Tag Archives: Çok Çocuk

Breakfast at Tiffany’s Romantizmindeyiz!

3 haftadır ev dışındayız. Otel serüvenimiz devam ediyor. Temizlik, çamaşır, bulaşık, yemek gibi temel ihtiyaçlarımız sorunsuz gideriliyor, çocuklarla adamakıllı vakit geçirmek olası ancak 2  çocukla, tek başına kahvaltıya yetişmek bile ciddi bir gerginlik oluşturuyor. Selim, çoğunlukla uyumlu, anlayışlı, kendi halinde ve kendi başının çaresine bakmaya uğraşan, basit isteklerde bulunan, bunlar karşılanınca dünyanın en mutlu çocuğu olan bir portre çiziyor amma velakin Kerim alabildiğine çığırtkan.  Sabah kalkıyor, kahvaltısı, kakası, ilacı vs. derken bir kez daha uyumak istiyor. İstiyor istemesine de kolay uyumuyor, uyusa da hemencecik uyanıyor ve kahvaltı saatine illa ki uykusunu alamamış bir bebek olarak dahil oluyor. Ve malum olduğu üzere ortaya son derece çirkin bir tablo çıkıyor. 

Şöyle ki: Deli Anne, zar zor yıkadığı yüzü ve fırçaladığı dişi ile  bu sabahki tek lüks hakkını icra etmiştir. Bundan sonrası Kerim’in çığlıkları arasında bahtına ne çıkarsa şeklinde giyinmek ve Selim’i de derleyip toparlayıp bir an önce odayı terketmektir. Zira Kerim ancak kapıdan çıkınca susmaktadır. Hele ki asansörde iyice keyiflenmektedir. Yol boyunca merakla etrafı inceleyen Kerim zorluk çıkarmaz. Kahvaltı salonuna girilir. Deli Anne saçından başından bi’haberdir. Çatır çatır çatlayan cildine bir damla krem bile sürememiştir günlerdir. Yüzü gerim gerim gerilmektedir. Salona girince vaziyetinden çekinir. Nitekim üstüne geçirdiği aba misali kostümü ile olduğundan da çirkin gözükmektedir. Zira şu anda Roberto Cavalli’den  Haute-Coture giyinse neylesin, içinde karayolları silindiri misali bir beden ile etrafı mı eylesin? 
Salon tatil günlerinde dolu ancak geri kalan günlerde şükürler olsun ki sakindir. Gene de ortalık bir sürü takım elbiseli, iyi giyimli kadın ve erkekten oluşmaktadır.  Deli Anne bir  yanında sekerek ilerleyen Selim, bir yanında da koca pusetinde haşmetmah Kerim ile masaya yerleşir. Gezmenin rehavetine kapılmış olan Kerim,  hareket sona erince ciyaklamalarının ilk işaret fişeğini çakar. Hah, der Deli Anne, sabahın sevimsiz seremonisine hoşgeldiniz! 
Deli Anne, Kerim’i bir parça susturacak ıvır zıvırı eline tutuşturuverir. Selim’i de kardeşini oyalaması için tembihler. Açık büfeye doğru iki adım atmışken daha Kerim elindekini fırlatır sıkıntıyla ve başlar mızıldanmaya. Bu mızıldanma ilk uyarıdır elbette. Deli Anne, çarçabuk Selim’in kahvaltısını yetiştirir.  Kerim mızıldanmalarını uzun sirenimsi seslere dönüştürmüştür. Deli Anne anlar ki çok vakti kalmamıştır. Kerim’e ümitsizce 2.ıvır zıvırı verir. Kerim suratını buruşturarak cevap verir bu eyleme. Deli Anne hızlı adımlarla açık büfeye tekrar yönelir. Ordan burdan alakalı alakasız topladığı bir takım yiyeceklerle masaya gider gelir bir kaç turda. Kerim elbette ikinci ıvır zıvırı da atmıştır çoktan. Bu arada Selim’in onun için kıvranmaları ve oyalama şarkıları faidesiz ve kifayetsiz kalmıştır, üstüne üstlük ziyana dönüşmüştür. Nitekim Kerim’de sesler yükseldikçe Selim de tonunu yükselmiştir. Deli Anne çığlıkları bir an önce bastırmak için eline gelen ne varsa, çay mı, kahve mi, süt mü, meyve suyu mu bilemediği bir içecekle kan ter içinde sofraya oturur. Etrafına bakmaya çekinir, acımayla bakan gözlerle karşılaşmak korkusuyla.
