Tag Archives: Deliler Evinden Anılar

Dalgalı Günler – II

Pazartesi gününe tam bir dalga hareketi hakimdi. Üstelik periyodu azalan  nitelikteydi. Tepe noktası, sönme noktası, artan & azalan frekansı, üst üste binen dalgaları ile sahiden de şaşırtıcı idi. Gün güzel başladı. Nitekim ev temizdi. Keyifle dağınıklığı topladım. Çocukların kahvaltı ve tuvalet fasılları bitti. Ekrana bakıp, sadece gezerken ve yazamamaktan bir nebze burukken gene de mesuttum. Nitekim klavyem hepten çığrından çıkmıştı, ascii karakterler bile işe yaramıyordu. Bir gölge gibi takip ediyordum blogları. Komşu gezmelerine habersiz katılıyordum vesselam. Bu sırada bir telefon geldi. Şeyma’m idi arayan. Günüm aydınlandı o narin, nazenin ses ile. Daha da mes’ud oldum.
Öğlen Kerim’e yemeğini getirirken  nasıl oldu bilmem elimdeki tepsinin altında kalan Kerim’e diz attım. Toparlayayım derken ayaklarım birbirine dolandı, dolanırken Kerim’i de araya kattım ve çocuk kafa üstü arkaya yattı. Tepsiyi bırakıp Kerim’e koştum. Kerim çıldırmış gibi ağlarken Selim titremeye ve kızgın sesler çıkarmaya başladı. Kardeşinin başına bir şey geldiğinde bu türden asabiyet krizlerine girdiğinden -Birşeyi yok, sakin ol!- dedim Selim’e. -Ben ona üzülmüyorum anne, ona bu kadar ilgi göstermene kızıyorum- dedi. Kalakaldım. Bir süredir hiç görmediğim kıskançlık alametleri göstermeye başlamıştı ama böylesine aşikar etmemişti. -İnşaallah benim de başıma bir kaza gelir de, bana da böyle davranırsın!- diyerek sonlandırdı konuşmasını ki beni derbeder etti. O günden bu yana davranışlarımı sorgulamaktayım.
İkindide Selim’le Can (Canko&co.) ve Erin‘e birşeyler hazırlamak üzere işe koyulduk. Lakin Kerim uyanıktı. Ve Selim’in yaptıklarını bozmak için can atıyordu. Önüne ne koyarsak koyalım istikametini değiştirmeyi başaramıyor, rotasını öte yana çeviremiyorduk. Selim iş yaparken ben devamlı Kerim’e meşgale bulmak, olmadı elimle durdurmakla meşguldüm. Bu engellemeler sırasında tek ayağı üzerinde neredeyse ayağa kalkma hamlesi yapan Kerim kapıya tosladı ve hafif sandığım acının büyük olduğu Kerim’in canhıraş ağlaması ve morarmaya yüz tutan yanak kemiğinden anlaşıldı. Şükürler olsun ki daha ciddi birşey olmadı.
Akşama doğru bir telefon daha geldi. Bir süre önce Yemeksepeti.com’dan Ziya’ya sipariş vermiştim. Gelen sipariş berbattı. Bambaşka bir menü, eksik gedik konulmuştu. Biz de çok aç olduğumuzdan yedik, yedikten sonra da arayıp şikayetlendim. Bir başka siparişe telafisi yapılacağı söylendi. Konu kapandı. Lakin ben bir de siteye yorum bıraktım. Biraz da acımasızca yazdım. Arayan Ziya’nın sahibiydi. Çok samimi bir biçimde özür diliyor ve büyük bir ısrarla gelin misafirim olun, sizi çok üzmüşüz diyordu. Utandım bu kez. Nitekim Koşuyolu Şubesi’nin ilk yemeksepeti siparişi imiş benimkisi. Ben de özür diledim, ilk olduğunu bilsem o şekilde yazmazdım dedim. Üzülmüştüm sahiden de.
Pek muhterem, çok muhteşem kocam; İlter, arkadaşlarıyla sohbete dalıp bir cafede, eve geç geldi. Dolayısı ile klavyeyi de geç getirdi. Çocuklar uyudu. Ortalık sakinledi. Kahvemi koydum. Gene çok mesuttum. Bir heves oturdum ekran başına. Çok sevdiğim bloglardan olan Canko&co.’ya bir göz attım. O da ne? Esra kapatıyormuş blogu. Sebeplerini anladım anlamasına da içime bunu anlatamadım. Bir hüzündür çöktü üzerime.  Akşamım ağırlaştı, taşıyamakta zorlandım. Yazı yazamadım. Uyumaya yollandım.
Arkası Yarın….

Dalgalı Günler – I

Cumartesi günü dışarı çıktık ve o günden bu yana bir dingin, bir dalgalı halet var üzerimizde, evimizde. Anneme sorsan, nazar der, eminim. Çarpılmışa döndük, haklı olabilir nitekim. Olaylar silsilesi başgösterdi eve girdiğimizde. Ahali fazlaca gezmenin etkisi ile hasretle kucaklaştı evle. Selim oyuncaklarına koştu, Kerim böceğimsi gezinmelerine ve kaynaşmalara koyuldu, İlter herkese derhal portakal suyu koydu ve ben de rehavetle koltuğa yığılıp, ekran başına oturdum. Ne olduysa orada oldu ve duble bardaktaki portakal suyu önce dikey, sonra yatay atış hareketi ile uçuşa geçti. Tuttum, tutayım derken neredeyse tamamı laptopun klavyesine isabet etti. Üstelik ayaklarımın altında Kerim. Şükürler olsun ki bunca hengame içinde bardak kırılmadı, Kerim’e bir zeval gelmedi. Sadece boca olan yapışkan sıvı vardı alabildiğine her yerde. Masadan şıpır şıpır damlayanlar, koltuğa saçılanlar, Kerim’e ulaşanlar, sandalyeye bulaşanlar, benim üstüme yapışanlar… Tam bir rezaletti. Üstelik ben ayağımı dahi yere koyamazken, Kerim önce şaşkınlık, ardından keyifle dökülen sıvı ile oynamaya koyuldu. Hangi birine yetişeceğimi bilemedim. Selim ise şaşkınlığını atlattıktan sonra kahkahaya boğuldu. Sinir bozucu bir durumdu.
Laptopu ters çevirip ortalığı temizlemeye koyuldum. Bir kaç kez üstünden geçtim temizliğin.  Daha oturmaya yeltenmeden bir başka kazaya şahit oldum. İlter’in, masaüstünde unuttuğu ütünün sarkan kablosu, kablo delisi Kerim tarafından aşağıya çekildi. Ve o an tam bir ağır çekimdi. Ütü ağırca aşağıya uçarken ben seyre daldım dualar ederek. Ve şükürler olsun ki tam altında duran Kerim’e değil hemen yanına isabet etti. Kerim canhıraş biçimde ağlarken ben de İlter’e söyleniverdim vakit kaybetmeden. Bu sırada neyse ki İlter unuttuğumuz ekmeği almak için dışarda idi. Evde olsa o kriz anında iyi de bir kavga patlak verebilirdi. Geldiğinde benden ziyade Selim saldırıya geçti. İlter alabildiğine endişelendi. Gece yarısında farketti ki sokak kapısı da açık unutulmuş idi.

