Tag Archives: Alerjik Astım

Dikkat Salgın Var!

Bir hafta kadar önce gayet sağlıklı oğullarımı alıp doktora götürdüm. Kerim’in 9.ay rutin kontrolüne. Haliyle Selim de geldi. Gelmeme ihtimali yoktu ancak olsa da gelmeyi isterdi. Nitekim doktorumuzu çok sever ve çocuğa hasret, sosyal oğlum çocuk odasında epeyce keyiflenir. Muayenehane hiç gömediğim kadar kalabalıktı. En az 3 çocuk annesine dayanmış, kıpkırmızı yüz ve baygın gözle ateşinin düşmesini beklemekte idi. Onun dışında sayısız acil hasta geldi. Biz de 1,5 saat gecikmeyle girebildik doktorun odasına. Kerim’in ilk 1 saat keyfi oldukça yerindeydi. İnsanlar arasına karışmayı o da en az ağbisi kadar sever nitekim. Etraftaki herkese gülücükler dağıttı, herşeyi pür dikkat inceledi. Selim desen, yanımıza bile uğramadı. Zira çocuk odası hınca hınç çocuk doluydu, bu da bolca arkadaş demekti. Sanki iyi bir oyun parkı gibiydi. İlter de hastalıktan nasibini almış, biraz önce bir başka doktora görünmüş, kıvranarak sıranın gelmesini beklemekte ve bu sırada şekerleme yapmaktaydı. Ve elbette ortalık deli gibi virüs kaynamaktaydı. Hele ki Selim o küçük odada, yetmezmiş gibi odada bulunan oyuncak eve girmiş çocuklarla birarada direkt temas halinde idi hastalıkla.

En nihayetinde doktorun odasına girdik ve Selim hiç uğramadı odaya. Doktorumuz yeğenlerimiz vasıtasıyla yaklaşık15 yıldır tanıdığımız ve çok sevdiğimiz biridir. 7/24 arayabildiğimiz, işi olsun olmasın her sorunumuza cevap bulabildiğimiz, ilgili, sevecen, bazen çocuklarımı benden daha çok düşünen. İlter’in hastalanmış olduğunu ve o akşam yurt dışına çıkacağını duyduğu an talimatlara başladı. Şu ilaçları da al, ortalıkta salgın da var, bronşite çevirmesin dedi İlter’e. Ardından ekledi: -Ortalıkta çok ciddi bir salgın var. Domuz gribi gibi. Kuvvetli bir virüs- ve; -şükürler olsun ki  Selim’i okula göndermemişsiniz, şayet okullu olsaydı hep beraber sürünürdünüz- dedi. Selim’in çok sosyal olduğundan ve evde sıkılmasına kıyamadığından baskı yapardı her gidişimizde, bir an önce taşının da oğlumu okula yazdırın, diye.  Şimdi Selim’in okullu olmamasına sevindik.
Ardından uyarılara devam etti. İlter’in gideceğini düşünerek evde yedeklemem gereken ilaçları yazdı.  Vazgeçilmezlerim nebüllerim; Pulmicort, Ventolin. Şuruplar; Kongest ve Sudafed. Bir de ateş düşürücüler: Pedifen ve Calpol. Ayrıca Selim’e önlem almak maksadıyla Umca damla verdi. Ve Alerjik astımı olduğu için çok uyanık olmam gerektiğini, çünkü bu hastalığın astımla birleşince kuvvetli bir dalgaya dönüşebileceğini, en ufak bir belirtide nebüllere başlamam gerektiğini, Kerim’de bir değişiklik olursa uyurken ona da nebülleri yapmamı salık verdi. Ve başlangıcı sezdiğim an derhal kendisini aramamı önerdi. Şükürler olsun ki bu uyarılar çok işe yaradı.  Öyle ki hastalık başlarken -aman nasılsa gelir geçer- deyip savsaklamadım, aylaklanmadım ve derhal tedaviye başladım bu vesileyle.
