Tag Archives: BilimSelim

Kaşıkçı Elmasım*

Umumun düşkünü olduğu bende tiksintiye yakın bir etki doğurur.  Kendi adıma! Trend olan ne varsa aksi yöne  kayarım ışık hızıyla. Anarşist ruhum kabarır böylesi durumlarda. Bir türlü gerçekten içime sindiremem üstüme iliştirilenleri. Açıktan açığa yahut gizliden gizliye dayatılanlara kabulümdür diyemem. Olsa olsa kaçmama vesile olur sebep olan ne varsa.

Özel günlere hissiyatım da bu şekildedir. Bizim evde doğum günleri kutlanmazdı, kim ne zaman doğmuş bilinmezdi. Doğum günlerinin diğer günlerden ayrı tutulduğuna dair tek aşinalığım televizyonda şahit olduklarımdı. İstanbul’a geldiğimde ise canlı şahidiydim doğum günlerinin ne denli ciddiyetle ele alındığının. Aldırmadım. Başkasının doğum gününü içtenlikle kutladım lakin sıra bana gelince, tek başına  kutlama kelimesi bile  bir kaç beden büyük durdu bende. Kendimi alışmaya zorlamadım. Olmadı. Hepten bıraktım. Dolayısı ile ne benim doğum günüm kutlansın beklerim, ne de ben kimsenin doğum gününü bilirim. Çok nadirdir tarihleri aklımda tuttuğum. Lise yıllarında Takdir belgesinden başka şey almayan bu müstesna insanın, kopya çektiği tek ders olmuştur Tarih nitekim.

Kimi insan vardır ilişkisinde her aşamayı hardisk gibi kaydeder. Hayranıyımdır böylesi bir hafızanın. İlk tanışma,  isteme, söz kesme, nişan, kına, düğün, balayı diye giden her farklı sıfatta bir seremoni yapılır. Bir de bunlar doğum günleri ve sevgililer günü ile katmerlenir, neredeyse yılın her sıradan günü kutsal olur. Bense çok uzağında bu durumun;  en yakınlarımın doğum günlerini bile unuturum. Ve dahi kendi doğum günümü, evlilik yıldönümümü. Gelgelelim gene de analık tarafım der ki; Be hey kadın! kocanınkini unuttun aldırmadın, kendinkini unuttun aldırmadın, bari çocuğununkini unutmayıp, kutlasaydın!

Selim’i bir eksik bir fazla hatırladım hatırlamasına da kutlamaya gelince çok zorlandım. Öncesinde planlar kursam da, belirli birgün ve -illa ki kutlanmalı- duygusunun getirdiği baskı ile yıprandım. Baskı ki beni vahşi bir hayvana dönüştürür, tanınmaz olurum. O gün Eti Puf’ un üstüne koyduğum bir kibrit çöpü ile kutladım doğum gününü, tıpkı çocukluğumdaki gibi. Hediyesini verdim; İlter’in İngiltere’den getirdiği ve bir kısmını sakladığım dinozorları. Özel bir şey almaya bile uğraşmadım. Asıl kutlama gününe sakladım gerisini. Lakin günler ilerledikçe birşeyler yapma isteği zoraki bir eyleme dönüştü. Sonunda sadece istediği şekilde yaptırılan pasta, bir iki dost, bir kaç balondan oluşan zayıf bir kutlama ile bertaraf ettim doğum gününü. Bir yanım; -O, senin Kaşıkçı Elmasın, daha değerli kutlamalı yanısıra blogda ona düzinelerce güzelleme yazmalıydın!- derken diğer yanım ise, -Aman canım sen de, daha iyi olmaz mı çok da önemsemese!- deyip kapıştılar birbirleriyle. Ben de iki tarafın gönlünü aldım, almaya uğraştım. İşte ortaya çıkan sonuç;

————————————————————————————————————————

1-Zar zor iki dirhem bir çekirdek giyindi, zar zor poz verdi. Üstelik gülümseme alabildiğine yapmacık. Yaş ilerledikçe ne zor duruyorlar objektif karşısında. Küçükken bol bol çekmek lazım.
2-Grand tuvalet halden geriye kalan şıklık (!). Atlet üstüne yelek. Kendine has bir tarzı var oğlumun:)  Şahididir bu poz, pasta gelene dek ne denli dağıttığı bir erkek çocuğunun.
3-Artık fotoğraflarken normal duruşu yakalamak çok zor. Hep bir anormallik, hep bir şımarma hali mevcut.
4-Timsah, köpekbalığı ve dinozor hastası olunca seyreyleyin pastayı. Tamam timsah korkunçtu lakin görüntü sanat eseri idi. Seyri benim için bile doyumsuzdu. Çocukları kendi haline bıraktık. Biri bacağından yemeye başladı, biri plakalarından çekiştire çekiştire. Timsah deşinince kesmeye koyulduk.
5-Oğlumun koca harflerle ifade ettiği -DOSTUM!- dediği kuzeni. 
6-Küçük kardeş bile ağabeysi için kravat taktı. Önde Selim, arkada Kerim. 
7-Selim’in iki gün çişi ve kakası yemyeşil renkte idi. Başta İlter’le ben epey endişelendik, ben Demir ilacına yordum ama birden uyandım. Yediği yeşil şeker hamurundan imiş sanırım. 

*Kaşıkçı Elmasım: Selim’e takmaya doyamadığım hitapların sonuncusu.

BilimSelim – Terbiye

Bizim evde roller değişti bir süredir. Bir iki aydır gözle görünür ve şaşırtacak derecede değişti hem de. Utançla itiraf etmekteyim ki, bir süredir terbiye edilmekteyim bir küçük velet tarafından. Nasıl mı? Dinleyin.
Bazen olur olmaz yere kızıyorum Selim’e. Olmadık yerde sesim çirkin bir biçimde yükseliyor. Ve çoğu zaman kabul edilebilir bulmadığım bu durum, şuursuz zamanlarımda kabul edilebilir hem de olağanca sürdürülebilir oluyor, ne yazık ki! Ta ki irkileyim, silkeleneyim ve saçmalamayı keseyim.
Gene böyle arka arkaya kızdığım bir gün. Olumsuzluğumun farkında olmadığım. Alabildiğine şuursuzum. Ben silkinmeyince ipleri alıyor eline can havliyle Selim. 