Kerim’in saat başı uyanıklığı ve gözler kapalı devamlı ağlaması ile sabahı ettik. Pazar günü  nispeten dingindi. Bir tek klavyemin hali içler acısı idi. Nitekim zar zor çalışan tuşları göz göre göre kaybetmekte idim. Kart kurt sesler eşliğinde -space- tuşu gitti. Ve anladım ki bu tuş çok kıymetli idi. Su gibi, ekmek gibi idi hatta. Onsuz hiçbirşeyi dile getirmek mümkün değildi. Tuşu tamamen sökene dek bir ümit düzelir dedim, ancak bekleyişim nafile idi. En son içindeki malzemeyi de koparıp atınca İlter, ümidimi tamemen kestim.  Üstelik bu laptopun üçüncü arızası idi ve gönlüm bir kez daha tamire göndermeye, eskimiş bu alete  yatırım yapmaya meyilli değildi.

Yazamayınca da içimde epeyce şey birikti. Sanırsın cümleler benimle alay etmek üzere biraraya gelmişlerdi, üstüne bir de dil çıkarıp -yakalayamazsın ki, yakalayamazsın ki- demektelerdi şımarık çocuklar gibi. Yakalayamadım gitti.

Bu günün dalgası ve dalgasının da tepe noktası Selim’in her zamanki gibi dört duvar esnasında koşması, kudurması, kendini ordan oraya deliler gibi savurması sırasında kapıya kafa ve omuz atması oldu. Kolay ağlamayan Selim böğürerek ağladı, üstelik buz koymamızı kendisi teklif etti. Şükürler olsun ki bir kaç ufak morlukla atlattı bu kazayı. Ve Pazar bitti. İlter’le ortaklaşa yaptığımız temizlikle neticelendi üstelik.

—————————————————————————————————————

*Tam bu yazıyı yazarken mail, yorum bombardımanına tutuldum dün. Bloglar kapanıyor diye. Elim ayağım birbirine girdi. Velhasıl Dalgalı Günler 2 bölümden oluşan bir seri olacakken dünün de etkisiyle bir seriye dönüşebilme yetisi kazanıverdi:)

**Yazıyı da normalleşmek adına buraya gönderiyorum. Bu bulutlu, sersem sepelek hava dağılsın diye

Anne Ahtapot Olmak Çok Zor!

Dün –Bir Harmanım Bu Akşam– dedikten sonra geceyi bitirmeyi umarak uyumaya hazırlandım. Elim yüreğimde, her an birinden biri uyanır endişesiyle, gayet ürkek ve pek titrek halimle yatağa giderken Kerim vızıldadı ilk önce. Onu uyutmaya çalışırken Selim bağırmaya başladı tüm kuvvetiyle. Bir anda romantik, asortik, klasik süt liman akşamım tarumar oldu. Ay, ne oluyor, diyemeden koşturmaya başladım evin içinde. Selim’in bağırış çağırışları ve inlemeleri ile inkarla birlikte gizli bir endişe başgösterdi bende. Gene mi hastalık! diye. Ve neden hep İlter yokken olurdu böyle? Önce -bir şey yok, çiştir- dedim, tuvalete gitmeye zorladım, yatağa giren Selim üç saniye sonra gene bağırmaya ve inlemeye başladı. Endişem daha da arttı ama kendime çaktırmadım. Korkmuştur, dedim. Tekrar gittim. Anne açım ben, dedi. Aç mı, daha yatarken epeyce birşey yedin ya, a  oğul, dedim, galiba çok susadım dedi. Oh, dedim susamış, bir şeyciği yok. Koşarak suyunu getirdim. Uykuya daldı. Kısa bir süre sonra gene bağırdı. Üstünü başını açtım, ferahlarsa rahatlar ümidiyle. Ve uykuya daldı. Bu sırada saatler 03:30’u gösteriyordu. Sessizce yatağa uzandım. Kerim’i de yanıma aldım. Bir daha kalkamam diye.  Dualar okuyarak uykuya daldım.

Sabah 7 civarında çocuklar tümden uyanıktı. Selim yatağa gelmiş tepişmeye bile başlamıştı. Kah zıplıyor, kah kendini yağa gümleterek bırakıyor, kah zaten mızmız olan Kerim’i ağlatıyor, ben de bu vaziyette sefil bir uykuya razı, kıvranıyordum. Selim’i en nihayetinde kovunca yataktan ortalık sakinleşti lakin bu kez de,  kırıldı direncim ve kalktım. 
Beklenenin aksine oldukça dinç ve sevinçliydim. Çocuklara keyifle kahvaltı hazırladım. Bir süredir yemesine elle müdahaleyi kestiğim Selim’i kendi haline bıraktım. Ortalığı üstün körü topladım. Kerim’i uyuttum. Hava çok güzeldi, güneşli berrak bir gün idi. Pencereleri ardına kadar açtım, taze sabah havasını içime çektim, kuşlar cıvıldıyordu, sanki ilkbahardı. Çifte kavrulmuş Türk Kahvemi yaptım ve keyifle bilgisayarın başına oturdum. Günün en sevdiğim saatlerini kutsamak istiyordum. Bir iki dakika sonra Kerim ağladı, bozulmadım. Getirip yanıma seyrüsefere devam ettim internet aleminde. Kerim vızıldamaya devam etti, nitekim uykusunu alamamıştı. Ancak bir daha uyumaya da yanaşmadı.

