Tag Archives: 2 Çocukla Yaşam

Dalgalı Günler – II

Pazartesi gününe tam bir dalga hareketi hakimdi. Üstelik periyodu azalan  nitelikteydi. Tepe noktası, sönme noktası, artan & azalan frekansı, üst üste binen dalgaları ile sahiden de şaşırtıcı idi. Gün güzel başladı. Nitekim ev temizdi. Keyifle dağınıklığı topladım. Çocukların kahvaltı ve tuvalet fasılları bitti. Ekrana bakıp, sadece gezerken ve yazamamaktan bir nebze burukken gene de mesuttum. Nitekim klavyem hepten çığrından çıkmıştı, ascii karakterler bile işe yaramıyordu. Bir gölge gibi takip ediyordum blogları. Komşu gezmelerine habersiz katılıyordum vesselam. Bu sırada bir telefon geldi. Şeyma’m idi arayan. Günüm aydınlandı o narin, nazenin ses ile. Daha da mes’ud oldum.
Öğlen Kerim’e yemeğini getirirken  nasıl oldu bilmem elimdeki tepsinin altında kalan Kerim’e diz attım. Toparlayayım derken ayaklarım birbirine dolandı, dolanırken Kerim’i de araya kattım ve çocuk kafa üstü arkaya yattı. Tepsiyi bırakıp Kerim’e koştum. Kerim çıldırmış gibi ağlarken Selim titremeye ve kızgın sesler çıkarmaya başladı. Kardeşinin başına bir şey geldiğinde bu türden asabiyet krizlerine girdiğinden -Birşeyi yok, sakin ol!- dedim Selim’e. -Ben ona üzülmüyorum anne, ona bu kadar ilgi göstermene kızıyorum- dedi. Kalakaldım. Bir süredir hiç görmediğim kıskançlık alametleri göstermeye başlamıştı ama böylesine aşikar etmemişti. -İnşaallah benim de başıma bir kaza gelir de, bana da böyle davranırsın!- diyerek sonlandırdı konuşmasını ki beni derbeder etti. O günden bu yana davranışlarımı sorgulamaktayım.
İkindide Selim’le Can (Canko&co.) ve Erin‘e birşeyler hazırlamak üzere işe koyulduk. Lakin Kerim uyanıktı. Ve Selim’in yaptıklarını bozmak için can atıyordu. Önüne ne koyarsak koyalım istikametini değiştirmeyi başaramıyor, rotasını öte yana çeviremiyorduk. Selim iş yaparken ben devamlı Kerim’e meşgale bulmak, olmadı elimle durdurmakla meşguldüm. Bu engellemeler sırasında tek ayağı üzerinde neredeyse ayağa kalkma hamlesi yapan Kerim kapıya tosladı ve hafif sandığım acının büyük olduğu Kerim’in canhıraş ağlaması ve morarmaya yüz tutan yanak kemiğinden anlaşıldı. Şükürler olsun ki daha ciddi birşey olmadı.
Akşama doğru bir telefon daha geldi. Bir süre önce Yemeksepeti.com’dan Ziya’ya sipariş vermiştim. Gelen sipariş berbattı. Bambaşka bir menü, eksik gedik konulmuştu. Biz de çok aç olduğumuzdan yedik, yedikten sonra da arayıp şikayetlendim. Bir başka siparişe telafisi yapılacağı söylendi. Konu kapandı. Lakin ben bir de siteye yorum bıraktım. Biraz da acımasızca yazdım. Arayan Ziya’nın sahibiydi. Çok samimi bir biçimde özür diliyor ve büyük bir ısrarla gelin misafirim olun, sizi çok üzmüşüz diyordu. Utandım bu kez. Nitekim Koşuyolu Şubesi’nin ilk yemeksepeti siparişi imiş benimkisi. Ben de özür diledim, ilk olduğunu bilsem o şekilde yazmazdım dedim. Üzülmüştüm sahiden de.
Pek muhterem, çok muhteşem kocam; İlter, arkadaşlarıyla sohbete dalıp bir cafede, eve geç geldi. Dolayısı ile klavyeyi de geç getirdi. Çocuklar uyudu. Ortalık sakinledi. Kahvemi koydum. Gene çok mesuttum. Bir heves oturdum ekran başına. Çok sevdiğim bloglardan olan Canko&co.’ya bir göz attım. O da ne? Esra kapatıyormuş blogu. Sebeplerini anladım anlamasına da içime bunu anlatamadım. Bir hüzündür çöktü üzerime.  Akşamım ağırlaştı, taşıyamakta zorlandım. Yazı yazamadım. Uyumaya yollandım.
Arkası Yarın….
Advertisements

Dalgalı Günler – I

Cumartesi günü dışarı çıktık ve o günden bu yana bir dingin, bir dalgalı halet var üzerimizde, evimizde. Anneme sorsan, nazar der, eminim. Çarpılmışa döndük, haklı olabilir nitekim. Olaylar silsilesi başgösterdi eve girdiğimizde. Ahali fazlaca gezmenin etkisi ile hasretle kucaklaştı evle. Selim oyuncaklarına koştu, Kerim böceğimsi gezinmelerine ve kaynaşmalara koyuldu, İlter herkese derhal portakal suyu koydu ve ben de rehavetle koltuğa yığılıp, ekran başına oturdum. Ne olduysa orada oldu ve duble bardaktaki portakal suyu önce dikey, sonra yatay atış hareketi ile uçuşa geçti. Tuttum, tutayım derken neredeyse tamamı laptopun klavyesine isabet etti. Üstelik ayaklarımın altında Kerim. Şükürler olsun ki bunca hengame içinde bardak kırılmadı, Kerim’e bir zeval gelmedi. Sadece boca olan yapışkan sıvı vardı alabildiğine her yerde. Masadan şıpır şıpır damlayanlar, koltuğa saçılanlar, Kerim’e ulaşanlar, sandalyeye bulaşanlar, benim üstüme yapışanlar… Tam bir rezaletti. Üstelik ben ayağımı dahi yere koyamazken, Kerim önce şaşkınlık, ardından keyifle dökülen sıvı ile oynamaya koyuldu. Hangi birine yetişeceğimi bilemedim. Selim ise şaşkınlığını atlattıktan sonra kahkahaya boğuldu. Sinir bozucu bir durumdu.
Laptopu ters çevirip ortalığı temizlemeye koyuldum. Bir kaç kez üstünden geçtim temizliğin.  Daha oturmaya yeltenmeden bir başka kazaya şahit oldum. İlter’in, masaüstünde unuttuğu ütünün sarkan kablosu, kablo delisi Kerim tarafından aşağıya çekildi. Ve o an tam bir ağır çekimdi. Ütü ağırca aşağıya uçarken ben seyre daldım dualar ederek. Ve şükürler olsun ki tam altında duran Kerim’e değil hemen yanına isabet etti. Kerim canhıraş biçimde ağlarken ben de İlter’e söyleniverdim vakit kaybetmeden. Bu sırada neyse ki İlter unuttuğumuz ekmeği almak için dışarda idi. Evde olsa o kriz anında iyi de bir kavga patlak verebilirdi. Geldiğinde benden ziyade Selim saldırıya geçti. İlter alabildiğine endişelendi. Gece yarısında farketti ki sokak kapısı da açık unutulmuş idi.

Kerim’in saat başı uyanıklığı ve gözler kapalı devamlı ağlaması ile sabahı ettik. Pazar günü  nispeten dingindi. Bir tek klavyemin hali içler acısı idi. Nitekim zar zor çalışan tuşları göz göre göre kaybetmekte idim. Kart kurt sesler eşliğinde -space- tuşu gitti. Ve anladım ki bu tuş çok kıymetli idi. Su gibi, ekmek gibi idi hatta. Onsuz hiçbirşeyi dile getirmek mümkün değildi. Tuşu tamamen sökene dek bir ümit düzelir dedim, ancak bekleyişim nafile idi. En son içindeki malzemeyi de koparıp atınca İlter, ümidimi tamemen kestim.  Üstelik bu laptopun üçüncü arızası idi ve gönlüm bir kez daha tamire göndermeye, eskimiş bu alete  yatırım yapmaya meyilli değildi.

