Tag Archives: Oyun Ablası

Olağanüstü Bir Gün!

Dün akşam sıkıntıyla uyudum. Libya’daki olaylar, Pepela’dan bir kaç gün önce -burada olaylar başlıyor- diyen bir mail alıp bir daha haber alamamak, günler sonra gelen sarsıcı mail ve çılgın bir trafik peşisıra, mail bombardımanları, yorumlar, ardından Pepela’dan gelen telefon,  ilk konuşmamızın bu şartlar altında gerçekleşmesi, yanısıra konuşmanın çok sıcak geçmesi, onu canımdan can gibi hissetmem, derinden üzülmem bir tuhaf yaptı beni. Sarhoş gibi idim. Ne, ne dediğimi biliyordum, ne de, ne yaptığımı. Kendime, evime, çocuklarıma uzak mı uzak idim. Gece o uzaklıkla ve o dumanlı başla uyumaya gittim. Uyudum, uyandım. Sabahı ettim. 

Görüşüm netleşmemişken daha bilgisayarı açtım. Bir haber var mı bakındım. Zor bir gece olacak demişlerdi Libya için. Endişeli idim. Çıkabilmişler miydi? Diğer gelişmeler neydi? Sabah rutinimi sersem sepelek tamamladım. Kerim’e 2 kaşık mama, 2 mail yoklama, 2 kaşık mama, yorum yoklama şeklinde bitti. Selim’i hepten kendi haline bıraktım. Olmazsa olmaz sabah kahvemi içmeyi  bile unuttum. İşlere koyulmaya hiç mecalim yoktu lakin görüşmeye gelecek bir oyun ablası vardı. Bilgisayarı devamlı yoklayarak, televizyon devamlı açık, işe başladım.

Selim’in odasını toparladım. Salonun yastıklarını bir kenara yığdım, koltuğu süpüreyim diye, elime süpürgeyi aldım ki zil çaldı. Saat 12’ye geliyordu. Kim o dedim, M. Hanım’a gelmiştim, dedi. Allah Allah dedim ve otomata bastım. Bende saç baş karışık, üst baş dağınık. Düzeltmeye uğraştım. Az sonra merdivenleri çıktı genç bir kız. M. Hanım dedi. Evet, dedim.  Ben oyun ablalığı için geldim dedi. Eyvah dedim, ev karmakarışık! Erken geldiniz dedim, saat 1’de gelecektiniz!?’:( ) O ise gayet rahat – Yol hali- dedi ve içeri girdi. Be hey kızım, sen yol hali deyip bunca erken geldin ya benim ev hali nice olacaktı diyecektim ki, onun rahat tavrı ile donakaldım. İçeri girdi. Kusura bakmayın, sizi şimdi beklemiyordum, ev dağınık dedim. Olsun dedi. Peki, olsun dedim. Koyverdim. Ben ki bir çocuk gelse evi dertop ederim, kabullendim bu keşmekeşi. Nitekim karşımdaki öyle buyurmuştu. Nerden geldiniz dedim, Rumelihisarı dedi. Ben bir kez daha şaşakaldım. Rumelihisarı nere, Selimiye nerde dedim.  Ama içimden dedim. Alenen diyemedim, çünkü ben bu kızdan çekindim. Uzak değil mi, diyebildim. Değil, dedi.  Peki, dedim. Tüm cesaretimi topladım ve -özgeçmişinizi aldım; çok yerde çalışmışsınız. Ama neden hep kısa süreli çalışmışsınız; 1 ay kadar çoğunlukla?- diye sordum. Son iki okulun müdürü de problemliydi dedi. Gene peki, dedim uzatmadım. Selim’le vakit geçirmeleri için yan odaya aldım. Selim insana aç, hemen oyuna koyuldu. Lakin abla, kendi aleminde idi. Çocuk sesine aşinalığından kulağı sese tepkisizdi, yalama olmuştu besbelli. Selim gene yeri, göğü, uzayı, evreni anlatırken o hiç dinlemiyor, sorulara cevap dahi vermiyordu. Bir yandan şirkete kızdım. Hani ön eleme yapıyordunuz, hiç mi farkına varmadınız mesleki uyumsuzluğun. Bazen onlarca okul da bitirsen olmuyorsa olmuyordu  ve belli ki bu işi sevmeyerek yapıyordu. Bu da hemen dikkati çekiyordu. 