-Bak anne bana çok kızıyorsun! Hani ben senin ilk gözağrındım. Hani Kaşıkçı Elması’ndım*. Senin benden kurtulmak istediğini düşünüyorum. Bu yüzden çöle gideceğim. Şimdi hazırlanacağım, bu evi terkedeceğim ve bir daha gelmeyeceğim!
-Ben hiç senden kurtulmak ister miyim? Sen benim canımsın. Canım, kaşıkçı elmasım, gülüm, bülbülüm.. Hem n’apcaksın çölde?
-Gideceğim ve orada susuzluktan öleceğim!
-Gitme, hem insan her kızdığında evini terketmez ki. Sen gidersen ban n’aparım? Özür dilerim haklısın, fazlaca kızıyorum sana. Çoğunlukla da haksızım.
-Tamam, son bir şans daha veriyorum sana. 
Derken bir süre sonra gene şuurumu kaybediyorum. Çıkışıyor bana:
-Bak, bana söz vermiştin ama yalan söyledin. Gene kızdın. Son şansını da kaybettin. Ve bunu derken odadan çıkıyor yavaşça. Onu durdurmam gerekiyor lakin ortamın ve Selim’in ciddiyetine yakışmayan pis kahkahalar yükseliyor benden -gel- derken. Gülme, diyor Selim pür ciddiyet. Durduramıyorum kendimi, onun o hali çok ciddi biliyorum ama çok da sevimli. Kapıdan gerilmiş yüz kasları ve sinirden kızaran yüzü ile ekliyor;
-Gülme bak! Şimdi bir balyoz alıp yıkacağım evi! 
-Sinirimden gülüyorum Selim’cim, deyip durumu kotarmaya çalışıyorum ve başarıyorum.
-Tamam o zaman, iki şans daha veriyorum sana.(Bu tehdit tokmak gibi her an duruyor kafamda, en ufak bir pürüzde indirilmek üzere. Sürekli terbiye ediliyorum bu şekilde)
Geçen gün bir resim çizmiş. Dinozor resmi elbette. Kompozisyon şeklinde ve çok güzeldi. Gelip elime tutuşturdu. Ve ekledi:
-Al anne! Bu resim sende kalsın. Baktıkça bana kötü davrandığın günleri hatırlarsın ve üzülürsün böylece. Sonra da kendinden utanırsın. (Omg! Bu anne nasıl kendinden utanmasın, nasıl kendini yerden yere vurmasın?)
Bazen konuşmaktan ziyade rol model olmak, fiilen çocuğa iyilik ve güzelliği anlatmak gerekir hani. Bu konuda da terbiye edilen benim şu sıralar. Bazen bilgisayar başındayken, bazen banyoda iken, bazen mutfakta iken, çoğunlukla telefonda iken gelip sarılır bana Selim ve elimdeki işi güçleştirir bu durum. Çoğunlukla kızmamaya çalışırım. Zira kötü değil harika bir şey yapıyordur sadece zamanlamadır kötü olan. O yüzden ihtiyatlı bir şekilde söylerim bazen de aniden olunca kızıveririm. Gece yatmadan yatağında sarılma huyu edindi bir süredir. Öpüyor bol bol ama kendini öptürmüyor, zor bir durum bir anne için. Zira o kokuyu, o teması hissedip de öpmemek olur mu? Öptürmüyor ama. Bazen ıskalasam da öpmeye uğraşırım, bazen öpmeye zorlarım. Bu gece -Öpsem n’olur ki? Çok seviyorum seni ve öpmek istiyorum.- dedim usulca. Benim hırçın kız edasıyla kaba ittirmelerimin aksine -Tamam, kalbini kırmak istemiyorum, hadi bir kez öp!- dedi. Ve bana kalp kırmamak konusunda gösterdiği hassasiyet ile rol modelim oldu.  
———————————————————————————————————————
*Bir ara -Altın Çocuk- diye seviyordum onu, derken doyurmadı bu hitap şekli, Kaşıkçı Elmasım diye sevmeye başladım, ona nazire yapıyor.

BilimSelim – Mono Diyaloglar

Hastalık adı gibi, keçi gibi hatta katır gibi yapıştı gitti yakamıza. Kerim sıfırdan hastalandı dün gece. Gece yarısından sonra sürekli ağlamayla geçti saatler. Keyfim yok. Zaten uykusuzluk bile başlı başına keyifsizlik sebebi değil midir? Bu sıkıcı atmosferde, bu gölgeli günde, dumanlı başımla adam akıllı birşeyler yazmak ne mümkün! Güzel ve ferah şeyler vardı bekleyen taslaklarımda, bekleyedursunlar daha. En iyisi Selim’e kulak vermeli.
Oyun ablasıyla oyundalar. Bir yandan devamlı konuşuyor Selim. Gene alakalı alakasız, ne gelirse zihne, onu döküyor dile. 
Selim: Dişi aslanların yelesi olmaz. Erkek aslanların olur. Yavru erkeklerin de olmaz, yetişkin olunca çıkar yeleleri.
Abla: Hayır, kaplanların yelesi olmaz. Aslanların olur. 
Selim hiçbir itiraza da, kabule de yanaşmıyor. Sessizliğe bürünüyor ve konu kapanıyor.

Boyama yapıyorlar; renkleri karıştırıp yeni renkler oluşturmaktan dem vuruyor ve ekliyor:
Selim: Mavi neyle elde ediliyor? 
Abla: Sarı ile yeşilden. Deneyelim istersen… (Bu sırada ben müdahale etmemek için can çekişiyorum ve kısmen ediyorum da)
Selim: Olmadı. Mavi, kırmızı ve sarı ana renktir, diyor ve konuyu kapatıyor gene.

Selim: Orka’lar denizlerin en vahşi yaratıklarıdır. Onlara Katil balina da denir.

Abla: Ton balığı sever misin? Onların diğer adı da Orkinos’tur. Selim ilk kez duyduğu bu isimle coşar ve heyecanla atılır;
-A, ben bunu bilmiyordum. Teşekkür ederim bana bu bilgiyi öğrettiğin için. Peki bunu sana öğretmenin mi öğretti okulda?
Bu üç farklı örneğe yaklaşımından anlıyorum ki; suskunluğu özgüveninden geliyor, bilgisinden emin ve asla caymıyor sadece tartışmaya girmiyor. Bilmediği bir şeyi duyduğunda ise hakkını veriyor bilginin. Ben ise boşuna müdahale edip-etmeme stresini yaşıyorum. Yanlış bilgi edinmemesi adına. Halbuki o kendini kollamayı benim ona yapacağımdan daha iyi ve daha zarif yapıyor.

Yanısıra -Bana tüm bildiklerimi annem öğretti, annem çok bilge birisidir!- dedi oyun ablasına geçenlerde.  Egom hemen havalara girdiyse de bol dürtülü iç sesim derhal devreye girdi.  -Marifet sende değildir-!

 Caillou izliyor gene. 1 Nisan şakasının olduğu bölüm. Baba anneye şaka yapıyor ve anne -intikamımı alacağım-diyor. Derhal bana dönüyor Selim;
-Annesi şaka yapıyor değil mi anne? İntikam kötü bir şeydir. Böyle hırs gibi kötü bir şeydir. 
Anlıyorum ki Caillou onun için öyle özel, öyle kıymetli bir yerde ki, kötü bir duyguyu dahi yakıştıramıyor filme.

