkilenmesin.” zırvasını içtenlikle bir kenara atmaya,
Bir hayalim var; delirdiğim zaman varabilmek kapıyı çekip gitmek rahatlığına,

Bir hayalim var; çocukları emin ellere bırakıp gitmek çok uzaklara.
Bir hayalim var; çocukları bırakınca ardında, düşünmeden, dertlenmeden, -ah nicedirler!- demeden dinlenmek uzaklarda.
Bir hayalim var; bekarlık günlerimdeki gibi hür, özgür düşünceler eşliğinde olmak uzaklarda.
Bir hayalim var; kalmasın aklım ardımda.
Bir hayalim var; hayal kurarken dahi vicdan azabı çekmeden olmak uzaklarda.
Bir hayalim var; nankörlük korkusu olmadan dilediğimce konuşabilmek çocuklardan çektiklerim hakkında.
Bir hayalim var; hadi bunlar namümkün. O halde mümkün olana olabildiğince yaklaşmak, hatta varabilmek sıfır noktasına.
Bir hayalim var; iyice yaklaşmak gerçek hayata;
Bir hayalim var, Sen delianne, 2 çocuklu evli kadın, dizini kır otur aşağıya,
Bir hayalim var; şükret çocukları babalarına bırakıp kahve içmek için 5 dakikalığına dışarı çıktığın zamanlara,
Bir hayalim var; bırak hayalinde kalsın ne varsa!
Hadi yat uyu, ne duruyorsun hala?

İnfilak!

Bugün. Saat 06:00. Gece bir Selim’e, bir Kerim’e uyanan ve bir kaç zamandır uykusuzluktan, yorgunluktan, vicdan azaplarından, sorgulamalarından adeta dumanlı bir kafayla gezen  Delianne, Kerim’i bir milyonuncu kez uyutur zar zor. Selim’den de ses çıkmamaktadır. Ohh, deyip derin bir nefes alır,  yatağının en serin tarafını yoklar, başını yastığa koyar, ümitli ve biraz da korkarak çocukların uyanmasından, şimdi biraz uyuyabilirim işte, der ve uykuya geçer.

Saat 06:30. Delianne henüz rüya alemine geçmemiştir. Uyku ile uyanıklık arasındadır. Etrafında bir hareket hisseder ancak bunun gerçek mi, rüya mı, halüsinasyon mu olduğunu kavrayamayacak boyuttadır. Derken elinde çalar saat ile kendisini sarsarak uyandırmaya çalışan Selim’in sesleri diplerden yüzeye çıkar;
– Anne, bak saat 9’a geliyor, Dinozor Kral başlamak üzere.
– Hı?  
– Anne, bak saat 9’a geliyor, Dinozor Kral başlamak üzere.