Bir kaç garip diyalogdan sonra abla gitti. Selim açım, dedi. Mutfağa gittim. Ama yemek hazırlamaya gittiğimi unutup tezgahı temizledim. Selim gene geldi. Anne, hani benim yemeğim dedi. Ömrü hayatında ilk kez yemek için böylesine baskı yaptı Selim. Dünden kalan yemeği koydum ikisine de. Kerim’e yedirirken, Selim -bana da sen yedir- dedi. Uzatmaya takatim yok, -Peki- dedim. Ahtapot anne devreye girdi. Bir o, bir bu deyip kaşıkları sağlı sollu uzattım. Selim yemek istemedi. Sesimin tonunu hiç bozmadım, lakin kaşığı mancınık yapıp suratına yapıştırmakla tehdit ettim. Çekindi, tamam dedi. Ara sıra yedi, ara sıra söylendi. Israr etmedim daha fazla ve bu çile bitti.
İkindide Selim isyan etti. ‘Annelerin görevi vardır. Biri çocuklarına yemek hazırlamak, biri de onlarla oynamak’ dedi. Oyun kelimesi normalde de tüylerimi diken diken etmekteyken bugün kulağıma hepten çekilmez geldi. Evet, haklısın ama ben bugün de oynayamayacağım seninle, dedim.  İşlere koyuldum. İkisi eteğime takıldı. Önce çocukların gönlünü hoş etmek adına biraz oynadım onlarla, süpürge ve kovalamacayla, sonra daraldım sıkışıklıktan ve tutamayıp kendimi bağırdım. Selim kaçıştı, ardından yerde bir böcek misali gezinen Kerim de peşine takıldı. Bir kez daha anladım ki  zoraki oyun, bende -kaş yapayım derken göz çıkarmaya- dönüşüyordu. Çocukları kendi haline bıraktım. Aralıklarla haberleri yokladım. Yerleri silerken Selim ile Kerim oynaşıyordu. Lakin Selim’in ayarı devamlı kaçıyordu. Dozaj için her an uyarıda bulunmak gerekiyordu. Ve ne olduysa oldu Selim elindeki davulu Kerim’e sertçe fırlattı ve Kerim canhıraş biçimde ağlamaya başladı. Giderek nefesi kesilir gibi oldu. Yüzü kızardı. Selim elleriyle yüzünü kapamış, -Hiii!- çekiyordu. Başına gelcekten korkuyordu. Lakin bu kez onun korkusunu gideremedim zira Kerim’in ağzından kanlar akıyordu. Davulu ben de Selim’e fırlattım. Selim korkunun da tesiriyle çılgınca ağlamaya başladı. Kerim’i kucağıma aldım. Selim’e de ağzını gösterdim. Kan görünce bembeyaz oldu, hepten korktu. Kerim’i emzirince sakinleşti. Kanaması durdu. -Kerim’e çok üzüldüm- diyerek bir ağlama krizine daha girdi Selim. Olay bir dingin bir fırtınalı bitti. 
İşlerim bitti. Gene haberleri, mailleri, yorumları yokladım. Ve şuna rastladım. Parçaları birleştirdiğimde Pepela‘yı buldum. Ve emin olamasam da yazmadan duramadım. Yazdım. Gece de üçüncü ağızdan Türkiye’de olduklarına dair haberi aldım. Mutlu uyudum!

Krep Kokusu

Üniversite hayatım yurtta ve  sefil öğrenci evlerinde geçti. Hatta bir kaç yıl sonrası da. Bu sebeple sıcak ev özlemi hep vardı içimde. Sokakta yürürken, açık pencerelerden çatal-bıçak seslerine eşlik eden konuşmalara takılır  ve tatlı kurgulara başlardım. Evin annesi sofrayı kurmuş, içinde kızgınlık, kavga olmayan, aile bireylerinin birbirine tatlılıkla seslendiği, -sofra hazır abla- nevinden cümlelerin kurulduğu, evin babasının hoşnutluk içinde ve kızlarıyla şakalaşarak sofraya oturduğunu düşünürdüm her defasında. Açık bir pencere ve tabağa değen çatal sesi, beni derhal gerçekliğimden alır ve bu kurgusal dünyanın içine çekerdi. İçinden çıkmak istemediğim bu dünyadan ayıldığımda ise sefilliğim yüzüme vurur ve sokak köpeği gibi hissederdim. 