Geçenlerde de teyzesine kitap okuyordu. Daha doğrusu resimlerden yola çıkarak bilgi veriyordu. Her sayfaya muhakkak ya bir hikaye ya da bir soru buluyor, cevap beklemeden kendi sorusunu kendi cevaplıyordu. Bir iskelet çizimi gördü; bu iskeleti neden gülümserken çizmişler ki? diye sordu mesela, ardından ara vermeden devam etti; -Hı, anladım, bu bir çocuk kitabı olduğu için böyle çizmişler dedi ve aralıksız devam etti kitaba.  Yerçekiminden giriyor, atmosferden çıkıyordu öyle ki. Teyzesi dinledi dinledi, derken dayanamayıp  -Sen bunları nerden öğrendin?- dedi. Pek ciddileşerek cevap verdi Selim de;

-Hep nerden öğrendin, nerden öğrendin, ben kendim düşünüp buluyorum! 
 Sinemayı çok sever ya, benim de sinemacı olma konusunda dürtmelerim var ya; dün -Selim Ayı Yogi gelmiş gidelim hafta sonu- dedim. Mega Zeka için de güzel değil, diyorlar ona gitmeyelim istersen dedim. Aslında güzel değil derken ben o filme gitmek istemiyordum ve bu nedenle başkasının fikrini baz almayı öğretiyor ve rahatsız oluyordum inceden inceye. Peşini bırakmadı Selim, kim, neden beğenmemiş vs. diye. İyi ki de bırakmadı. Sonra atıldı; 
-Belki biz onlar gibi düşünmeyiz. Belki biz beğeniriz Anne. Bence ona da gidelim.
Ardından son zamanlarda sıkça kullandığı şu cümleyi ekledi;
-Hem herkesin kendi duygusu vardır!  (Kimi zaman -duygu- yerine -huyu- da gelebiliyor)

BilimSelim – Oyun Ablası & Tanışma

Yükümü yükledim, gemimi teslim ettim sahibine. Geminin sahibi durur mu hiç, hemen cevap verdi arzuhalime. İlkin  zihnimi berraklaştırdı, çocukları da durdurdu melekleriyle, böylece kudurmadılar da duruldular aksine. -Oyun Ablası- yazdım Google Search’e ilk önce. Ara dedim ve ilk sonucu çarçabuk inceleyip, aldım telefonu elime. Doğrusu uyuşuk Deli Anne pek cabbar kesildi birdenbire. Hızlı bir kaç görüşmeden sonra adaylar bir bir gelmeye başladı bize. Böylece başladı şenlik evimizde.
Selim ile Abla1 Selim’in odasındalar. Bir yandan oyunla meşguller, bir yandan sohbetteler:
Abla1: Müzik dinlemeyi seviyor musun? 
Selim: Evet ama özellikle sert müzik. Mesela Kaplanın Gözü (Eye of the Tiger- bahsi geçen şarkı. Sert müzik kelamını da kendi algısıyla  buldu, o kalıbı bildiğinden değil. Ve ciddi bir biçimde Rock seviyor. Radyo frekanslarında dolaşırken genellikle Radyo Eksen’de durduruyor bizi ve hayır yıllar var ki Rock dinlemiyoruz) 
Ve devam ediyor konuşmasına Selim: 
-Ben büyüyünce elektro gitar çalacağım. Hem çalıp, hem de pedala basacağım. Bir de grubum olacak. Grubun lideri de ben olacağım.(Selim bir şey söyleyince bazen öylesine söylediğini sanıp  savsaklıyoruz ama zamanla ne kadar yanıldığımızı anlıyoruz her defasında. En son dedi ki bana: ben birşeyi söyleyince boşuna söylemem! Elektro gitar konusu da buna örnek. Bir kere söyledi ve hep söyledi.  Liderliğe gelince: grup ve hayvan sürüsü bileşiminden elde etmiş sanırım)
Yeni fotoğraf makinası alınca eskisini Selim’e hibe ettik. Sinemacı Yetiştirme Projeme destek olması maksadıyla. Abla2 geldiğinde çekim aşamasındaydı Selim. Konuya direkt daldı bu sebeple:
-Benim en sevdiğim şey fotoğrafçılık. Sizi çekebilir miyim? (Yeni tanıştığı yetişkinlere kendiliğinden -siz- demesi çok hoşuma gidiyor. Ama asıl hoşuma giden fotoğraf çekmek için izin isteme nezaketini göstermesi, bu inceliği kendiliğinden farketmesi idi.)
Abla2 ile Selim oyun oynamaya geçiyorlar ve bir yandan sohbet devam ediyor haliyle;
Abla2: Selim, sen okula gidiyor musun?
Selim: Benim bir okulum vardı ama taşındılar, sanırım Türkiye dışına. Japonya’ya ya da Amerikanya’ya. (N’olacak bu çocuğun Japonya ve Amerika(n)ya sevdası? Hadi Amerika’yı anladım, dinozorları ve filmleri sorunca kaynak olarak oraya gösterdik, belki de ondan bu sevda ama Japonya konusunda hiçbir fikrim yok)
Laf olsun diye konuşmalara paye vermez Selim. Hele ki çocuklarla diyalog kurmayı onlarla inatlaşmaya ve cahiliye döneminden kalma iletişim taktiklerini kullanmaya kalkanlara tahammülü hiç yoktur. Baskıdan da annesi gibi hiç hazzetmez. Ne yazık ki Abla3 tam da aksi yönde idi Selim’le. Selim oyun isterken o ısrarla soru yağmuruna tutuyor ve bir türlü sorusundan vazgeçmiyor, takılmış plak gibi aynı şeyde diretiyordu.
Abla3: Sen saymayı biliyor musun?
Selim: Biliyorum.
Abla3: Kaça kadar sayabiliyorsun?
Selim: Bine kadar.
Abla3: Bine kadar mı, say bakalım!
İşine gelmeyen sorularda başka konular atar ya ortaya gene öyle yaptı:
Selim: Dinozorlarla oynayalım mı, sen garnotorusu al ben…
Abla3:Saysana Selim, kaça kadar sayıyorsun?
Selim: Ben triceratopsu alıyorum. Burda da velosiraptorlar ve parasaurulopuslar va…
Abla3: Saysana Selim, hadiii… Bu cümle değişik versiyonlarla defalarca kullanılınca abla tarafından, ben müdahale etmemek için kendmi zor turarken Selim kesti hikayeyi ve
-Offf! Sayma konusunu kapatalım artık! Sen hep saymaktan bahsediyorsun! (Bu diyalog ne yazık ki sırayla gitmedi, konuşmalar içiçe idi, birinin söylediği diğerinin üstüne bindi devamlı)
Belgesel aşığı Selim’e yılbaşı hediyesi olarak Life (Hayat) Belgeseli‘ni aldı İlter. O günün sabahında da izledi gene bir kaç bölüm, ardından Abla4 geldi ve odasına geçtiler Selim’in. Bir parça sessizlik oldu nasılsa ve atıldı Selim:
– Biz de bir belgesel var, doğum günü hediyem. Life yani Hayat Belgeseli. Orda gümüş sırtlı maymunlar var, et yiyorlar. Ben daha önce maymunların et yediğini bilmiyordum. (Büyük insan gibi konu açma teşebbüslerinden biri Selim’in. Belgesel çocuğu BilimSelim olunca havadan sudan konuşmak için konunuz da hayvanlar oluyor gene. İlginç olan yetişkinler gibi bu tanışmalar sırasında hafiften bir gerginlik hissedip, konu açmaya çabalaması idi. Ve daha ilginç olan konuyu açanın abladan ziyade Selim’in olmasıydı)
Abla4: Renklerin ingilizcesini biliyor musun Selim?
Selim: Eveet.
Abla4: Bana öğretebilir misin?
Selim: A, evet tabi. (Hiç düşünmeden evet dedi. Gel sana bir şey öğreteyim denmesine, asla olumlu cevap vermez ama -sen bana öğret- cümlesine hayır demediğini bu vesileyle öğrendim)
Selim’in şu 2 katlı ikea yatağından var. Hani tenteli olan. Alt katına da -Kuncik- ismini vermişler teyzesi ile. Oraya girip kitap okutmayı pek sever. Abla5 geldiğinde de oyun isteklerini tamamen reddedip Kuncik’e girelim diye tutturdu. Abla5 de ilk kez geldiği evde sereserpe yatmak istemedi haliyle, reddediyor ve -oyun oynayalım, yorulunca gideriz- oraya diyor. Selim sıkıştırıp duruyor, gidelim diye ısrar ediyor. Defalarca sordu ve ertelenince isteği her defasında, atıldı:
-Sen de ne enerjikmişsin yahu! (Mesele kitap okunması mıydı yoksa 5 yaş libidosu mu şüphelendim doğrusu bunca ısrara karşın)
Duyuları ve algıları çok açıktır Selim’in. Güzel koku delisidir mesela. Yanısıra her türlü kokuyu alır. Yüzünde minik bir çizik olsa ve bir milim kanasa kokusundan anlar. Yüze krem sürünce gidip gelip koklar, parfümleri sever, gül kokusunu pek sever ve haliyle Peygamber Efendimizi, parfümlerimi çok kurcalar, sonunda bir şişe gözümden sakındığım Christian Dior Addict’i boşaltır ve bir hafta kokunun yoğunluğundan bayıltır, AVM’lerde oyuncakçıdan ziyade sabuncularda vakit geçirir, el kadar çocuğa boy boy sabunlarla döneriz eve. Dolayısıyla güzel kokan insanları sever. Çoğunlukla da kadınları. Abla5 de güzel kokuyordu. İyice yaklaşmış olduğunu tahmin ediyorum bu sırada:
Selim: A, tenin çok güzel kokuyormuş!
Abla6 ile odasındalar gene. Evde boy boy çizdiği resimlerden birini hediye ediyor ona ve ekliyor;
– Ben seni, Zuzu ablayı, ve ilk ablayı sevdim. Sevdiğim için de kendi yaptığım bu sanat eserini(!) vermek istiyorum sana.
Abla6’ya kalp çizmek istiyor. Abla6 ondan önce davranıyor. Ardından hem çiziyor hem de anlatıyor;
– Ben öyle kalp yapmıyorum. Ben şöyle yapıyorum. (3 parçada tamamlıyor çünkü) Türkler böyle yapar! (Sanırsın çocuğa -sen Türksün, Türkler böyle yapar, hay Hitler!- diyen bir aileyiz)
En son karar aşamasında sordum Selim’e. Hangi abla gelsin istersin diye. Üçünden de vazgeçmedi. Üçü birden gelsin dedi. Birini seçtik haydi hayırlısı!