– Selim, oğlum saat dokuuu-uuuvvvveveve

– Anne, Dinozor Kral’ı kaçırmak istemiyorum. Ben televizyonu açacağım.
– Hı? deyip toparlanmaya zorlar Delianne kendini.
-Selim saat kaç? Ne? Oğ-lum saat daha 6:30, yat daha çok vvaaargg.
Bu sırada Kerim çoktan uyanmış ve mıkmıklamaya başlamıştır. 
 -Anne ya uyuyup kaçırırsam?
-Selim, uyu daha çok erken. Hepimizi uyandırdın bak. Sabahın köründe diktin gene bizi ayağa. Akşama kadar iflahımı kurutuyorsun ondan sonra uykusuzluktan. 
Selim uyumaz. Öğlende de uyumaz. Üstelik zar zor uyuyan kardeşini gün içinde devamlı yükselen sesiyle de uyandırır. Anne dumanlı dağlar şarkısı eşliğinde, şuursuzca rutin işlere bakar. Ancak o rutini bozan tek bir çıtırtı dağılmasına sebep olur. Ansızın çalan bir kapı zili mesela. Tüm budalalığı ayyuka çıkar böylesi durumlarda. Anne devamlı baş ağrısı çekmektedir ayrıca, ilaç da alamaz emzirdiği için. Bir ara Kerim hazır uyuyorken Selim’i yatağına uyumaya yollar. Kendi de bir kenara kıvrılır, biraz uyusam da baş ağrım geçse diye düşünür. Ancak nafile! Selim 2 saatlik kıvranmalardan, bir yükselip bir alçalan konuşmalardan sonra kendi uyumadığı gibi kimseleri de uyutmaz. Zaten öğle yemeği saatidir. Üstelik Kerim’e de çorba yapılmalı ve iğneyle kuyu kazmak misali yedirilmelidir artık.
Saatler ilerledikçe zaten normal sayılmayan Delianne, bir gıdımlık şuurunu da an be an kaybeder. Selim’i güzel üslupla yola getirmeye uğraşır ancak nafile! Her toparlanma bir patlamayla sonuçlanır. Gün boyu evden sesler yükselir, çığlık boyutunda. Bir ara İmdaaat! diye çığlıklar atar, Selim’in bağırmadan yola gelmemesi durumunda. Bir kaç kez karşısına alır konuşur Selim’le. Tamam, der Selim. Anne de tamam, der. Ancak  her yöntem fiyasko ile sonuçlanır. Zira akşama yaklaştıkça uykusuzluk, yorgunluk sinirleri hepten yay gibi germiştir. Bir ara bağırmaktan yorulan delianne pes eder ve Selim’i kendi haline bırakır. Ancak bu da iyi bir netice vermez. Zira o sırada patlamalar toplanmaktadır içinde. Ve ilk fırsatta atar dışarıya onları büyük bir öfkeyle. Bağırmak bile Selim’i durdurmayınca mutfakta olan anne tabakları birbirine vurarak Selim’in dikkatini dağıtır ve kardeşini pusetten çekerek aşağıya indirmeye çalışan Selim’i bu yolla durdurur. 
Akşam Selim’le birlikte birşeyler yapmak adına faaliyet yapmaya koyulurlar. Ancak Delianne anlar ki böyle zamanlarda bu iş yapılmamalı, zira Selim hata yaptığında ona bile tahammül edemez. Zaten Kerim’de canhıraş bir biçimde ağlamaktadır.
Saat: 20:00. Kerim deli gibi ağlamaktadır. Delianne Kerim’e kucağında kısa bir duş aldırır. O sırada yanlarında olan Selim zaten kaymakta olan bebeği tutmakta zorlanan Deliannenin bacaklarının arasından, arkasından, nerden olduğu bilinmeyen yerlerden hatta kardeşini çekiştirir. Delianne bağırmaya gücü yetmez durumdadır. Bir an önce Kerim’i odaya götürmeye bakar. 
Saat: 20:30 Kerim zar zor uyutulur. Çok şükür, der Delianne. Biri uyudu, en azından gece uykusuna geçti. kolay kolay uyanmaz.
Saat 21:00. Sıra Selim’dedir. Delianne Selim’e kısa bir duş aldırmak ister. Ancak Selim çığrından çıkar gene. Sıcaaaak, soğuukkkkk diyerek delice çığlıklar atar. Öyle ki Deliannenin kulakları hala çınlar. Ve elbette Kerim de uyanıp, ağlamaya başlar. Gündüzü batırdık, hiç olmazsa geceyi kotaralım, diye düşünüp kızmamaya özen gösteren Delianne gene delirmeden duramaz. Selim’e bak gece güzel bitsin istiyordum, sana hikaye okuyacaktım, duamızı edecektik sakin sakin, bak noldu şimdi? Çığlıklarından kulaklarım ağrıyor, sinirlerim bozuluyor ve de kardeşin ağlıyor. Kendi işlerini bozmuş oldun aslında, der. Selim’i alelacele giydirir, giydirirken devamlı söylenir. O söylenirken Selim kulaklarını tıkar. Kerim tekrar uyutulur ardından.
Saat 21:30. Selim hala üstün bir direnç göstermektedir uykuya. Delianne, ya sabır, çeker içinden. Sus, der kendine, dayan biraz. Ancak bir iki sabır gösterdikten sonra gene patlar. 
 -Sabah 6.30 da kalktın, gece 9.30 oldu, sen daha neyine direniyorsun? uyusana be çocuk!
Ve daha bir çok şekilde söylenir gene. Selim arkasını döner. Delianne bilir ki, söylene söylene yalama olmuştur Selim de. Takmamaktadır artık kendisini. Bundan öte ne vardır? Bağırmakla dinletemiyorsa maazallah dövmesi mi gerektir? Zaten onunla da tehdit etmiştir Selim’i bir ara. Bir ara da benden bir tane daha kopyalayın, hatta bir kaç tane, benim pilim bitti artık demiştir. Selim de şaşkın gözlerle bakmıştır, ne diyor bu kadın, diye.
Saat 21.40. Selim bir o yana bir bu yana döner. Bir ara burnunu derin derin çeker. Hah, der Delianne, başlıyoruz.
-Anneeea, burnum tıkalı.
-Ağzını aç ve nefes al.
-Anneaaaaaaaaaaaaaaaa, burnuuum.. nefes alamıyorum.
Delianne bilir ki Selim’in bir sıkıntısı varsa mutlaka giderilmelidir, zira kusursuzluk delisi Selim, delirir ve delirtir. Önce okyanus suyu denenir, ardından otrivine pediyatrik. Bir de uyarı yapar Selim’e. Yarın Dinozor Kral açılmayacak, o yüzden sabah boşuna yorulma, kimseyi de uyandırma. Selim bilir ki Delianne kızgınlıkla söylenir. Yarın ola hayrola, der içinden ve uykuya bırakır kendini.
Saat: 22.00. Delianne bir fasıl ağlar. Biraz da İlter aradığında ağlar. Nispeten rahatlar. Keşke, der bu işi daha önce yapsaydım.
Saat 22.30. Çocukların ikisi de uyumuştur. Delianne normalde uyumalıdır. O büyük karmaşa ve kaos ortamı hazır dinmişken uykuya geçmek istememektedir. Nasıl geçsin? Geçerse şayet günün ilk ışıklarıyla karmaşa ve kaosa kaldığı yerden devam edecektir. Oysa şimdi biraz mola vermelidir. Hem zaten içerden Kerim’in vızıldamaları ve öksürmeleri gelmektedir. Eyvah, der Delianne. Hapşuruyor da. Ya bir de hastalanırlarsa?
Düşünür durur Delianne; Bugün dünü aratır oldu, dün önceki günü, önceki gün de bir önceki günü.. Ee, bu iş nerde sonlanır? Bugün infilak noktasındaydım, yarın da bugünü aratacaksa yarın nerde olacağım? İnfilakta mı, ya sonraki gün patlarken mi bulacağım kendimi? Bir sonraki gün noktacıklarımdan yeniden mi doğacağım, Anka kuşu misali. Ayy! Anam anaaammmmm Eylül’de Ölmek Zor!

Ah Kezban Ah!

Gel Kezban gel, biraz dertleşelim senle bu akşam. Al kahveleri, yak cigaraları, konuşalım bazı bazı, bazı bazı da ağlaşalım karşılıklı. Öyle mahçup durma, gel yamacıma. Ah Kezban ah, “Ben demedim mi?” dememek için sustum bunca zaman, ama gel gör ki bu hal hal değildir sendeki,  el atmak gerekti sana Kezban!
Ah Kezban ah, nerden başlasam, nasıl anlatsam? En evvela gitme İstanbul’lara, yapamazsın oralarda demedim mi sana Kezban? Dinlemedin, bin afra tafra ile sen karışma işime hele, deyip bertaraf ettin beni bunca zaman. Okuyup da n’apcaksın, bak buralar bildiğin yerler, oralarda kaybolursun, İstanbul yer adamı, dediydim, dinletemedim.
 

 

