Tag Archives: Aile

Dalgalı Günler – II

Pazartesi gününe tam bir dalga hareketi hakimdi. Üstelik periyodu azalan  nitelikteydi. Tepe noktası, sönme noktası, artan & azalan frekansı, üst üste binen dalgaları ile sahiden de şaşırtıcı idi. Gün güzel başladı. Nitekim ev temizdi. Keyifle dağınıklığı topladım. Çocukların kahvaltı ve tuvalet fasılları bitti. Ekrana bakıp, sadece gezerken ve yazamamaktan bir nebze burukken gene de mesuttum. Nitekim klavyem hepten çığrından çıkmıştı, ascii karakterler bile işe yaramıyordu. Bir gölge gibi takip ediyordum blogları. Komşu gezmelerine habersiz katılıyordum vesselam. Bu sırada bir telefon geldi. Şeyma’m idi arayan. Günüm aydınlandı o narin, nazenin ses ile. Daha da mes’ud oldum.
Öğlen Kerim’e yemeğini getirirken  nasıl oldu bilmem elimdeki tepsinin altında kalan Kerim’e diz attım. Toparlayayım derken ayaklarım birbirine dolandı, dolanırken Kerim’i de araya kattım ve çocuk kafa üstü arkaya yattı. Tepsiyi bırakıp Kerim’e koştum. Kerim çıldırmış gibi ağlarken Selim titremeye ve kızgın sesler çıkarmaya başladı. Kardeşinin başına bir şey geldiğinde bu türden asabiyet krizlerine girdiğinden -Birşeyi yok, sakin ol!- dedim Selim’e. -Ben ona üzülmüyorum anne, ona bu kadar ilgi göstermene kızıyorum- dedi. Kalakaldım. Bir süredir hiç görmediğim kıskançlık alametleri göstermeye başlamıştı ama böylesine aşikar etmemişti. -İnşaallah benim de başıma bir kaza gelir de, bana da böyle davranırsın!- diyerek sonlandırdı konuşmasını ki beni derbeder etti. O günden bu yana davranışlarımı sorgulamaktayım.
İkindide Selim’le Can (Canko&co.) ve Erin‘e birşeyler hazırlamak üzere işe koyulduk. Lakin Kerim uyanıktı. Ve Selim’in yaptıklarını bozmak için can atıyordu. Önüne ne koyarsak koyalım istikametini değiştirmeyi başaramıyor, rotasını öte yana çeviremiyorduk. Selim iş yaparken ben devamlı Kerim’e meşgale bulmak, olmadı elimle durdurmakla meşguldüm. Bu engellemeler sırasında tek ayağı üzerinde neredeyse ayağa kalkma hamlesi yapan Kerim kapıya tosladı ve hafif sandığım acının büyük olduğu Kerim’in canhıraş ağlaması ve morarmaya yüz tutan yanak kemiğinden anlaşıldı. Şükürler olsun ki daha ciddi birşey olmadı.
Akşama doğru bir telefon daha geldi. Bir süre önce Yemeksepeti.com’dan Ziya’ya sipariş vermiştim. Gelen sipariş berbattı. Bambaşka bir menü, eksik gedik konulmuştu. Biz de çok aç olduğumuzdan yedik, yedikten sonra da arayıp şikayetlendim. Bir başka siparişe telafisi yapılacağı söylendi. Konu kapandı. Lakin ben bir de siteye yorum bıraktım. Biraz da acımasızca yazdım. Arayan Ziya’nın sahibiydi. Çok samimi bir biçimde özür diliyor ve büyük bir ısrarla gelin misafirim olun, sizi çok üzmüşüz diyordu. Utandım bu kez. Nitekim Koşuyolu Şubesi’nin ilk yemeksepeti siparişi imiş benimkisi. Ben de özür diledim, ilk olduğunu bilsem o şekilde yazmazdım dedim. Üzülmüştüm sahiden de.
Pek muhterem, çok muhteşem kocam; İlter, arkadaşlarıyla sohbete dalıp bir cafede, eve geç geldi. Dolayısı ile klavyeyi de geç getirdi. Çocuklar uyudu. Ortalık sakinledi. Kahvemi koydum. Gene çok mesuttum. Bir heves oturdum ekran başına. Çok sevdiğim bloglardan olan Canko&co.’ya bir göz attım. O da ne? Esra kapatıyormuş blogu. Sebeplerini anladım anlamasına da içime bunu anlatamadım. Bir hüzündür çöktü üzerime.  Akşamım ağırlaştı, taşıyamakta zorlandım. Yazı yazamadım. Uyumaya yollandım.
Arkası Yarın….
Advertisements