Öğle yemeği vakti geldi. Selim’e de, Kerim’e de tavuklu sebze çorbası koydum. Selim’e ayrıca pilav, köfte ve portakal suyu. Kerim huysuzlanmadan yedi. Selim’le ‘Yemek Paktı’ imzaladık gene. 8 kaşık çorba dedim, 3 kaşık olsun dedi ben 6 dedim, O 4 dedi, ben 5 dedim, O tamam dedi. Anlaştık. Pilavla köfteyi yiyemem dedi, tamam akşama yersin dedim. Uzatmadım, uzatmadı. İçimde bir keyif vardı, yemeğini az yemişti, aman ne gamdı! Aldırmadım. Günboyu pencere açıktı. Mis gibi hava tüm eve doldu. Üstelik ev temizdi. -Waltz of the Butterfly*- çalıyordu. Benim için dillere destan bir mutluluktu. Çocuklar yerde keyifle oynuyordu. Selim gözbebeğimdi lakin Kerim gün be gün hem daha güzelleşmekte hem de şekerleşmekteydi. Tadından yenmez, yeme de yanında yatmalık, bir lokum idi. Dedim kendime Allah verdikçe  gelen bebeğe evet mi demeliydi? İnsanoğlu böylesi bir güzellikten nasıl vazgeçerdi? Hem ben deli miydim ki, çocuklardan şikayet etmekteydim? Hem şikayet ettiğim şeyler neydi ki? Ah, dedim bir bebeğim daha olsa evet, derdim. Coştukça coştum. Selim’e dondurma bile koydum. Selim de coştu. Bugün benim zaferim, bugün en güzel günüm, çünkü dondurma yiyorum, diye çığlıklar attı. İkindi vakti geldi. Hava daha da güzelleşti. Akşama doğru  kuşlar biten güne serenad yaptı. Keyifliydim.
Akşam çökünce Dr. Jekyll & Mr. Hide dönüşümüne büründüm.  Tüm afiyetim kaçtı. Huzursuzlandım. Yemek faslı geldi. Ben ahtapot misali idim. Bir yandan Kerim’i yedirmeye uğraşıyor, bir yandan Selim’e yemesi için dil döküyor, bir yandan kafasını seri bir şekilde sağa ve sola çevirerek kaşığı ıskalamama sebep olan Kerim’i oyalayacak oyuncakları sallıyor, bir yandan televizyonda oyalayıcı bir şeyler arıyor, olmadı bir yandan Selim’e de kaşığı uzatıyordum. Neden bilmem bazı günler iyi idare ederim ve ses çıkarmadan bu çirkin ritüeli bitiririm. Ama Dr. Jekyll halimle hiç de tahammüllü değildim. Çıldırıverdim. Selim derhal şikayeti kesti ama Kerim’e işlemedi çığlık. Selim’in yemeğini bitirmesi  için türlü tehditler savurmaya odaklanmışken Kerim bir süredir rotasını çizdiği tabağa ulaşmanın zaferini yaşadı ve büyük bir sıçramayla  mama dolu kaşığı uçurdu. Halı, oyuncaklar, onun üstü, benim üstüm öbek öbek mama oldu Çarçabuk deliriveren ben böylesi durumlarda beklenenin aksine tuhafça sırıtmaya ve bu durumla baş etmenin yollarını ararken de suskunlaşmaya başlarım. Gene öyle oldu, Selim korkuyla -benim bir ilgim yok- dedi. Dokunsam ağlayacak gibiydi, sarılıp sorun olmadığını söyledim. Ve işi komediye döktüm. Gülmekten karnına ağrılar girene dek güldü. Zannımca o korkuyu gülmeyle dışarı attı, ya da ben ona yorup iyi hissetmek istedim sadece. Gülmenin bir faydası oldu Kerim korktu ve elindeki kaşığı daha fazla savurmadan müdahale ettim. Ortalık temizlendi.
Lakin ben dinginleşemedim. -Hazırla, uyut- faslında tekrar çıldırıverdim. Şimdi hatırlayamadığım bir nedenle hem de. Öyle önemsizmiş demek ki. Kerim’i uyuttum. Selim’e kendi işlerini halletmesini buyurdum. Uyurken yanına gittim, zorlama bir sevimlilik takındım, inandırıcı değildim ama gayretli idim.  Kitap okudum ona. Hem bana, hem ona iyi geldi. Sakinleştim. Sakinleşti.
Deli anneliğin gel-gitinin, yaman çelişkisinin, tutarsızlığının ve zorluğunun alabildiğine hakim olduğu sıradan bir gün geçirdik/ geçirdim. Gece böyle bitti.Velhasıl-ı kelam: –Yavru ahtapot olmak çok zor– idi lakin anne ahtapot olmak çok daha zor  idi.

http://www.dailymotion.com/swf/video/xfmnk8?width=&theme=none&foreground=%23F7FFFD&highlight=%23FFC300&background=%23171D1B&start=&animatedTitle=&iframe=0&additionalInfos=0&autoPlay=0&hideInfos=0
*Waltz of the butterfly & Waltz No2

—————————————————————————————————————
Dün bahsettiğim huzursuzluğun kaynağını yazamadım. Meyletmedi gönlüm bugünden sonra.

Krep Kokusu

Üniversite hayatım yurtta ve  sefil öğrenci evlerinde geçti. Hatta bir kaç yıl sonrası da. Bu sebeple sıcak ev özlemi hep vardı içimde. Sokakta yürürken, açık pencerelerden çatal-bıçak seslerine eşlik eden konuşmalara takılır  ve tatlı kurgulara başlardım. Evin annesi sofrayı kurmuş, içinde kızgınlık, kavga olmayan, aile bireylerinin birbirine tatlılıkla seslendiği, -sofra hazır abla- nevinden cümlelerin kurulduğu, evin babasının hoşnutluk içinde ve kızlarıyla şakalaşarak sofraya oturduğunu düşünürdüm her defasında. Açık bir pencere ve tabağa değen çatal sesi, beni derhal gerçekliğimden alır ve bu kurgusal dünyanın içine çekerdi. İçinden çıkmak istemediğim bu dünyadan ayıldığımda ise sefilliğim yüzüme vurur ve sokak köpeği gibi hissederdim. 