Okudun, okudun, yıllar yıllar boyunca okudun. 2 üniversiteye bitesiye dek okudun hem de. Gene bir şey çıkmadın. “Evlen hadi evlen!” dediler artık etraftan, yapma Kezban, etme Kezban, sen diğerlerine benzemezsin, yapamazsın demedim mi sana Kezban? Sen karışma işime hele, deyip gittin ya yoluna Kezban.
Evlendin… “E, hani bebek yok mu bebek?” dediler. Aman Kezban, bebek nene gerek, bak özgür bir kuş misaliydin, kırıldı ya bir kanadın, hepten kırılmayasın, dur Kezban, yapma Kezban!” demedim mi sana Kezban? Eski cakalı Kezban değildin emme gene de bok sürdürtmedin erkekliğine, sen karışma hele işime, deyiverdin, gittin ya yoluna Kezban.
Bebek geldi, “E, hepi topu bu mu, hani 2.bebe yoh mu?” deyiverdiler. Aman ha Kezban, bu kez uyanık ol gözünü seveyim, kaptırma kendini bu cahil cühedalara, sakın ha, demedim mi Kezban? Sen bilmezsin o işleri deyip, gene kırmadın onları Kezban. Bilirim, sen bir beni bildin cahil cüheda her zaman.
Ah Kezban ah, hiç dinlemedin beni, gel bir kerecik dinle bari, dedim. Kolun, kanadın kırılmıştı gayri, layık görüp karşına oturttun beni. Bak, dedim, geçen geçti, heç olmazsa bundan böyle dinle beni. Anlat hele, dedin. Anlattım: Komando gibi yürütme şu işleri. Sen yaptıkça yükün artar, artar, artar ta ki bir gün o yükün altında ezilesin. Eller insana acımaz. Sen bilecen kendi kadir kıymetini. Ta ki eller de bilsin. Gel, dinle beni, ben bilmem de, soran olursa bir şeyi. Büzül bir yana, kedi gibi titrek, ince sesli. Ben anlamam bey, de. Her işi yaparım, hepsinin altından kalkarım deme.  Dedin ya kocasız bebe büyütenler, onlar nasıl yapıyor, ben kula sırtımı dayamam, kul an olur gider, kalırım dımtıslak, yaparım ben her işimi, razıyım  her an. Ah Saftirik Kezbanım ah, şimdi giden sen olacaksın, daya sırtını dayayacağın ne varsa, uzat bacaklarını, yat gün boyunca, ötesine berisine karışma. Demedim mi sana Kezban?
Sezaryanla doğum yaptın. Bak sakın ha, atılma öyle hemen. Ay anam ay ölüyom, diye kıvran, feryat figan, dediydim. Sen ilk günde kalktın ayağa. Hemşire kalk dedi, dediyse kalkılabilirdir ya, kalkmaya zorladım bende, hem kimse yoktu, mecburdum kalkmaya, dedin. Seni kaldıran hemşire, amanın hemen kalktınız dediğinde şaşırdın bir an, o zaman neye zorladınız beni diyebildin Allah’tan. Namın yürüdü gitti ondan sonra Komando anneye. Ne diyor kocan, üstünden araba geçse sesin çıkmaz, sesin çıkmaz tamam ama “Ah!” da demezsin, geriye de çekilmezsin yoldan.
O hastane odasında çıktı ya adın Komandoya Kezban, o  gün bugündür  7 gün 24 saat ne varsa bindirdin sırtına. Sen aldıkça  aldın veren ne yapsın, o zaten dünden razı. Bak şimdi sırtın kamburlaşmış, görüşün kararmış, üstelik de yarı deli dolaşıyorsun ortalıkta. Bak başka neler yazacaktın kimbilir, şimdi akşamın olmuş zehir zemberek, ne uyumak istersin ne kalmak…
Başın öğe eğik, dinliyorsun beni. Kahveni de içmemişsin bak. Cigaran…  Cigaran da yanmamış, gene kıyamadın süt verdiğin bebene. Ah Kezban Ah!

Büyük Karmaşa!

Dün buraya oturduğumda keyifliydim. Dün çocukları erkenden uyuttum. Dün müziğimi açtım, dün kahvemi yudumladım bir yandan, dün hem yazdım hem okudum.  Dünden bir farkı yok bu gecenin de temelde. Gene çocuklar uyudu, gene aynı müzikleri dinliyorum,  gene kahvemi yudumluyorum bir yandan ancak bugün tatsızım,  yazmak da istemiyorum, okumak da… Ne yere sığabiliyorum, ne göğe vesselam.