Dalgalı Günler – I

Cumartesi günü dışarı çıktık ve o günden bu yana bir dingin, bir dalgalı halet var üzerimizde, evimizde. Anneme sorsan, nazar der, eminim. Çarpılmışa döndük, haklı olabilir nitekim. Olaylar silsilesi başgösterdi eve girdiğimizde. Ahali fazlaca gezmenin etkisi ile hasretle kucaklaştı evle. Selim oyuncaklarına koştu, Kerim böceğimsi gezinmelerine ve kaynaşmalara koyuldu, İlter herkese derhal portakal suyu koydu ve ben de rehavetle koltuğa yığılıp, ekran başına oturdum. Ne olduysa orada oldu ve duble bardaktaki portakal suyu önce dikey, sonra yatay atış hareketi ile uçuşa geçti. Tuttum, tutayım derken neredeyse tamamı laptopun klavyesine isabet etti. Üstelik ayaklarımın altında Kerim. Şükürler olsun ki bunca hengame içinde bardak kırılmadı, Kerim’e bir zeval gelmedi. Sadece boca olan yapışkan sıvı vardı alabildiğine her yerde. Masadan şıpır şıpır damlayanlar, koltuğa saçılanlar, Kerim’e ulaşanlar, sandalyeye bulaşanlar, benim üstüme yapışanlar… Tam bir rezaletti. Üstelik ben ayağımı dahi yere koyamazken, Kerim önce şaşkınlık, ardından keyifle dökülen sıvı ile oynamaya koyuldu. Hangi birine yetişeceğimi bilemedim. Selim ise şaşkınlığını atlattıktan sonra kahkahaya boğuldu. Sinir bozucu bir durumdu.
Laptopu ters çevirip ortalığı temizlemeye koyuldum. Bir kaç kez üstünden geçtim temizliğin.  Daha oturmaya yeltenmeden bir başka kazaya şahit oldum. İlter’in, masaüstünde unuttuğu ütünün sarkan kablosu, kablo delisi Kerim tarafından aşağıya çekildi. Ve o an tam bir ağır çekimdi. Ütü ağırca aşağıya uçarken ben seyre daldım dualar ederek. Ve şükürler olsun ki tam altında duran Kerim’e değil hemen yanına isabet etti. Kerim canhıraş biçimde ağlarken ben de İlter’e söyleniverdim vakit kaybetmeden. Bu sırada neyse ki İlter unuttuğumuz ekmeği almak için dışarda idi. Evde olsa o kriz anında iyi de bir kavga patlak verebilirdi. Geldiğinde benden ziyade Selim saldırıya geçti. İlter alabildiğine endişelendi. Gece yarısında farketti ki sokak kapısı da açık unutulmuş idi.

Kerim’in saat başı uyanıklığı ve gözler kapalı devamlı ağlaması ile sabahı ettik. Pazar günü  nispeten dingindi. Bir tek klavyemin hali içler acısı idi. Nitekim zar zor çalışan tuşları göz göre göre kaybetmekte idim. Kart kurt sesler eşliğinde -space- tuşu gitti. Ve anladım ki bu tuş çok kıymetli idi. Su gibi, ekmek gibi idi hatta. Onsuz hiçbirşeyi dile getirmek mümkün değildi. Tuşu tamamen sökene dek bir ümit düzelir dedim, ancak bekleyişim nafile idi. En son içindeki malzemeyi de koparıp atınca İlter, ümidimi tamemen kestim.  Üstelik bu laptopun üçüncü arızası idi ve gönlüm bir kez daha tamire göndermeye, eskimiş bu alete  yatırım yapmaya meyilli değildi.