Selim bir süre keyfe keder kahvaltı eder bu fırsatta. Kuruyemiş, yanında bala batırdığı ekmekle milim tıkınmalar yaşanır. Deli Anne de bir yandan Kerim’i oyalamaya çalışır, bir yandan da lezzetten yoksun, sırf doymak uğruna atıştırır önündekileri. Ey erenler! Bu anne nasıl zayıflasındı peki? Neyi kendine göre seçebildi ki? Üstelik bu farkındasızlık ve gerginlik daha çok yedirmez mi? Asıl bu değil miydi gani eden şişko bünyeyi?
Derken boyuna su içen Selim -.karnım ağrıyor, biraz yatabilir miyim?-diyerek kıvranmaya başlar. Deli Anne, bilemez ki nedendir? Ya kahvaltıdan kaçmak için kuruyorsa diye düşünürken bir kurt da ya gerçekse diye yüreğini ve beynini kemirmektedir. Kimi zaman yüreğine denk düşen Deli Anne, gayet müşfik yemeğe ara vermesine razı oluyorken, kimi zaman içindeki diktatöre yenik düşüp alabildiğine sert bir üslupla karşılık verir ona.  Bu sırada Kerim her türlü oyalanma aracını reddetmektedir. Ancak ara sıra kendisini sevmeye gelenlere, yanaklarından süzülen, göz pınarlarına doluşan yaşlara rağmen derhal gülümsemekte, sanki az önceki cazgır o değilmiş gibi  kendisini sevdirmekte ve Deli Anneyi daha da deli etmektedir. Nitekim Deli Anneye göre, Kerim her türlü zulmü annesine yapmaktadır. 
Etraftan kaybolan insanlarla Kerim eski çığırtkanlığına devam etmektedir. İşte en çirkin portre burada ortaya çıkmaktadır. Bu sırada Selim de son bir direktifle kahvaltıyı tamamlamaya zorlanmaktadır. Deli Anne bir yandan Kerim’i pusetinde sallarken, bir yandan Selim’in ağzına tıkıştırıvermektedir. Üstelik bu kabus çabuk gitsin diye de büyük lokmalar şeklindedir verdikleri. Kendi de neden, ne kadar yediğini bilmeden, sofra adabını da koyvererek, arada boş kalan eliyle yemeye gayret etmektedir. Şükürler olsun ki; Selim’in devamlı konuşması kendisine yiyecek kadar süreyi vermektedir. 
Deli Anne ortaya çıkan bu tablodan ve kendi portresinden iğrenmektedir. Nitekim aklına gelir; be hey kadın, olmuşsun dana, daha ne uğraşırsın kendini doyurmaya, demezler mi etraftan sana? Ve Selim’in  tabağını bitirmesiyle, kan ter içinde, saç baş olduğundan da dağınık, -nene gerek 2 çocukla buralarda- der gibi bakan iş adamlarına ve iş kadınlarına,  bakamadan etrafına, çıkar salondan koşarcasına.
*Sevdiğim filmlerdendir Breakfast at Tiffany’s, hele  ki bu karesi ve Moon River parçası.

Advertisements

Seviyorum Sizi Çılgınca!

Seviyorum sizi; Mecnun’un Leyla’sı misali; ilk görüşte ve çılgınca. Başkasına göre çirkin ama bence en güzeliydiniz gördüklerimin. Sizden öncekileri silip süpüren, hatta unutturan tüm bildiklerimi. 

Seviyorum sizi; bambaşka bir hale soktunuz beni. Bir dönüşümdü sizinle geçirdiğim, belli belirsiz, sessiz ve derin. Aylarca sonra farkettiğim. Kimi zaman yerindiğim ama çoklukla böbürlendiğim.
Seviyorum sizi, aşkla! cansınız, canansınız bana. Müptelanız oldum adeta.