Bugün büyük temizlik yaptım. Bir süredir zihnimi bulandıran köşe bucak işleri yaptım, yetmedi bir kaç mobilyanın yerini dahi değiştirdim. Üzerimden koca bir yük kalkmış ve epeyce hafiflemiş olmalıydım. Ancak tam aksine üstüme koca bir tır oturmuş gibi ağırım. Bedenimden çok zihnimle üstelik. Belki de temizlik esnasında çocuklara tahammülsüzlüğüm, isteklerine gönülsüzlüğüm ve hatta gönülsüzlükten öte isteklerine verdiğim delice tepkilerim, bağırış çağırışlarım etken böyle olmamda. Ve o çirkef hallerimin geceye düşen izdüşümleri ve elbette o izdüşümlerin getirdiği kahreden vicdan azabım. 
Ne zaman işler içinden çıkılmaz bir hal alsa, kaos ve karmaşa hakim olsa ortalığa, tahammülüm tamamen kaybolur, delirme anım eşikte bekler adeta bir an önce içeri girmek için.  Normalde olağan karşıladığım bir çok hal ve harekete böyle zamanlarda olağandışı tepkiler veririm. Selim bir kaç gündür televizyon kanalları arasında kendi geziniyor mesela, bir şey demiyorum. JoJo’yu felan açıyor örneğin. Normalde savsakladığım bu eyleme bugün birden delirdim. “Sen niye kendi kafandan açıyorsun bu kanalları, neden sormuyorsun?” diye. Öyle ki zavallıcığın dehşetle açıldı gözleri ve “İyi de birden ne oldu şimdi?” diyen ifade belirdi yüzünde korkuyla. O gözler ve o ifade gözümün önünden gitmiyor şimdi. Beni anneliğin bedensel yorgunluğu değil zihinsel yorgunluğu bitiriyor daha çok Bir de tutarlı davranmaktan bahsederler ya, bende bir parça bile yok bundan. Tamamen tutarsızım, tamamen dengesizim, bir gün olağan bulduğum bir eylemi, ertesi gün kesinlikle olağandışı ve kabul edilemez buluyorum. Üstelik bu dengesizliğimin an be an farkındayım, sadece engelleyemiyorum, kapılıp gidiyorum deliliğin akıntısına.  Selim de beni bildiği için kızgınlık anında ne dersem diyeyim -tamam- deyip geçiştiriyor, biliyor ki bu deli anne birazdan yatışacak, nitekim yatışıyorum  da, o zaman gene bildiğini okuyor. Tek sorun bir sonraki aşamada annenin melek mi, yoksa deli mi olacağını saptayamamak. O da anıma göre yaşar oldu.
Gündüz kontrol edilemez bir modda idim gene. Daha ağzımı açar açmaz  Selim’e haksızlık ettiğimi bilsem de durduramıyordum kendimi. Ancak gece oldu mu, uyudu mu Selim, başlıyor kıvranmalarım, karın ağrılarım, bunalımlarım, bunaltılarım. Bugün ilk defa Kerim de eklendi bu manyak gösteriye. İşler bir türlü bitmez halde iken Selim’i öyle ya da böyle zapt edebiliyorum, ancak Kerim ne uyuyor ne de duruyor  hal böyle iken. Bir nevresimleri değiştiriyorum, bir Kerim’in altını açıyorum, bir  mutfağı topluyorum, bir Kerim’i emziriyorum, bir Selim’e yemek hazırlıyorum, Bir Kerim’i sakinleştirmek için duşun altına sokuyorum, keyifleniyor, tamam şimdi uyur artık deyip ümitlenip yatağına koyuyorum. Hava da çok bunaltıcı, buharlaştığımı hissediyorum bu koşturmaca içinde, bir Selim’i soyuyorum, Bir Kerim’i boyuna. Ortalığı toparlamaya koyuluyorum sonra, derken Kerim’in mık-mık sesleri geliyor ve ağlamaya dönüşüyor o sesler, olmuyor, fiyasko ile sonuçlanıyor bu denemede, alıyorum yatağından pusetine koyuyorum bu kez, durmayacak biliyorum ama gene de süpürmeye başlıyorum ortalığı. Kerim durmuyor nitekim, bu arada Selim toz hamurlardan istiyor, ona yetişiyorum bir yandan, derken Kerim’e oyuncak ver, ı-ıh olmuyor, dön Selim’e ve bu kaos hali böyle devam ederken en sonunda Kerim’i yatağına koyup pes ediyorum. İşleri bir an önce bitirmeye bakıyorum artık. Ağlayan Kerim’e kulaklarımı tıkamaya uğraşarak olabildiğince hızlanıyorum. Bu arada Selim’in olağan isteklerine bile deliriyorum. Arada iyice kendimi kaybedip Kerim’e de kızıyorum. Selim’in içi dayanmıyor. Kardeşime kızma, diyen sesini işitiyorum. Kendimden utanıyorum. İşe devam ediyorum. En son banyo temizliği bitsin de Kerim’i alayım diye alelacele ve üstünkörü bitiriyorum işi. O sırada Kerim’in ağlaması kesiliyor. Bir de bakıyorum ki ağlayarak uyumuş. Beklemediğim bu derin darbeyle kahroluyorum. Kendimi berbat hissediyorum. Gidip uyandırmak istiyorum Kerim’i. Kararsız dururken öyle hıçkırıklarla uykusu bölünüyor,  daha beter hissediyorum, kucağıma alıp, öpüp sarılıyorum.  Sarılırken bir başka vicdan azabı ile cebelleşiyorum. Ya zavallı Selim, diyor kalbim. O hala buruk, hala kırgın sana. Kerim’i sararken onu düşünüyorum. Kerim’i temizliyorum bir yandan, gülümsüyor bana, “ahh! kalbim!”, alçak kadın beni ağlamaya terkettin, demiyor da gülümsüyor gene.. Mis kokusunu içime çekerek öpüp kokluyorum ama bu öpücükler ağlatmaya meyilli beni. Duyguları düşünmek bile vakit kaybı, işe koyuluyorum. Kerim’i emziriyorum, ağlamanın getirdiği yorgunlukla uyuyakalıyor hemen. Arkasından Selim’e gidiyorum, gönlünü almaya uğraşıyorum. Yemeğini hazırlayıp, oynamaya koyuluyorum onunla. Uzun süre oyunuyoruz. Gönlünü hoş tutmak pahasına, vahşi ya da sakin ne isterse onu oynuyoruz. Akşam tatsız bitmiyor çok şükür ve uyuyor Selim de.

İlter hala yurt dışında. Şimdi farkediyorum ki uzunca bir süredir bir şey yemedim. Hatta bir süredir akşam yemeklerini atlıyorum. Yemiyorum da hala şişkoyum niyeyse. Mevzu o da değil.

Gecenin azabıyla başbaşa oturuyoruz şimdi. Bunalıyorum, bulanıyorum…

Erkek Çocukları, Güç ve Şiddet

Erkek çocuklarının doğasında şiddet olduğunu ispat eden en iyi örneklerden biridir Selim. Ne denli uğraşırsanız uğraşın, ne denli başka taraflara kanalize etmeye çalışırşanız çalışın, bir yerde illa ki şiddet duygusu ve güç isteği ortaya çıkıyor. Evde kedi misali olan çocuk  aldığı ilk şiddet ve güç kokusunu  büyülenmişcesine takip ediyor ve bir daha terketmiyor adeta. Komşunun oğlu, eve gelen misafir, rasgele karşısına çıkan bir çizgi film, okul akadaşları  hepsi uyarıcı olabilir bu konuda.

Şiddet duygusundan uzakta tutmaya özen gösterdim Selim’i hep, kendi çapımda. Hiçbir vurucu, kırıcı oyuncak almaya yanaşmadım. Vurabileceği tek şey plastik oyuncak çekicidir
en fazla. Ancak o nasıl  bir şiddet güdüsüdür ki içlerindeki, ilk fırsatta ortaya çıkıveriyor. 2 yaş civarında iken komşunun oğlunda gördüğü silaha dört elle sarıldı adeta. Bir türlü bırakmak istemedi.  Ben de istiyorum, diye diretti ancak komşunun gözünün içine bakarak “Ben böyle bir şeyle oynamanı dahi istemiyorum.” diyemedim, cümleleri eğip bükerek anlatmaya çalıştım bir şeyleri. Belki de iyice soyutlamakla hata ediyorduk, bilemiyorum. Çünkü biz kaçırdıkça bu aptal alet Selim’in gözünde gereksiz yere değerini arttırabilirdi.
Selim’in sevdiği hayvanlar en hep kudretli olanlardır mesela. İflah olmaz dinozorlar ve yenilmez köpekbalıkları. Üstelik alelalede olanlar değil; bu hayvanların da en vahşileri, en yenilmezleridir sözkonusu olan. Dinozorlar içinde T-Rex, köpekbalıkları içinde de Büyük Beyaz Köpekbalığıdır  bahsi geçen, şeksiz, şüphesiz. Yetmezmiş gibi son dönemlerde Megalodon diye bir köpekbalığı türü öğrendik, tarih öncesinde yaşamış olduğu varsayılan dev bir köpekbalığı. Şimdi büyük beyaz köpekbalığı da bir kenara fırlatıldı. Diğer türler figüran oyunculardır Selim için. Bir oyundayız diyelim; “Anne ben bir T-Rex’im. Sen de Stegosaurus ol!” Stegosaurus, dinozorlar içinde en nahifi, en eziği, otçul, avare bir türü işte. Kendi en yenilmez, ben en zavallısı. Ya da “Anne, ben bir Megalodon’ım, sen de Limon Köpekbalığı ol, aaa, ya da Hemşire Köpekbalığı.” Gene en zavallı, köpekbalıkları içinde zararsız sayılabilen türler uygun düşmüştür benim rolüme.