Yazamayınca da içimde epeyce şey birikti. Sanırsın cümleler benimle alay etmek üzere biraraya gelmişlerdi, üstüne bir de dil çıkarıp -yakalayamazsın ki, yakalayamazsın ki- demektelerdi şımarık çocuklar gibi. Yakalayamadım gitti.

Bu günün dalgası ve dalgasının da tepe noktası Selim’in her zamanki gibi dört duvar esnasında koşması, kudurması, kendini ordan oraya deliler gibi savurması sırasında kapıya kafa ve omuz atması oldu. Kolay ağlamayan Selim böğürerek ağladı, üstelik buz koymamızı kendisi teklif etti. Şükürler olsun ki bir kaç ufak morlukla atlattı bu kazayı. Ve Pazar bitti. İlter’le ortaklaşa yaptığımız temizlikle neticelendi üstelik.

—————————————————————————————————————

*Tam bu yazıyı yazarken mail, yorum bombardımanına tutuldum dün. Bloglar kapanıyor diye. Elim ayağım birbirine girdi. Velhasıl Dalgalı Günler 2 bölümden oluşan bir seri olacakken dünün de etkisiyle bir seriye dönüşebilme yetisi kazanıverdi:)

**Yazıyı da normalleşmek adına buraya gönderiyorum. Bu bulutlu, sersem sepelek hava dağılsın diye

Kaşıkçı Elmasım*

Umumun düşkünü olduğu bende tiksintiye yakın bir etki doğurur.  Kendi adıma! Trend olan ne varsa aksi yöne  kayarım ışık hızıyla. Anarşist ruhum kabarır böylesi durumlarda. Bir türlü gerçekten içime sindiremem üstüme iliştirilenleri. Açıktan açığa yahut gizliden gizliye dayatılanlara kabulümdür diyemem. Olsa olsa kaçmama vesile olur sebep olan ne varsa.

Özel günlere hissiyatım da bu şekildedir. Bizim evde doğum günleri kutlanmazdı, kim ne zaman doğmuş bilinmezdi. Doğum günlerinin diğer günlerden ayrı tutulduğuna dair tek aşinalığım televizyonda şahit olduklarımdı. İstanbul’a geldiğimde ise canlı şahidiydim doğum günlerinin ne denli ciddiyetle ele alındığının. Aldırmadım. Başkasının doğum gününü içtenlikle kutladım lakin sıra bana gelince, tek başına  kutlama kelimesi bile  bir kaç beden büyük durdu bende. Kendimi alışmaya zorlamadım. Olmadı. Hepten bıraktım. Dolayısı ile ne benim doğum günüm kutlansın beklerim, ne de ben kimsenin doğum gününü bilirim. Çok nadirdir tarihleri aklımda tuttuğum. Lise yıllarında Takdir belgesinden başka şey almayan bu müstesna insanın, kopya çektiği tek ders olmuştur Tarih nitekim.

Kimi insan vardır ilişkisinde her aşamayı hardisk gibi kaydeder. Hayranıyımdır böylesi bir hafızanın. İlk tanışma,  isteme, söz kesme, nişan, kına, düğün, balayı diye giden her farklı sıfatta bir seremoni yapılır. Bir de bunlar doğum günleri ve sevgililer günü ile katmerlenir, neredeyse yılın her sıradan günü kutsal olur. Bense çok uzağında bu durumun;  en yakınlarımın doğum günlerini bile unuturum. Ve dahi kendi doğum günümü, evlilik yıldönümümü. Gelgelelim gene de analık tarafım der ki; Be hey kadın! kocanınkini unuttun aldırmadın, kendinkini unuttun aldırmadın, bari çocuğununkini unutmayıp, kutlasaydın!