Seviyorum sizi, birinizin sürmeli zeytin, birinizin menekşe gözlerini seviyorum çokça.

Seviyorum sizi; birinizin bebekliğini şu an yaşadığım doyasıya, birinizin artık çocuklaşan hallerini. Oysa daha dün gibi aklımdayken doyumsuz bebekliği.

Seviyorum sizi; misk-i amber kokunuzu, ama bilhassa uykudan sonra artan yoğunluğunuzu. Söyler misiniz, günlerce yıkanmadan nasıl hala mis gibi kokar teniniz ayrıca?
Seviyorum sizi; şeffaf teninize eşlik eden melek saflığınızı, yeni şeylere olan açlığınızı, bir kağıt parçasıyla bile dakikalarca oyalanmanızı, basit isteklerle gelen coşkun mutluluklarınızı.
Seviyorum sizi; daimi hoşgörünüzü, sonsuz affınızı ve hiç eksilmeyen aşkınızı. Söyler misiniz nedir bunun sırrı?
Seviyorum sizi; cennet kokulumsunuz ve nurusunuz gözümün hatta.
Seviyorum sizi; biliyorum çok laf ediyorum hakkınızda, ama biliniz ki budalalığımdan dökülür dudaklarımdan hepsi, yoksa hiçbir şeye değişmem bir bakışınızı dahi asla!
Seviyorum sizi; karşılıksız cümle aşklara inat, sevdiğim sevildiğim tek aşksınız hayatta.

Seviyorum sizi, hem en büyük armağansınız bana, hem de en büyük imtihan bu hayatta. Üstelik emanetsiniz de ama sınıfta kaldım ben boyuna annelik oyununda.

Seviyorum sizi; biliyorum bilge olduğumu sanıyor ve şaşıyorsunuz hatalarıma oysa bilmezsiniz ki acziyet içinde olduğum ve yanıldığımdır çok konuda. Boğulsam da hatalar arasında çoklukla,  yarım yamalak da olsa vurmaya uğraştım kıyıya, geldim yanınıza. Affola!

Seviyorum sizi, bazen çokca acıyorum da. Kalakalmışsınız bir delinin yanında. Oh olsun size, kim dedi ki gayb aleminde beni anne diye seçin kendi aranızda? İlk bakışta iyi birine benzettiniz bana kalırsa. Sonra da mecbur kaldınız benimle yaşamaya.

Seviyorum sizi, aşkla! cansınız, canansınız bana. Şu an canıma okusanız da! ahahha.. Bakın gene delirdi Deli Ana!

http://muzicons.com/musicon_v_srv_new.swf

2.Çocuk Ütopyası

Selim’de çok zorlandım ben. İlk çocuk acemiliği, etrafımda deneyimli birilerinin olmayışı, Selim’in yapısal zorluğu birleşince ortaya dramatik durumlar çıkıyordu sık sık. Doğduğu ilk geceden itibaren başlayan, kolikle devam eden korkunç ağlamalar, süt yetmezliği ile 4.aydan itibaren başlayan yememezlik hali, sese, kokuya, ağrıya aşırı duyarlılığı, tarifsiz diş sıkıntıları ve buna eşlik eden inanılmaz bir uyku direnci, ki gece 2 den itibaren uyanır, sabaha dek uyumaz, uyutmazdı, uyusun da ne olursa olsun diyerek ayakta sallamayla gelişen kendi kendine uyuyama hali ve devamlı sallanma isteği, her an terlemesi ve buna bağlı olarak sık hastalanması vs. ile zor günler, gecelerdi. Etrafımdakilerin deyişiyle 10 çocuk bakmış kadar oluyordum Selim’le. Geçti çok şükür.