İlter takım tutmaz. Selim’de de böyle bir eğilim yoktur haliyle. Ancak Selim’in dayısı üstün bir gayret içerisindedir; Selim’i Cimbomlu yapma konusunda. Türlü teşvik politikaları ve kuzeni Mirza’nın katkıları ile kabul etti nihayetinde Cimbom’lu olmayı. Selim’i kabüle götüren şey -Cimbom en güçlü takımdır!- cümlesinde saklı idi; -Güç- kelimesinde yani. Bu kelime Selim için uyarıcı etkisi görür. Bir kere takside idik. Fenerbahçe Stadyumu’nun önünden geçiyorduk. Selim’e burasının ne olduğunu anlatıyordum ki futbol takımları konusu açıldı ve şoför de konuşmaya dahil oldu. Selim’in Cimbom’lu olduğunu öğrenen şoför, onu Trabzonsporl’u yapmak için epeyce dil döküyordu. Onu evinden alıp gezdirmeyi, maça götürmeyi, forma, şapka almayı vs. teklif ediyordu. Ancak Selim nuh diyor, peygamber demiyordu. Taa ki Trabzonspor’un şampiyon olup, kupayı aldığını duyana dek. Bu cümleyle birlikte meraktan gözleri açılmış halde bana döndü ve “Ne yani anne, Trabzon en güçlü mü?” diyerek onay bekledi. Ben de onaylayınca, “İnsan bazen takım değiştirebilir dii-mi? Bazen Cimbom, bazen Trabzonlu olabilir dii-mi?” diyerek rotayı değiştirmeye başladı. Bir tek -GÜÇ- kelimesi nelere kadirdi?

Bir arkadaşımın dediği gibi çocuklarımız Türk toplumunda yetişiyor. Bizde bir kavgada geri çekilme güdüsü yok. Bu erkeklikten ödün gibi algılanıyor. Sinik, pasif değerlendiriliyor biri böyle davranırsa.Çocuklarımızı bu toplumdan soyutlamak olası değilse biraz da gidişata uygun davranmak gerek. Mi? bilmiyorum.

Selim’in anneannesi bir süreliğine İstanbul’da. Dolayısı ile gelenler gidenler ve onların çocukları ile yoğun günler geçiriyor Selim de. Kimi zaman büyüklerden yana sıkıntı çektiği ve hırpalandığı da oluyor. Böylesi durumlardan sonra bir gün İlter’le tartışmaya başladık. Ona Selim’e kavga etmeyi neden öğretmediğini, oyun esnasında en azından kendini savunmayı öğretmesi gerektiğini söyledim. Olmazsa karate derslerine katılmalıydı. Zira karate kendini savunma tekniği idi. İlter’se şiddetle karşı çıktı bu düşünceye. Ona göre Selim aklını kullanmalı ve kavga ortamlarından uzak durmalıydı. En son “Biz Selim’e kendini savunmayı hatta karateyi öğrettik diyelim, bir başkası da çocuğuna kavgada bıçak çekmeyi öğretirse ve bu kişi ile Selim karşı karşıya gelirse, o zaman n’apcaksın?” dediğinde içim kıyıldı, nutkum tutuldu ve nefesim kesildi. Cevap bile veremeyecek duruma geldim.

Gene de sorguluyorum bu hali. Bir köşede tutulmak kaydıyla bir savunma tekniği, ya da karate ya da her neyse öğretilmeliydi bence. Ama işin handikabı; ya bu öğrendiği teknikte başarı kazanır ve bu ona aşırı bir güven yüklerse? Ya kendi kavgaya tutuşmazsa da birileri gelip sataşsa ve o da bu özgüvenle geri çekilmeyi değil de savunma derken saldırmayı da göze alırsa ? Ve karşısındaki de belalı, gözü karamış biri olursa? İyisi mi Run Lola Run misali Kaç Selim Kaç! taktiği dayatılmalı.

BilimSelim – Amerika’ya Gidince…

Bir süredir Selim’in diline nerden dolandığını bilemediğim bir cümle var; Biz Amerika’ya gidince… Televizyonda, kitaplarda ya da internette gördüğü yahut hayalinde canlandırdığı ne varsa “Amerika’ya gidince oradan alırız.” diyerek tatmin sağlıyor. Amerika’ya gitmişliğimiz yok, İlter bir kere gitti hepsi bu. Hadi İlter gidince Amerika diye bir yer fikrine uyandı diyelim, peki ya son günlerde bu ülkeye eşlik eden bir başka ülkeye ne diyelim;  yani Japonya’ya. 
Geçenlerde Selim’in doktorunda idik. Biz Kerim’in muayenesinde iken Selim oyun odasında annelerle sohbet halinde idi her zamanki gibi. Ne var ne yoksa anlatıyor, boyuna konuşuyordu.


Bir ara ” Ben Amerika’ya gitmek istemiyorum, çünkü gidince oyuncaklarım burada kalacak.” cümlesini işittim. Zira İstanbul’dan Moskova’ya, Moskova’dan Petersburg’a, Petersburg’dan tekrar İstanbul’a taşınınca her gittiğimiz yerde yüklü bir şekilde oyuncak ve eşya bırakınca, üstüne üstlük elimizde kalan en kıymetli  parçaları da çaldırınca, bu durum Selim’e çok koydu. Bu cümle de onun etkisiyle söylenmişti sanırım ama, -biz Amerika’ya gidince- kısmı da ne oluyordu, onu anlamadım. Doktorda kulağıma çalınan bir diğer cümle; “Ben iyileşince havuzumuza gireceğim” oldu. İlter’le ben birbirimize bakıp gülüşmeye başladık, duyan da öyle havuzlu villalarda yaşayan, zırt pırt Amerika’ya giden bir aile sanacak diye. Havuzumuz dediği de, şişme havuz alıp terasa koymuştuk geçen sene, hepi topu bu.