Selim’i bir eksik bir fazla hatırladım hatırlamasına da kutlamaya gelince çok zorlandım. Öncesinde planlar kursam da, belirli birgün ve -illa ki kutlanmalı- duygusunun getirdiği baskı ile yıprandım. Baskı ki beni vahşi bir hayvana dönüştürür, tanınmaz olurum. O gün Eti Puf’ un üstüne koyduğum bir kibrit çöpü ile kutladım doğum gününü, tıpkı çocukluğumdaki gibi. Hediyesini verdim; İlter’in İngiltere’den getirdiği ve bir kısmını sakladığım dinozorları. Özel bir şey almaya bile uğraşmadım. Asıl kutlama gününe sakladım gerisini. Lakin günler ilerledikçe birşeyler yapma isteği zoraki bir eyleme dönüştü. Sonunda sadece istediği şekilde yaptırılan pasta, bir iki dost, bir kaç balondan oluşan zayıf bir kutlama ile bertaraf ettim doğum gününü. Bir yanım; -O, senin Kaşıkçı Elmasın, daha değerli kutlamalı yanısıra blogda ona düzinelerce güzelleme yazmalıydın!- derken diğer yanım ise, -Aman canım sen de, daha iyi olmaz mı çok da önemsemese!- deyip kapıştılar birbirleriyle. Ben de iki tarafın gönlünü aldım, almaya uğraştım. İşte ortaya çıkan sonuç;

————————————————————————————————————————

1-Zar zor iki dirhem bir çekirdek giyindi, zar zor poz verdi. Üstelik gülümseme alabildiğine yapmacık. Yaş ilerledikçe ne zor duruyorlar objektif karşısında. Küçükken bol bol çekmek lazım.
2-Grand tuvalet halden geriye kalan şıklık (!). Atlet üstüne yelek. Kendine has bir tarzı var oğlumun:)  Şahididir bu poz, pasta gelene dek ne denli dağıttığı bir erkek çocuğunun.
3-Artık fotoğraflarken normal duruşu yakalamak çok zor. Hep bir anormallik, hep bir şımarma hali mevcut.
4-Timsah, köpekbalığı ve dinozor hastası olunca seyreyleyin pastayı. Tamam timsah korkunçtu lakin görüntü sanat eseri idi. Seyri benim için bile doyumsuzdu. Çocukları kendi haline bıraktık. Biri bacağından yemeye başladı, biri plakalarından çekiştire çekiştire. Timsah deşinince kesmeye koyulduk.
5-Oğlumun koca harflerle ifade ettiği -DOSTUM!- dediği kuzeni. 
6-Küçük kardeş bile ağabeysi için kravat taktı. Önde Selim, arkada Kerim. 
7-Selim’in iki gün çişi ve kakası yemyeşil renkte idi. Başta İlter’le ben epey endişelendik, ben Demir ilacına yordum ama birden uyandım. Yediği yeşil şeker hamurundan imiş sanırım. 

*Kaşıkçı Elmasım: Selim’e takmaya doyamadığım hitapların sonuncusu.

Karmaşık Sarmaşık*

Karmakarışığım. Meğer daha önce ne de berrakmış hayatım, zihnim ve de günlük akışım, sadece kıymetini anlamamışım. Meğer karmaşık sandığım halimde bile ap-akmışım. Meğer -hep bulanık görüşüm- derken gelecek bulanıklığından bi’haber, saf bir aylakmışım. 

Şimdi çocuklarla geçen safiyane zamanlara iç geçiren, tüm düzeni tepe taklak olan bir kadınım. Karmaşık zihnime eşlik eden bir ev, içinde olduğum. Düşüncelerim gibi birbirine geçmiş odalarım, banyom, mutfağım. Karman çorman hep eşyalarım. Çamaşırlar dağ olmuş yıkanmayı beklemekte, bulaşıklar desen tezgahta dizili, ikinci kata çıkmak fayda vermemekte. Makinadaki temiz bulaşıklar bile tükenmekte. Bu  durum kısmen huzur vermekte nitekim bu vesileyle yerleştirilme derdi de çözümlenmekte. Ahali ise hayatta kalmaya yetecek asgari düzeyde eylemler içinde, idareten bir yaşam sürmekte. Kerim’e öğlen kavanoz maması, Selim’e gevrek ve balık kroket yedirilmekte. Meyve ile uğraşmak yerine meyve suyu içirilmekte, düzenli değil, bazen elbette. Çocuklar bir kez reddetti mi tabak derhal götürülmekte. Israrcılık, düşkünlük, sıkkınlık bertaraf edilmiş vaziyette. Sarmaşık düşünceli bireyler içindeki pek karmaşık bu evde mutlu bir aile var haliyle.