Bir de okula ve işe giderken kurduğum sabah kurgularım vardı gene bu yönde. Otobüste oturmuşsam keyfime diyecek olmazdı. Başımı kaldırır ve sabahın erken saatinde perdesi aralanmış, penceresi açık evleri arardım. Bulmuşsam, gösteri başlardı zihnimde. Evin annesi erkenden kalkmış odanın penceresini açmıştır. Mutfaktaki radyodan çıkan nağmeler, ocakta demlenen bergamot çayının ve kızartılan ekmeğin kokusuyla birlikte tüm eve doluşmuştur. Aile bireyleri henüz yataklarındadır. Neden bilmem aile bireyleri derken hep kızlardır kurguladığım. Kızlar burunlarına dek uzanan, pek aşina oldukları  kızarmış ekmek, çay kokusu  ve kulaklarına çalınan ezgiyle kalkış saatinin geldiğini anlamaktadır. Birazdan yataktan keyifle kalkacak ve yanıbaşlarında yatmakta olan kardeşe gülümseyerek -günaydın- diyecek ve güne başlayacaklardır. Ev elbette kaloriferli ve sıcaktır, buz gibi ve nemli öğrenci evlerinin aksine. Ve anne kızlarını her gün yeniden görür gibi şefkatle okşayarak karşılamıştır. Neden bilmem babalara çok rol düşmezdi benim kurgularımda. Belki babamdan çok çekindiğimdendi. Kızlar annelerinin adeta yüreğinden akarmışcasına bardaklarına dökülen çayla kahvaltılarını bitirmiş, selametle  ve duayla uğurlanmışlardır okula gitmek üzere. Tek dertleri ders geçmektir, bizim gibi sokak köpeklerinin aksine. Mutlu ve huzurlulardır.
İşte bugün öyle bir gün oldu bizim evde. Dağılması için çok çaba ve çok dua gerekti ama şükürler olsun ki o kasvet dağıldı bugün. Sesler arada bir yükselse de, ortalama içerisinde kaldı genellikle. Önce evi derledim, topladım. Temizliği yaptım. Kerim’e ve yemeyen Selim’e rağmen. Ve dahi gerçek anlamda tüm gece uyanık olmama rağmen. Dün İkea’dan aldığım kendileri küçük ama beni değişikliğe sevk ettiği için büyük fark yaratan eşyaları yerleştirdim. Belki de iki-üç parça çer-çöp idi beni hayata döndüren, kim bilir? Ardından  radyoyu açtım. Ara sıra kapatmak zorunda kaldım ağlamalarla karışınca ama vazgeçmedim, aralıklarla açtım. Derken Kerim sihirli değnekle uyutulmuşcasına bir uyudu, saatler boyu uyanmadı, belki de 9 aylık ömrünce ilk defa. Ardından oyun ablası geldi ilk defa. Selim de oyuna daldı. Darmaduman olmuş mutfağı temizledim, sese uyanmadı Kerim, şevklendim, çamaşırları da astım. Tüm kapasitesiyle kendisiyle ilgilenen birini bulunca şımaran Selim’in kudurmuşluğu ile uğraştım ara sıra. Aldırmadım!
İşler bitti. Laptopun başına oturup yorumlara cevap yazdım. Ov! Açalya’nın dediği gibi herbirine cevap yazmak sahiden delilikti ve belki de bu işe çekidüzen vermeliydi. Derken Kerim uyandı, Abla gitti. Ve Selim’in öğlenden beri istediği şeyi; -krep-i yapmak için mutfağa koyuldum. Kerim’i koridora alıp önüne tabak, kapak ve buzdolabı poşetleri koydum şişirip de. Uykusunu aldığı için keyifliydi. Selim de sohbete koyuldu bizimle. Mutfaktaki radyomu açtım bu kez. Krepleri tavaya attıkça eve mis gibi bir koku yayıldı. Bir de pişmiş krep üstüne Rus usulü tereyağı sürünce, o kokuyla birlikte bir sıcaklık yayıldı eve. Kerim’in -de-de-de lerine Selim’in cıvıltıları eşlik ediyordu.  Selim’e krem peynirli krep ve reçel hazırlayıp tepsiye koydum. Çizgi film de açtım. Keyfetsin istedim. Ardından Kerim’e mama hazırlamaya koyuldum. Selim bir koca krebi keyifle yedi bitirdi. Nadiren bu denli iştahlı ve sessizdi. İttirip kaktıracağım bin türlü sebze yemeğine bedeldi böylesi.  Hele ki bu türden zamanlar için, benim de, onun da ruhunun selameti için. Nitekim ruhu şenlenmişti. Zorla yedireceğim yemek cevahir dahi olsa ruhuna bu denli gıda olmayabilirdi.
Evimiz sıcaktı. Radyodan çıkan sevimli nağmeler ile ocaktan çıkan krep kokusu tüm evi sardı. Çocuklar huzurlu ve mutluydu. Ben fiziken yorgundum ama zihnen ve ruhen doygundum.
Üstelik yarın özgürlük günüm. Yarın aç kollarını İstanbul, geliyorum. (İnşallah) Benim yokluğum sana komadı biliyorum, lakin senin yokluğun bana çok koydu. Özledim seni!

Çığrından Çıkmış Ebeveynlik!

Kasvetten, buhrandan bahseder oldum ya kaç zamandır, haliyle bu hal tüm ahaliyi sarıp sarmaladı. Ben Selim, Kerim, İlter, cümbür cemaat tahammülsüz, Selim’in deyimiyle -muzır ve huysuz- idik. Sesler mütemadiyen yüksek perdeden çıkıyor, göz gözü görmüyordu. Tüm gün, diş çıkartırken yüz milyon dokuz doğurtturan Kerim’in vızıltıları, gece gündüz uyumaması, Selim’in inatlaşması ve bir de nerden peydahladığını bilemediğim korkuyla eteğimin dibinden ayrılmaması, bir adım öteme gitmemesi, bir de olmazsa olmaz rutin işlerimiz ile iyice bunaldım. Akşam saatlerinde İlter’i aradım; -çıldırmak üzreyim, çocuklar hepten çığrından çıktı!- dedim. Çok yakında olduğunu söyleyince İlter, kısmen rahatladım.

Az sonra geldi İlter. O telefonun da etkisiyle gardını alarak girdi içeri bir hışımla. Cankurtaran misali hatta Hızır misali yetişmek için imdada. Ahalinin gözü onda idi. Ben beni kurtarmasını, Kerim onu almasını ve Selim de en büyük oranda ve hatta hepten onunla olmayı istiyordu. Selim önceliği kaptı her zamanki gibi. Ağlamaktan perişan olan Kerim’e gösterilecek ilgi ikinci sıradaydı. Bu sırada  ben başımı önüne eğdim bir an ve kaldırdığımda olan oldu, ömrümde ilk defa dünya defalarca döndü etrafımda. Sanki 360 derece gösterisinde idim. Gözlerim karardı. Yanıma oturttuğum Kerim’i tutamam da koltuktan düşürebilirim korkusuyla ve can havliyle, tüm ciyaklığımla -İlteeeeeeeer!- diye bağırdım. Ses anında cevap bulmadı, nitekim  İlter’in yanında Selim vardı ve bu da dışardan gelen her türlü sesin, Selim’in pek yüksek perdeden gelen sesi altında ezilmesi demekti. Bir kaç çığırtkanlığımdan sonra şükürler olsun ki sesim duyuldu ve -ayh, bayılabilirim!- dedim ve Kerim’i sağ salim İlter’e verdim. 
Ben odayı terkettim. Karartılarım geçti. İlter kaldı cümbüşle başbaşa. Kerim şükürler olsun ki, İlter’in yanında daha sakin ve daha uysal idi gene. Ama bu sakinlik  Selim’in sözsel ve fizikse tacizleriyle illa ki bozuldu. İlter’in de sesi yükseldi, Selim direndi vs. Bu kez az önce imdat isteyen ben, birden cankurtaran oldum ve odaya girdim hışımla. Bir de baktım ki, Kerim yere terkedilmiş, Selim bir kenarda.. İlter ise kızarmış, eli sol göğüs hizasında. Az önce kalp krizi geçirmiş olabilirim, dedi biraz korkuyla. O an ürktüm tabi. Ama şunu da söylemeden geçemedim: Şu kapının arkasında geberip gideceğiz bir gün bu travmalardan ve kimsenin haberi olmayacak!
Dündü bu dediklerim. Bugün şükürler olsun ki çok daha iyiydim/iyiydik! Lakin benim bayılmaya, İlter’in kriz geçirmeye yakın hallerimiz ve hepi topu iki çocukla bu hale gelmiş olmamız ve söylediğim son cümle epeyce gülümsetti beni bugün!

Bir de neden bilmem yazarken içimden geçen bu şarkı, Canım Cem’im Karaca’m ve belki de en sevdiğim parçası – Ömrüm!

Bir de Ah Jepi Ah! Siz de kıs kıs güldürmeye devam ettiniz beni..