O yüzden Selim’in bebekliği ile geçen bir yıl hem hayatımın en uzun süren yılıdır, hem de o harala gürele içinde geçen, kayıp bir yıldır benim için.  Bütün enerjimi Selim’in işlerine adadığımdan onu doyunca sevmeye fırsat bulamadığım ve bunun için epeyce hayıflandığım bir yıldır. Oysa başkalarının çocukları için bile deli olurdum ben, etrafta bir bebek bulsam saatlerimi onla geçirirdim hiç düşünmeden. Kendi özçocuğuma kendimi veremiyordum bir tek. Çocuklarla ilişkimi görenler her daim “Senin çocukların çok şanslı olacak!” derlerdi. Dedikleri gibi olsaydı keşke! Şimdi farkediyorum ki Selim’le ilişkimiz büyük oranda ciddiyet, az miktarda keyfiyet ve samimiyet üstüne kuruluydu. Oysa başka çocuklarla tam tersi geçerliydi. Bu yüzden de eğlenceli idi, eğlenceli idim ben de. Ve gene o yüzden Selim’de eğlenceli  biri olmaktan ziyade anne sorumluluğunun alabildiğine hakim olduğu sıkıcı biriydim. Acıklı bir durum!

Bazen Selim’in başka birinin çocuğu olduğunu düşündürtürdüm kendime zorla. Hiç bir işle uğraşmadan onun yanına sokulur, gevşemeye çalışır ve başka bir gözle bakmaya çalışırdım ona. Gözlerinin içiyle gülen, sevimli, ilgili, tadından yenmeyen, yanında olmaya  can atacağım bir bebek olurdu Selim böyle bakınca. Ama gel gör ki, ilacı, kakası, çişi, uykusu, maması vs. derken şöyle bir sakinleşip de onunla yeterince hasbihal edemiyor, sevişemiyordum doyasıya.

İşte bu dönemlerde kulağıma çokca çalınan, “İlkler hep zordur, ikinci bebekler çok daha sakin ve kolaydır.” söylemlerini saklı tuttum içimde. İkinci bir bebeğimiz olursa şayet, bunun çok daha kolay olacağına, öyle kolik, uykusuzluk, aşırı duyarlılık, yememezlik, süt yetmezliği yaşamayacağıma çok derinden inandım. Üstelik bu bebekle daha sakin, daha tecrübeli olacağımdan tadına da varacaktım bebek büyütmenin. Ve ötesini berisini çok da düşünmeden ikinci bebeği beklerken buldum kendimi. Yani oldukça ütopik bir girişimdi benim için. Selim gibi bir çocuğu büyüten bir annenin başka bir çocuk düşünmesi tek başına ütopya değil midir zaten? Üstelik  benim koşullarımda; yardımsız ve desteksiz. Hangi mantıklı anne bundan sonra 2. çocuğa cesaret edebilirdi?

Yapısal olarak böyleyimdir ben. Bir işe başlarken detaylı planlar, ince hesaplar yapmam, paldır küldür işin içinde bulurum kendimi.Tezcanlılığım hayatın her aşamasında aynı şekilde işler. Evliliğim de böyle oldu, ilk çocuğu istemem de, Moskova’ya yerleşmemiz, ordan Petersburg’a geçişimiz ve ordan gene İstanbul’a gelişimiz de, şimdi kaçmak için fırsat arayışımda. Mesela hiçbir tatilime planlayarak gitmemişimdir, hepsi anlık olmuştur.  Bazen iyi gelir böylesi, kararsızlıkta kalmam ama hayati durumlarda başıma iş açtığı da olur bu halin.

Dolayısı ile ikinci bebeği beklerken pek rahattım. Ta ki doğuma bir ay kala doktorumuzun endişeli konuşmalarını dinleyinceye dek. Bu konuşmanın bir faydası oldu Selim’i acilen okula yazdırdık, büyük oranda dikkati dağıldı, evde bana nefes alacak alan kaldı, kendi eğlendi ama onun dışında benim endişe kavramıyla tanışmama neden oldu bu konuşma. Öteki türlü paldır küldür işin içine girecektim. Benim umudum, ilkin dualardaydı, ikincisi de Selim’in aklı başında bir çocuk olduğuna dair duyduğum inançtaydı. Bir de ;

“Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” ve
“Dostum sen düşünceden ibaretsin. Gül düşünür gülistan olursun, diken düşünür dikenlik olursun.”

felsefesini yürekten hissetmemdi. Korkunç anlar yaşamadım çok şükür. Arada dellenmek zaten olağan benim için. Ha bir eksik, ha bir fazla.