Bir de okula ve işe giderken kurduğum sabah kurgularım vardı gene bu yönde. Otobüste oturmuşsam keyfime diyecek olmazdı. Başımı kaldırır ve sabahın erken saatinde perdesi aralanmış, penceresi açık evleri arardım. Bulmuşsam, gösteri başlardı zihnimde. Evin annesi erkenden kalkmış odanın penceresini açmıştır. Mutfaktaki radyodan çıkan nağmeler, ocakta demlenen bergamot çayının ve kızartılan ekmeğin kokusuyla birlikte tüm eve doluşmuştur. Aile bireyleri henüz yataklarındadır. Neden bilmem aile bireyleri derken hep kızlardır kurguladığım. Kızlar burunlarına dek uzanan, pek aşina oldukları  kızarmış ekmek, çay kokusu  ve kulaklarına çalınan ezgiyle kalkış saatinin geldiğini anlamaktadır. Birazdan yataktan keyifle kalkacak ve yanıbaşlarında yatmakta olan kardeşe gülümseyerek -günaydın- diyecek ve güne başlayacaklardır. Ev elbette kaloriferli ve sıcaktır, buz gibi ve nemli öğrenci evlerinin aksine. Ve anne kızlarını her gün yeniden görür gibi şefkatle okşayarak karşılamıştır. Neden bilmem babalara çok rol düşmezdi benim kurgularımda. Belki babamdan çok çekindiğimdendi. Kızlar annelerinin adeta yüreğinden akarmışcasına bardaklarına dökülen çayla kahvaltılarını bitirmiş, selametle  ve duayla uğurlanmışlardır okula gitmek üzere. Tek dertleri ders geçmektir, bizim gibi sokak köpeklerinin aksine. Mutlu ve huzurlulardır.
İşte bugün öyle bir gün oldu bizim evde. Dağılması için çok çaba ve çok dua gerekti ama şükürler olsun ki o kasvet dağıldı bugün. Sesler arada bir yükselse de, ortalama içerisinde kaldı genellikle. Önce evi derledim, topladım. Temizliği yaptım. Kerim’e ve yemeyen Selim’e rağmen. Ve dahi gerçek anlamda tüm gece uyanık olmama rağmen. Dün İkea’dan aldığım kendileri küçük ama beni değişikliğe sevk ettiği için büyük fark yaratan eşyaları yerleştirdim. Belki de iki-üç parça çer-çöp idi beni hayata döndüren, kim bilir? Ardından  radyoyu açtım. Ara sıra kapatmak zorunda kaldım ağlamalarla karışınca ama vazgeçmedim, aralıklarla açtım. Derken Kerim sihirli değnekle uyutulmuşcasına bir uyudu, saatler boyu uyanmadı, belki de 9 aylık ömrünce ilk defa. Ardından oyun ablası geldi ilk defa. Selim de oyuna daldı. Darmaduman olmuş mutfağı temizledim, sese uyanmadı Kerim, şevklendim, çamaşırları da astım. Tüm kapasitesiyle kendisiyle ilgilenen birini bulunca şımaran Selim’in kudurmuşluğu ile uğraştım ara sıra. Aldırmadım!
İşler bitti. Laptopun başına oturup yorumlara cevap yazdım. Ov! Açalya’nın dediği gibi herbirine cevap yazmak sahiden delilikti ve belki de bu işe çekidüzen vermeliydi. Derken Kerim uyandı, Abla gitti. Ve Selim’in öğlenden beri istediği şeyi; -krep-i yapmak için mutfağa koyuldum. Kerim’i koridora alıp önüne tabak, kapak ve buzdolabı poşetleri koydum şişirip de. Uykusunu aldığı için keyifliydi. Selim de sohbete koyuldu bizimle. Mutfaktaki radyomu açtım bu kez. Krepleri tavaya attıkça eve mis gibi bir koku yayıldı. Bir de pişmiş krep üstüne Rus usulü tereyağı sürünce, o kokuyla birlikte bir sıcaklık yayıldı eve. Kerim’in -de-de-de lerine Selim’in cıvıltıları eşlik ediyordu.  Selim’e krem peynirli krep ve reçel hazırlayıp tepsiye koydum. Çizgi film de açtım. Keyfetsin istedim. Ardından Kerim’e mama hazırlamaya koyuldum. Selim bir koca krebi keyifle yedi bitirdi. Nadiren bu denli iştahlı ve sessizdi. İttirip kaktıracağım bin türlü sebze yemeğine bedeldi böylesi.  Hele ki bu türden zamanlar için, benim de, onun da ruhunun selameti için. Nitekim ruhu şenlenmişti. Zorla yedireceğim yemek cevahir dahi olsa ruhuna bu denli gıda olmayabilirdi.
Evimiz sıcaktı. Radyodan çıkan sevimli nağmeler ile ocaktan çıkan krep kokusu tüm evi sardı. Çocuklar huzurlu ve mutluydu. Ben fiziken yorgundum ama zihnen ve ruhen doygundum.
Üstelik yarın özgürlük günüm. Yarın aç kollarını İstanbul, geliyorum. (İnşallah) Benim yokluğum sana komadı biliyorum, lakin senin yokluğun bana çok koydu. Özledim seni!