Gidelim, gideceğim, gitmeliyim, gidiyorum derken gitmeye dair iki konu büyüklerin zihnini meşgul etmekte bir süredir. Ve dahi Selim bile fikrini beyan etmekte. Elbette külliyen gitmeyi reddetmekte. Ya oyuncaklarım, ya dinozorlarım, peki ya kitaplarım diye dertlenmekte. Ardından kendine iyi gelecek formülü hemen geliştirmekte; -Oradan Amerika’ya ve Japonya’ya gideriz inşallah dii-i mi Anne? Dinozor müzesine de gideriz! Di-i-mi anne?- cümleler eşliğinde.

Şükürler olsun ki bu arada Selim’in ertelenen doğum günü kutlaması, aile kahvaltıları bir nebze toparlanmaya oldu vesile. En azından kalmadı kir pas derinlerde, bütün karmaşıklık yüzeyde. Ve bu da bana gizli bir huzur vermekte. Nitekim her ne kadar iki çocuk vesilesiyle dağınıklık içinde yaşama yetimi geliştirsem de, derinlerde olduğunu bildiğim bir kir  düşüncesi öldürebilir beni gene de.

Neticede asayiş berkemal! Sadece gitmelerle olduk hemhal. Buradayım. Buradayız henüz! Endişeye yok mahal!

—————————————————————————————————————–
*İsim Karmaşıksarmaşık blogunun sahibesinden alıntıdır. Kendisi elma yarım, bilge yanımdır. Lakin buralara pek uğrayamamakta, blogu gibi beni de öksüz bırakmaktadır.

** Yokluğumda gerek mail, gerekse yorum yazmak suretiyle hal hatır soran, endişelenen ve samimiyetlerine bir kez daha mazhar olduğum; Şeyma’m, Sibel’im, Küçük Mucizem, Sevgi’m, Gülçin’im, Ayla’m, Gönül’üm, Peri’m, Dilek’cim, Gül’om, İkizlerin Annesi, terapistim Sezom , Can’ın güzel annesi ve diğerleri çok teşekkürler. Ey ilgi ne güzel şeysin:)

Mutlu Bir Çocukluk Geçirdim, Diyebilmek!

Bir kaç yıl önce gazetenin birinde, hiç bilmediğim birine ait bir röportaja rastladım. Başlıktı ilgimi çeken: MUTLU BİR ÇOCUKLUK GEÇİRDİM! Durakaldım öylece. Muhtemeldir ki, içinde bu cümle geçmese, üstünde bile durmayacaktım bu yazının. Benim için çok önem arz eden bu  cümle hatrına röportajı baştan sona dek dikkatlice okudum ve heyecanla  mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilmenin ipuçlarını aradım. Tatmin edici bir sonuca ulaşamadım ama o günden bu yana hep düşündüm, nedir bu cümleyi sarfetmenin sırrı diye.

Kalabalık bir ailede büyüdüm. Ablalarım ve ağbilerim ile. Evin en küçüğüydüm, en sevileni ve de. Dahası kalabalık ve herkesin birbiriyle ahbap olduğu bir mahallede büyüdüm. Bir evde dolma pişirilse (dolmanın özel olması hasebiyle) yandaki tüm komşulara dağıtıllırdı. Koku hakkı, kul hakkının sayıldığı yani. Bir yerde düğün de  olsa,  cenaze de olsa tümden gidilirdi. Kışlık erzakları topluca yapan, yardıma ihtiyacı olana şeksiz şüphesiz  koşturan komşuların  halihazırda olduğu, yalnız yaşamanın da, yaşlanmanın sözkonusu olmadığı, çocukların bir kuru ekmek üstüne sürülen salçayla öğün geçirdikleri ve büyük beklentileri olmadığı,  okul için asla baskı görmedikleri, sokağın tadını çıkardıkları bir yerdi vesselam.