Yazamayınca da içimde epeyce şey birikti. Sanırsın cümleler benimle alay etmek üzere biraraya gelmişlerdi, üstüne bir de dil çıkarıp -yakalayamazsın ki, yakalayamazsın ki- demektelerdi şımarık çocuklar gibi. Yakalayamadım gitti.

Bu günün dalgası ve dalgasının da tepe noktası Selim’in her zamanki gibi dört duvar esnasında koşması, kudurması, kendini ordan oraya deliler gibi savurması sırasında kapıya kafa ve omuz atması oldu. Kolay ağlamayan Selim böğürerek ağladı, üstelik buz koymamızı kendisi teklif etti. Şükürler olsun ki bir kaç ufak morlukla atlattı bu kazayı. Ve Pazar bitti. İlter’le ortaklaşa yaptığımız temizlikle neticelendi üstelik.

—————————————————————————————————————

*Tam bu yazıyı yazarken mail, yorum bombardımanına tutuldum dün. Bloglar kapanıyor diye. Elim ayağım birbirine girdi. Velhasıl Dalgalı Günler 2 bölümden oluşan bir seri olacakken dünün de etkisiyle bir seriye dönüşebilme yetisi kazanıverdi:)

**Yazıyı da normalleşmek adına buraya gönderiyorum. Bu bulutlu, sersem sepelek hava dağılsın diye

Olağanüstü Bir Gün!

Dün akşam sıkıntıyla uyudum. Libya’daki olaylar, Pepela’dan bir kaç gün önce -burada olaylar başlıyor- diyen bir mail alıp bir daha haber alamamak, günler sonra gelen sarsıcı mail ve çılgın bir trafik peşisıra, mail bombardımanları, yorumlar, ardından Pepela’dan gelen telefon,  ilk konuşmamızın bu şartlar altında gerçekleşmesi, yanısıra konuşmanın çok sıcak geçmesi, onu canımdan can gibi hissetmem, derinden üzülmem bir tuhaf yaptı beni. Sarhoş gibi idim. Ne, ne dediğimi biliyordum, ne de, ne yaptığımı. Kendime, evime, çocuklarıma uzak mı uzak idim. Gece o uzaklıkla ve o dumanlı başla uyumaya gittim. Uyudum, uyandım. Sabahı ettim. 

Görüşüm netleşmemişken daha bilgisayarı açtım. Bir haber var mı bakındım. Zor bir gece olacak demişlerdi Libya için. Endişeli idim. Çıkabilmişler miydi? Diğer gelişmeler neydi? Sabah rutinimi sersem sepelek tamamladım. Kerim’e 2 kaşık mama, 2 mail yoklama, 2 kaşık mama, yorum yoklama şeklinde bitti. Selim’i hepten kendi haline bıraktım. Olmazsa olmaz sabah kahvemi içmeyi  bile unuttum. İşlere koyulmaya hiç mecalim yoktu lakin görüşmeye gelecek bir oyun ablası vardı. Bilgisayarı devamlı yoklayarak, televizyon devamlı açık, işe başladım.

Selim’in odasını toparladım. Salonun yastıklarını bir kenara yığdım, koltuğu süpüreyim diye, elime süpürgeyi aldım ki zil çaldı. Saat 12’ye geliyordu. Kim o dedim, M. Hanım’a gelmiştim, dedi. Allah Allah dedim ve otomata bastım. Bende saç baş karışık, üst baş dağınık. Düzeltmeye uğraştım. Az sonra merdivenleri çıktı genç bir kız. M. Hanım dedi. Evet, dedim.  Ben oyun ablalığı için geldim dedi. Eyvah dedim, ev karmakarışık! Erken geldiniz dedim, saat 1’de gelecektiniz!?’:( ) O ise gayet rahat – Yol hali- dedi ve içeri girdi. Be hey kızım, sen yol hali deyip bunca erken geldin ya benim ev hali nice olacaktı diyecektim ki, onun rahat tavrı ile donakaldım. İçeri girdi. Kusura bakmayın, sizi şimdi beklemiyordum, ev dağınık dedim. Olsun dedi. Peki, olsun dedim. Koyverdim. Ben ki bir çocuk gelse evi dertop ederim, kabullendim bu keşmekeşi. Nitekim karşımdaki öyle buyurmuştu. Nerden geldiniz dedim, Rumelihisarı dedi. Ben bir kez daha şaşakaldım. Rumelihisarı nere, Selimiye nerde dedim.  Ama içimden dedim. Alenen diyemedim, çünkü ben bu kızdan çekindim. Uzak değil mi, diyebildim. Değil, dedi.  Peki, dedim. Tüm cesaretimi topladım ve -özgeçmişinizi aldım; çok yerde çalışmışsınız. Ama neden hep kısa süreli çalışmışsınız; 1 ay kadar çoğunlukla?- diye sordum. Son iki okulun müdürü de problemliydi dedi. Gene peki, dedim uzatmadım. Selim’le vakit geçirmeleri için yan odaya aldım. Selim insana aç, hemen oyuna koyuldu. Lakin abla, kendi aleminde idi. Çocuk sesine aşinalığından kulağı sese tepkisizdi, yalama olmuştu besbelli. Selim gene yeri, göğü, uzayı, evreni anlatırken o hiç dinlemiyor, sorulara cevap dahi vermiyordu. Bir yandan şirkete kızdım. Hani ön eleme yapıyordunuz, hiç mi farkına varmadınız mesleki uyumsuzluğun. Bazen onlarca okul da bitirsen olmuyorsa olmuyordu  ve belli ki bu işi sevmeyerek yapıyordu. Bu da hemen dikkati çekiyordu. 

Bir kaç garip diyalogdan sonra abla gitti. Selim açım, dedi. Mutfağa gittim. Ama yemek hazırlamaya gittiğimi unutup tezgahı temizledim. Selim gene geldi. Anne, hani benim yemeğim dedi. Ömrü hayatında ilk kez yemek için böylesine baskı yaptı Selim. Dünden kalan yemeği koydum ikisine de. Kerim’e yedirirken, Selim -bana da sen yedir- dedi. Uzatmaya takatim yok, -Peki- dedim. Ahtapot anne devreye girdi. Bir o, bir bu deyip kaşıkları sağlı sollu uzattım. Selim yemek istemedi. Sesimin tonunu hiç bozmadım, lakin kaşığı mancınık yapıp suratına yapıştırmakla tehdit ettim. Çekindi, tamam dedi. Ara sıra yedi, ara sıra söylendi. Israr etmedim daha fazla ve bu çile bitti.
İkindide Selim isyan etti. ‘Annelerin görevi vardır. Biri çocuklarına yemek hazırlamak, biri de onlarla oynamak’ dedi. Oyun kelimesi normalde de tüylerimi diken diken etmekteyken bugün kulağıma hepten çekilmez geldi. Evet, haklısın ama ben bugün de oynayamayacağım seninle, dedim.  İşlere koyuldum. İkisi eteğime takıldı. Önce çocukların gönlünü hoş etmek adına biraz oynadım onlarla, süpürge ve kovalamacayla, sonra daraldım sıkışıklıktan ve tutamayıp kendimi bağırdım. Selim kaçıştı, ardından yerde bir böcek misali gezinen Kerim de peşine takıldı. Bir kez daha anladım ki  zoraki oyun, bende -kaş yapayım derken göz çıkarmaya- dönüşüyordu. Çocukları kendi haline bıraktım. Aralıklarla haberleri yokladım. Yerleri silerken Selim ile Kerim oynaşıyordu. Lakin Selim’in ayarı devamlı kaçıyordu. Dozaj için her an uyarıda bulunmak gerekiyordu. Ve ne olduysa oldu Selim elindeki davulu Kerim’e sertçe fırlattı ve Kerim canhıraş biçimde ağlamaya başladı. Giderek nefesi kesilir gibi oldu. Yüzü kızardı. Selim elleriyle yüzünü kapamış, -Hiii!- çekiyordu. Başına gelcekten korkuyordu. Lakin bu kez onun korkusunu gideremedim zira Kerim’in ağzından kanlar akıyordu. Davulu ben de Selim’e fırlattım. Selim korkunun da tesiriyle çılgınca ağlamaya başladı. Kerim’i kucağıma aldım. Selim’e de ağzını gösterdim. Kan görünce bembeyaz oldu, hepten korktu. Kerim’i emzirince sakinleşti. Kanaması durdu. -Kerim’e çok üzüldüm- diyerek bir ağlama krizine daha girdi Selim. Olay bir dingin bir fırtınalı bitti. 
İşlerim bitti. Gene haberleri, mailleri, yorumları yokladım. Ve şuna rastladım. Parçaları birleştirdiğimde Pepela‘yı buldum. Ve emin olamasam da yazmadan duramadım. Yazdım. Gece de üçüncü ağızdan Türkiye’de olduklarına dair haberi aldım. Mutlu uyudum!