Buhrandan Öte, Buhrandan Ziyade

Dün gece saat 22:20. Ev ahalisi tümden ayakta. Ev darmadağın. Mutfak tezgahında bardak koyacak yer yok. 7 kg.lık  makinada, 2 posta yıkanmış çamaşır, sepete yığılmış, asacak bir hayırsever beklemekte. Lakin o hayırsever bir türlü gelmemekte. Yanısıra balkondan bile sayılmayan mutfak uzantısında, çamaşırlar asılı oldukları telde, katlanıp yerleştirilmekten çoktan ümidi kesmiş, günlerini gün etmekteler. BK(Büyük Kardeş) dışardan henüz gelmiş BB(Baba) ile. Uyku hazırlığı olmadığı gibi sokak kıyafetleri var üstünde. Bir tek KK(Küçük Kardeş) uyumaya hazır ancak onun da uyumaya niyeti yok. DA(Deli Ana), içindeki buhran, dışındaki karmaşadan bayılacak durumdadır. Nitekim gün içinde BK’ya yemeğini yedirirken, kendini tutmak adına tir tir titremiş 3-4 kez bayılmanın eşiğinden dönmüş halde. DA, bu kasveti kaldıramaz ve herşeyi olduğu gibi bırakıp kendini yatak odasına atar. Günü bitirmenin sağlıklı bir yolunu bulamamıştır nitekim.

DA, uykuya geçemez hemen. Zaten evin deli saçması hali de uykuya müsaade etmez. KK günlerdir devam eden huzursuzluğuna uykuya geçememeyi de eklemiştir. Mızıl mızıl ağlamaktadır. BB, BK’yı banyoya götürür. BK, sapıtır, DA, sesleri duyar, daha da kasılır, BB bağırır, BK daha da sapıtır. BB, BK’yı olduğu gibi bırakır ancak BK bırakmaz onu, kene gibi yapışır.  BK krize girmiş gibi ağlamaktadır, BB ona aldırmamakta ve terslemektedir. DA, bu strese ve en önemlisi BK’nın  kendini hırpalamasına dayanamaz ve kalkıp BK’nın işlerini yapar. Görüldüğü üzre atılan havlu, daha ilk dakikadan yerden alınıp, yüze göze bulaştırılmaktadır. DA’nın yakında eski paspaslığına döneceği gün gibi aşikardır. 
DA, BK’nın işlerini halledince uyumaya koyulur. Kısa bir süre sonra KK kucağına bırakılır, nitekim BB’nin uzun süren uyutma çabaları boşa gitmiş, geriye tek çare emzirmek kalmıştır. Şükürler olsun ki KK, bu şekilde uyuyakalır. DA da kendini uykuya bırakır. Gece defalarca uykusu bölünerek uyanır, KK’nın kıvranmaları, BK’nın üstünü başını açıp açmadığı kaygısı ile. 
Bugün. Saat 05:00. Ahalinin tüm fertleri derin uykudadır. DA, BK’yı kontrol etmek için kalkar ve bir daha uyuyamaz. Sessizliği fırsat bilerek semaya açar ellerini; -Ey Okçu!*- der, -Önünde kıvançla eğilmeye geldim,* lakin zihnime doldurduklarım bırakmaz peşimi, deşiyorlar sana olan teslimiyetimi, sen gör halimi, gör ki  düzelt eğrilmiş başımı, beni!-

Saat 07:00. DA ferahlamış olarak gibi uykuya geri döner. 

Saat 08:10. KK, BK, DA uyanmıştır. DA, çocuklarına kahvaltısını yaptırır. Üst – baş, alt, kaka, çiş, derken evin perişanlığına dayanamaz, kendini uykuya geri bırakır. Kalktığında ise dışarı çıkması gerektiğini anlar. Lakin yalnız vakit geçirmek için can atarken bunalan Selim’i arkada bırakmaya kıyamaz. Nitekim BB ile BK gergindirler birbirlerine karşı. BK sıkıldığını fazlaca belli eden aksi tavırlar içindedir. Onu öylece bırakıp gidemeyeceğini, gitse de kendini yiyeceğini anlar ve BK’yı alıp alelacele sinemaya gitmek üzere çıkar. Hava güzeldir, açık hava BK’ya da DA’ya da iyi gelir. Öyle ki arayıp BB’yi hadi siz de gelin Taksim’e gidelim demek ister. Görmek istediği sergi vardır nitekim Yasemin‘den özendiği. Lakin BK sinemada kararlıdır ve DA’nın içindeki bilgiç anne; sözünü tutmalı ve örnek olmalısın, der  ve sinemaya girerler.

BK pek keyiflidir. Sinemaya girişte de, çıkışta da önüne gelenle ahbaplık eder. Yanısıra DA’ya dönerek, fısıltıyla; – gördün mü anne, onlarla kısa bir sohbet yapıyorum- der. Karmakarışıktır, girdikleri film. DA, çok büyük keyif alır filmden, BK da öyle. Elinde koca mısırı, gözünde gözlüğü ve olmazsa olmaz suyu ile tam teşkilat kurulmuştur koltuğa, keyif yapmaktadır.  Çıkışta DA, BK’ya alacakları olduğunu ve mızmızlanmaması söyler. -Tamam-der BK.

1 mağaza, bir kitapçı, 1 mağaza daha derken DA’nın korktuğu başına gelir. -Kakam geldi anne- der BK. Daha bakacak onlarca şeyi olan DA, yıkılır bu cümle ile. Eli, ayağı buz keser. Yanısıra  elindekileri de bırakmaz, kasaya koşarlar. Bu sırada BK’ya telkinlerde bulunur; -Tutabilirsin, yapabilirsin dostum, sen dayanıklısın, sen T-rex’sin(dinozorların kralı)- türünden çeşitli gazlamalar yapar. BK dayanmaya çalışır, ancak belli ki daha fazla dayanacak takati kalmamıştır, nitekim harlı kokular çıkarır. Yanısıra sahiden de eli pek ağır kasiyere çıkışır -Biraz daha hızlı olamaz mısınız, neden bu kadar yavaşsınız!-. Görüldüğü üzre BK can havliyle konuşurken bile -siz- deme nezaketinden ödün vermez. DA, ise ya kakayı altına yaparsa senaryoları içindedir. Ay, uy, aman, çabuk derken, olayın kahramanı BK, günün incisini patlatır: -Güzel düşün, güzel olsun anne!-. Tamam, der DA ve çarçabuk tuvalete koşarlar, ellerinde 4 şişkin poşet, 1 kol çantası, bir mont ile. Nasıl olmuşsa askıya sığdırıp hepsini, kaka problemini çözerler. Ve ardına bakmadan, birşeyler dahi yemeden atıverirler kendilerini eve.

Evde, sabahki manzaranın üstüne eklenenlerle korkunç bir manzara bekleyen DA, önce BB’nin ve BK’nın evde olmadıklarını anlar. Yanısıra evde kendisini büyük bir süpriz beklemektedir. Ev derlenip toplanmıştır, çamaşırlar asılmış, mutfak ak pak edilmiştir, yanısıra yemek dahi yapılmıştır. DA, detaylara bakamadan BK’yı duşa sokar nitekim dışarda kaka evde acil duş almayı  gerektirir. Duştan sonra BB’yi arar ve BB evdeki işleri hallettiği yetmezmiş gibi BK’yı alıp parka dahi götürmüştür. DA, BB’ye pek yoğun bir sevgi ve şefkat duyar. İçi acıma ve pişmanlıkla dolar. Sorgulamalar başlar. Haksızlık mı ettim, der beri yandan. Lakin bilir ki arada haykırmazsa ne denli cebelleştiği farkedilmez. Haykırmayı da hesap etmez zaten, oluverir hiç istemeden.