İlter 04.00 da evden çıktı, 07:30 da Selim inlemeyle, yüksek ateş ve kusmayla uyandı güne. 3 tam gün sürdü yüksek ateş. Öyle kuvvetli idi ki ateş, ilaçlar fayda etmiyordu. 2-3 kez  ılık duşa soktum Selim’i, boyuna önüne leğende su koydum, ortalığın ıslanmasına aldırmadan oyununa ben de katıldım. Selim’in suyla hasbihali hem ruhuna, hem bedenine iyi geldi. Ateş nispeten düştü. Ama 38’in altına inmedi pek. Düşmediği gibi süratle yükseliyordu da. Nitekim ateçölçer 39.9’u gösterdiğinde ölçmeyi kestim. Çünkü zavallı kalbim buna dayanmayabilirdi. Üstelik panik olup saçmalayabilirdim. Bu arada doktoru ilk aramada antibiyotiğe de başladık. Gün içinde doktora ulaşıp bilgi aldım sık sık.  3.gün 00:00 da bıçakla kesilmiş gibi ateş düştü. Ve Selim uyuduğu an şıpır şıpır terlemeye başladı ben de zil çalıp oynadım. Malum ateş olunca bir damla ter olmuyordu. Üstelik terle o mendebur hastalık vücuttan atılıyordu sanki, içimde müthiş bir zevk oluşuyordu.
Bu sırada Kerim iyiydi. Tedbir için ona da Propolsaft adlı balözlü bir ilaç verdim. Sık sık da emzirmek istedim lakin aksi gibi Kerim emmekten vazgeçmiş gibiydi. Araya dingin ve ateşsiz bir gün girdi. Sanırım Rabbim bir gün dinlenme süresi verdi. Ve ertesi gün güm! Kerim huysuzlandıkça huysuzlandı, minik aksırmalar, öksürmeler eklendi huysuzluğa. Ben gene de hayra yormak peşindeydim. Doktoru arayıp durumu bildirdim.  Bir iki öneriyi ugulamak üzereyken çok kuvvetli öksürmeye başladı, gümbür gümbür! Arkasından haşmetmah ateş emrivaki yaptı ve Kerim’in minik bedenini sardı. Aynı seremoni bu kez onun için başladı. Tıpkı Selim gibi nebüllere başladık. Günde 2 kez, 1 ventolin, 1 Pulmicort şeklinde. 1 saat arayla elbette Selim’in aksine.   Bugün 4.gün ve Kerim hala ateşlenmekte. Öksürüğünün şiddeti çok azaldı. Huysuzluğu azaldı. Ateş çok yükselmese de 38.5 civarına kadar gelebilmekte. İnşaallah o da sıyrılır bu hastalıktan da kurtuluruz ailecek. Milletcek! Dünyacak! İlelebet!
Bu kadar uzun uzun şundan dolayı anlattım: Blogları dolaşınca görülüyor zaten tablo çok net. Hemen hemen her evde bir hastalık hikayesi var, çoğunlukla şiddetli geçen. Doktorların başı kalabalık. Ortalıkta ciddi bir salgın var. Adı hastanın hassasiyetine göre değişiyor sanki: Bronşit, Bronşiolit, Astım, Alerjik, Rinit, Faranjit… her neyse..  Bu salgın geçen seneki domuz gribi dillendirilmiyor lakin kırıp geçiriyor herkesi.  Yüksek ateş yapıyor. Bazı çocuklarda kusma. Ve ihmal edilirse yahut gözden kaçırılırsa çocuklar hastanelik olabiliyor. Solunum yetmezliği gibi belirtilerle. Biz o gün doktora gitmekle büyük bir nimete maruz kalmışız, şükür! Canım doktorumuz Zermine’nin bizi uyarması vesilesiyle; hem uyanık oldum, hem tedbirli davrandım hem de erken müdahale etmiş oldum. Ya geç kalsaydık? Selim çok daha şiddetli geçirebilirdi hastalığı ve bir çok çocuğa olduğu gibi hastanede yatmak zorunda kalabilirdi. Ha keza Kerim de öyle. Nitekim bugün bir iki kez nefes almakta zorlandığını gördüm. 
Diyeceğim o ki; geçirmeyen çocuk kalmadı nerdeyse ama; ola ki çocuğunuz varsa ve grip belirtisi olursa teyakkuzda olun! hafife almayın! Özellikle kronik hastalığı olan çocuklar ve 2 yaş altı bebekler için. Bir de emiyorsa bol bol emzirmek gerek doğal antibiyotik niyetine. Bir de gördüğüm aslında her hastalıkta olduğu gibi burda da suya çok ihtiyaç duydukları. Bol bol su içirmek gerek. Kerim bardaklar dolusu su versek doymuyor şu sıra nerdeyse. Ve tatlıdan ziyada tuzluya meyilleri oluyor. Selim 1 haftadan sınra ancak tatlı birşey yiyebildi.
Allah insanlığı korusun!

