Tag Archives: Hamilelik

2.Çocuk Ütopyası

Selim’de çok zorlandım ben. İlk çocuk acemiliği, etrafımda deneyimli birilerinin olmayışı, Selim’in yapısal zorluğu birleşince ortaya dramatik durumlar çıkıyordu sık sık. Doğduğu ilk geceden itibaren başlayan, kolikle devam eden korkunç ağlamalar, süt yetmezliği ile 4.aydan itibaren başlayan yememezlik hali, sese, kokuya, ağrıya aşırı duyarlılığı, tarifsiz diş sıkıntıları ve buna eşlik eden inanılmaz bir uyku direnci, ki gece 2 den itibaren uyanır, sabaha dek uyumaz, uyutmazdı, uyusun da ne olursa olsun diyerek ayakta sallamayla gelişen kendi kendine uyuyama hali ve devamlı sallanma isteği, her an terlemesi ve buna bağlı olarak sık hastalanması vs. ile zor günler, gecelerdi. Etrafımdakilerin deyişiyle 10 çocuk bakmış kadar oluyordum Selim’le. Geçti çok şükür.

O yüzden Selim’in bebekliği ile geçen bir yıl hem hayatımın en uzun süren yılıdır, hem de o harala gürele içinde geçen, kayıp bir yıldır benim için.  Bütün enerjimi Selim’in işlerine adadığımdan onu doyunca sevmeye fırsat bulamadığım ve bunun için epeyce hayıflandığım bir yıldır. Oysa başkalarının çocukları için bile deli olurdum ben, etrafta bir bebek bulsam saatlerimi onla geçirirdim hiç düşünmeden. Kendi özçocuğuma kendimi veremiyordum bir tek. Çocuklarla ilişkimi görenler her daim “Senin çocukların çok şanslı olacak!” derlerdi. Dedikleri gibi olsaydı keşke! Şimdi farkediyorum ki Selim’le ilişkimiz büyük oranda ciddiyet, az miktarda keyfiyet ve samimiyet üstüne kuruluydu. Oysa başka çocuklarla tam tersi geçerliydi. Bu yüzden de eğlenceli idi, eğlenceli idim ben de. Ve gene o yüzden Selim’de eğlenceli  biri olmaktan ziyade anne sorumluluğunun alabildiğine hakim olduğu sıkıcı biriydim. Acıklı bir durum!

Bazen Selim’in başka birinin çocuğu olduğunu düşündürtürdüm kendime zorla. Hiç bir işle uğraşmadan onun yanına sokulur, gevşemeye çalışır ve başka bir gözle bakmaya çalışırdım ona. Gözlerinin içiyle gülen, sevimli, ilgili, tadından yenmeyen, yanında olmaya  can atacağım bir bebek olurdu Selim böyle bakınca. Ama gel gör ki, ilacı, kakası, çişi, uykusu, maması vs. derken şöyle bir sakinleşip de onunla yeterince hasbihal edemiyor, sevişemiyordum doyasıya.

İşte bu dönemlerde kulağıma çokca çalınan, “İlkler hep zordur, ikinci bebekler çok daha sakin ve kolaydır.” söylemlerini saklı tuttum içimde. İkinci bir bebeğimiz olursa şayet, bunun çok daha kolay olacağına, öyle kolik, uykusuzluk, aşırı duyarlılık, yememezlik, süt yetmezliği yaşamayacağıma çok derinden inandım. Üstelik bu bebekle daha sakin, daha tecrübeli olacağımdan tadına da varacaktım bebek büyütmenin. Ve ötesini berisini çok da düşünmeden ikinci bebeği beklerken buldum kendimi. Yani oldukça ütopik bir girişimdi benim için. Selim gibi bir çocuğu büyüten bir annenin başka bir çocuk düşünmesi tek başına ütopya değil midir zaten? Üstelik  benim koşullarımda; yardımsız ve desteksiz. Hangi mantıklı anne bundan sonra 2. çocuğa cesaret edebilirdi?

Yapısal olarak böyleyimdir ben. Bir işe başlarken detaylı planlar, ince hesaplar yapmam, paldır küldür işin içinde bulurum kendimi.Tezcanlılığım hayatın her aşamasında aynı şekilde işler. Evliliğim de böyle oldu, ilk çocuğu istemem de, Moskova’ya yerleşmemiz, ordan Petersburg’a geçişimiz ve ordan gene İstanbul’a gelişimiz de, şimdi kaçmak için fırsat arayışımda. Mesela hiçbir tatilime planlayarak gitmemişimdir, hepsi anlık olmuştur.  Bazen iyi gelir böylesi, kararsızlıkta kalmam ama hayati durumlarda başıma iş açtığı da olur bu halin.

