Tag Archives: Hatıralar

Bizim İller Sessiz, Bizim İller Sensiz!

12 yıl önceydi. Bugün. Ansızın. Bir haber aldım olduğum yere çakıldığım. Sanki her an yanımızda olacağına dair bize söz kesilmiş gibi, gidişinle büyük hayal kırıklığına uğradım o gün. Nasıl olur da, çocukluğumdan beri yanımda olan sen, bundan sonra olmayacaktın ve başka dünyaya gitmek üzere bizimle vedalaşacaktın? Ve dahi vedalaşmadan alelacele aramızdan ayrılacaktın? Bırakacaktın beni yalnız! Şarkıların gibi öksüz, yetim kalacaktım. O şarkılar ki her biri bir başka anı, bir başka zamanı çağrıştırandı. O şarkılar ki gülümsetirken içimdeki hüznü akıtandı. O şarkılar ki senin sesinden çıkmaydı. Ve o ses ki gülümsetendi,  aydınlatandı yüzümü, şimdiyse her duyduğumda yüreğimi burkan, ağlamama sebep olandı. Fotoğrafların ki beni çok acıtandı. Tıpkı soldaki gibi. Derinlemesine asla bakamadım gül yüzüne, göz ucuyla yetindim Gülpembe!
Seni özledim Barış Ağabey. Çok özledim hem de. Biliyorum bir ömre yetecek kadar şarkı bıraktın ardında, dolu dolu. Lakin senden yeni bir şarkı duyamayacağım düşüncesi çok acıtıyor içimi. Kesiyor hatta içerimde bir yerleri. Çok özledim seni Barış Ağabey! Seni, sesini, sesindeki sıcaklığı, yüreğindeki ve sözlerindeki derinliği. Çok arıyor gözlerim senin gibisini. Demişsin ya Gibi Gibi şarkında; –kırk yılda bir gelir Barış gibisi-, ne yazık ki  kırk yıl değil, bin kırk yıl geçse de gelmez Barış gibisi. Özledim Seni. Çocukluğumun, gençliğimin dost sesi. Şimdi bir yanım eksik! Orta yaşımda yoksun. Yaşlandığımda da olmayacaksın.
Şimdi senin şarkılarınla büyütüyorum çocuklarımı. Yüreğim izin verdikçe dinletiyorum usul usul. Selim Aynalı Kemer’i çok sevmekte. Bir de Arkadaşım Eşşek elbette. Seni de yakinen bilmekte.
Gidişinin üzerinden 12 yıl geçmiş Barış Ağabey. Oysa dün gibi taze acım. Hoşçakal canımın içi, diyen Ahmet Kaya ile veda ediyorum sana. Bu vesileyle görürsen şayet Ahmet Kaya’ya da selam söyle! ve Caanım Cem Karaca’ma..

Sen bir suydun, sen bir ilaçtın
Hoşçakal canımın içi, hoşçakal
Hoşçakal gözümün nuru, hoşçakal
Hoşçakal iki gözüm, hoşçakal.

http://www.dailymotion.com/swf/video/x5ti43?width=&theme=none&foreground=%23F7FFFD&highlight=%23FFC300&background=%23171D1B&start=&animatedTitle=&iframe=0&additionalInfos=0&autoPlay=0&hideInfos=0