Bana Dövüş Kulübü Gerek!

Tadım yok, nahoşum! Sapkınım şu sıralar, durdurulamaz bir biçimde hem de. Haksız yere çıldırıyorum habire evimdeki sabilere. Kendimi alıp bir temiz dövesim var. Gene ve gene ve gene! Bazen sinirli olduğum zamanlarda kendimi uzaktan seyrediyor ve gördüğüm çirkin manzaradan tiksiniyorum. Kendimden çok ötelere kaçmak istiyorum ama nafile bir çaba olur biliyorum! Oturup içimdeki yaban hayvanı ile anlaşmaya ve onunla yaşamaya çalışıyorum. Ya hep, ya hiç-çi bir bünye için pek zordur oysa elindekine razı olmak ve yetinmek. Yetiniyorum ve bu halle daha da çekilmez oluyorum.
Zor zamanlardan geçiyorum. Daralıyorum, bunalıyorum. İçinden çıkılmaz karar aşamaları, yalnızlık, sanırım tiroitten kaynaklanan gel gitler, hadsiz asabiyetler, zorluk derecesi gün geçtikçe artan rutin işler,  eksikler, gedikler, yetişememe, normalleşememe, şartlara kızgınlığım, insanlara kızgınlığım, dünyaya kızgınlığım hatta eriyen buzullara, hunharca katledilen foklara, balinalara, yunuslara, patlayan bombalara, masum insanların katline, bu haberleri olağanlıkla dinleyebilmeye, bir iki üzülüp yemek yemeye devam etmeye, lay lay lom gülebilmeye, silahlar altında yaşayan çocuklara bir iki ah vah edip de -ah çocuğum brokoli yemedi, vah organik beslenmedi- demeye ve daha nice  eyleme ya da eylemsizliğe kızgınlığım, içimde zor yatışan, ama kolay tutuşan yangını körüklüyor habire. Nietzsche gibi hepten delirmekten korkuyorum.

Ama en kötüsü işler ne zaman güçleşse tüm hıncımı çocuklardan ve bilhassa Selim’den almaktan sebep, kendime kızgınım. Üstelik nicedir bunu kanıksamış olmaktan ve üzerinde düşünmeye dahi değer bulamamaktan dolayı çifte kızgınım kendime. Gücüm dünyaya yetmediğinde, gücümün yettiğine kızmakla gösterdiğim acziyetten dolayı çok kızgınım kendime!!! Bırakın dünyayı komşuya kızsam  önce Selim’i paylıyorum. Üstelik ilk onu kollamam gerekirken, ben onu harcıyorum hemen. Sebep? Bana muhtaç olması mı? Beni bırakıp gidemeyecek olması mı? Çok acıtıyor içimi bu düşünce!
Kızıyorum haksız yere ve odana git, diyorum. Sakin değil, bağırmanın son raddesinde. Odasına gidiyor, bazen didişiyor benimle. Daha da kızıyorum, sindirmeye çalışıyorum. Bana dönüp diyor ki; “Sen bana kötü davrandın, nasıl ben ceza alıyorsam sen de almalısın. Sana 5 gün haber izlemek yok! Puan da yok!” Eskiden bu durumda koyverip gülerken artık gülmüyorum, daha da kızıyorum. -Seni sevmiyorum!- diyor ve ağlayarak odasına gidiyor. Bana söyleyebileceği en yaralayıcı cümleyi sarf ederek içimi yakmaya çalışıyor. Tıpkı benim onun içini yaktığım gibi. İçim yanıyor. Neyse ki yanıyor. Ortalık sakinleşiyor ve -Beni bağışla!- diyorum. Bağışlıyor elbet. Gönlü geniş, peygamber ahlaklı oğlum Selim. “Bir şey olmaz anne, ben de haksızlık ettim sana!” diyor. Etmedin, diyorum, sarılıp öpüyorum, etsen de çocuksun sen, diyorum. “Seni seviyorum anne!” diyor, “Sesin böyle yumuşakken kalbim duracak gibi oluyor, hatta ağlayacak gibi oluyorum!” diyor. “Seni sevmiyorum derken de kızgınlığımdan söyledim” diyor. Ve önemli değil bana yaptıkların, yani o kadar da önemli değil diyor, beni daha da acıtıyor. Maalesef gün mutlu sonla bitmiyor. Bu hikaye devr-i daim ediyor kısa sürelerle. Ben hastalıklı tipler gibi bir kız, bir yumuşa, bir bağır bir özür dile sarmalında çocukları haşat ediyorum. 
Korkunç bir ana tanıklık ediyorum bir süredir; insan koyverdikçe koyverdiği çirkeflikler alışılageliyor, kanıksanıyor. Ki en çok bu acıtıyor beni. Eskiden daha çok  kendimi düzeltmeye çalışır, onarmaya odaklanırdım kötü zamanları. Üstün bir çabayla daha aza indirgerdim kızgınlıklarımı. Şimdi giderek tonu artıyor sesimin, davranışlarımın ve yabanlığımın. Ve giderek daha az umursuyorum hoyratlıklarımı, daha az vicdan azabı çekiyorum, daha olağan geliyor kabalıklarım. Daha az düşünüyorum üzerinde sertliğimin, adaletsizliğimin ve en önemlisi, neden ve niçinlerin. Bugün sesimin sınır noktasını keşfettim mesela. İğrençti. Öylesine iğrençti ki başıma korkunç ağrılar girdi. Ben benden kaçamazken, ben dahi kendime dayanamazken bu çocuklar n’etsindi? Nereye gitsindi? 
Bir Fight Club bulmalıyım kendime. Kendimi ıslah etme yöntemlerim tükendi. Usulca konuşmalarım, kendimi adam yerine koyup dert anlatmalarım beyhude.  İçerdeki yaban hayvanını ehlileştirmek  adına tek yöntem kalıyor geriye; kendine şiddet! Edward Norton misali kendimi duvardan duvara atmalı, savurmalıyım bedenimi. Ki içimdeki yabana iyi bir gözdağı verip pes dedirtebileyim. Bir daha yapmasın! Kıymasın kuzularıma! Hele ki kara kuzuma hiç kıymasın. Bir daha yapmasın! Yaparsa tekrar ağzının payını vereyim. Bir Fight Club bulmalıyım kendime.

Anne Ahtapot Olmak Çok Zor!

Dün –Bir Harmanım Bu Akşam– dedikten sonra geceyi bitirmeyi umarak uyumaya hazırlandım. Elim yüreğimde, her an birinden biri uyanır endişesiyle, gayet ürkek ve pek titrek halimle yatağa giderken Kerim vızıldadı ilk önce. Onu uyutmaya çalışırken Selim bağırmaya başladı tüm kuvvetiyle. Bir anda romantik, asortik, klasik süt liman akşamım tarumar oldu. Ay, ne oluyor, diyemeden koşturmaya başladım evin içinde. Selim’in bağırış çağırışları ve inlemeleri ile inkarla birlikte gizli bir endişe başgösterdi bende. Gene mi hastalık! diye. Ve neden hep İlter yokken olurdu böyle? Önce -bir şey yok, çiştir- dedim, tuvalete gitmeye zorladım, yatağa giren Selim üç saniye sonra gene bağırmaya ve inlemeye başladı. Endişem daha da arttı ama kendime çaktırmadım. Korkmuştur, dedim. Tekrar gittim. Anne açım ben, dedi. Aç mı, daha yatarken epeyce birşey yedin ya, a  oğul, dedim, galiba çok susadım dedi. Oh, dedim susamış, bir şeyciği yok. Koşarak suyunu getirdim. Uykuya daldı. Kısa bir süre sonra gene bağırdı. Üstünü başını açtım, ferahlarsa rahatlar ümidiyle. Ve uykuya daldı. Bu sırada saatler 03:30’u gösteriyordu. Sessizce yatağa uzandım. Kerim’i de yanıma aldım. Bir daha kalkamam diye.  Dualar okuyarak uykuya daldım.