BilimSelim – Oyun Ablası & Tanışma

Yükümü yükledim, gemimi teslim ettim sahibine. Geminin sahibi durur mu hiç, hemen cevap verdi arzuhalime. İlkin  zihnimi berraklaştırdı, çocukları da durdurdu melekleriyle, böylece kudurmadılar da duruldular aksine. -Oyun Ablası- yazdım Google Search’e ilk önce. Ara dedim ve ilk sonucu çarçabuk inceleyip, aldım telefonu elime. Doğrusu uyuşuk Deli Anne pek cabbar kesildi birdenbire. Hızlı bir kaç görüşmeden sonra adaylar bir bir gelmeye başladı bize. Böylece başladı şenlik evimizde.
Selim ile Abla1 Selim’in odasındalar. Bir yandan oyunla meşguller, bir yandan sohbetteler:
Abla1: Müzik dinlemeyi seviyor musun? 
Selim: Evet ama özellikle sert müzik. Mesela Kaplanın Gözü (Eye of the Tiger- bahsi geçen şarkı. Sert müzik kelamını da kendi algısıyla  buldu, o kalıbı bildiğinden değil. Ve ciddi bir biçimde Rock seviyor. Radyo frekanslarında dolaşırken genellikle Radyo Eksen’de durduruyor bizi ve hayır yıllar var ki Rock dinlemiyoruz) 
Ve devam ediyor konuşmasına Selim: 
-Ben büyüyünce elektro gitar çalacağım. Hem çalıp, hem de pedala basacağım. Bir de grubum olacak. Grubun lideri de ben olacağım.(Selim bir şey söyleyince bazen öylesine söylediğini sanıp  savsaklıyoruz ama zamanla ne kadar yanıldığımızı anlıyoruz her defasında. En son dedi ki bana: ben birşeyi söyleyince boşuna söylemem! Elektro gitar konusu da buna örnek. Bir kere söyledi ve hep söyledi.  Liderliğe gelince: grup ve hayvan sürüsü bileşiminden elde etmiş sanırım)
Yeni fotoğraf makinası alınca eskisini Selim’e hibe ettik. Sinemacı Yetiştirme Projeme destek olması maksadıyla. Abla2 geldiğinde çekim aşamasındaydı Selim. Konuya direkt daldı bu sebeple:
-Benim en sevdiğim şey fotoğrafçılık. Sizi çekebilir miyim? (Yeni tanıştığı yetişkinlere kendiliğinden -siz- demesi çok hoşuma gidiyor. Ama asıl hoşuma giden fotoğraf çekmek için izin isteme nezaketini göstermesi, bu inceliği kendiliğinden farketmesi idi.)
Abla2 ile Selim oyun oynamaya geçiyorlar ve bir yandan sohbet devam ediyor haliyle;
Abla2: Selim, sen okula gidiyor musun?
Selim: Benim bir okulum vardı ama taşındılar, sanırım Türkiye dışına. Japonya’ya ya da Amerikanya’ya. (N’olacak bu çocuğun Japonya ve Amerika(n)ya sevdası? Hadi Amerika’yı anladım, dinozorları ve filmleri sorunca kaynak olarak oraya gösterdik, belki de ondan bu sevda ama Japonya konusunda hiçbir fikrim yok)
Laf olsun diye konuşmalara paye vermez Selim. Hele ki çocuklarla diyalog kurmayı onlarla inatlaşmaya ve cahiliye döneminden kalma iletişim taktiklerini kullanmaya kalkanlara tahammülü hiç yoktur. Baskıdan da annesi gibi hiç hazzetmez. Ne yazık ki Abla3 tam da aksi yönde idi Selim’le. Selim oyun isterken o ısrarla soru yağmuruna tutuyor ve bir türlü sorusundan vazgeçmiyor, takılmış plak gibi aynı şeyde diretiyordu.
Abla3: Sen saymayı biliyor musun?
Selim: Biliyorum.
Abla3: Kaça kadar sayabiliyorsun?
Selim: Bine kadar.
Abla3: Bine kadar mı, say bakalım!
İşine gelmeyen sorularda başka konular atar ya ortaya gene öyle yaptı:
Selim: Dinozorlarla oynayalım mı, sen garnotorusu al ben…
Abla3:Saysana Selim, kaça kadar sayıyorsun?
Selim: Ben triceratopsu alıyorum. Burda da velosiraptorlar ve parasaurulopuslar va…
Abla3: Saysana Selim, hadiii… Bu cümle değişik versiyonlarla defalarca kullanılınca abla tarafından, ben müdahale etmemek için kendmi zor turarken Selim kesti hikayeyi ve