Dün de Buz Devri’ni bir milyonuncu kez izlemek istedi. Filmi başlatırken dil seçiminde bazen Türkçe, bazen de İngilizce izlemek ister. Dönüşümlü izlediğinde İngilizce öğreniyormuş çünkü. Bu kez gene dil seçiminde iken; –
-Anne, ımm.. şey.. Japonya.. Japonyaca var mı? Şimdi de Japonyaca öğrenmek istiyorum.” dedi.
-Japonca mı, bakalım..ımm.. o yokmuş…
-Peki başka böyle neler var..? Immm… İngilizce, Türkçe gibi yani..
-Sayısız dil var öyle, İspanyolca, İtalyanca, Arapça, Farsça, Lehçe, Çince….ohoooo
-Başka bir zaman bana Japonya Buz Devri alırsınız, başka bir zaman İspanyolca…
Dinozorlara çok düşkündür Selim. İnternetten dinozor animasyonları ve belgesellerini araştırırken oyuncaklarına denk geldik bir çok kez. Belki o sırada sarf ettiğim -bunlardan burada yok-, Amerika’da varmış, cümleleri etken olabilir bu duruma. Ya da Caillou’da görüp de “Başka bir zaman bundan biz de alalım.”  ya da “Başka bir zaman bundan biz de yapalım.” dediği şeyler için onlardan burada yok veya biz de bunlar pek yapılmıyor, cümleleri de etkin olabilir. Hoş Caillou’nun Kanada’da yaşadığını da söylemiştim. Ama ne kadar çabalarsam çabalayayım, Japonya’ya bir açıklama getiriyorum.

Kolik Dramı

Selim zor bir bebeklik geçirdi. Zorluğu da ilk doğduğu geceden itibaren gösterdi kendini. Nitekim onunla aynı gün doğan tüm bebeklerin odalarından çıt çıkmıyorken, bizimkinden çığlıklar yükseliyordu devamlı. Hemşireler “Hayrola, bir şey mi?” diyerek heyecanla odaya dalıyor, Selim’i kaptıkları gibi götürüyor ve nasıl olduğunu bilemediğim bir biçimde susturup getiriyorlardı. Bu ritüel 2 gece boyunca devam etti. Eve geldiğimizde ilk 10 gün nispeten iyiydi ancak 10.günden sonra kızılca kıyametler koptu.
Gece başlayan ağlama krizleri gece 02.00 zirve yapıyor ve ancak sabaha doğru azalıyordu. Üstelik hiçbir şey ama hiçbirşey bu ağlamaları azaltmaya yetmiyordu. Bebeği sakinleştirmek için devamlı emzirmek ise işi daha da güçleştiriyordu. Anne çaresizliği ve kul acziyeti ile birebir tanıştığım bu gecelerde tek yapabildiğim  Selim’e eşlik ederek ağlamak olmuştu. Kolik denen şeyle tanışmamız işte böyle oldu.
Kimilerine göre kolik şiddetli gaz sancısından ibaretti yani fizyolojikti. Kimilerine göre ise dünyaya intiba gösteremeyen hassas ve duyarlılığı yüksek bebeklerin kendini dışa vurumuydu, yani psikolojikti. Benim inancıma göre ise, dünyaya alışmakta zorlanan bebeklerin sıkıntıdan başlarına gelen bir meretti. İşin içinde gaz sancısı olduğu kesindi, ancak o sancıyı doğuran; bebeklerin anne karnından koparılmaya verdiği trajik tepkiydi bence. Acıklı bir durumdu vesselam. Beni ağlamaya sevk eden de bu duygusal durumdu daha çok. Hz. Mevlana, dünya ile cenneti karşılaştırabilmek için anne karnı-dünya örneklemesine başvurur. Nasıl ki bebek için anne karnı en güzel yerdir, ordan başka yerde yaşamak istemez, bilmez ki dünyaya göre ne denli can sıkıcıdır anne karnı, cennette işte tam öyledir dünyadaki insanlar için der. Kelimesi kelimesine değilse de aklımda kalan böyle.  Yani zavallı bebek orda güvenli, sıcak ortamında iken üstelik buranın süreli olduğundan bihaber, mutlu mesut kıvrılmış yatıyorken birden bir el uzanıyor ve hooop! çıkarıveriyor onu oradan ansızın. Bebeğin anne karnından zorla koparılması hele ki sezaryanla birdenbire  alıştığı sımsıcak ortamdan, -löp-diye buz gibi ameliyat odasına alınması travmatiktir, trajiktir, dramatiktir. İşte loğusalık duygusallığı ile varolan duygusallığım ve hayal gücümün de üstün çabası ile zıvanadan çıkmıştım o günlerde. Selim’in yaşadığı şoku, travmayı düşündükçe daha çok ağlamak istiyordum.

Şimdilerde ailemizin danışmanı olan doktorumuzun o günlerde bize söylediği acı gerçek şu oldu; ne yaparsak yapalım bu sancılar 90 gün şiddetlenerek devam edecek. Bunun yanısıra bebeği rahatlatmaktan çok sanırım annenin birşeyler yapmalıyım, hissiyatına uygun düşen onlarca şey önerdi. Sabah Nurse Harvey’s, öğlen Zinco Damla, türlü yağlarla masajlar, sıcak su torbaları, Muscat rendesi, Metsil ve daha hatırlayamadıklarımla adeta bir seremoni hazırlığı yapıyordum gündüz. Gece de göz gözü görmüyordu. Ha başladı, ha başlayacak diye dizlerimin titremesine, kalbimin yerinden çıkacakmışcasına atmasına sebep olan an geldiğinde koşturmaca da başlıyordu. Havlu ısıt, karnına koy, kucağına al, sımsıkı sarıl, gezdir, hoplat, zıplat, şarkı söyle, hamileylen dinlediğin müzikleri dinlet, Yansımalar’ı dinlet, ney sesini dinlet, dinlet ki bak her şey yolunda diyebilsin, olmadı mı, o halde kurutma makinasını aç, hah 5 saniye durdu iyi, aman gene başladı, koş, dans et, olmadı, bildiğin bütün duaları et, hah biraz durdu, aman gene başladı, sarıl, hopla,zıpla,  Bir de “Yapacak bir şey yok nasılsa yatağına ağlamaya bırak!” zırvası var, pek sevmedim ama onu da uygula napalım, aman olmaz, çocuk zaten travmadan ağlıyor bir de iyice terkedildim hissine kapılmasın. Git al! Havlu ısıt, hopla, zıpla! Olmadı mı ayağında salla! Olmadı mı e otur ağla anasını satayım! Hatta İlter’i ara bir de ona ağla.
Üstelik bu zamanlarda İlter gece çalışıyor ve benim yanımda başka kimse yok. Yalnızım!
Kendime bir geri sayım tablosu hazırlamıştım, şafak sayar gibi, her geçen güne şükredip çentik atıyordum. Geçti gitti çok şükür. O yüzden Selim’in bebekliğini doya doya yaşayamadım hiç. Hem ilk bebeğin getirdiği tedirginlik nedeniyle hem de bu kolik dramı nedeniyle. Hep günler bir an önce geçsin istedim. Oysa bilmem gereken bir şey daha varmış; bir sıkıntıyı atlatınca, saf mutluluk kapısı açılmıyor aksine başka başka sıkıntılar baş gösteriyormuş. O yüzden de 2.bebeği istiyordum bir yandan. İçimden aşkla inandığım bir şey vardı, Allah bu kez bana sakin bir bebek verecek ve ben böyle bir bebeğin de keyfine varacaktım. Oldu da çok şükür. Ancak nerden bilebilirdim ki Kerim’de  hayati dramların ortaya çıkacağını ve koliğin bunların yanında çok basit kalacağını.
Demem o ki, kolik yaşarken zor, çok zor hem de. O çaresizlik hissinin verdiği acı ve belki de benim uydurduğum dram kısmı  çok acıklı. Ancak sonuçta geçiyor. Ve ölümcük değil çok şükür. Hem kolik bebeklerin zeki olduklarına dair bir inanış da mevcut. Benim anladığım ise şu; o bebeklerin duyuları fazlasıyla açık oluyor, diğer bebeklere göre farkındalıkları da yüksek olduğundan bir travma yaşıyorlar dünyaya gelince. Bir deha belirtisi de olabilir bu, aşırı duygusallık belirtisi de. Ama dehaya daha yakın görünüyor.