BilimSelim – Felsefe

Selim’e yakınlarımızın taktığı çeşitli lakaplar var; profesör, filozof hatta Descartes gibi. Bense annesi olmam hasebiyle mesafeli yaklaşıyorum bu türden söylemlere, bir annenin objektif olmayacağı kanaatiyle. Amma velakin ne Selim’e, ne de kendime belli etmesem de içten içe yüksek tutuyorum beklentilerimi sanki.
Selim’in ilk müze gezisi Puşkin’e idi, ikincisi de Dostoyevski’ye. İki yaşında idi buralara gittiğinde. Dili dönmeden Puşi-kin’in evine gittik diyordu. Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşleri yazdığı evin camına tüneyip arabalarını yarıştırıyordu. Onun çocuklarına ait oyuncakları istiyordu. 3. müze gezisi ise Mevlana Müzesi’ne idi. Benim yüksek beklentilerim bu sebeptendir işte. İçine bir şekilde işlemiş olduğunu ümit ediyorum; bu ilahi, esinli ve yaratıcı havanın. İstiyorum ki onun filozofluğu kendine giden yolda olsun. Yoksa dahi olsun, uzaya çıksın, yeni galaksiler bulsun, ışınlansın değil derdim. 

Felsefik anlamda içimi kıpır kıpır eden alametler vermiyor değil Selim. Örneğin;
                                
Gömlek giymiş ve saçlarını taramışken babası sordu;
-Sen yakışıklı mısın, yoksa akıllı mı? Hiç istifini bozmadan ve her zamanki gibi hiç düşünmeden atıldı;
-Akıllı! Çünkü sonsuza dek yakışıklı olmuyorum. (Ah be canım oğlum, şu marazi güzellik takıntısının ne denli fani olduğunu ve aslolanın kalp güzelliği, akıl ve aklını kullanma güzelliği olduğunu bir de biz  yetişkinler idrak edebilsek!)
                                  {Selim, Canım Bilimsel Selim}
Bir gece uyumadan masal okuyorum gene. Masal bitince yüzünde bir gülümsemeyle;
-Hah! mutlu sonla bitti. Zaten masallar hep mutlu sonla bitmeli! (Bir masal niye kötü sonla biter ki zaten)
                                  {Selim, Canım Bilimsel Selim}
Kuruyemiş yerken anne bak, deyip ağzını açarak -çakkada çukkada,  hatırt kuturt!- sesler eşliğinde yemesini gösterdi bana. Ben de bilmiş anneliğimin tesiriyle yemek yerken ağzı kapatmanın gerektiğine dair nutuklar atmaya hazırlanırken;
-Ben yemişlerle ritim tutuyorum anne, dedi. Ahkam kesmiş olmaktan utanırken ben devam etti;
-Zaten herşeyin bir ritmi vardır değil mi anne? (Ah be oğlum, bilir misin ki annen bu dediğini 30’unda duyumsayabildi ancak!)*
                                    {Selim, Canım Bilimsel Selim}
Akşam oldu mu sıkıntı basıyor Selim’i. Hele ki uyku vakitlerinde. Dönüp duruyor boyuna.. Üstelik bir yerden sonra çıkışıyoruz da niye hala uyumadın diye. Yine böyle bir gecede epeyce kıvrandıktan sonra derin bir of- çekti ve devam etti.
-Off of! Hayat kömür! yani kapkara! (Kömür görmüşlüğü var sanki, olsa olsa bir hikayede rastlamıştır hepsi bu. Ayrıca bir çocuğu, istemediği şeye zorlanmanın ne denli karanlık  hissettirdiğini anlamak bakımından önemliydi benim için)*
                                    {Selim, Canım Bilimsel Selim}
Bu sıralar bir korku peydahlandı üzerine. Tek başına hiçbir odada durmuyor, odasına adım atmıyor. Bir gün oyuncaklarını toplaması için odasına yolladım onu. Normalde bu denli direnmez ama sanırım korkunun tesiriyle epeyce direndi ve söylenmeye başladı;
-Off, çocuk olmak ne zor! 
-Neden?
-Çünkü her işimi bana yaptırıyorsunuz.
-İyi de onlar senin dağınıklığın ve toplamak da senin işin.
-Ama anne, ben de bir çocuğum, çabuk yoruluyorum ve sıkılıyorum. Sizin bana yardım etmeniz lazım, ben daha küçüğüm! (Korktuğunu da itiraf etmiyor üstelik! Ara sıra -anne seni çok seviyorum- diyerek verdiğim yanıtla rahatlıyor)
                                     {Selim, Canım Bilimsel Selim}  
Şu sıralar kızdığım zamanlarda geri çekilmek yerine yeni bir taktikle çıkıyor karşıma:
-Kızma anne, kızma! Derin nefes al, bir daha, bir daha.. kızgınlığın geçene kadar derin nefes al! Böyle yaparsan sinirlerin yatışır, tabii çocukların da. (Anne deli,çocuk akıllı olunca ortaya çıkan vahim manzara)
                                      {Selim, Canım Bilimsel Selim}
Kerim’e kızınca;
-Daha kaç kez söyleceyeğim anne! Kardeşime kızmamalısın! O daha bir bebek! (Bazen bunu kendine de hatırlatmalı)
                                      {Selim, Canım Bilimsel Selim}
Kriterleri vardır hep, hala çözemediğim. Bir oyuncak asla tatmin etmez onu; keşke rengi turkuaz olsaydı, yanlarındaki çizgiler beyaz değil de kırmızı olsaydı, kolları yana doğru değil de dik olsaydı vs. gibi. Sonra da inşallah bunun kırmızından da buluruz, der mesela. Gerçeği yüzüne vurarak iyi bir iş çıkarttığımızı sanan biz ebeveynler derhal müdahale ederek:
-Ama istediğinden olmayabilir her zaman! diyerek ukalalık yaparken atılır derhal;
-İnşallah dersek Allah bize buldurur! diyerek son sözü söyler gene.
                                      {Selim, Canım Bilimsel Selim}
Dün yeni bir halı aldık. Türk motifi desenli. Görünce pek sevindi. Ve gak guk demeden derhal namaz kılmaya başladı üzerinde. Sonra da ekledi:
-Hani sen bana çok iyi kalpli bir insanı anlatmıştın ya. Hani Mevlana. Müzesine gitmiştik. İşte bu halı ordaki namaz kılma halısındanmış şakacıktan. Ben de o yüzden namaz kıldım. Ben de ne iyi kalpliyim diii-mi anne? (Nitekim Mevlana müzesinde kulaklıkla tanıtım yapılıyordu ve tüm gezi boyunca kulağında kulaklık dinledi, anlattı bize)
                                      {Selim, Canım Bilimsel Selim}
Pozitif Düşünce gücüne de inancı tam. Bir şeyini kaybettiğinde, yahut birisi gitmek zorunda kaldığında, istediği bir şey olmayınca derhal umut verir kendine. Ya -bir dahaki sefere olur- der ve yola devam eder yahut;
-İyi düşünelim, iyi olsun dii-mi anne? diyerek konuyu kapatır ve irdelemez bir daha. (İçinde sindirmiştir zannımca, benimki gibi askıda kalmamıştır düşünceleri, yerli yerinde oturuyorlar besbelli)