Alerjik Astımlı Çocukla Yaşam

Selim’in Alerjik Astım hastalığı var. Malum çağımızın hastalığı. Mevsim geçişlerinde ve kış aylarında bizi yere seren bir meret. Üstelik Rusya’da iken bu denli şiddetli değildi. Ne zamanki İstanbul’a temelli dönüş yaptık, ondan sonra perperişan oldu Selim. Temiz havayla doğrudan ilgisi olduğunu sanıyorum. Zira Moskova ve daha ziyade Petersburg bol karlı ve yeşillikli bir yer olduğu için havası İstanbul’a göre çok daha temizdi. Bir de sanırım anne sütü alması da etkendi o dönemde hastalanmayışında. Nitekim anne sütü alerjik belirtileri ötelermiş. Rusya’da ilk hava değişikliğinin ardından ciddi bir hastalık geçirmedi Selim ancak 15 günlük Türkiye tatillerinin tamamının zehir zemberek geçtiği çok oldu. 

Geçen kış Domuz Gribi abartısı vardı malum. Bu hastalığın, Selim’in hastalığının ve benim de hamileliğimin korkusuyla ilaçsız ne yapabilirim’in peşine düşmüştüm. Bu zamanlarda her sabah Selim’e pekmez ve fındık+ceviz+badem+bal karışımı veriyordum, mesir macunu kıvamında.  İşe yarıyordu zannımca, zira Selim bütün kış hastalanmadı. Bu macunun tek handikabı; Selim’in enerjisi tavan yapıyor ve zaptedilemez duruma geliyordu. Öyle ki Selim zeminde yürümeyi unutmuş, koltuk üsterinde koşar, zıplar, hoplar olmuştu. Hepsine razıydım, yeter ki hastalanmasındı. Selim bu işkenceden ilacı aldığında kusmaya başladığında kurtulabildi ancak. Ne yazık ki ilkbahardı ve okula da başlamıştı. Zamanla berbattı. Selim hastalandı elbette. 2 gün okula gidiyor 3 gün yatıyordu devamlı. Ve ciğerleri sökülürcesine, geceleri uyutmamacına öksürüklere boğuluyordu. Aylarca ilaçların biri bitmeden diğerlerine geçiyorduk. Kullandığımız ilaçlardan biri Singulair idi. Faydalı olmasına oluyordu da, Selim bu ilaçla deliye dönüyordu adeta. Uyuyamıyor, aksileşiyor, öfkeli, sinirli, kontrol edilemez, kesinlikle söz dinlemez oluyordu. Öyle ki ben “imdaaaat” diye çığlıklar atarak dört dönüyordum evde. Üstelik hamile idim. Sonradan durumu farkettik de ilacı kestik ve kısa bir süre sonra normale döndü Selim.
Bir kaç hafta önce, Selim’den ilk korkunç işaretleri alınca, endişeleri bertaraf etme yoluna girdim. “Yoktur birşey, yoktur, geçer.” diye avuttum kendimi. Öncü belirtileri kessin diye çoğu zaman işe yarayan arı sütü  ilacı Propolsaft’ı verdim hemen. Normalde işe yarardı. Ancak gelen kuvvetli bir dalga idi belli ki. Öncü ilaçlar işe yaramaz oldu. Kuru öksürükler giderek şiddetini arttırdı taa ki gece uyutmaz olana dek. Ardından da kuru öksürük yerini gümbürtüye çevirdi. Selim’in yüzü sarardı, gözaltları karardı ve dudakları bembeyaz kesildi. Oldukça sağlıksız dolanıyor ortalıkta velhasıl. Gene ilaç bombardımanına başladık. Ve gene yan etkilerini unuttuğumuz Singulair’e de başladık. Bir kaç gün önceki delirmelerimin kaynağı büyük oranda o imiş meğerse. Selim gene çıldırdı, gene uyumaz, uyutmaz oldu. Üstelik İlter gene yurt dışında. Üstelik tık sesine zıplayan bir bebek de var evde. Gece Selim öksürük krizlerine tutuluyor-bebek ağlıyor, bebek ağlıyor-Selim uyuyamıyor, sabaha dek aşıklar gibi atışıyorlardı vesselam. Bana da zombilik düşmüştü. Ve kabus dolu günler bu gecelerin ardından. Gündüz de öksürük krizine boğulan Selim kah bebek uyanmasın diye kafasını yastıklara gömüp öksürüyor, kah “Ayy, ne zaman bitecek bu gıcık!” diyerek şikayetleniyor, kah teslimiyete geçiyordu. Derken doktor ilacı anımsatınca, uyanıp kestik derhal. Şimdi tam aksine uyku veren Zyrtec’e geçtik. Öksürük krizleri azaldı. Uyku süresi uzadı Selim’in. Gece huzursuzluğu da geçti çok şükür.