Ve atılan havlu bir kez daha yerden alınır. Yüze göze bulaştırılır.

Ve bu ödülden dolayı; Aylin‘e, Serpil‘e, Çakıltaş‘a, Zuzuların Annesi’ne,  Ahsen’in Dünyası‘na, Ebru‘ya, Aynur‘a ve Aylin Anne‘ye çok teşekkür ederim. Unuttuklarım yahut görmediklerim varsa affola! Ben de herkese veriyorum bu ödülü.

 *Halil Cibran’dan

Mutlu Başlayan Günün Anatomisi – II

Mutlu başlayan günün anatomisi henüz bitmedi ve tüm hızıyla devam etti. Öğle yemeği vakti geldi. Ben ahtapot misali idim her zamanki gibi. Bir yandan Kerim’i yedirmeye uğraşıyor, bir yandan Selim’e yemesi için dil döküyor, bir yandan kafasını seri bir şekilde sağa ve sola çevirerek, kaşıkla ağzını ıskalamama engel olan zibidi Kerim’i oyalayacak oyuncakları sallıyor, bir yandan her ikisini de olduğu yere mıhlayacak ve  ağızlarını açık bırakıp şuursuzca da olsa yemelerine sebep olacak bir şeyler arıyordum televizyonda, bir yandan da Selim’e kaşığı uzatıyordum. Neden bilmem bazı günler iyi idare ederim ve ses çıkarmadan bitiririm bu çirkin ritüeli.  Bazen de iyi başlamışken birden ne olur bilmem, çocuklar lay lay yaparken cırtlak sesimle ansızın çıldırıveririm.

Bugün çıldırıverdiğim günlere denk geldik nitekim. Selim derhal şikayeti kesti ama Kerim’e işlemedi çığlık. Selim’in yemeğini bitirmesi  için türlü tehditler savurmaya odaklanmışken Kerim bir süredir rotasını çizdiği tabağa ulaşmanın zaferini yaşadı ve büyük bir sıçramayla  mama dolu kaşığı uçurdu. Halı, oyuncaklar, onun üstü, benim üstüm öbek öbek mama olmuştu. Çarçabuk deliriveren ben böylesi durumlarda beklenenin aksine tuhafça sırıtmaya ve bu durumla baş etmenin yollarını ararken de suskunlaşmaya başlarım. Gene öyle oldu, Selim korkuyla -benim bir ilgim yok-dedi. Dokunsam ağlayacak gibiydi, sarılıp sorun olmadığını söyledim. Ve işi komediye döktüm. Gülmekten karnına ağrılar girene dek güldü. Zannımca o korkuyu gülmeyle dışarı attı, ya da ben ona yorup iyi hissetmek istedim sadece. Gülmenin gözle görünür bir faydası oldu; Kerim korktu ve elindeki kaşığı daha fazla savurmadan müdahale etme imkanı doğdu. Ortalık temizlendi.

Kerim zorlu uğraşlardan sonra uyudu. Selim’in kakası geldi. Korkudan tek başına banyoya gidemedi. Bu arada ben her zamanki gibi günboyu uğrayamadığım, devamlı ertelediğim tuvalete ancak Selim’e bekçilik etme göreviyle gidebildim. Selim’in iyice felsefikleşen konuşmaları ile -çıt-sesine uyanan Kerim elbette bu kez de uyandı. Seremoni gene başladı.  Kerim’i uyutma denemeleri fiyasko ile sonuçlandı. Zaten akşam yemeği vakti geldi. Öğlenki dramdan çekindiğimden Selim’e sevdiği şeyleri verdim. Sorunsuz yedi. Kerim yemedi. Sinir harbine girmeden kısa kestim bu faslı.

Kerim’i uyku için hazırladım, altını temizledim, üstünü temizledim vs. Tam uyutmak üzere iken müthiş bir rayiha(!) yayıldı ortalığa. Anladım ki son bir saat tekrara girdi. İş başa düştü tekrar alt temizle, tulum, üstüne uyku tulumu giydirme faslında deliren Kerim’e kulaklarını tıkmayı denedim, beceremedim. Sinirler gerildikçe gerildi. Kerim uykuya geçmek istedi ama o da onu beceremedi ve bir süre ne yaparsak yapalım ağlamayı kesmedi. Ağlamaktan yorgun düşünce ancak uykuya geçebildi. Tam uyudı derken Selim’in kakası geldi. Tüm gün kaka temizlemekten kirlenen ellerimi yıkamak ve Selim’e bekçilik etmek dışında başka hiçbir ihtiyaç için banyoya giremeyen ben gene Selim’i bekleme derdine girdim. O sırada Selim’in el,yüz, diş, giyinme vs. işleri bitti.

Herşeye rağmen yorgun ama muzaffer bir komutan edasında idim. Ve bu özgüvenle, bu sakin ortamı fırsat bilerek banyoya yöneldim. Heyhat! Durun, savaş daha bitmedi! Kerim’den öyle bir ağlama sesi yükseldi ki -karşıma ne manzara çıkacak korkusuyla koştum yanına- ki herşey normal gözükmekteydi. Kerim’i alınca farkettim ki gene kaka yapmıştı. Bu sevimsiz ritüel devam etti. Ben bir yandan temizlemeye götürürken bir yandan da söylendim. -Aman be,  ne hikmetse kendim için tüm gün banyoya gidemedim ama gözümü açtığımdan beri kaka temizlemekteyim-. Selim atıldı ordan ; -Anne bugün kaka günü sanki ya da herkes çok kaka yaptıran aynı şeyden yemiştir belki-

Mutlu başlayan günün konusu da kokusu da muhteşemdi vesselam!!!

Bu arada gün boyu bunu dinledim, dinlettim ki, kısmen işe yaradı. Yoksa tümden delirebilirdik. Uzaktan duyan -aman da ne ulvi bir ev!- diyebilirdi, oysa durum tam tersiydi.