—————————————————————————————————————–

Advertisements

Barış Manço Moda 81300 – İstanbul

90’ların sonu.  Yer Beşiktaş. Üniversite yılları. Alabildiğine bunaldığım, bulandığım ve buhranlar geçirdiğim zamanlar. Bir zamanlar okulda başarısıyla göz dolduran, davranışlarıyla tüm yıldızları toplayan parlak çocuktan eser yok. Bir türlü geçemediğim derslerle uzadıkça uzayan okulum, başarısızlık, ilk sınavda tökezleyerek, üstümden atamadığım şaşkınlığımla devam eden hayal kırıklığım, ailemden hem fiziksel, hem de ruhen uzakta olmanın verdiği derin yalnızlığım, telefonda hiçbir şey belli etmemek adına yaptığım ruhsuz konuşmalarım,  en yakınlarıma en uzak oluşum, kızdığım ve gücendiğim tezatım, bir kanepe, bir masa, bir de küçük sofadan ibaret sefil evim, sefil arkadaşlarım ve tüm bunlara binaen, kendime yahut tanıdık birine yakalanınca, ışık hızıyla -gülümser insan-a dönen kaypaklığım, kendimi kendimden bile özenle kaçırışım.
Ve yanısıra sevdiklerim ile hayat buluşum; Elimdeki 3-5 kuruşu da uğruna harcadığım sinema aşkım; Pi, Hilary & Jackie, Truman Show, Eternity & A Day,  Herşey Çok Güzel Olacak, Fight Club, American Beauty, Man on the Moon, Film Festivallerim, Kitaplarım; Oğuz’um Atay’ım, Tututanamayanlar’ım, Oyunlarla Yaşayanlar’ım, “Selim, canım Bilimsel Selim’im”, Hikmet’im, Gökhan’ım, Müziğim; Radyom, 99.5 Capital Radio’m, televizyondan tamamen azade oluşum, Portishead-Dummy, Metallica-S&M, Santana-Supernatural albümlerim ve her daim dinlediğim başucu şarkıcılarım; Janis Joplin, Bob Dylan, Led Zeppelin, Şebnem Ferah, Cem Karaca’m. Ve elbette Barış’ım Manço’m. Nam-ı diğer Barış Ağabeyim. Şarkılarıyla büyüdüğüm, konserlerinde coştuğum, karşılığında sıcak gülücükler hatta selamını aldığım, sevdiğim, kaldı ki bence sevildiğim ve her zaman orda olacağı hissiyatında olduğum Barış Ağabey. Ve yazık ki yanıldığım. Ansızın ölüm haberini alınca küçük bir şok ve derin bir sızı yaşadığım.  Koca Barış Ağabey’e hissettiğin bu mu  diyerek acımın küçüklüğünden utandığım  ve  onu  büyütmek için uğraştığım, gene de başaramadığım.  Yemeden içmeden kesilmeyi beklerken, hayata devam edişime, bunu kolayca kabul edişime kızdığım Barış’ım Manço’m.

1999 Şubatı. Acımı büyütmek adına cenazesine katılıyorum. İçimi yokluyorum, derinlere iniyorum, dinliyorum; hadi acıyın dercesine daha derinden dinliyorum, hayır, tek duyduğum; ayakta durmaktan kaskatı kesilen belimin ağrısı. Etrafımda herkes üzgün, gözü yaşlı. Hala insanları izliyor olmaktan utanıp başımı öne eğiyorum. Derken cenazesi önümden geçiyor, kalabalık alabildiğine, öyle ki önümde epeyce bekliyor, Hadi diyorum, bu son şansın, acısın artık için, bak dünyadaki son yürüyüşü, bir küçük sızı hissediyorum, ümitleniyorum, derken hemen kesiliveriyor üzüntüm. Bir anda Barış Ağabey’e ihanet ettiğimi düşünüp ayrılıyorum ordan. Eve geliyorum. Tüm radyolarda o çalıyor. Birden –Yol verin Ağalar Beyler-i duyuyorum. Gözümün önüne kalabalıktan ilerleyemeyen cenaze geliyor ve bu şarkıyı o an için yazmış gibi hissediyorum, burkuluyorum, o görüntü ile yürek sızısı eşleşiyor, bir kaç damla gözyaşı döküyorum. Gerisi gelmiyor. Artık kendimden ümidi kesiyorum. Duygusuzluğumdan utanç duyuyor ve kendimi acıtma çabasından tamamıyla vazgeçiyorum.