Rus kadınlarının adeta görev bilinciyle yerine getirdikleri bir şey vardı, hayranlıkla izlediğim. Çocukları günde 2 kez, kar kış demeden dışarıya çıkartır, pislik, çamur, çöp, sokak köpeği, kedisi aldırış etmeden herşeye temas etmelerine izin verirlerdi. Üstelik doğumdan itibaren başlarlardı bu ritüele. Biz modern (!) Türk anneleri ise aşırı hijyen takıntısı, aşırı koruma içgüdüsü ile doğaya karışmadan, temastan uzak bir ortam içinde zemin hazırlıyoruz alerjiye. Hele ilk çocuklarda tam sapıtık oluyor insan. Ben de Selim de herşeyi kaynat, aman yere düştü sakın verme, sterilize et vs. ile bozmuştum. 2.çocuk bu yüzden keyif oluyor, “Amaaan canım n’olcak, deyip yere düşen dişliği alıp veriyorum nerdeyse. Çocuğun mikropla karşılaşmasına izin vermek gerekli bence. Ve bünyenin bu mikroba alışmasına. Görmemişlik yapıp zavallıları hastalıklı yapmasak keşke.
Şimdi “Her işte bir hayır vardır.” teslimiyetinde olmak kalıyor geriye. Zira alerjiyi çocukluğunda geçirenlerin büyüdüklerinde alerjiye yakalanmaları az bir ihtimal imiş. Üstelik çocukken olan geçiyor yaş ilerledikçe de, büyüyünce yakalandınız mı ölene dek kurtulamıyorsunuz. Bir tez daha var ki; alerjik astım geçiren çocukların yetişkin olduklarında kansere yakalanma riski büyük oranda azalıyormuş. İnşaallah bahsedildiği gibidir. Güzel düşüneyim, güzel olsun.
Bir not daha; sigara diye kıvranan ben, içemeyişimin en büyük nedeni; yanlış rol model olmak değil; sigara dumanının alerjiyi tetikleyen en büyük etken olmasıdır.

İtiraflarım – Vicdan Azabı

Önceki gün Selim huysuzlukta ve inatçılıkta tavan yapmıştı. Gene eski günlerdeki gibi banyoya el yıkamaya gitse çıkmıyor, sabunları dolap arkalarına atıyor, sıvı sabunları tüketene dek sıkıyor, musluğun ucuna bastırarak fıskiye misali tüm banyoyu tazyikli suyla suluyor, kısacası bütün banyoyu batırmak için üstün gayret gösteriyor, diş fırçalarken bir türlü tükürmüyor, musluk suyunu içiyor, kardeşini sevmek isterken yanaklarından ve alnından kızartana dek şiddetle sıkıyor, yetmiyor en sonunda  kardeşini tokatlıyor, duvardaki çerçeveleri söküyor, ne kadar bir şeyi yapma, diye yırtınırsam yırtınayım hiç mi hiç aldırmıyor, illa aklındakini neticelendirip anca öyle duruyor ve daha hatırlamadığım onlarca ters eylem içine giriyordu velhasıl. Böyle üst üste ters hareketler gelince olayın derinliğini ve nedenlerini düşünmeden delirmişim gayri ihtiyari gene.
Durum öyle bir hal aldı ki, artık kötü bir davranışta bulunmasa bile yahut normalde gözardı ettiğim nice harekette bağırıp çağırır oldum. Öyle bir dikkat kesilmiştim ki hareketlerine ne yapsa batar oldu bana. Sanki karşımdaki canımin içi oğlum değil de bir yabancı, -gak- dese delirecek öfkeyi yakalıyordum. Hem farkında oluyordum, hem kendimi düzeltemiyordum bir türlü. Bazen toparlanıp yumuşak konuşmaya çalışıyordum, ama öylesine zorlama bir yumuşama ki bu inandırıcılıktan çok uzaktı. Dolayısı ile kendimi bile inandıramadığım bu sahte yumuşama Selim’i hiç değiştirmedi. Zaten ben de bu sahte yumuşama ile devam edemedim, hemen arkasından azarlar başladı. Hatta öyle ki bir yumuşama bir azar gider olduk gün boyu.  Bu birbirinden tutarsız ve dengesiz haller içinde her zamanki gibi aptallaştı Selim; doğru yapmak istese de yapamaz hale geldi. Ben daha davranmaya yeltendiği hareketten bile kuşkulanır olduğumdan Nasrettin Hoca’nın testi kırılmadan hareket etme misali önden kızıyordum hareketlerine, bu da iyice arttırdı aptallaşmasını. Yüzündeki o ne yapacağını bilmez ifadeyi ve gözlerindeki belirsizliği hatırladıkça fena oluyorum şimdi.