Mahallede pek çok arkadaşım vardı, hatta okulda en yakın  arkadaşım kiracımız bile olmuştu. Hatta ve hatta ortak bir avlumuz vardı onlarla, sokağa çıkmaya bile hacet yoktu. En yakın arkadaşım yanıbaşımdaydı. Okulda öğretmenimin, evde ailemin gözbebeği idim. Çok güzel, aynı zamanda çok da zeki bir çocuktum. Sadece oldukça utangaç ve biraz soğuktum. Bu tabloya bakınca mutlu bir çocukluk geçirmiş olmam gerekir değil mi? Maalesef değil! Mutlu bir çocukluk geçirmedim ben. Oldukça travmatik bir çocukluktu geçirdiğim. Bu sebeple; -mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilme konusunda ehil değilim. Ve çocuklarım olduğundan beri hep bu yönde düşündüm, bazen birilerine sordum, bazen araştırdım. Neticeye ulaşamadım velhasıl.
Çocuklarımı yetiştirirken baz aldığım tek şey onların mutluluğudur aslında. Her ne kadar büyük oranda sapsam da bu düşüncemden, tersi yönde hareket etsem de çoğunlukla, benim için asli olan budur! Belki de hedefim çok büyük. Sapıtmalarım da, kendimi yerden yere vurmalarım da, anneliğimin şu anki halimi bir türlü kabullenemeyişim de, devamlı kendimle kavga edişim de bundan, kim bilir? Belki bu sebeple yetersiz ve eksik görüyorum da kendimi, hepten geriliyor ve tersi istikamette yol alıyorum. Belki bu yüzden tezatlar içinde boğuluyor, kısır döngüden çıkamıyorum. Sanırım mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilmek benim için büyük bir ütopya olduğundan bu cümleyi sarf etmeyi büyük şartlanmalara bağlamışım. Ve her ne yaparsam yapayım tatmin olamamışım, nafile yere daha daha daha-lara ulaşmaya çabalamışım. Yetemeyince de bocalamış ve saçmalamışım bolca.
Hiç bağırmayan, sonsuz müşfik (annem tam da böyleydi) ama aynı zamanda çok ilgili, bol faaliyetli, hem de maharetli bir anne olmalıydım. Evet olsam harika olurdu, ama değilim. Bilakis müşfikken bir anda buz kesen bir tabiatım var, haliyle tutarsızım. Hem çocuklarıma, hem de özgürlüğüme çok düşkünüm bu da bir başka tezatım. Ama buyum, ben buyum!!! En evvela kendime bunu kabul ettirmem lazım. Kim bilir çocuklar kabullendi durumu da, kabullenmeyen bir ben kalmışım. Gözlemlediğim kadarıyla Selim benimle yaşamaya alışmış hatta zaaflarımı farketmiş, çareler üretmişe benziyor nitekim.
Hedef küçültmem gerek. Yahut mutluluğu gereğinden ziyade abartmamam gerek. Belki mutlu bir çocukluk geçirdim diyebilmenin sırrı; küçük ayrıntılardadır. Belki bir sıcak gülüş, yürekten bir sarılma, bir oyuncakla  çoğalan sevincine ortak olma, akşamları huzurla kitap okuma, zorlama ve riya olmadan onunla oyuna oturma, seve seve onunla vakit geçirme, bir dilim kek ve bir bardak sütle sürpriz yapma, ya da evde sinema keyfi yaparken patlamış mısırla karşısına çıkma kısacası çocukluk deyince aklına yer edecek sıcak bir an yaratmadır mutluluk. Belki kuralları dayatmadan ziyade hislerine dokunmaktır mutluluk. Çocukluğunu yaşatmaktır belki de. Ya da çocukluğunu iyi anımsatacak bir ritüel oluşturmaktır. Çocuklar süreklilik arz eden şeyleri sever çünkü. Selim 5 olmak üzere bir kaç gün sonra. Belki de kişiliği şekillendirenin 5 yaş öncesi olduğunu söyleyenler yanılmıştır, belki asli olan bundan sonrasıdır ve ben geç kalmamışımdır. Hem şuuraltını bilmem ama şuurüstü 5 yaş sonrasını hatırlamaz mıydı? O halde yeisi bir kenara komalı ve ümitvar olmalı.
Minik ama somut adımlar atmalı dediğim anda aklıma ilkin şu geldi*: Madem koku hafızası en kuvvetli. Madem çocuklar sever ritüeli. O halde vakit kaybetmemeli ve derhal işe girişmeli. Bir pazar günü mesela mis gibi kokan bir kek yapmayı aile geleneği haline getirmeli. Yahut muffin. Yahut suffle. Güzel kokan, can alıcı ne varsa. Evde olacağımız her pazar, fırından yayılan enfes çikolata ve vanilya kokusu tüm evi dolaşmalı, ahalinin burnuna huzuru getirmeli. Ve çocuklar büyüdüklerinde o kokuyu her duyumsadıklarında geriye gitmeli, giderken de iyi hissetmeli ve -mutlu bir çocukluk geçirdim-demeli.