                                      {Selim, Canım Bilimsel Selim}
Tembel Kasaba diye bir film var Disney’de. Başta kahraman Sportaküs’ü olmak üzere tüm diziyi ve karakterlerini sever. Filmin şarkısında geçen -tek amacımızdır eğlence-yi duyan İlter, baba olmanın sorumluluğu ile atıldı bir gün;
-Tek amacımız eğlence değildir, oğlum, dedi ve devam etmek üzereyken; leb demeden leblebiyi anladı ve atıldı Selim;
-Biliyorum baba, abartıyorlar. Zaten bunlar sadece çizgi film kahramanı, gerçek değiller!

                                      {Selim, Canım Bilimsel Selim}

Oyun oynayacak adam arıyor ve haliyle gözüne kestirebileceği bir tek ben varım. Ümitsizce de olsa soruyor:
-Anne hamur oynayalım mı?
-Selim’ciğim yapacak çok işim var. Ortalık süpürülecek, çamaşırlar, bulaşıklar ve her ikinizin yemeği…  
-Of! Zor işin! Hiç anne olmak istemem. Olsaydım da yapmazdım bunları. (Gel de yap şimdi)

b

BilimSelim – Kusursuz

Selim’e isim bulmakta zorlanmadım hiç. BilimSelim sayfasında da dile getirdiğim gibi; Oğuz Atay’ın -Tutunamayanlar- kitabının baş karakteri Selim Işık’tan esinlendim en çok. İnce sesli harflere olan delice sadakatim var bir de. Bir diğeri; eskimeyecek bir ismi olsun istiyordum oğlumun,  bir dönemi değil de bir bütün zamanı anlatsın istiyordum. İlk söylenişte -hı, ha, ne- tepkilerine  geçit vermeyecek yalınlıkta olmalıydı bir de. Zira kendi ismimden çok çekmiştim. Benim adım öyle bir evrim geçirdi ki, şu an kimlikte ne yazıyor tam olarak emin değilim. Son olarak II. Selim’in yaptırmış olduğu ve semtimize ismini veren Selimiye Camii’ni çok sevmemdi bir başka sebep. Kısacası  türlü manalar yüklüydü bu isme benim için. Ancak ne hikmetse kelimenin manası bu anlam yüklü manalar içinde yerini almamıştı. Çok sonradan öğrendim ki  Selim’in kelime anlamı -Kusursuz- imiş. Bilsem gene de koyar mıydım, emin değilim.