Mutlu Başlayan Günün Anatomisi – I

Bugün mutlu bir yazı yazacaktım, özendiğim huzurlu bloglar gibi. Blogcu Anne İtirafı’ndaki ihmallerimi azaltmaya uğraştığıma, Özlem Annemin fikrine binaen Selim’e daha çok ve daha saf zaman ayırmaya karar verdiğime, bunu da derhal uyguladığıma ve hatta belgesini bile hazırladığıma, dün yaptığım temizlikten sonra içimin huzur dolduğuna, havanın karanlık olmasını fırsat bilerek, her daim asılı duran yılbaşı ışıklarını açtığıma, Selim’in de ve Kerim’in de bu huzurdan nasibini aldığına, İlter’in yokluğuna çok takılmadığımıza dair tadından yenmez bir yazı olacaktı  velhasıl hayal ettiğim. Ancak olmadı! Kimseye nazarı değmeyen, içindeki tüm potansiyeli kendine ve çocuklarına saklayan ben, nam-ı diğer Deli Anne, yapacağımı yaptım ve bu potansiyeli evime akıttım. Bir anda bıçakla kesilmişcesine değişti ortam. İlk işaret fişeğini Kerim yaktı. Kakayla!
Kerim’in altını açarken bir süredir korkudan hiçbir odada tek başına kalamayan Selim de yanımıza geldi. Yatağa çıktı ve her zamanki gibi zıp zıp toplar gibi delirdi. Yatakta trambolindeymişcesine sıçrıyor ve  tepe noktasına ulaştığı an, kendini yatay atış hareketiyle bırakıyordu. Bu sırada -kime, neye denk gelirim- derdinde olmuyordu elbette ve ısrarla Kerim’e doğru uçuyordu. Kerim de ağbisinin oyununa eşlik etmenin hazzı ile gülüşüyordu. Ben de ilkin oldukça sakin, giderek daha sık ve daha belirgin uyarılarda bulunuyordum; -Selim yapma! kafa kafaya tokuşucaksınız maazallah! senin de Kerim’in de canı çok yanacak!- diye. Ama Selim her zamanki gibi aldırmadı. Tam ellerimi yıkamaya gidecekken, önce -Tok!- diye bir ses duyuldu,  ardından Kerim canhıraş bir biçimde ağladı ve  Selim de korkuyla bana döndü haliyle. Bense Kerim’in açıktan bir şeyi olmadığına göz ucuyla baktıktan sonra, çıldırmamak adına odadan çıktım hışımla. Bu sırada Kerim’in deli gibi ağlamasına Selim’in -bebiiiş, bir şey yok, bebişş geçtiii- diyerek konuşması ve susturmak için söylediği şarkılar eşlik ediyordu. 
Biliyorum ki Selim de çocuk, biliyorum ki çok sıkılıyor, biliyorum ki şu anda çok korkuyor ve ben de korkusunu arttırmamak için tutmalıyım kendimi ama içimdeki kaynar kazan durmuyor. Başka odaya geçtim, kapıyı kapatıp yumruklamaya başladım duvarları. Öyle az buz da değil. Bir kısmına şahit oldu Selim de. Sinirlerim yatışmadı ama içeri girmek, Kerim’i almak zorundaydım, Selim de kaçıştı hemen diğer odaya. Ortalık sakinleşince önce kızgın, sonra durgun konuştum Selim’le. Ona kızdığım noktanın altını çizmeye uğraştım, beni yanlış anlamasın istiyordum zira. -Sadece kardeşine zarar verdiği için kızmadığımı, bunu zaten bilerek yapmayacağından emin olduğumu, ancak güzelce uyardığımda aldırmayıp sadece bağırdığımda dikkate aldığını ve bundan çok rahatsız olduğumu- söyledim, defalarca.  Beri yandan;  –belki de olur olmaz şeye sesimi yükselttiğimden çocuğun alçak sese algısının kapanmış olduğunu, sadece yüksek perdeden sesleri uyaran olarak kabul ettiğini ve buna sebebiyet vermekle onu değil kendimi suçlamam gerektiğini-  düşünüyordum içimden. Velhasıl daha kızarken çelişki içindeydim ve belki de bu yüzden yeterince ciddiye alınmıyordum Selim tarafından.

Gün devam etti…

Breakfast at Tiffany’s Romantizmindeyiz!

3 haftadır ev dışındayız. Otel serüvenimiz devam ediyor. Temizlik, çamaşır, bulaşık, yemek gibi temel ihtiyaçlarımız sorunsuz gideriliyor, çocuklarla adamakıllı vakit geçirmek olası ancak 2  çocukla, tek başına kahvaltıya yetişmek bile ciddi bir gerginlik oluşturuyor. Selim, çoğunlukla uyumlu, anlayışlı, kendi halinde ve kendi başının çaresine bakmaya uğraşan, basit isteklerde bulunan, bunlar karşılanınca dünyanın en mutlu çocuğu olan bir portre çiziyor amma velakin Kerim alabildiğine çığırtkan.  Sabah kalkıyor, kahvaltısı, kakası, ilacı vs. derken bir kez daha uyumak istiyor. İstiyor istemesine de kolay uyumuyor, uyusa da hemencecik uyanıyor ve kahvaltı saatine illa ki uykusunu alamamış bir bebek olarak dahil oluyor. Ve malum olduğu üzere ortaya son derece çirkin bir tablo çıkıyor. 