1999 Şubatı hala. Arkadaşlarla toplanmışız. Yabancı müzik çalan bir yerdeyiz. Barış Ağabey’in acısından ümidi kesmiş, herşeyi sözümona bertaraf etmiş, laylaylom hallerdeyim. Derken birden çok yakınıma aitmiş gibi gelen, tatlı bir ses çalınıyor kulağıma. Dikkat kesiliyorum. Nick the Chopper. Çocukluğumu anımsıyorum, ağbilerimin toyluk zamanlarını, Dağlar Dağlar ile sahiden de dağa çıkan, aylarca eve uğramayan çok sevdiğim ağbimi, herkesin biarada olduğu, henüz kimsenin evden ayrılmadığı, tastamam olduğumuz zamanları, kalabalık kahvaltıları, ablamları, bilhassa büyük ablamı; bildiğim çok şeyi bana onun öğretmiş olduğunu, annemi, babamı… İçimde bir yanma hissediyorum. Öyle bir yanma ki, beynimden yüreğime akan, damarlarımı parçalarcasına dolaşan ve tüm bedenimi büyük bir acıyla yakan. Ah! diyebiliyorum sadece. İçimde yanan devasa ve azgın volkan, gözyaşlarıyla dışarı çıkmak isterken masaya gömüyorum yüzümü. Hıçkırıklarla ağlıyorum. Öyle ki koca yerde beni ne duymayan ve ne de görmeyen kalıyor. Önceleri kimse bir şey anlamıyor halimden, sormaya uğraşıyorlar, konuşamıyorum. Konuşmak da istemiyorum, nitekim nicedir  bu anı beklemiyor muyum? Elbette kapılarda karşılayıp buyur edeceğim kendisini, kolay kolay gitmesine rıza göstermeyeceğim. Alıkoyacağım uzun süre. Ve bu ziyaret sırasında kimseleri sokmayacağım içeri. Ve dahi kimseyle konuşmayacağım. Derken Barış Ağabeyi sevdiğimi bilen birileri farkediyor ağlamamın nedenini ve dilden dile dolaşıyor tuhaflığım. Birden bu tuhaf duruma hemen herkes dahil oluyor ve tanıdığım tanımadığım insanlar yığını ziyaret etmeye başlıyor beni. Kimi teselli etmeye uğraşıyor, kimi  Barış Ağabeyin onda bıraktığı izi paylaşıyor, kimi sadece sarılıyor, kimi benimle beraber ağlıyor. Bir nevi terapi odası, bir nevi ağlama duvarına dönüşüyorum velhasıl.

Anlıyorum ki; Barış Manço bende öyle özel bir yerde imiş ki, başlarda kendimi korumak adına küçük bir şok geçirtmiş bana savunma mekanizmam. Öyle ki o ilk acıyla ve içinde olduğum zamanın yoksunluğuyla canıma kıymayayım diye belki de. Olur ya, şokla beyninizi ve kalbinizi korur hani, çıldırmaktan ve o çılgınlıkla başka çılgınlıklar yapmaktan sakınmak için sizi. Zaman geçerken, gerçeği usulca ve ara ara fısıldar kulağınıza, alışmaya başlar beyin, alıştırır sizi de yavaşça, kalbinizi de.. Sükunet hasıl olunca, az biraz gerçeği kabullenmişken yakalarsınız kendinizi.

Şu anki halimin ilk alametleri bu şekilde baş verdi vesselam. O zamandan beridir geçmiş zaman lafı Barış Manço ile özdeşleşti bende. Barış Ağabey  kaybolan ve bir daha geri getirilemeyecek olan geçmişim demekti vesselam. Onu yitirince zamanın geri getiremedikleri olduğunu acıyla tecrübe etmiş oluyordum sanki. Ve bu yeni kavramla değişiyor, dönüşüyordum. Üstelik bu hale bir de annelik eklenince seyrine doyum olmayan, kaskatı halimin aksine çer çöpe bile üzülen, ağlayan biri oluyordum işte.

 

Bu yazıyı uzun zamandır yazamadığım, bu sebeple hayli utandığım, biriktiği için de içinden çıkamadığım mimlere cevaben yazıyorum. Resimli Günlük-Özlem, İçimden Çağlayanlar-Müge, Emel’in Güncesi-Emel, Her Telden-Fadiş (seninki için kafamda manidar şeyler var o yüzden erteliyorum) ile kısmen ilgili ancak  SezobigoYaruze ilgisiz biliyorum. Bilahare ilgileneceğim onlarla da inşallah. Unuttuklarım varsa da affola!
*Ümitli bir yazı değil, biliyorum ama neyleyim ki bu aralar pek sevimli şeyler hissetmiyorum içimde, üstelik cümleten hastayız, hastayım.