———————————————————————————————————————–

Bu sebeple: başarılı bir kek, sufle yahut muffin tarifi arıyorum. Bilen varsa rica ediyorum beni bilgilendiriniz. Tüm beceriksizliğime rağmen yılmadan çabalamak ve muvaffakiyete ulaşmak istiyorum.

Bir de mutlu bir çocukluk geçirdim diyenlerin el kaldırmasını ve isterlerse şayet bunun sırrını anlatmalarını rica ediyorum. Çok merak ediyorum zira. Ve bu yorumlardan yola çıkarak bir takım tez çalışması yapmak istiyorum.

———————————————————————————————————————–
Krep Kokusu ve Funda‘dan esinlenerek. Ve enfes yemekler yapan Gülom’un ışıklı evinin mis gibi koktuğunu hayal ederek. Ve Şeyma‘mın huzur dolu sofralarından huzura giden küçük bir yol açmayı umarak..

Ey Özgürlük!

İnsan psikolojisi ile şarkıların doğrudan ilişkisi olduğuna inanmışımdır hep. Bilinçaltına ittiğimiz gizli duygularla, dile gelen şarkılar arasındaki ilişki bahsettiğim. Sanki dışavurumu gibi bastırılmış duygularımızın şarkılar. Kendimizden bile kaçırdığımız hislerin tercümanı olup dile gelirler  bazen. Ansızın dilimize dolanır, uzunca süre söylenirler. Kimi zaman söyleyen de irkilmeye sebep olur, hayrete düşürürler, kimi zaman  da farkedilmeden usulca çekilip giderler. Üstelik tüm şarkı değildir devamlı söylenen, ruh hali ile birebir örtüşen nakarattır tekrar edilen.

Üniversite yıllarında arkadaşım Z. belirsiz bir aşka tutulmuştu. Aklı fikri  bir zamanlar kendisine çok ilgi duyan, ancak ne olduysa Z. ilgilendiğinden beri kayıtsız kalan M.’de idi. Uzunca süre konuşuldu bu konu kızlar arasında, taktikler verildi.  M.’nin ilgisini geri kazanma yöntemleri netice vermedi. Belirsizlik hali devam etti.  M. ilgili miydi, ilgisiz miydi tespit edilemedi. Z. ilerleme kaydedemedi ve konu hakkında da konuşmaktan vazgeçti. İçine çekildi ve suskunlaştı. Bir gün nasıl hissettiğini sordum, -Bilmiyorum!- deyip kısa kesti. Ve arkasını döndüğü an şu şarkıyı söyledi.
(Ah Fizy’i kapattıran zihniyeti neyleyim?)