Şöyle ki: Deli Anne, zar zor yıkadığı yüzü ve fırçaladığı dişi ile  bu sabahki tek lüks hakkını icra etmiştir. Bundan sonrası Kerim’in çığlıkları arasında bahtına ne çıkarsa şeklinde giyinmek ve Selim’i de derleyip toparlayıp bir an önce odayı terketmektir. Zira Kerim ancak kapıdan çıkınca susmaktadır. Hele ki asansörde iyice keyiflenmektedir. Yol boyunca merakla etrafı inceleyen Kerim zorluk çıkarmaz. Kahvaltı salonuna girilir. Deli Anne saçından başından bi’haberdir. Çatır çatır çatlayan cildine bir damla krem bile sürememiştir günlerdir. Yüzü gerim gerim gerilmektedir. Salona girince vaziyetinden çekinir. Nitekim üstüne geçirdiği aba misali kostümü ile olduğundan da çirkin gözükmektedir. Zira şu anda Roberto Cavalli’den  Haute-Coture giyinse neylesin, içinde karayolları silindiri misali bir beden ile etrafı mı eylesin? 
Salon tatil günlerinde dolu ancak geri kalan günlerde şükürler olsun ki sakindir. Gene de ortalık bir sürü takım elbiseli, iyi giyimli kadın ve erkekten oluşmaktadır.  Deli Anne bir  yanında sekerek ilerleyen Selim, bir yanında da koca pusetinde haşmetmah Kerim ile masaya yerleşir. Gezmenin rehavetine kapılmış olan Kerim,  hareket sona erince ciyaklamalarının ilk işaret fişeğini çakar. Hah, der Deli Anne, sabahın sevimsiz seremonisine hoşgeldiniz! 
Deli Anne, Kerim’i bir parça susturacak ıvır zıvırı eline tutuşturuverir. Selim’i de kardeşini oyalaması için tembihler. Açık büfeye doğru iki adım atmışken daha Kerim elindekini fırlatır sıkıntıyla ve başlar mızıldanmaya. Bu mızıldanma ilk uyarıdır elbette. Deli Anne, çarçabuk Selim’in kahvaltısını yetiştirir.  Kerim mızıldanmalarını uzun sirenimsi seslere dönüştürmüştür. Deli Anne anlar ki çok vakti kalmamıştır. Kerim’e ümitsizce 2.ıvır zıvırı verir. Kerim suratını buruşturarak cevap verir bu eyleme. Deli Anne hızlı adımlarla açık büfeye tekrar yönelir. Ordan burdan alakalı alakasız topladığı bir takım yiyeceklerle masaya gider gelir bir kaç turda. Kerim elbette ikinci ıvır zıvırı da atmıştır çoktan. Bu arada Selim’in onun için kıvranmaları ve oyalama şarkıları faidesiz ve kifayetsiz kalmıştır, üstüne üstlük ziyana dönüşmüştür. Nitekim Kerim’de sesler yükseldikçe Selim de tonunu yükselmiştir. Deli Anne çığlıkları bir an önce bastırmak için eline gelen ne varsa, çay mı, kahve mi, süt mü, meyve suyu mu bilemediği bir içecekle kan ter içinde sofraya oturur. Etrafına bakmaya çekinir, acımayla bakan gözlerle karşılaşmak korkusuyla.
Selim bir süre keyfe keder kahvaltı eder bu fırsatta. Kuruyemiş, yanında bala batırdığı ekmekle milim tıkınmalar yaşanır. Deli Anne de bir yandan Kerim’i oyalamaya çalışır, bir yandan da lezzetten yoksun, sırf doymak uğruna atıştırır önündekileri. Ey erenler! Bu anne nasıl zayıflasındı peki? Neyi kendine göre seçebildi ki? Üstelik bu farkındasızlık ve gerginlik daha çok yedirmez mi? Asıl bu değil miydi gani eden şişko bünyeyi?
Derken boyuna su içen Selim -.karnım ağrıyor, biraz yatabilir miyim?-diyerek kıvranmaya başlar. Deli Anne, bilemez ki nedendir? Ya kahvaltıdan kaçmak için kuruyorsa diye düşünürken bir kurt da ya gerçekse diye yüreğini ve beynini kemirmektedir. Kimi zaman yüreğine denk düşen Deli Anne, gayet müşfik yemeğe ara vermesine razı oluyorken, kimi zaman içindeki diktatöre yenik düşüp alabildiğine sert bir üslupla karşılık verir ona.  Bu sırada Kerim her türlü oyalanma aracını reddetmektedir. Ancak ara sıra kendisini sevmeye gelenlere, yanaklarından süzülen, göz pınarlarına doluşan yaşlara rağmen derhal gülümsemekte, sanki az önceki cazgır o değilmiş gibi  kendisini sevdirmekte ve Deli Anneyi daha da deli etmektedir. Nitekim Deli Anneye göre, Kerim her türlü zulmü annesine yapmaktadır. 
Etraftan kaybolan insanlarla Kerim eski çığırtkanlığına devam etmektedir. İşte en çirkin portre burada ortaya çıkmaktadır. Bu sırada Selim de son bir direktifle kahvaltıyı tamamlamaya zorlanmaktadır. Deli Anne bir yandan Kerim’i pusetinde sallarken, bir yandan Selim’in ağzına tıkıştırıvermektedir. Üstelik bu kabus çabuk gitsin diye de büyük lokmalar şeklindedir verdikleri. Kendi de neden, ne kadar yediğini bilmeden, sofra adabını da koyvererek, arada boş kalan eliyle yemeye gayret etmektedir. Şükürler olsun ki; Selim’in devamlı konuşması kendisine yiyecek kadar süreyi vermektedir. 
Deli Anne ortaya çıkan bu tablodan ve kendi portresinden iğrenmektedir. Nitekim aklına gelir; be hey kadın, olmuşsun dana, daha ne uğraşırsın kendini doyurmaya, demezler mi etraftan sana? Ve Selim’in  tabağını bitirmesiyle, kan ter içinde, saç baş olduğundan da dağınık, -nene gerek 2 çocukla buralarda- der gibi bakan iş adamlarına ve iş kadınlarına,  bakamadan etrafına, çıkar salondan koşarcasına.
*Sevdiğim filmlerdendir Breakfast at Tiffany’s, hele  ki bu karesi ve Moon River parçası.

Seviyorum Sizi Çılgınca!

Seviyorum sizi; Mecnun’un Leyla’sı misali; ilk görüşte ve çılgınca. Başkasına göre çirkin ama bence en güzeliydiniz gördüklerimin. Sizden öncekileri silip süpüren, hatta unutturan tüm bildiklerimi. 

Seviyorum sizi; bambaşka bir hale soktunuz beni. Bir dönüşümdü sizinle geçirdiğim, belli belirsiz, sessiz ve derin. Aylarca sonra farkettiğim. Kimi zaman yerindiğim ama çoklukla böbürlendiğim.
Seviyorum sizi, aşkla! cansınız, canansınız bana. Müptelanız oldum adeta.

Seviyorum sizi, birinizin sürmeli zeytin, birinizin menekşe gözlerini seviyorum çokça.

Seviyorum sizi; birinizin bebekliğini şu an yaşadığım doyasıya, birinizin artık çocuklaşan hallerini. Oysa daha dün gibi aklımdayken doyumsuz bebekliği.

Seviyorum sizi; misk-i amber kokunuzu, ama bilhassa uykudan sonra artan yoğunluğunuzu. Söyler misiniz, günlerce yıkanmadan nasıl hala mis gibi kokar teniniz ayrıca?
Seviyorum sizi; şeffaf teninize eşlik eden melek saflığınızı, yeni şeylere olan açlığınızı, bir kağıt parçasıyla bile dakikalarca oyalanmanızı, basit isteklerle gelen coşkun mutluluklarınızı.
Seviyorum sizi; daimi hoşgörünüzü, sonsuz affınızı ve hiç eksilmeyen aşkınızı. Söyler misiniz nedir bunun sırrı?
Seviyorum sizi; cennet kokulumsunuz ve nurusunuz gözümün hatta.
Seviyorum sizi; biliyorum çok laf ediyorum hakkınızda, ama biliniz ki budalalığımdan dökülür dudaklarımdan hepsi, yoksa hiçbir şeye değişmem bir bakışınızı dahi asla!
Seviyorum sizi; karşılıksız cümle aşklara inat, sevdiğim sevildiğim tek aşksınız hayatta.

Seviyorum sizi, hem en büyük armağansınız bana, hem de en büyük imtihan bu hayatta. Üstelik emanetsiniz de ama sınıfta kaldım ben boyuna annelik oyununda.

Seviyorum sizi; biliyorum bilge olduğumu sanıyor ve şaşıyorsunuz hatalarıma oysa bilmezsiniz ki acziyet içinde olduğum ve yanıldığımdır çok konuda. Boğulsam da hatalar arasında çoklukla,  yarım yamalak da olsa vurmaya uğraştım kıyıya, geldim yanınıza. Affola!

Seviyorum sizi, bazen çokca acıyorum da. Kalakalmışsınız bir delinin yanında. Oh olsun size, kim dedi ki gayb aleminde beni anne diye seçin kendi aranızda? İlk bakışta iyi birine benzettiniz bana kalırsa. Sonra da mecbur kaldınız benimle yaşamaya.

Seviyorum sizi, aşkla! cansınız, canansınız bana. Şu an canıma okusanız da! ahahha.. Bakın gene delirdi Deli Ana!

http://muzicons.com/musicon_v_srv_new.swf