Ayın Kitabı – Ateş Böceği ile El Feneri

Bu hafta yüklü bir kitap siparişi verdim. Bu kez Tübitak Yayınları tadında bir başka seri çıktı karşıma. Odtü Yayıncılık’tan Ödüllü Çocuk Kitapları Serisi. Son dönemlerdeki en iyi keşfim oldu bu. İçim içe sığmıyor doğrusu. Birbirinden güzel, çok kaliteli, çok sevimli, sıradışı hikayeleri, güzel davranış odaklı ve üstelik çok da ucuz.

Ateş Böceği ile El Feneri: Ana sınıfı çocuklarına hitap ediyor. Arka kapak tanıtımında ise şunlar yazıyor; Ateş böceği geceleyin ormanın karanlığında pırıl pırıl parlıyordu. Onun ışığında salyangoz kitap okuyor, örümcek örgü örüyor, kelebek ise resim yapıyordu.
 

SİTE

Ayın Ürünü – Hacıyatmaz Timsah

Intex’ in yaz oyuncağı Hacıyatmaz Timsah. Bu ürünün Yunus Balığı ve Kaplan çeşitleri de mevcut. Ben Kaplan’a bayıldım ama Selim timsah hayranı olduğundan mecburen bunu aldım. Ürün bugün elimize geçti, taze taze yazıyorum yorumlarımı. Selim’in  “Ha-Hu-Dıkş- efektleri eşliğindeki saldırgan zamanlarına denk düşünce beklediğimden de fazla işe yaradığını gördüm. Nitekim bir süredir devamlı eli havada, yürümeyi unutmuş halde, koşarak ve zıplayarak havada uçan tekmeler atmakta. Enerjisine ve içinde hortlamak için can atan şiddet fırtınasına bir nebze iyi geldi.
Üstelik ne yaparsa yapsın Timsahı yere deviremeyince ikimiz arasında iyi bir oyuna dönüştü bu. Çok da ucuz bir ürün. 7 TL civarında. Erkek çocuğu olan herkese naçizane tavsiye ederim. Bir handikabı; altını suyla dolduruyorsunuz, maazallah patlarsa ne olur, düşünemiyorum. Patlayabilir de her an nitekim. Malum bahçe ve yaz oyuncağı aslında. Bir de bu tip oyuncakların havası çok çabuk sönüyor ve kısa bir süre sonra şişkinliklerini kaybediyorlar. Kaybettikçe yenisini almak gerekebilir.

Biricik Evlat

Her ebeveynin kendi çocuğu kendileri için biriciktir, eşsizdir, en kıymetlisidir. Her aklı başında ebeveyn bilir ki bu her bir anna-baba için geçerlidir. Ve gene her aklı başında ebeveyn bilir ki kim olursa olsun, insana kendi çocuğundan değerli değildir asla ve kat’a. Kendi çocuğu aslolandır insanın en evvela. Yeğenler, kuzenler, eş, dost çocukları vs. sonradan gelir. Her kim ki “Benim çocuğum her zaman, her yerde herkesin çocuğundan öndedir ve herkesçe daha çok sevilir, sevilmelidir!” saçmasına inanıyorsa gaflettedir, dalalettedir, şuursuzluğun dibindedir. Dilerim silkinir!

Selim benim kıymetlimdir, değerlimdir, canımdır, cananımdır. Benim için kimse onun dengi ya da benzeri değildir. Bir başkası Selim’den daha önemli değildir, bir başkası Selim’den daha çok sevilir değildir benim için, olamaz da.   Kerim’den başka… Ama yalnızca benim için, İlter için geçerlidir bu. Kimsenin benim çocuğumu, kendi çocuğundan fazla sevmesi gibi bir beklentim de mevcut değildir. Zira herkesin çocuğu kendine özeldir. Aksini söyleyen, “Başkasının çocuğunu da kendi çocuğum gibi seviyorum.”, diyenler elbette ki samimi değildir.Ve benim için dikkate değer de değildir.

Çok sevdiğiniz birinin çocuğu ile sizin çocuğunuz kavgaya tutuşsa ilk kime cız eder içiniz? “A, yapma, etme çocuğum!” dersiniz, dengelemeye çalışırsınız içinizden hislerinizi ve kendinizi, hakkaniyetli olmaya gayret ederken gene de içiniz evladınıza titrer, değil mi? Çok açık bir haksızlık yapıyorsa kızarsınız elbette, iki tarafta eşit derecede haklı ise kendi çocuğunuza kayar ibreniz, haksızlığa uğramış ise tamamen kendi evladınızı kollamak istersiniz. Üstelik haklı ve hakkını arıyorsa ve açık bir şekilde karşıdaki çocuk şımarıklık, hasetlik, kıskançlık ya da haksızlık ediyorsa çok daha karmaşıklaşır durum. “Hadi leyn! çekil şurdan bakiim, ver şu oyuncağı da!” demek istersiniz, istersiniz de makul davranmak zorundasınızdır, malum annesiniz. Hem de çocuğum bana dayanmasın, kendini korumasını da bilsin istersiniz, çok da araya girmek istemezsiniz.