Sabah 7 civarında çocuklar tümden uyanıktı. Selim yatağa gelmiş tepişmeye bile başlamıştı. Kah zıplıyor, kah kendini yağa gümleterek bırakıyor, kah zaten mızmız olan Kerim’i ağlatıyor, ben de bu vaziyette sefil bir uykuya razı, kıvranıyordum. Selim’i en nihayetinde kovunca yataktan ortalık sakinleşti lakin bu kez de,  kırıldı direncim ve kalktım. 
Beklenenin aksine oldukça dinç ve sevinçliydim. Çocuklara keyifle kahvaltı hazırladım. Bir süredir yemesine elle müdahaleyi kestiğim Selim’i kendi haline bıraktım. Ortalığı üstün körü topladım. Kerim’i uyuttum. Hava çok güzeldi, güneşli berrak bir gün idi. Pencereleri ardına kadar açtım, taze sabah havasını içime çektim, kuşlar cıvıldıyordu, sanki ilkbahardı. Çifte kavrulmuş Türk Kahvemi yaptım ve keyifle bilgisayarın başına oturdum. Günün en sevdiğim saatlerini kutsamak istiyordum. Bir iki dakika sonra Kerim ağladı, bozulmadım. Getirip yanıma seyrüsefere devam ettim internet aleminde. Kerim vızıldamaya devam etti, nitekim uykusunu alamamıştı. Ancak bir daha uyumaya da yanaşmadı.

Öğle yemeği vakti geldi. Selim’e de, Kerim’e de tavuklu sebze çorbası koydum. Selim’e ayrıca pilav, köfte ve portakal suyu. Kerim huysuzlanmadan yedi. Selim’le ‘Yemek Paktı’ imzaladık gene. 8 kaşık çorba dedim, 3 kaşık olsun dedi ben 6 dedim, O 4 dedi, ben 5 dedim, O tamam dedi. Anlaştık. Pilavla köfteyi yiyemem dedi, tamam akşama yersin dedim. Uzatmadım, uzatmadı. İçimde bir keyif vardı, yemeğini az yemişti, aman ne gamdı! Aldırmadım. Günboyu pencere açıktı. Mis gibi hava tüm eve doldu. Üstelik ev temizdi. -Waltz of the Butterfly*- çalıyordu. Benim için dillere destan bir mutluluktu. Çocuklar yerde keyifle oynuyordu. Selim gözbebeğimdi lakin Kerim gün be gün hem daha güzelleşmekte hem de şekerleşmekteydi. Tadından yenmez, yeme de yanında yatmalık, bir lokum idi. Dedim kendime Allah verdikçe  gelen bebeğe evet mi demeliydi? İnsanoğlu böylesi bir güzellikten nasıl vazgeçerdi? Hem ben deli miydim ki, çocuklardan şikayet etmekteydim? Hem şikayet ettiğim şeyler neydi ki? Ah, dedim bir bebeğim daha olsa evet, derdim. Coştukça coştum. Selim’e dondurma bile koydum. Selim de coştu. Bugün benim zaferim, bugün en güzel günüm, çünkü dondurma yiyorum, diye çığlıklar attı. İkindi vakti geldi. Hava daha da güzelleşti. Akşama doğru  kuşlar biten güne serenad yaptı. Keyifliydim.
Akşam çökünce Dr. Jekyll & Mr. Hide dönüşümüne büründüm.  Tüm afiyetim kaçtı. Huzursuzlandım. Yemek faslı geldi. Ben ahtapot misali idim. Bir yandan Kerim’i yedirmeye uğraşıyor, bir yandan Selim’e yemesi için dil döküyor, bir yandan kafasını seri bir şekilde sağa ve sola çevirerek kaşığı ıskalamama sebep olan Kerim’i oyalayacak oyuncakları sallıyor, bir yandan televizyonda oyalayıcı bir şeyler arıyor, olmadı bir yandan Selim’e de kaşığı uzatıyordum. Neden bilmem bazı günler iyi idare ederim ve ses çıkarmadan bu çirkin ritüeli bitiririm. Ama Dr. Jekyll halimle hiç de tahammüllü değildim. Çıldırıverdim. Selim derhal şikayeti kesti ama Kerim’e işlemedi çığlık. Selim’in yemeğini bitirmesi  için türlü tehditler savurmaya odaklanmışken Kerim bir süredir rotasını çizdiği tabağa ulaşmanın zaferini yaşadı ve büyük bir sıçramayla  mama dolu kaşığı uçurdu. Halı, oyuncaklar, onun üstü, benim üstüm öbek öbek mama oldu Çarçabuk deliriveren ben böylesi durumlarda beklenenin aksine tuhafça sırıtmaya ve bu durumla baş etmenin yollarını ararken de suskunlaşmaya başlarım. Gene öyle oldu, Selim korkuyla -benim bir ilgim yok- dedi. Dokunsam ağlayacak gibiydi, sarılıp sorun olmadığını söyledim. Ve işi komediye döktüm. Gülmekten karnına ağrılar girene dek güldü. Zannımca o korkuyu gülmeyle dışarı attı, ya da ben ona yorup iyi hissetmek istedim sadece. Gülmenin bir faydası oldu Kerim korktu ve elindeki kaşığı daha fazla savurmadan müdahale ettim. Ortalık temizlendi.
Lakin ben dinginleşemedim. -Hazırla, uyut- faslında tekrar çıldırıverdim. Şimdi hatırlayamadığım bir nedenle hem de. Öyle önemsizmiş demek ki. Kerim’i uyuttum. Selim’e kendi işlerini halletmesini buyurdum. Uyurken yanına gittim, zorlama bir sevimlilik takındım, inandırıcı değildim ama gayretli idim.  Kitap okudum ona. Hem bana, hem ona iyi geldi. Sakinleştim. Sakinleşti.
Deli anneliğin gel-gitinin, yaman çelişkisinin, tutarsızlığının ve zorluğunun alabildiğine hakim olduğu sıradan bir gün geçirdik/ geçirdim. Gece böyle bitti.Velhasıl-ı kelam: –Yavru ahtapot olmak çok zor– idi lakin anne ahtapot olmak çok daha zor  idi.

http://www.dailymotion.com/swf/video/xfmnk8?width=&theme=none&foreground=%23F7FFFD&highlight=%23FFC300&background=%23171D1B&start=&animatedTitle=&iframe=0&additionalInfos=0&autoPlay=0&hideInfos=0
*Waltz of the butterfly & Waltz No2

—————————————————————————————————————
Dün bahsettiğim huzursuzluğun kaynağını yazamadım. Meyletmedi gönlüm bugünden sonra.

Hür Kadın!