N’olur sormasınlar bana,
N’olur söyletmesinler derdimi,
Saklarım onu ben kendime,
Yerim kendi kendimi.

Durum apaçık ortada değil miydi? İşte bu örnek –Ansızın söylenen nakaratlar& Bilinçaltına itilmiş bastırılmış duygular– ilişkisine dair hipotezimin en büyük destekcisi ve pekiştiricisi idi.

Bu hipotezimi şu sıralar örneklerle destekliyorum. Zira günlerdir Z. Livaneli’nin -Ey Özgürlük!- şarkısını söylüyorum. Daha önce rasgele söylediğim bu şarkının ehemmiyetini idrak etmiş olarak üstelik. Bir de Ahmet Kaya’nın -Hani Benim Gençliğim Nerde?- şarkısından -Bu ne Yaman Çelişki Anne- kısmı var dilimde. Bir -Ey Özgürlük-, Bir -Bu ne yaman çelişki anne- mısraları birbirleriyle paslaşıyorlar zihnimde ve dilimde. Derin psikanalizlere girmeye de hacet yok. Annelik olunca işin içinde bu iki mısranın paylaşması çok normal bence. Bir yanım her annenin hasreti olan özgürlüğü istemekte, diğer yanım çocuklarımı çok sevmem sebebiyle bu hasretten utanç duymakta ve yaman bir çelişki içine girmekte.

Bir de… Geçen gün içimde özgürlük rüzgarları esti, bir sevinç, bir heyecan içinde İlter’e dedim ki; -Beey, bloglarda bir keçe furyasıdır gidiyor, beni azad et ben gideyim bir kaç saatliğine Eminönü’ne, yoksa keçeli tüm blogları hackleyeceğim hasedimden!- Cümleyi kurarken bekarlık günlerimdeki gibi -pek hafif çantamı çapraz asarım, çizmemi ve paltomu giyer kendimi sokaklara atarım, bu kilolarla biraz abes ama papatya toplayan kız sekişiyle dolmuşa, vapura binerim, yihhu!- hayalleri içinde idim. Kelebekler uçuşuyordu içimde vesselam. Ve sandım ki hemen -A, evet canım,  devamlı evdesin, çık tabi, biraz hava alırsın hem- diyecek İlter de.  Nitekim bana şöyle bir sözü vardır; 3 günlüğüne çocukları bana bırakıp dilediğin yere tatile gidebilirsin, ister Avrupa’ya ister Amerika’ya! (3 günlüğüne Amerika, yeme de yanında yat!). Ben de bu söze binaen böyle rahat, böyle emin idim Eminönü’ne gideceğimden. Cevap -hayır!- oldu. Berrak bir hayır hem de. Orasını burasını çekiştiremeyeceğim bir kesinlikte.  Gözü korktu çocuklardan besbelli. Gitmedim. O gün bu şarkıyı çok söyledim.

Geçen sene İngiltere’ye gitmişti İlter. Londra içinden geçmiş ama Londra’da kalmamıştı. Keşke bir gün daha kalıp gezseydin, demiştim geldiğinde, -teklif etmeye bile çekindim- demişti. Oysa kısıtlamaktan hiç hazzetmem, yapmam da elimden geldiğince. Kendim gidemediğim nice yere gitmesi için teşvik ederim. Konserlere, gösterilere.. Bu ay gene gitmesi  gerek İngiltere’ye. Bu kez gitmeden teklif ettim. Kal bir gün daha bari, dedim. Hiç hayır demedi, hatta bir değil iki gün kalmak istedi. Önce güle oynaya evet dedim ancak Eminönü vakası canlanınca gözümde -Ey Özgürlük- şarkısını söylemeye devam ettim. Hem ben demeyim de kim desin!
Bir ara İlter’in adını Ferdi koymuştum. Bir ara ilgisiz de olsa Bencileyin!  Bir ara Özgür! Biz saç baş yolup, cebelleşirken onlar değil mi hep özgür, alabildiğine hür!