Selim sinsi değildir asla. Ne varsa dile döker, ne yaparsa ortada yapar. Kendisinden yaşça büyük biriyle de , yaşça küçük biriyle de kavgaya tutuşsa aklı başında davranılması beklenen hep Selim olur. Nedense hep böyledir bu, kanunmuşcasına herkesçe uygulanır. Başlarda İlter’le acemiliğimizden ve mahçubiyetimizden koruyup kollayamadık Selim’i yeterince. Anında müdahale edemedik. Bizim bu budalaca tavrımızdan cesaret aldı insanlar, kimbilir? Oysa şimdi görüyorum ki, başkaları evlatlarını korumak için aslan kesiliyorken biz pısırık kedi misali durmuşuz öylece. Aslan kesilen Selim’miş sadece. Cesur Yüreğim benim.

Klişe bir söz vardır hani; “Siz kendinize ne kadar değer verirseniz karşınızdakiler de size o derecede değer verir.” Benim için havada kalan bu sözler ancak bu yaşımda yerli yerine oturdu. Bu sözü Selim’e uyarladığımda kavrayışa geçtim, somut bir şeyler canlandı gözümde. “Siz kendi çocuğunuza ne kadar kıymet verirseniz ve saygı duyarsanız, karşınızdakiler de o kadar saygı duyar, o kadar kıymet verir.” Tecrübe ettim.  Şimdi  anlıyorum ki; başkalarının yanında dikkatli olmalıymış insan. Keşke evde de yapmasak ancak dışarda bilhassa çocuğa kızmamalı, hırpalamamalı. Çünkü insanlar aç köpekler misali pusuda bekliyor sanki. Siz çocuğunuza bağırdınız diyelim, hop, bir bakıyorsunuz ki etrafınızdakiler de hoyrat davranır olmuş çocuğunuza. Öyle ki anne, babanın yanında bile dikkatli olmalı. Çünkü benim gördüğüm İlter ne zaman benden kötü bir davranış görse, hiç esirgemeden uygulamaya başlıyor. Ne yapmalı, ne etmeli ama başkasının yanında makul davranmalı çocuğa. Kızmak şartsa ve engellenemeyen bir dürtü halinde ise de ölçüsünde ve saygıyla yapmalı, seviyesizleşmemeli! Aksi takdirde, aynı seviyesizliğin önce çocuğunuza ve sonra onun üzerinden size geri döndüğünü görür, çok üzülürsünüz. Bir de alışkanlık haline gelirse bu berbat durum, siz de çocuğunuz da kalıverirsiniz öylece, kıymetsiz. Üstelik karşınızdaki en sidikli insan bile olsa, havalara girip ezmeye kalkar sizi ve çocuğunuzu ki, en acısı da budur.
Hiddetimin sebebine gelince; Bir kaç gün önce çoluk çocuklu toplandık. Selim dört gözle bu buluşmayı bekliyordu. Kalabalığa görünce heyecandan ve sevincinden kendini kaybeden oğlum gene çığrından çıktı.  İnsanların hal hatır sormalarına “ha-hu-dıkş!” efektleri ve el kol hareketleri ile karşılık veriyor, kimseyi dinlemiyor ve nerden edindiği bilmediğim bir şekilde ortalığa tükürüyordu. Ben de kontrolümü kaybedip herkesin içinde çekiştirerek başka odalara çektim Selim’i ve arkadaşlarının yanında azarladım boyuna.  Bir ara Kerim’i uyutmak için başka odaya geçmiştim. O sıralarda Serkan ile kavgaya tutuştular, bağırış çağırış. Nasıl olsa birileri müdahale eder dedim ama büyük hata!!! Serkan’ın annesi, babası, ağbisi, kız kardeşi orada, Selim tek başına.. her zamanki gibi.. En son birbirlerine girdiler. Önce Serkan sonra bizimki vurdu. Derken Serkan delirdi -döveceğim  de döveceğim!- diye, bir diğer arkadaşım da tutmaya çalışıyor Serkan’ı.  Güçlüdür Serkan, Selim’den de 2 yaş büyüktür. Aile de gık-ını çıkarmıyor ve Serkan’ın bir an önce arkadaşımdan kurtulup Selim’i parçalamasını izlemek için can atıyorlardı adeta. Hatta öyle ki bir ara -bırakın çocuğu, tutmayın!- diyecek kadar şuurlarını kaybettiklerini işittim olduğum yerden. Selim’in o sıradaki pozisyonunu hayal ederken içim dağlanıyor. Orada tek başına, direniyor gene de. Ne anne var yanında, ne baba sırtını dayayabileceği. En son avazı çıktığı kadar bağırdı ve ben nihayet Kerim’i bırakıp bir kenara, Selim’i almaya gittim odaya. O da ağlayarak geldi yanıma sesimi duyunca. Anlatmak istiyor ama hıçkırıklara boğuluyordu. “Yanıma gel, gitme bir daha.” diyebildim sadece. Hıçkırıklarla, anlatmaya uğraşıyordu: “Bana haksızlık yaptı anne Serkan, oyuncağımı aldı, kıracağım, dedi. Ben de istedim ondan, vermedi… ” diye bölünerek anlatmaya çabalıyordu.. Olaya şahit olamamıştım, Selim’den dinleyince haklı görünüyordu, ama derdim onun haklılığı da değildi. Derdim yöntemdi. Serkan ailesinin biriciği, kıymetlisi, her söyleneni koşulsuz yerine getirileni olabilirdi ama göz ardı ettikleri şey, bu sadece ve sadece kendileri için geçerliydi. Benim için ya da bir başkası için geçerli değildi bu, olamazdı da. Serkan’ı ne kadar seversem seveyim, benim için aslolan kendi evladımdı elbette. Selim’e boyuna kızıyor olmamdan ve ona hoyratça davranmamdan aldıkları cesaretle böyle şuursuz davramışlardı belli ki. Oysa ben ne kadar kızarsam kızayım Selim’e bu başkalarının da aynı şeyleri yapabileceklerine göz yumacağım manasına gelmez. Şimdilik budalaca göz yummuş olsam bile… Senin çocuğun sana, benim çocuğum bana kıymetlidir. Senin çocuğun kral, benim ki sokak çöplüğü değildir!!