Kayıp Balık Nemo‘da bir sahne vardı. Dory ile Marlin, denizin en dip ve zifiri karanlık bölgesinde Fener Balığı ile karşılaşırlar. Korkunç ve oldukça vahşi olan bu balığa yem olmamak, devasa dişlerinden kaçabilmek adına uzunca bir mücadeleye girişirler. Ve nihayetinde Marlin’in son hamlesiyle Fener Balığını etkisiz hale getirmeyi başarırlar. Ardından, o pür ciddiyet baba balık birden cıvıtır ve şu şarkıyı söyler: ‘I did it! I did it! Oh yeah yeah yeah!’* Dün dilime dolanan şarkı tam da buydu işte.  Gene iş başındaydı Şarkılar & Duygular tezim vesselam. 
Yaptım! Kısmen de olsa başardım. Tez canlılığım olmasa tümden muvaffak da olabilirdim ama olsun bin şükür! Sabahın ilk saatleriydi. Bir tek Kerim uyanıktı. Kahvaltısını yaptırdım ve İlter’in yanına bıraktım. Yüzümü derinlemesine yıkadım, dişlerimi fırçaladım. Uykusuzluğun ve bakımsızlığın getirdiği daimi solgunluğuma ve geçmeyen lekelerime bir nebze iyi gelsin diye hafif makyaj yaptım. Bir fondöten, bir allık  esasında. Aylardan beri ilk kez hatta. Bu halle zombi olmaktan çıkamadım ama gene de ilk halimden daha iyi olma ihtimaline kapıldım. İçi nerdeyse tamemen boş  ve bu haliyle çok hoş hissettiğim çantama bir kitap attım. Moskova’dan aldığım soğuk geçirmeyen paltomu  giydim. Ve çantamı çapraz asıp, yoğun uykusuzluğuma, halsizliğime, yorgunluğuma rağmen evin karmaşasına dahil olmadan kendimi dışarıya attım. Çocukları Yaradan’a ve babalarına emanet ederek. Kalınca cüssemin izin verdiği ölçüde, kuşlar gibi sekerek.  Deniz kokusuyla çifte kavrulmuş taze sabah havasını içime çekerek, kokunun geri getirdiği yıllar öncesine gidip gidip gelerek.
Dolmuşa bindim. Telaşsız. Öne oturdum. Bir ara emniyet kemerini takmaya davrandım, sonra toparlandım. Mutluydum. İçimde ehi-ehi diyen sesler dansediyordu. Dolmuştan indim, son durağı değişmiş bulunca panikleyip ters yöne gittiysem de karşımda Eminönü İskelesi’ni buldum ve vapura doğru uçtum adeta. Ayak altına oturma mecburiyetim olmadığından, alabildiğine hür olduğumdan üst kata çıktım, hem de dışarıya oturdum. O güne dek hiç yapmadığım bir şey yaptım ve bir de çay aldım. Hava soğuktu, bazen yağmur çiseliyordu ancak şükürler olsun ki paltomdan içeri soğuk sızmıyordu. Deniz petrol yeşili idi yer yer dalgaların beyazı ile kesilmiş halde. Hava tertemizdi. Martılar beklemede idi belki bir simidi, nitekim bekleyenleri de geldi. Bir bayan iki simidini elleriyle yedirdi. Ve İstanbul şahane idi. Hem duru, hem girift güzelliği  ile  sermişti önüme kendini. Öyle ki içimden bir kaç mısra akıttım, yanıma kalem almadığıma kahrederek, sözleri beynime kazımaya çalışarak. Lakin bir kısmını unuttum. Sanırım şöyleydi;

Ey Şehr-i İstanbul!
Yok bir eşin, ne de benzerin.
Alem-i cihana sığmaz güzelliğin.
Ey Şehr-i İstanbul!
Nereye gitsem peşimi bırakmaz düşlerin.
Bir yanım hep sana dönük, özlemini çekerim.
Ey Şehr-i İstanbul! Ne güzelsin!

Eminönü’ne geldim. Biraz yalpalayarak, ismine tezat hiç de kendimden emin olmayarak. Değil mi ki, bir keçe sevdası uğruna düştüm yollara, o halde varmalı sonuca deyip Filiz’in tarifine uydum ve  Kuru Kahveci Mehmet Efendi’den yukarıya çıktım. Lakin dediği hanın ismini unuttum. Döndüm, döndüm, döndüm. Biliyordum, keçe bahane idi, aslolan hür olmaktı lakin amaçsız bir leyla gibi dolanmak da bana göre değildi. Bir sokaktan iki kere geçince üçüncüye çekinirim ben. Perişanlığımla dikkat çekmeyi sevmem hem. Derken kendimi rahat bıraktım, önce çıtır bir simit aldım elime ve keyifle birer parça atarak ağza seyre koyuldum.  Takılara daldım derken, küpeler, yüzükler  aldım.  Hem de pek ucuza, şaşırdım. Biraz daha seyre daldım, arada keçe bulur muyum diye bakındım. Derken battaniye gördüm ve abartıp üçer tane aldım ve o noktada gezimi sonlandırdım şuursuzca. Sözümona daha Beyoğlu’na çıkacaktım, Pera’da Çarlık Rusyası’ndan Sahneler Sergisi’ne bakacaktım. İstiklal’le hasbihal edecektim, hal hatır soracaktım. Lakin istemeye istemeye geri dönmek gerekti. Kapalıçarşı’da da bir kaç tur attım. Elimdeki ağırlığa bir kaç kilo daha kattım. Ve çaresizce vapura yollandım. 
Gene üst kata çıktım. Dışarıya. Bu kez soğudum. Ve bir baş dönmesi, göz kararması ile koltuğa zor oturdum. Sonra dedim kendi kendime -Burda bayılıp gitsen, haberi olmaz kimsenin, nitekim olacağım diye hür kadın, niyazi olmayasın!- gene de pes etmedim. Ufak bir titremeyle oturmaya devam ettim. Sessizdi İstanbul. Derken telefonum çaldı, sessizlik ve büyü bozuldu. Hür kadın sıyırıp  atıp bir kenara hür kanatlarını geçirdi üzerine telaşlı anneliğin paçavra kılığını. Telefona nerdeyse bakmadan açtım, kesin İlter’dir ve çocuklarla ilgili bir şey diyecektir, diyerek. Titreyerek -alo, dedim;
-Mümine? Karşımdaki ses bir bayan sesiydi, bana yabancıydı, bocalamıştım. Son derece kaba bir sesle, yaban öküzü böğürmesiyle cevap verdim:
-Evet? 
-Mümine, ben Sibel. Kimdi Sibel, neciydi, niye beni aramıştı, bu ses kimdi, İlter nerdeydi, Selim, Kerim niceydi diye iyice karıştım.
-Hangi Sibel?
-Hö! Sibeeeeeeel! Evet, nihayet anlamıştım kim olduğunu. Arayan Tibet’imin Sibel’iydi lakin benim yaban öküzlüğünden geçişim kolay olmamıştı. Bu sırada Sibel’in sesi gidip gelince inince aramak üzere telefonu kapadım. Aslında Turkcell imdada yetişmişti nitekim bu ara bana iyi geldi. Yaban öküzlüğünden insanlığa geçişimi sağlamak için ince bir ayar niteliğindeydi. Bu ana kadar bitmesini istemediğim vapur sefasının bir an önce bitmesini ve karaya ayak basar basmaz telefonu elime alıp durumu açıklamayı arzulamıştım. Heyecanlıydım. Çünkü Blogcu arkadaşlarıımdan biriyle ilk defa yazının dışına çıkan bir temas yaşamıştım. 
Vapurdan indim. Sibel’imi derhal aradım. Bilmiyorum durumu kurtarabildim mi ama, en azından daha insancıldım.
Eve geldim. Elim kolum dolu, bir de ahaliye simit ve pasta aldım. Çocuklar beni görünce solgun yüzleri gül gibi açtı. Hele ki hediyelerini verince Selim defalarca boynuma sarıldı, teşekkürler etti.  Çocukların yemeklerini hazırlama telaşına girdim. Ve nihayet bu sıkıcı fasıldan kurtuldum. Lakin daha fazla ayakta duracak takatim kalmadı, 3 saatlik uykuyla günü kotaramayacağımı fakedince kendimi uykuya bıraktım. İlter Kerim’i uyuttu. Selim’e de sinema filmi açtı. Ve ben gönül rahatlıyla uyudum. İlter’e gelince kendini hemen dışarıya hatta Eminönü’ne attı. Nitekim onun en sevdiği mekanlardan biridir Eminönü ve benim gitmem onun içini geçirmiştir bilirim. Gitmese hasta olabilirdi. Daha kötüsü bizi hasta edebilirdi.
Uykunun derinliklerinde iken devamlı çalan bir telefon vardı, rüya sandığım. Uyku ile uyanıklık arasında uzunca süre duyduğum. Selim’in -anneeee telefooon!- sesiyle uyandım. Ancak hala olayın şuurunda değildim ve gene yaban öküzü gibi açtım. 
-Ben B.nin babasıyım. Kargonuzu göndermek istiyorum ama adres yetersiz diyorlar, diyen bir erkek sesiyle karşılaştım. Hem telefonu çok geç açmıştım, hem de kesinlikle bahsi geçen konu neydi anlamamıştım. Gece 3 saatlik kesik uykunun ardından yığıldığım bu uykudan besbelli çıkamamıştım. Toparlanmaya uğraştım. Adresi tekrarladım, bir iki tarif ekledim. Ve telefonu kapattık. Anladım ki: Pratik Anne’mden satın aldığım DVD’ler için aranmıştım. Hem de babası tarafından. Mahçup olmuştum.
Hür Kadın, kendine gelemedi o günün akşamına kadar velhasıl. Bu kadar özgürlük açık hava sersemletmişti açıkcası. Ve bu durumdan çıkmanın yolu rutine dönmekten geçiyordu, aldı eline süpürgeyi paspası. Ne zamanki işe koyuldu gerçeğe döndü ve Deli Ana oldu.