-Offf! Sayma konusunu kapatalım artık! Sen hep saymaktan bahsediyorsun! (Bu diyalog ne yazık ki sırayla gitmedi, konuşmalar içiçe idi, birinin söylediği diğerinin üstüne bindi devamlı)
Belgesel aşığı Selim’e yılbaşı hediyesi olarak Life (Hayat) Belgeseli‘ni aldı İlter. O günün sabahında da izledi gene bir kaç bölüm, ardından Abla4 geldi ve odasına geçtiler Selim’in. Bir parça sessizlik oldu nasılsa ve atıldı Selim:
– Biz de bir belgesel var, doğum günü hediyem. Life yani Hayat Belgeseli. Orda gümüş sırtlı maymunlar var, et yiyorlar. Ben daha önce maymunların et yediğini bilmiyordum. (Büyük insan gibi konu açma teşebbüslerinden biri Selim’in. Belgesel çocuğu BilimSelim olunca havadan sudan konuşmak için konunuz da hayvanlar oluyor gene. İlginç olan yetişkinler gibi bu tanışmalar sırasında hafiften bir gerginlik hissedip, konu açmaya çabalaması idi. Ve daha ilginç olan konuyu açanın abladan ziyade Selim’in olmasıydı)
Abla4: Renklerin ingilizcesini biliyor musun Selim?
Selim: Eveet.
Abla4: Bana öğretebilir misin?
Selim: A, evet tabi. (Hiç düşünmeden evet dedi. Gel sana bir şey öğreteyim denmesine, asla olumlu cevap vermez ama -sen bana öğret- cümlesine hayır demediğini bu vesileyle öğrendim)
Selim’in şu 2 katlı ikea yatağından var. Hani tenteli olan. Alt katına da -Kuncik- ismini vermişler teyzesi ile. Oraya girip kitap okutmayı pek sever. Abla5 geldiğinde de oyun isteklerini tamamen reddedip Kuncik’e girelim diye tutturdu. Abla5 de ilk kez geldiği evde sereserpe yatmak istemedi haliyle, reddediyor ve -oyun oynayalım, yorulunca gideriz- oraya diyor. Selim sıkıştırıp duruyor, gidelim diye ısrar ediyor. Defalarca sordu ve ertelenince isteği her defasında, atıldı:
-Sen de ne enerjikmişsin yahu! (Mesele kitap okunması mıydı yoksa 5 yaş libidosu mu şüphelendim doğrusu bunca ısrara karşın)
Duyuları ve algıları çok açıktır Selim’in. Güzel koku delisidir mesela. Yanısıra her türlü kokuyu alır. Yüzünde minik bir çizik olsa ve bir milim kanasa kokusundan anlar. Yüze krem sürünce gidip gelip koklar, parfümleri sever, gül kokusunu pek sever ve haliyle Peygamber Efendimizi, parfümlerimi çok kurcalar, sonunda bir şişe gözümden sakındığım Christian Dior Addict’i boşaltır ve bir hafta kokunun yoğunluğundan bayıltır, AVM’lerde oyuncakçıdan ziyade sabuncularda vakit geçirir, el kadar çocuğa boy boy sabunlarla döneriz eve. Dolayısıyla güzel kokan insanları sever. Çoğunlukla da kadınları. Abla5 de güzel kokuyordu. İyice yaklaşmış olduğunu tahmin ediyorum bu sırada:
Selim: A, tenin çok güzel kokuyormuş!
Abla6 ile odasındalar gene. Evde boy boy çizdiği resimlerden birini hediye ediyor ona ve ekliyor;
– Ben seni, Zuzu ablayı, ve ilk ablayı sevdim. Sevdiğim için de kendi yaptığım bu sanat eserini(!) vermek istiyorum sana.
Abla6’ya kalp çizmek istiyor. Abla6 ondan önce davranıyor. Ardından hem çiziyor hem de anlatıyor;
– Ben öyle kalp yapmıyorum. Ben şöyle yapıyorum. (3 parçada tamamlıyor çünkü) Türkler böyle yapar! (Sanırsın çocuğa -sen Türksün, Türkler böyle yapar, hay Hitler!- diyen bir aileyiz)
En son karar aşamasında sordum Selim’e. Hangi abla gelsin istersin diye. Üçünden de vazgeçmedi. Üçü birden gelsin dedi. Birini seçtik haydi hayırlısı!