Gün böyle sona ermedi. Daha çok şey yaşandı. Bir kaç gün önce annem düşüp kolunu kırdı ne yazık ki. Durumu oldukça ciddi. Ameliyat riski mevcut. Haliyle hepimiz hassasız. Selim de olayı duyunca hem üzüldü hem nasıl tepki vereceğini bilemedi. Anneannesi gelince de “Anneanne çok üzüldüm, o kadar üzüldüm ki duyunca gözlerim yaşardı.” diyecek kadar içtenlikle duygularını da dile getirdi. Ben de mantığına ve acıma duygusuna fazlasıyla güvenerek, çocukluğunu hesaba katmadan anneannesiyle bir an başbaşa bırakma gafletinde bulundum. Ne yazık ki Selim’in dillere destan mantığı çocuk merakı altında ezildi ve Selim bir yoklama yaptı anneannesinin kolu üzerinde.  Olayın hareretiyle öyle bir sıkmışım ki Selim’in kolundan tırnak izlerim çıktı kolunda ne yazık ki. Kendimi çok hırpaladığım bu durum ne yazık ki Selim’i zaptetmek uğruna tekrarlandı bir kaç kez. Selim’in o kızgın ve şaşkın ifadesi hala gözümün önünde durur. En acısı da ilk şaşkınlıktan sonra sanki normal bir davranışa maruz kalmış gibi olayı kanıksamasıydı ki beni en çok acıtan da buydu. “Kolumu çok acıttın anne, seni hiç mi hiç affetmeyeceğim” dedi bir kaç kez. Bense daha çok kendime kızgınlığımdan  ve utancımdan konuşacak durumda değildim. Ben sessiz kaldıkça o aldırmadığımı düşünmüş olmalı ki, nasıl rahatlayacağını bilemeyip sıraladı kurşun gibi cümlelerini dilbaz oğlum.    Kolunu inceleyip inceleyip  “Bir daha bana böyle yaparsan sevgim hiç kalmaz sana, tamamen boşalır.” dedi. “Zaten azıcık dolu şu anda.” diye ekledi bir de tam yüreğimi dağlarcasına. Şimdi sana bir kart hazırlıcağım, diyerek sessizce odasına çekildi. Aradan bir süre geçti ve elinde kırmızı bir kağıt parçası ile çıkageldi.  Kağıda süsler yapıştırmış bir de yazılar yazmaya uğraşmıştı; Bak, dedi “Burda kızdığın zaman seni hiç mi hiç sevmiyorum yazıyor, burda da kızmadığın zaman seni çok seviyorum yazıyor, ama gene kızarsan sevgim boşalır, bir daha dolmaz.”
Akşam bunca sapıtmasının sebebi anlaşıldı. Günlerdir alerjik astım belirtileri vardı zaten. Burun tıkanıklığı ve an be an gümbürtüsü artan öksürüğü ile korkarak gözlemlediğim bitmek bilmez hastalığın ilk emareleri. Önleyici  ilaçla (Propolsaft ) ve duayla gitmesini umduğum bu halin işaret fişeğini çaktı Selim ansızın. “Anne, galiba benim biraz midem bulanıyor.” Derken kusacam galiba, diye başlayan ve gece yarısına dek süren kusma, kusma, kusma ve ardından korkunç bir ishal. Bir anda bembeyaz kesilen yüzü ile içler acısı bir haldeydi canım oğlum… Dışardan bakıldığında soğukkanlı  ve koşturan bir anne gibi görünüyordum belki. Ama içimde kasırgalar kopuyor, gökler yarılıyor, beynime yıldırımlar düşüyor, kalbimde depremler oluyordu en şiddetlisinden. Zira “bu çocuk niye böyle davranıyor ?” diye düşünmeden  kendimi öfkeye ve tahammülsüzlüğe kaptırmış olmanın verdiği acılar içinde kıvranıyordum. Gene Selim hastalandıktan sonra “A, meğer hasta olacakmış ondanmış huysuzluğu” diyerek iç geçirdim, gene bir sonraki sefere uyanık olmalıyım diye kendime verdiğim sözleri tutamadım.
Ah anneliğimin bitmek bilmez vicdan azabı, gene geldin oturdun kalbimin tam orta yerine… Acılı bir yumru gibi… Kalk demeye utanıyorum kalkma otur, kaya gibi ağırlığını hissettir, hissettir ki bir sonraki sefere şuursuzca içine düşmeyeyim gene bu debelenmelerin.