Her ne kadar ben şuursuz bir anne olarak ismin kelime anlamından bihaber olsam da BilimSelim bundan çok önceden haberdardı sanki. Hep dediğim gibi gayb aleminden gönderiler alıyor sanki. Nitekim ismindeki kusursuzluk kulağına fısıldanmış gibi içine işlemiş.
Hiçbir işi yarım yamalak yapamaz Selim. Ayakkabı cırtcırtlarını bize yaptırmaz. Biz düzensiz yapıyormuşuz. Kendisi gayet ağırdan ve milimetrik hesaplarla yapıştırır bantlarını. Oyun parkına gitmişiz mesela. Görevli ablalar ayakkabılarını giydirme jestinde bulunuyorlar. Ancak o da ne? Beğenmiyor Selim, yapıştırılan cırt cırtları yeniden söküyor, arkasındaki sıraya aldırmadan; -kusursuz olmalıydı- diyerek aheste aheste yeniden yapıştırıyor. Tişörtünün kollarını kıvırttırmaz, eğri durur diye. Dışarıya çıkarken krizlerimizin çoğu bu sebebe dayanır. Nitekim alelacele giydiremezsiniz. Montunun fermuarı, cırt cırtları kusursuz bağlanmalıdır, dağınık olmamalıdır. Bir oyuncağını yerinden oynatsanız isyan eder, yanlışlıkla bir yere koyanı hemen ikaz eder, ola ki sonradan farketmişse söylenir de söylenir. 
Konuşmasına da yansır kusursuzluk isteği nitekim. Kelimeleri çok düzgün kullanır. Gayri ihtiyari yanlış telaffuz ettiği bir kelime olduğunu farketse doğrusunu öğrenmek için üstün bir çaba sarfeder. Çok ciddi bir ifadeyle yanıma gelip -Anne ben fevkalaladeyi yanlış mı söylüyorum- diye sorar. Yeni kelimelere çok düşkündür. Teyzesi eğlenmek için yanında osmanlıca-farsça kelime kullanır bir de bakarız hemen sindirmiş de cümle içinde kullanıyor. Mümkündür, sözümona, sözgelimi, Caillou’dan öğrendiği alacağımdır gibi kelimelerine bu kadar özen gösterir de bilmez ki hala : sandalyeye salyande, tuvalete tulavet, bir dahaki sefere yerine de birdahakisekefere der. Çocuk kusursuzluğu da buraya kadar işler.
İngilizceye çok meraklıdır ya hani, 2 yaş civarında renkleri öğrenmeye merak sardı.  İlter de white (beyaz)  kelimesinin telaffuzunda detaya girme gafletinde bulundu ki  söylemez olaydı. Günlerce  evde takılmış plak gibi sesler hakimdi: vayt, ovayt, ovvayt. Ona vayt- desen de olur dediğimde kesinlikle kabul etmedi. Ama babam vayt-olmadığını söyledi diyerek kıvrandı ve kıvrandırttı bizi. İlter’e çok kızdım sonra, çocuğu kompleks sahibi ettin, söyleyemiyor ve deliye dönüyor diye.
Kendinden küçüklerle oynamaya yanaşmaz yalnızlıktan çıldırmamışsa. Sebebi; tam olarak konuşamıyorlarmış ve anlaşamıyormuş.
Moskova’da olduğumuz dönem kimseyle kaynaşmaya yanaşmadı. Onca sosyal olmasına rağmen katılmadı aralarına. Konuşmaya da bunca meraklı olmasına rağmen. Anlaşılamamak deli ediyor onu nitekim. -Yoksa yok!- deyip tümden geri çekiyor kendisini. Yıllarca tek kelime Rusça konuşmadı. Ben de oğlum hiç  yabancı dil öğrenemeyecek diye ah-u vah etmekte idim. Buraya temelli döndüğümüzde kendine şeker veren bir dedeye -spassiba- (teşekkürler) diyerek şaşırttı bizi. Ve döndükten sonra niyeyse diline doladı -paka (hoşçakal)- kelimesini. 
Bir şey çizdirir mesela, kusursuz olsun anne, der ve gerçekçi. Olmadıysa şayet dudak büker, sonra şükürler olsun ki toparlar kendini ve pozitif düşünmek adına -Tamam, bir başka sefere kusursuz çizersin!- diye teselli eder. Kendi bir şey çizer veya yapar mesela, kusursuz olmadı diye aynı şekilde düşer yüzü. Ve kafasına vurarak -Ben çok beceriksiz bir çocuğum, hiçbir şey yapamıyorum- diyerek veryansın eder. Olmayan da belki milimden küçük bir sapmadır ama illa ki farkeder.
İnsan kendi çocuğu olmasına rağmen yaradılışını çok sonra çözüyormuş benim gördüğüm. Yani kızılderililer isim koymak için çocuğunun karakteristiğinin oluşmasını beklermiş ya hani, çoğu zaman hak vermiyor değilim.Gerçi bizimki her koşulda Selim olurdu.

Geçen gün en nihayetinde bombayı patlattı: Bana -Kusursuz Selim- deyin dedi. Sümme haşa! Yani kişi bu kadar olur ismi ile müsemma!

Bana böyle gel Hayat’ı yazdıran evin terasından; Selimiye Camii ve Kışlası

BilimSelim – İlyas Gelirse…

Yeliz Türkiye’ye gelecekmiş. Karşılıklı heyecana kapıldık. İki delinin karşılaşması sözkonusu olabilir nitekim. Deli dediğime aldanmayın, aklı selim Titiz Yelizimdir o benim. Ben de Selim’e anlattım; 

-Hani ben seninle ilgili şeyler yazıyorum ya, hani bunu internete koyuyorum ve insanlar okuyabiliyor ya, hani bu şekilde birileriyle tanışıyorum ya (Daha önce Sibel’imin Tibet’i için açıklamıştım durumu zaten) işte bu tanıdıklarım arasında Yeliz Teyze de var. Senin gibi dinozor aşığı biri.
Şaşkınlıktan açılmış gözlerle; 
-Di-no-zorrr mu? dedi bastırarak hecelere.
-Evet, hatta o teyzenin bir dinozoru varmış, gidip gelip seviyormuş onu. (Şaşkın Yeliz! hatırladıkça gülerim:)) O teyzenin bir de oğlu var; İlyas. Senin gibi güzel saçları var, parlak mı parlak.. ama o senden küçük olduğu için henüz dinozorlarla oynamıyormuş. Arabalar, trenler ilgisini çekiyormuş.
Bir yandan oyununu oynuyor, bir yandan dinlemeye devam ediyordu beni;
-Yeliz teyzeler Amerika’da yaşıyorlar ve yakında gelecekler inşallah. Biz de Yeliz teyze ile görüşmek istiyoruz eğer mümkün olursa. 
-İliyas’da olacak mı?
 -Evet, işte bunu diyecektim. Sen de görüşmek ister misin diye?
Yerinden sevinçle sıçrayarak,
 -Evv-vet! Tabi görüşmek isterim. (Nitekim dinozor sihirli kelime idi) Biraz düşündükten sonra ekledi;

-Peki İliyas Türkçe biliyor mu? (İngilizce’nin kilit lisan olduğunun epeyce farkında olan ve hatta  Japonca gibi diğer lisanları da araştırma hevesinde olan bir çocuktur  nitekim, şu yazımda da yazmıştım. Ve bu sebeple Amerika’ya ve Japonya’ya gitme sevdası da vardır. Bunu da şurda yazmıştım. )
-Yeliz teyze biliyor ama İlyas İngilizce konuşuyor olabilir, deyince kısa bir süre sessizleşti.

-Dinozorlarla oynayalım mı, ingilizce nasıl söylenir, dedi ve cevabımı beklemeden, bilgisayar oyunlarından  ve kendi  merakından öğrendiklerini birleştirdi.

-Lets piley daynazor, diyebilirim ya da lets piley krokodayl ya da lets piley şark diyebilirim değil mi Anne? diyerek pozitif düşünce gücüyle aklını birleştirerek nihai çözüme ulaştı.

BilimSelim – Sinema Aşkı

Selim’in sanata çevirmek istedim hep yüzünü. Şuursuzca değil, bilerek ve isteyerek yaptım bunu. -Çocuğunuzu zorlamayın, aman siz herşeyi önüne koyun, sonra bir kenara çekilin!- edebini ve entellektüalitesini bir kenara atıp, gayet açıktan ve aleni bir  biçimde çevirmeye uğraşıyorum ibresini bu yöne. Onun da ilgisi ve kabiliyeti beni yönlendirme konusunda daha da iştahlandırdı ve umutlandırdı da. Resim, müzik, sinema, drama, fotoğrafçılık… ne varsa aldım koydum önüne. Ve şükürler olsun ki içimden geçene verdi en büyük ilgiyi o da: Sinema!
Nerdeyse 6 aylıktan beri her tür kısa filmle, animasyonla, giderek sinema filmiyle ve belgesellerle vakit geçiren çocuk, haliyle minik bir sinema aşığına dönüştü. Yaklaşık 2 senedir sorana, sormayana anlattığı ilk şey; -Ben sinemacı olacağım, animasyon film yapacağım!- oluyor. Ben de iştahımı hepten kabartan bu hale türlü eklemeler yapıyorum hevesle. 