Gecesinde İlter’in ifadesiyle farkına vardım ki açılmışım, suskunluğum geçmiş, devamlı konuşmuşum. Eskisi gibi. Hatta biraz şımarmışım. Yüzümdeki soğuğun oluşturduğu yanık izleriyle bile mutluymuşum. Nerdeyse fotokopiyle ile çoğaltılmış izlenimi veren günlerin ardından, olağanüstü bir gün yaşamışım.

—————————————————————————————————————–

*Bu filmin dvd-sini Rusya’dan almıştım, dolayısıyla ingilizcesine aşinayım. Şarkı ordan kalma.

Krep Kokusu

Üniversite hayatım yurtta ve  sefil öğrenci evlerinde geçti. Hatta bir kaç yıl sonrası da. Bu sebeple sıcak ev özlemi hep vardı içimde. Sokakta yürürken, açık pencerelerden çatal-bıçak seslerine eşlik eden konuşmalara takılır  ve tatlı kurgulara başlardım. Evin annesi sofrayı kurmuş, içinde kızgınlık, kavga olmayan, aile bireylerinin birbirine tatlılıkla seslendiği, -sofra hazır abla- nevinden cümlelerin kurulduğu, evin babasının hoşnutluk içinde ve kızlarıyla şakalaşarak sofraya oturduğunu düşünürdüm her defasında. Açık bir pencere ve tabağa değen çatal sesi, beni derhal gerçekliğimden alır ve bu kurgusal dünyanın içine çekerdi. İçinden çıkmak istemediğim bu dünyadan ayıldığımda ise sefilliğim yüzüme vurur ve sokak köpeği gibi hissederdim. 

Bir de okula ve işe giderken kurduğum sabah kurgularım vardı gene bu yönde. Otobüste oturmuşsam keyfime diyecek olmazdı. Başımı kaldırır ve sabahın erken saatinde perdesi aralanmış, penceresi açık evleri arardım. Bulmuşsam, gösteri başlardı zihnimde. Evin annesi erkenden kalkmış odanın penceresini açmıştır. Mutfaktaki radyodan çıkan nağmeler, ocakta demlenen bergamot çayının ve kızartılan ekmeğin kokusuyla birlikte tüm eve doluşmuştur. Aile bireyleri henüz yataklarındadır. Neden bilmem aile bireyleri derken hep kızlardır kurguladığım. Kızlar burunlarına dek uzanan, pek aşina oldukları  kızarmış ekmek, çay kokusu  ve kulaklarına çalınan ezgiyle kalkış saatinin geldiğini anlamaktadır. Birazdan yataktan keyifle kalkacak ve yanıbaşlarında yatmakta olan kardeşe gülümseyerek -günaydın- diyecek ve güne başlayacaklardır. Ev elbette kaloriferli ve sıcaktır, buz gibi ve nemli öğrenci evlerinin aksine. Ve anne kızlarını her gün yeniden görür gibi şefkatle okşayarak karşılamıştır. Neden bilmem babalara çok rol düşmezdi benim kurgularımda. Belki babamdan çok çekindiğimdendi. Kızlar annelerinin adeta yüreğinden akarmışcasına bardaklarına dökülen çayla kahvaltılarını bitirmiş, selametle  ve duayla uğurlanmışlardır okula gitmek üzere. Tek dertleri ders geçmektir, bizim gibi sokak köpeklerinin aksine. Mutlu ve huzurlulardır.
İşte bugün öyle bir gün oldu bizim evde. Dağılması için çok çaba ve çok dua gerekti ama şükürler olsun ki o kasvet dağıldı bugün. Sesler arada bir yükselse de, ortalama içerisinde kaldı genellikle. Önce evi derledim, topladım. Temizliği yaptım. Kerim’e ve yemeyen Selim’e rağmen. Ve dahi gerçek anlamda tüm gece uyanık olmama rağmen. Dün İkea’dan aldığım kendileri küçük ama beni değişikliğe sevk ettiği için büyük fark yaratan eşyaları yerleştirdim. Belki de iki-üç parça çer-çöp idi beni hayata döndüren, kim bilir? Ardından  radyoyu açtım. Ara sıra kapatmak zorunda kaldım ağlamalarla karışınca ama vazgeçmedim, aralıklarla açtım. Derken Kerim sihirli değnekle uyutulmuşcasına bir uyudu, saatler boyu uyanmadı, belki de 9 aylık ömrünce ilk defa. Ardından oyun ablası geldi ilk defa. Selim de oyuna daldı. Darmaduman olmuş mutfağı temizledim, sese uyanmadı Kerim, şevklendim, çamaşırları da astım. Tüm kapasitesiyle kendisiyle ilgilenen birini bulunca şımaran Selim’in kudurmuşluğu ile uğraştım ara sıra. Aldırmadım!
İşler bitti. Laptopun başına oturup yorumlara cevap yazdım. Ov! Açalya’nın dediği gibi herbirine cevap yazmak sahiden delilikti ve belki de bu işe çekidüzen vermeliydi. Derken Kerim uyandı, Abla gitti. Ve Selim’in öğlenden beri istediği şeyi; -krep-i yapmak için mutfağa koyuldum. Kerim’i koridora alıp önüne tabak, kapak ve buzdolabı poşetleri koydum şişirip de. Uykusunu aldığı için keyifliydi. Selim de sohbete koyuldu bizimle. Mutfaktaki radyomu açtım bu kez. Krepleri tavaya attıkça eve mis gibi bir koku yayıldı. Bir de pişmiş krep üstüne Rus usulü tereyağı sürünce, o kokuyla birlikte bir sıcaklık yayıldı eve. Kerim’in -de-de-de lerine Selim’in cıvıltıları eşlik ediyordu.  Selim’e krem peynirli krep ve reçel hazırlayıp tepsiye koydum. Çizgi film de açtım. Keyfetsin istedim. Ardından Kerim’e mama hazırlamaya koyuldum. Selim bir koca krebi keyifle yedi bitirdi. Nadiren bu denli iştahlı ve sessizdi. İttirip kaktıracağım bin türlü sebze yemeğine bedeldi böylesi.  Hele ki bu türden zamanlar için, benim de, onun da ruhunun selameti için. Nitekim ruhu şenlenmişti. Zorla yedireceğim yemek cevahir dahi olsa ruhuna bu denli gıda olmayabilirdi.
Evimiz sıcaktı. Radyodan çıkan sevimli nağmeler ile ocaktan çıkan krep kokusu tüm evi sardı. Çocuklar huzurlu ve mutluydu. Ben fiziken yorgundum ama zihnen ve ruhen doygundum.
Üstelik yarın özgürlük günüm. Yarın aç kollarını İstanbul, geliyorum. (İnşallah) Benim yokluğum sana komadı biliyorum, lakin senin yokluğun bana çok koydu. Özledim seni!

Çığrından Çıkmış Ebeveynlik!