Annelik Kibri

Kibir, en sevdiğim günahtır.*

Selim’in okul işi yılan hikayesine döndü. Önce uygun okulu tespit etmek, ardından okulun olduğu lokasyonda ev aramak, yerleşmek, kim bilir o sırada satılığa çıkarttığımız evin satılması ile bir kez daha taşınmak zorunda kalmak ve daha yazmaya bile üşendiğim türlü belirsizlikler, bezdiren karasızlıklar ile kilitlenmiş durumdaydım bir süredir. Sadece sağlıksız bir biçimde günün rutin akışını takip ediyor, yaşamak için elzem olanla yetiniyorum. Sevimsiz bir donmuşluk ve salıvermişlik hakim beynime ve dahi bedenime. Sanki tüm bu olaylar, mutlak surette benim belirlediğim sırada ilerlemesi gereken ve birbirinden asla ve kat’a ayrılmaz, güçlü bir zincirin parçalarıymış gibi davranıyorum. Ne bu sıkı zincire yeni bir halka ekleyebilmem, ne halkaların yerlerini değiştirmem  ve ne de bu zincirden vazgeçmem mümkün görünüyor. Varsa yoksa bu kısır zincir!

Basit gibi görünen bu sinir bozucu durumun üzerine bir de Emziren Anne Embesilliği eklenince, kaskatı kesilmiş halde, oturduğum yerde oturuyor, bulanık ve donmuş zihnimin beni bu keşmekeşten çıkarmasını bekliyorum. Derken önce Sevdiğim bir Anne‘nin tatlı sözleri ilk uyanışa vesile oluyor; ‘Sen yükünü yükle, gemini teslim et sahibine’ dedi. Ardından bir başka Sevdiğim Anne hayata geçirilebilir akılcı bir fikir veriyor, -ilkin  ‘Oyun Ablası’ bul- diyor Selim’e. Birden zincirin halkaları gevşiyor, kurumuş beynim gevşiyor, bedenimdeki kaslar gevşiyor ve nihayetinde ruhum gevşiyor. İçinde olduğum puslu hava, bulanık görüş açılıyor, aydınlanıyorum. İçinden çıkılmaz ve yerinden oynatılmaz, asla ve kat’a  ayrılmaz sandığım zincirin halkaları gözümdeki birincil değerlerini yitiriyor vesselam.