Birkaç sene önce Cannes Film Festivali’ni izlerken işlemeye başladım inceden inceye.  Sinema konusunda açıktan yönlendirmem böyle başladı. İlkin festivalleri anlattım; ödülleri, kırmızı halıyı vs. İlgiyle televizyonu izliyordu zaten. Tam bu sırada kurgu başladı tarafımdan:
“- Bayanlar, bayanlar, sırada en önemli ödülümüz var; en iyi yönetmen ödülü. Salondan çıt çıkmıyor, heyecan çok yüksek, öyle ki sadece kalp atışlarının sesi duyuluyor- gup gup! gup gup! gup gup! Gözlerimin ta içine merakla dikili zeytin gözleriyle bakıyor, pür dikkat kesilmiş dinliyordu.
– Ve En iyi yönetmen ödülünü açıklıyorum…. ödül… (burda ara verip kalp atışlarının sesini veriyorum tekrar; gup gup! gup gup! gup gup!) Selim Aydın’a gidiyor… Gözleri ışıldıyor, yüzüne bir gülümseme yayılıyor.. Dinlemeye devam ediyor, hiç kıpırdamadan:
Salondakiler  çılgınça alkışlıyor. Selim sahneye gelmek üzere yürümeye başlıyor, yolda herkes tebrik ediyor, seyirciler ayakta. Ve selim sahneye çıkıyor. Ödülünü alıyor, konuşmasına başlayacakken alkışlar kesiliyor, salon derin bir sessizliğe bürünüyor, çünkü herkes ne diyecek merak ediyor.. Genç, başarılı, gayretli, aklını iyi kullanan yönetmene dikkat kesiliyor herkes. Tüm televizyonlarda Selim var, anne ve babası da onu izliyor. Annesi çok duygulanıyor, babasına sarılıyor ve oğullarıyla her zamanki gibi gurur duyuyorlar. Tüm Türkiye onunla gurur duyuyor. (Burda aklıma Nuri Bilge Ceylan geliyor) Selim ödülü aldığı için teşekkür ediyor, herkese ama önce Allah’a, sonra anne ve babasına…. “
Bu türden hikayelerle içine işlesin sinema aşkı ve o hayale inanıp peşinden gitsin istiyorum.. Yürekten inanmakla başlamaz mı herşey? Hem bence yeteri kadar mühendis, doktor var ülkemizde ve belli ki daha olacak da bu gidişle. Sanatçıya ihtiyaç çok oysa,  dünyayı değiştirecek sanatçılara bilhassa. Hele ki sinema, dünyayı değiştirebilirsiniz onunla.
Soyutlamaları somut örneklerle destekliyorum bir de. Mesela zaten her türlü elektronik alete düşkün olan çocuğu foroğraf makinası, kamera vs ile heveslendiriyorum iyice. Çektiği kamera görüntülerine kısa film yapıyoruz, ya da hayvanlarını alıp kamerada canlandırma yapıyoruz, bizzat kendi elimizle belgesel çekiyoruz vs. Bir de animasyon film nasıl yapılır onu öğreneceğime dair sözüm var ama bir bakındım, öyle hemencecik olacak iş değil.. Hele şu sıralar.
Aşağıda da Selim’in fotoğrafladığı kareler mevcut. En çok dinozorlara adanmış kareler mevcut, malum dinozor dünyasında şu sıralar tamamıyla. 3 boyutlu kitapları dikey konuma getirip, kendine fon oluşturuyor çoğunlukla ve eklemeler yapıyor kafasına göre.
İki Dinozorun kapışması: Triceratops ve Velociraptor

Ejder saldırmadan

Koltuğun altına sokularak mağara girişi izlenimi verilmiş Velosiraptor
Henüz yumurtasından çıkmış Sacchania
Dinozor Dünyası

Birbirine girmiş iki dinozor. Velosiraptor ve Triceratops.

Tyrannosaurus ve Allasaourus karşı karşıya

Hz. Şems’in bahçesindeki ağaç. Gidip gelip sarıldı bu ağaca. Ardından “Siz daha dünyada yoktunuz. Ben vardım ve yetişkindim o zaman. Bu ağaç benim dostumdu o zamanlar.” diye ekledi ardından. Reenkarnasyona inansam tamam diyeceğim de bu dediği neydi anlamadım.

Hz. Şems’in bahçesinden gökyüzü

Su delisi olunca sanatı da ancak su üstüne oluyor

İnşaatçılar ve yapı ustaları ileri teknoloji ile buluştular – diyor bunu inşa ettiğinde. Sanırım NG kanalındaki yapı belgeselinden alıntı yapıyor.

Burda da kendi çizdiği resmi fotoğraflamış. Fotoğraflar gibi resimler de dinozor üstüne hep.

Ağzına hamurdan top yapıp sarkıtmış ve -Anne bak T-Rex sakızdan balon yapıyor-  diyerek yanıma geldiğinde çektik beraber.

3 boynuzlu dinozora hamurdan devasa bir boynuz eklemiş , şekildeki gibi kıvrılan. Oteldeyken varolan ışıkla bu kadar çekebildik.

BilimSelim – Pozitif Düşünce Gücü

Selim olumsuz bir durumda ruhen çarçabuk düşme huyu edindi. Son bir yılda oluşmaya başlayan ve giderek artan bir ivmeyle çoğalan, süresi de uzayan bir hal bu. En küçük bir negatiflikte dakikalarca olayın etkisinden çıkmıyor ve devamlı değişik cümlelerle aynı olayı tekrar edip duruyor. Algıları ziyadesiyle açık olduğundan, ufacık bir uyaran onda büyük bir etkiye dönüşebiliyor, ardından da duygusal yanı bu olayı büyüttükçe büyütüyor. Benimse pek hazzetmediğim bir halettir bu. Buradaki bunalımsal yazılarıma aldanmasın kimse, olumsuz düşünce, olumsuz insanlar devamlı kaçtığım ve kaçmak istediklerimdir aslında. Bence bir tür veba gibi sarmalar insanı olumsuz düşünce, olduğu yerden mutlaka kaçmak gerek. Haliyle Selim’i erken yaşta bu halden çıkarmak, çıkarmaya çalışmak en büyük çabam oldu.

Selim’e sık sık tekrarladığım şeyler oldu yaşadıklarını olumlamak konusunda. Mesela iyi düşündükçe başına daha iyi şeylerin geleceğini, şikayetlenmek yerine şükrettikçe ona verilenlerin daha da artacağını, paylaştıkça elindekilerin çoğalacağını, birine iyi bir şeyler yapınca onun başına da iyi şeyler gelebileceğini, hediyeleşmenin ilişkileri güzelleştirdiğini, birine bir şey vereceksek sevdiğimiz bir şeyi vermenin daha makbul olduğunu ve bu sebeple ondan çok daha iyisinin karşısına çıkabileceğini, üstelik çok daha iyi hissedeceğini, hafifleyeceğini (eşyaya bağlılığın azalacağını, eşyanın bize sahiplik yapmasından kurtulması için ilk fişeği yakmış olmak umuduyla)  anlatmaya uğratşım hep örneklerle. Her an bu yönde telkinlerde bulundum, dikkatini hep olumluya çekmeye çalıştım. İlk bilgiyi alırken sesi çıkmadı her zamanki gibi, ancak yaşadıkça ve teori pratikle desteklendikçe, söylediklerimden ayrılmadığını farkettim. Oysa bu söylediklerimin yarısını bile  uygulayamıyordum ben, bu da Deli bir Annenin tezatıydı boğuştuğu gene. Bende mantık ön plana çıkıp kalbimi ezmeye çalışırken, O çocuk saflığıyla hemen kabule geçti söylediklerimi. Ve şaşırtıcı derecede uyguladı bu kuralları. Mesela, oyuncaklarını paylaşmayan çocuk, verdikçe sana daha iyisi verilir, üzerine hediye etmeye başladı birilerine. Bir yerde güzel bir şeyler görünce bunu kuzenlerine hediye etmek için faaliyete geçti hemen. Hatta bunu huy edindi. Oyuncağı kaybolduğunda üzülmek ve surat asmak yerine “Neyse ya, ben güzel düşüneyim, bulurum diyeyim, Allah bana buldurur.” dedi ve her seferinde buldu. Başına iyi bir şey geldikçe, kendi başına bir köşeye çekilip şükretmeye başladı, sessizce ve yalnız. “Allah’ım teşekkür ederim, meleklerine de teşekkür ederim, bugün bana kuzenlerimi yolladığın için.” yahut “Bana oyuncağı gönderdiğin için.” yahut “Bana böyle güzel bir gün geçirttiğin için.” hatta bir keresinde, “Allah’ım çok teşekkür ederim, bana bu güzel anneyi verdiğin için” gibi cümlelerle.