Kasvetten, buhrandan bahseder oldum ya kaç zamandır, haliyle bu hal tüm ahaliyi sarıp sarmaladı. Ben Selim, Kerim, İlter, cümbür cemaat tahammülsüz, Selim’in deyimiyle -muzır ve huysuz- idik. Sesler mütemadiyen yüksek perdeden çıkıyor, göz gözü görmüyordu. Tüm gün, diş çıkartırken yüz milyon dokuz doğurtturan Kerim’in vızıltıları, gece gündüz uyumaması, Selim’in inatlaşması ve bir de nerden peydahladığını bilemediğim korkuyla eteğimin dibinden ayrılmaması, bir adım öteme gitmemesi, bir de olmazsa olmaz rutin işlerimiz ile iyice bunaldım. Akşam saatlerinde İlter’i aradım; -çıldırmak üzreyim, çocuklar hepten çığrından çıktı!- dedim. Çok yakında olduğunu söyleyince İlter, kısmen rahatladım.

Az sonra geldi İlter. O telefonun da etkisiyle gardını alarak girdi içeri bir hışımla. Cankurtaran misali hatta Hızır misali yetişmek için imdada. Ahalinin gözü onda idi. Ben beni kurtarmasını, Kerim onu almasını ve Selim de en büyük oranda ve hatta hepten onunla olmayı istiyordu. Selim önceliği kaptı her zamanki gibi. Ağlamaktan perişan olan Kerim’e gösterilecek ilgi ikinci sıradaydı. Bu sırada  ben başımı önüne eğdim bir an ve kaldırdığımda olan oldu, ömrümde ilk defa dünya defalarca döndü etrafımda. Sanki 360 derece gösterisinde idim. Gözlerim karardı. Yanıma oturttuğum Kerim’i tutamam da koltuktan düşürebilirim korkusuyla ve can havliyle, tüm ciyaklığımla -İlteeeeeeeer!- diye bağırdım. Ses anında cevap bulmadı, nitekim  İlter’in yanında Selim vardı ve bu da dışardan gelen her türlü sesin, Selim’in pek yüksek perdeden gelen sesi altında ezilmesi demekti. Bir kaç çığırtkanlığımdan sonra şükürler olsun ki sesim duyuldu ve -ayh, bayılabilirim!- dedim ve Kerim’i sağ salim İlter’e verdim. 
Ben odayı terkettim. Karartılarım geçti. İlter kaldı cümbüşle başbaşa. Kerim şükürler olsun ki, İlter’in yanında daha sakin ve daha uysal idi gene. Ama bu sakinlik  Selim’in sözsel ve fizikse tacizleriyle illa ki bozuldu. İlter’in de sesi yükseldi, Selim direndi vs. Bu kez az önce imdat isteyen ben, birden cankurtaran oldum ve odaya girdim hışımla. Bir de baktım ki, Kerim yere terkedilmiş, Selim bir kenarda.. İlter ise kızarmış, eli sol göğüs hizasında. Az önce kalp krizi geçirmiş olabilirim, dedi biraz korkuyla. O an ürktüm tabi. Ama şunu da söylemeden geçemedim: Şu kapının arkasında geberip gideceğiz bir gün bu travmalardan ve kimsenin haberi olmayacak!
Dündü bu dediklerim. Bugün şükürler olsun ki çok daha iyiydim/iyiydik! Lakin benim bayılmaya, İlter’in kriz geçirmeye yakın hallerimiz ve hepi topu iki çocukla bu hale gelmiş olmamız ve söylediğim son cümle epeyce gülümsetti beni bugün!

Bir de neden bilmem yazarken içimden geçen bu şarkı, Canım Cem’im Karaca’m ve belki de en sevdiğim parçası – Ömrüm!

Bir de Ah Jepi Ah! Siz de kıs kıs güldürmeye devam ettiniz beni..

Buhrandan Öte, Buhrandan Ziyade

Dün gece saat 22:20. Ev ahalisi tümden ayakta. Ev darmadağın. Mutfak tezgahında bardak koyacak yer yok. 7 kg.lık  makinada, 2 posta yıkanmış çamaşır, sepete yığılmış, asacak bir hayırsever beklemekte. Lakin o hayırsever bir türlü gelmemekte. Yanısıra balkondan bile sayılmayan mutfak uzantısında, çamaşırlar asılı oldukları telde, katlanıp yerleştirilmekten çoktan ümidi kesmiş, günlerini gün etmekteler. BK(Büyük Kardeş) dışardan henüz gelmiş BB(Baba) ile. Uyku hazırlığı olmadığı gibi sokak kıyafetleri var üstünde. Bir tek KK(Küçük Kardeş) uyumaya hazır ancak onun da uyumaya niyeti yok. DA(Deli Ana), içindeki buhran, dışındaki karmaşadan bayılacak durumdadır. Nitekim gün içinde BK’ya yemeğini yedirirken, kendini tutmak adına tir tir titremiş 3-4 kez bayılmanın eşiğinden dönmüş halde. DA, bu kasveti kaldıramaz ve herşeyi olduğu gibi bırakıp kendini yatak odasına atar. Günü bitirmenin sağlıklı bir yolunu bulamamıştır nitekim.

DA, uykuya geçemez hemen. Zaten evin deli saçması hali de uykuya müsaade etmez. KK günlerdir devam eden huzursuzluğuna uykuya geçememeyi de eklemiştir. Mızıl mızıl ağlamaktadır. BB, BK’yı banyoya götürür. BK, sapıtır, DA, sesleri duyar, daha da kasılır, BB bağırır, BK daha da sapıtır. BB, BK’yı olduğu gibi bırakır ancak BK bırakmaz onu, kene gibi yapışır.  BK krize girmiş gibi ağlamaktadır, BB ona aldırmamakta ve terslemektedir. DA, bu strese ve en önemlisi BK’nın  kendini hırpalamasına dayanamaz ve kalkıp BK’nın işlerini yapar. Görüldüğü üzre atılan havlu, daha ilk dakikadan yerden alınıp, yüze göze bulaştırılmaktadır. DA’nın yakında eski paspaslığına döneceği gün gibi aşikardır. 
DA, BK’nın işlerini halledince uyumaya koyulur. Kısa bir süre sonra KK kucağına bırakılır, nitekim BB’nin uzun süren uyutma çabaları boşa gitmiş, geriye tek çare emzirmek kalmıştır. Şükürler olsun ki KK, bu şekilde uyuyakalır. DA da kendini uykuya bırakır. Gece defalarca uykusu bölünerek uyanır, KK’nın kıvranmaları, BK’nın üstünü başını açıp açmadığı kaygısı ile. 
Bugün. Saat 05:00. Ahalinin tüm fertleri derin uykudadır. DA, BK’yı kontrol etmek için kalkar ve bir daha uyuyamaz. Sessizliği fırsat bilerek semaya açar ellerini; -Ey Okçu!*- der, -Önünde kıvançla eğilmeye geldim,* lakin zihnime doldurduklarım bırakmaz peşimi, deşiyorlar sana olan teslimiyetimi, sen gör halimi, gör ki  düzelt eğrilmiş başımı, beni!-

Saat 07:00. DA ferahlamış olarak gibi uykuya geri döner. 

Saat 08:10. KK, BK, DA uyanmıştır. DA, çocuklarına kahvaltısını yaptırır. Üst – baş, alt, kaka, çiş, derken evin perişanlığına dayanamaz, kendini uykuya geri bırakır. Kalktığında ise dışarı çıkması gerektiğini anlar. Lakin yalnız vakit geçirmek için can atarken bunalan Selim’i arkada bırakmaya kıyamaz. Nitekim BB ile BK gergindirler birbirlerine karşı. BK sıkıldığını fazlaca belli eden aksi tavırlar içindedir. Onu öylece bırakıp gidemeyeceğini, gitse de kendini yiyeceğini anlar ve BK’yı alıp alelacele sinemaya gitmek üzere çıkar. Hava güzeldir, açık hava BK’ya da DA’ya da iyi gelir. Öyle ki arayıp BB’yi hadi siz de gelin Taksim’e gidelim demek ister. Görmek istediği sergi vardır nitekim Yasemin‘den özendiği. Lakin BK sinemada kararlıdır ve DA’nın içindeki bilgiç anne; sözünü tutmalı ve örnek olmalısın, der  ve sinemaya girerler.