Biz Modern Anneler (!) hem kitaplar deviriyor (!), her uzmanı önemsiyoruz, zırva olsun olmasın her tür bilgiyi ayran budalası gibi ağız bir karış açık  dinliyoruz yani bir nevi devamlı eksik gedik görüyoruz kendimizi, hem de küstah ve itici bir bilgiçlik, bir kibir içersinde oluyoruz. Yukardaki tabloya bakınca uzaktan,  kendimden ne kadar çok şey beklediğimi, kendimi ne de çok şey sandığımı görüp tiksiniyorum bu  aşağılık tavrımdan.  4 kişilik ailemin hayatını devam ettirebilmesi için gerek ve yeter şartın benim sevimsiz ve aslında kilitlenmiş zincirim olduğunu zannediyorum. Zayıflığımı, acizliğimi, küçüklüğümü unutup büyükleniyorum. Ailem hakkında herşeyin en iyisini bildiğimi sanıyorum, hem de bu zavallı halimle. Hem donmuş, uyuşmuş beden-ruh-zihin üçlemesi ile hem de iki çocukla delirmenin eşiğine gelmiş, belki de çoktan delirmiş halimle. Oysa -sen yükünü yükle ve gemini bırak sahibine- hepi topu bu yapmam gereken.

Annelik kutsal derler ya pek iyi, pek ala ama bazen geliyor maskaralık boyutuna. Ne sanmıyoruz ki kendimizi; çocuğun ne, nasıl, ne zaman, ne kadar yemesi gerektiğini, ne zaman uyuması, ne zaman kalkması gerektiğini, ne zaman işemesi, ne zaman kaka yapması gerektiğini, ne zaman oynaması, ne zaman durması gerektiğini, ne zaman okula başlaması, ne zaman çalışması gerektiğini,  ne zaman sevmesi, sevilmesi gerektiğini, hatta ne kadar sevmesi gerektiğini en iyi biz biliyoruz. 5N1K biziz! Yani ne, nerede, ne zaman, nasıl, kim sorularının cevabını verecek tek biziz. Haşa! Esasında pespaye olan ama çok matah sandığımız annelik bilgimiz; koca bir –hiç-ten ibaret. Bir kere -Biz çocuklarımızın sahibi değiliz. Sadece emanetçileriyiz.- İkincisi kendimizden bile haberdar değiliz ki. Kibrimiz ve küstahlığımız ve belki okuduğumuz iki üç adet kitap, ordan burdan edindiğimiz bir iki faaliyet, dinlediğimiz bir iki söz ile kendimizi -hamdım,yandım, piştim- kıvamında sanma gafletindeyiz. Kendimizden bihaber iken nasıl oluyor da tüm aile adına en doğru kararı verme yetkinliğinde ve gücünde sanabiliyoruz kendimizi?  Çoğunlukla öyle şaşırıveriyoruz ki, babayı da hizaya sokmaya çabalıyoruz. Hem kendine, hem çocuğuna nasıl davranması gerektiği hususunda talimatlar veriyoruz, kimi zaman ölümüne savaşıyoruz. E ne de olsa biz herşeyi biliyoruz. Gaflet ve dalalet oysa içinde olduğumuz.

Yukardaki örnekte olduğu gibi hayatın esası yerine koyduğum sıralama ve bilmişlik zırvam, bir söz ve bir öneri ile oldu alabora. Oysa Kerim doğmadan doktorumuz bize şunu önermişti; kardeşi gelmeden önce Selim’i ya anaokula yazdırın yahut oyun ablası ayarlayın. Kaskatı kesilmiş zihnim çözümsüzlük çemberinde dolanırken,  herşeyi bildiğini, herşeyin çözümünü kendinde  bulacağını sanarken varolanları bile kulak arkası etmişim. Şimdi oyun ablası işi halloldu.. Gerisi çorap söküğü gibi gelir ümidim… yeter ki -ben herşeye yeterim, herşeyi bir ben bilirim- diyen Annelik Kibrine kaptırmayayım kendimi.

Hem varsın okul da seneye kalsın a canım! Ucunda ölüm yok ya! Hem bir sene daha oğlumla sıksıkı olurum, başbaşa! Kim bilir seneye o geminin asıl sahibi ne limanlar çıkarır karşımıza. Ben küçük zihnimle dünyayı kurtaran kadın pozlarından kurtarayım kendimi en evvela.

Bu vesileyle, Halil Cibran’ın bloglar sayesinde tanıştığım şu şiirini keyifle yazayım istedim;


Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.
*Şeytan’ın Avukatı filminde Şeytan’ın sözü.