Geçenlerde TRTÇocuk’ta Küçük Hezarfen adlı çizgi filmi izliyordu. Hezarfen sabah olduğunda gözlerini açar açmaz “Bakalım bugün başıma neler gelecek?” dediğinde bana geldi ve “Ne kadar kötü dedi değil mi Anne?” dedi. Ben de neden böyle düşündüğünü sordum  ve  o çocuğun o cümle yerine başka ne diyebileceğini. Hiç duraksamadan; “Çünkü böyle derse kötü şeyler gelebilir başına gerçekten. En azından bugün başıma kötü şeyler gelmez deseydi.” diyerek şaşırttı beni. Selim’in akıl yürütmesi pek iyidir. Bana çekmemiştir o konuda, babasına benzer. Kuru bilgiyi alıp direkt kabullenmez, sorar, sorgular, irdeler, illa ki örneklendirir, örnekleri gün be gün arttırarak somutlaştırır iyice ve kafasına yatarsa kabullenir. Pozitif düşünme ve dua gücünde de şükürler olsun ki hiç ezilmedim. Bazen ya olmazsa, ya kaybettiğini bulamazsa, ya sevdiği şey karşısına çıkmazsa, ya beklediği şey gerçekleşmezse diye içten içe endişelensem de Allah hep yardım etti bize sahiden de. Selim’in saf inancı hatrına eminim. Benimki hep çelişki, hep gel-git yoksa. Ben çoğunlukla inanmak istiyorum, O ise safiyane bir kalple inanıyor anlattığıma, işin sırrı burda.

BilimSelim – En Doğal İhtiyaç

Selim’in dışarıda kakasının gelmesi kabusumdur benim ve elbette İlter’in. Elim ayağıma dolanır umumi tuvaletlerde kaka yaptırmak zorunda kalmışsam. Selim de çok çekmiştir bizden bu yüzden. Gerildikçe geriliriz, o nereye, nasıl yapacağını bilmez, -aman dokunma, aman oturma, aman dur, aman tut, aman yapma- ile zorlukla yapar. Bir de yetmezmiş gibi İlter’le -sen götür, hayır sen götür kavgasına tutuşuruz. Bu yüzden  dışarı çıkacağımız zamanlarda, defalarca sorarım Selim’e -kakan var?- diye. Genellikle hayır cevabını alsam da, kolay pes etmem; -yoksa da  otur bekle- derim tuvalette, belki gelir ümidiyle. Geçenlerde tam da böyle oldu. Çıkmadan -kakan var mı & hayır- ritüeli gerçekleşti.  İçim rahat etmeyerek çıktık dışarıya.  Bir süre sonra ben kaka gerilimini attım üzerimden ve zihnimden. Bir şeyler yemek üzere oturduk bir yerlere.
Bir iki çatal alan Selim mızımaya başladı.  Evveliyatından itibaren yeme konusunda ızdırap çektiren ve doğal olarak her türlü bahaneyle çileden çıkacağımı iyi bilen Selim, çekinerek; -biraz yemesem olur mu, dedi bana. Çoğunlukla yemekten kaçmak için kullanır bu taktiği, o yüzden delirdiğimi bilir, korkar sormaya dahi. Ben de  keyifli anımdaymışım ki  ve elbette tutarsız;  sen bilirsin, dedim ve ilgimi kestim. Az sonra İlter’in  -iyi misin- sorusuyla durumun vehametini farkettim. Selim sandalyeye kıvrılmış, sessizce -ah!-, -uf!- diyerek eliyle karnını bastırmakta.  Soru yağmuruna tutulmuşken, İlter -kakan mı var?- diye sormayı akıl etti Allah’tan, biraz yuvarladıktan sonra -evet!-  diye cevap verdi Selim de. Biz sen götür, ben götür kavgasına girdik bir de utanmadan çocuk orda öylece kıvranırken. Anladım ki İlter’e cevap yetiştiremeyeceğim ve yüreğim onunkiyle kapışamayacak kadar zayıf, durumu kabullendim. Apar topar götürdüm Selim’i tuvalete. Bir paket antibakteriyel ıslak mendilin yarısını harcadım ve kalanını da orada bıraktım pislendi diye.

Ortalık süt liman kesilince, İlter’le ikimizi de içten içe kemiren, işkillendiğimiz soruyu sorduk. Yani -neden kakasını bizden sakladığını. Verdiği cevap hem bizim için aslında çok aşikar hem de çok manidardı. “Hani siz bana evden çıkmadan sormuştunuz ya, kakan var mı diye, ben de yok demiştim ya, şimdi gelince de söyleyemedim o yüzden!”. İkimizde çok utandık yaptığımızdan ve bu çocuğu bu sorumluluk altına sokmuş olmaktan. Defalarca anlattık arkasından. “Biz senin annen ve babanız, sen de çocuksun, çok küçük bir çocuk, biz ne durumda olursa olsun, senin ihtiyaçlarını gidermeye mecburuz!!! Çünkü sen bizim evladımızsın, biz sana bakmaya mecburuz!!! Sen kendi ihtiyaçlarını gideremeyecek kadar küçüksün. Tuvalet konusunda biz çok hatalıyız, bazen evden hemen çıkınca tuvaletim var dediğinde söylendiğimiz oldu, ki bu da hataydı, öyle de olabilir, ama ne zaman, ne durumda olursak olalım, sana bir çözüm bulmak zorundayız. Annelik ve babalık budur! Çünkü sen bize verilmiş bir emanetsin, sana en iyi şekilde bakmaya mecburuz!!!” Üstüne bastıra bastıra benzer cümleleri tekrarladım boyuna, farkına varsın, hakkını arasın diye. -Yapmalısınız, mecbursunuz !-desin istedim bundan sonra. Yetişkinler gibi başının çaresine bakmaya çalışmasın istedim bu yaştan. Dilerim der, yoksa çok sızlar içim daha.

Tekrarlarımın çoğu bizim içindi aslında. İlter de ben de silkelenelim, farkına varalım eşşekliğimizin diye.

*Fotoğrafta Selim dinozor olmuş gene.. Bu aralar başka türlü pozlamak ne mümkün!