BK pek keyiflidir. Sinemaya girişte de, çıkışta da önüne gelenle ahbaplık eder. Yanısıra DA’ya dönerek, fısıltıyla; – gördün mü anne, onlarla kısa bir sohbet yapıyorum- der. Karmakarışıktır, girdikleri film. DA, çok büyük keyif alır filmden, BK da öyle. Elinde koca mısırı, gözünde gözlüğü ve olmazsa olmaz suyu ile tam teşkilat kurulmuştur koltuğa, keyif yapmaktadır.  Çıkışta DA, BK’ya alacakları olduğunu ve mızmızlanmaması söyler. -Tamam-der BK.

1 mağaza, bir kitapçı, 1 mağaza daha derken DA’nın korktuğu başına gelir. -Kakam geldi anne- der BK. Daha bakacak onlarca şeyi olan DA, yıkılır bu cümle ile. Eli, ayağı buz keser. Yanısıra  elindekileri de bırakmaz, kasaya koşarlar. Bu sırada BK’ya telkinlerde bulunur; -Tutabilirsin, yapabilirsin dostum, sen dayanıklısın, sen T-rex’sin(dinozorların kralı)- türünden çeşitli gazlamalar yapar. BK dayanmaya çalışır, ancak belli ki daha fazla dayanacak takati kalmamıştır, nitekim harlı kokular çıkarır. Yanısıra sahiden de eli pek ağır kasiyere çıkışır -Biraz daha hızlı olamaz mısınız, neden bu kadar yavaşsınız!-. Görüldüğü üzre BK can havliyle konuşurken bile -siz- deme nezaketinden ödün vermez. DA, ise ya kakayı altına yaparsa senaryoları içindedir. Ay, uy, aman, çabuk derken, olayın kahramanı BK, günün incisini patlatır: -Güzel düşün, güzel olsun anne!-. Tamam, der DA ve çarçabuk tuvalete koşarlar, ellerinde 4 şişkin poşet, 1 kol çantası, bir mont ile. Nasıl olmuşsa askıya sığdırıp hepsini, kaka problemini çözerler. Ve ardına bakmadan, birşeyler dahi yemeden atıverirler kendilerini eve.

Evde, sabahki manzaranın üstüne eklenenlerle korkunç bir manzara bekleyen DA, önce BB’nin ve BK’nın evde olmadıklarını anlar. Yanısıra evde kendisini büyük bir süpriz beklemektedir. Ev derlenip toplanmıştır, çamaşırlar asılmış, mutfak ak pak edilmiştir, yanısıra yemek dahi yapılmıştır. DA, detaylara bakamadan BK’yı duşa sokar nitekim dışarda kaka evde acil duş almayı  gerektirir. Duştan sonra BB’yi arar ve BB evdeki işleri hallettiği yetmezmiş gibi BK’yı alıp parka dahi götürmüştür. DA, BB’ye pek yoğun bir sevgi ve şefkat duyar. İçi acıma ve pişmanlıkla dolar. Sorgulamalar başlar. Haksızlık mı ettim, der beri yandan. Lakin bilir ki arada haykırmazsa ne denli cebelleştiği farkedilmez. Haykırmayı da hesap etmez zaten, oluverir hiç istemeden.

Ve atılan havlu bir kez daha yerden alınır. Yüze göze bulaştırılır.

Ve bu ödülden dolayı; Aylin‘e, Serpil‘e, Çakıltaş‘a, Zuzuların Annesi’ne,  Ahsen’in Dünyası‘na, Ebru‘ya, Aynur‘a ve Aylin Anne‘ye çok teşekkür ederim. Unuttuklarım yahut görmediklerim varsa affola! Ben de herkese veriyorum bu ödülü.

 *Halil Cibran’dan

Benden Bu Kadar!

Durumum budur!
Ve Deli Anne havlu atar! Uzun zamandır alarm zilleri çalıyordu, biliyordum. Hissediyordum derinliklerde. Sadece anlamazlığa verip geçiştirmeye uğraşıyor, öteliyordum bir nevi. Sözümona bu sırada zaman kazanıyordum. Bir kurt vardı içimde, içimi  içte içe kemiren. Onun kafasını ezmeye çalışıyordum beri yandan. ‘Ben yerim atıklarını, sen içine attıkça ve büyürüm daha fazla!’ diyen sesi ve o sese eşlik eden katır kutur gürültüyü bastırıyordum. Ben attıkça atıkları içime, o büyüdü biliyordum. Biliyordum içimde bir güzel kelebeğe de dönüşmeyecekti, tam aksine çirkin ve devasa bir kitleye dönüşecek ve patlayacaktı en sonunda.
Uzun zamandır SOS veriyordum, da ne ben aldırıyordum ne başkası. Zaten kişi kendi aldırmadıkça başkası aldırır mı? Kişi kendine hoyratsa başkası altta kalır mı? Sırtlanır da sırtlanırsın, düşsen de aldıran çıkmaz ne ki havlu atasın! 

Uzun zamandır sirenler canhıraş biçimde çalıyordu, biliyordum. Tıkıyordum kulaklarımı çare olur diye. Nafile! İçteki atıklar dışarı vurdu aylar önce. Deri döküntüleri, kaşıntılar, ergenlerinkine bin basan akneler ve dahi durmadan artan kilolar işaret fişeğiydi yaklaşan tehlikenin ve içimdeki anormalleşmenin, de kime ne!
Meğer –Ey Özgürlük!– demelerim son -imdat- isteyen sesimmiş. O bir kaç saatlik kaçamak yenilenmek için bir küçük nefes gibiymiş. Sesim sadece yankı olup geri tepince, bir güzel sindirdim önce. Olağanlıkla karşıladım, karşıladım sandım. Yanıldım! Patladı o pis kitle. Şiddetli bir toz kütlesi ve şiddetli bir sesle!
Ben yapamadım anneliği, beceremedim. Evet, kimse silah tutup kafama, anne ol, demedi, lakin ben de bilemedim, hesap edemedim üçünü beşini. Hem zaten ben herşeye dört ayakla girmez miyim ki, bu da öyleydi. 
Zihnimdeki yorgunluktan kocaman şişti başım, taşıyamıyorum! Üstelik anneliğim berbat diye yordukça zihni, çocuklarımı daha beter üzdüm, kırdım! Yetersiz hissettikçe mutsuz oldum, mutsuz oldukça mutsuz ettim! 
Modern annelik dayatmasından uzak durmak istedim, uzak durmak istesem de atamadım edindiklerimi. Bırakmadılar, bırakmıyorlar peşimi! Bırakmadıkları gibi bulandırdılar habire zihnimi. Yetememe, becerememe, yoksunluk hissi azad edin beni!
Nefret ettim zihnimi bir kez dolduran ve bir daha boşaltamadığım bir yığın zırvadan!  Nefret ettim çocuğa nasıl davranacağımız konusunda ahkam kesen ahmaklardan! Olmazsa olmaz(!) faaliyetlerden, aktivitelerden, günde bilmem kaç saat yalnızca çocuğa ayrılması gerektiğini dayatanlardan, yöntemlerden, sistemlerden, okullardan, özellikle özel okullardan, at bindirmelerinden, yüzdürmelerinden, sözümona süper nesil yetiştirme çabasından, proje çocuklardan, Ferber’den, Tracy Hogg’dan, atıklardan faaliyet çıkarma çabasından, çocuklarla oyun oynamaya kendimi zorlamaktan ama kesinlikle zevk almamaktan, hatta ölecek kadar daralmaktan, dinozorları kapıştırmaktan, çocuğu oyuncakla donatıp vicdanımı bastırmaktan, iki sevimsiz oyundan sonra vicdanımı  rahatlattığımı sanmaktan, tüm bu bilgi kirliliğine kulak tıkamak istesem de kulak tıkayamamaktan, varolanların bile yeterince işkence yapmasından!!! 
Ey Cehalet(!) Nerdesin! Keşke hiç bilmeseydim! Keşke bebek saflığına döndürebilseydim zihnimi de rahat etseydim!
Keşke bilmeseydim de, -oynamak zorundayım- zihniyetinden değil de içimden geldiği için oynasaydım çocuklarımla. Keşke bilmeseydim de olur da oynamayınca kendimi bu denli yemeseydim. Yemeseydim de  daha da berbat hissetmeseydim. Daha da berbat hissedip evdeki huzuru mahvetmeseydim!
Benden bu kadar! Pes! Havlu atıyorum!