Dolayısı ile ikinci bebeği beklerken pek rahattım. Ta ki doğuma bir ay kala doktorumuzun endişeli konuşmalarını dinleyinceye dek. Bu konuşmanın bir faydası oldu Selim’i acilen okula yazdırdık, büyük oranda dikkati dağıldı, evde bana nefes alacak alan kaldı, kendi eğlendi ama onun dışında benim endişe kavramıyla tanışmama neden oldu bu konuşma. Öteki türlü paldır küldür işin içine girecektim. Benim umudum, ilkin dualardaydı, ikincisi de Selim’in aklı başında bir çocuk olduğuna dair duyduğum inançtaydı. Bir de ;

“Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” ve
“Dostum sen düşünceden ibaretsin. Gül düşünür gülistan olursun, diken düşünür dikenlik olursun.”

felsefesini yürekten hissetmemdi. Korkunç anlar yaşamadım çok şükür. Arada dellenmek zaten olağan benim için. Ha bir eksik, ha bir fazla.

Advertisements

Yaşayarak Öğrendiklerim – Kardeş Gelirken

Selim’e kardeş geleceği zaman her zamanki gibi detaylı düşünüp kendimi endişeye sevk etmedim. Benim  olaylara körü körüne atlama huyum vardır çünkü, ötesini berisini hesap etmeden. Hamileliğimin son aylarında Selim’in doktorunda sohbet ederken kardeş gelince ne yapacağımı sordu doktor, ben öylesine rahattım ki; özel bir şey mi yapmam lazım, dedim. Selim’in çok duygusal olduğunu, çok etkilenebileceğini, böylesi çocukların kimisinin kekeme olduğunu, kiminin altını ıslatmaya başladığını ve kardeşi getirenin anne olduğu için en çok anneye çektirdiklerini, evde huni takıp dolaşmak

istemiyorsam Selim’i kardeş gelmeden bir okula başlatmamız gerektiğini anlattı. İşte o andan itibaren bir korku bulutu sardı etrafımı. O umursamaz -saldım çayıra, mevlam kayıra- tavrı yerini öngörülemez bir endişeye ve korkuya bıraktı.

Öyle bir durum ki hamilelik, hele ki son aylar ve hatta son günlerde geriye dönme isteği yaşıyorsunuz ancak ne mümkün. İleriye gitmek de epey ürkütücü. Neyle karşılacağınız hiç belli değil, önünüz ziyadesiyle puslu çünkü. 
Doğuma bir ay kala Selim’i okula yazdırdık ilkin. Çünkü bebek geldikten sonra okula göndermek onda onulmaz yaralar açabilir, -bebek gelince ben kapı dışarı edildim- düşüncesine kapılabilirdi.  Tam gün yerine haftada 3 gün 09:00 – 16.00 saatleri arasında okulda olcaktı. Böylece azar azar alışacaktı evde ayrılmaya. İlk zamanlar epey zor geçti, ben ilk gün okulda tam gün, ikinci gün okulun karşısındaki parkta tam gün, üçüncü gün  yarım gün yemek saatlerinde orada olmak üzere çevresinde oldum Selim’in hep.  Okul iyiydi hoştu ancak yemek saatlerinde o sosyal çocuk gidiyor yerine yabani bir hayvan geçiyordu sanki. Yemekhaneye inmemek için basamaklarda avazı çıktığı kadar bağırıyor, ağlıyor, tekmeler savuruyor, yemek konusu kapanınca gene tatlı çocuk oluyordu. En sonunda “Yemek yemek zorunda değilsin, ama yemekhaneye inip arkadaşlarınla oturmayı denemelisin” diyerek ortak bir paydada buluştuk Selim’le.  Böylece daha kolay alışmaya başladı. okula. Allah’tan geç kalmamışız zira 15 gün tamamen Selim’e adadık herşeyi.  Bir de okula alışma sürecinde ardı arkası kesilmeyen hastalıklar başgösterdi. Bir gün okula gidiyorsa 3 gün evde oluyordu hastalıktan. Doğum yaklaşırken nispeten alışmıştı artık, en azından yemek saatlerinde cıngar çıkarmıyor, yemese de masaya oturmayı kabul ediyordu,  hatta servis birazcık geç kalsa -aaa, servis de nerede kaldı?- diyecek kadar istek gösterdiği de oluyordu.  Doğum zamanı kısmen düzene girmişti hayatımız. 
Mecburen sezaryen olacağım için nispeten rahattım ama doğum bu hiçbir şey garanti değildi ve bu yüzden kendimden çok Selim’in acil bir durumda hazırlıksız yakalanmasından korkuyordum. İlkin Selim’e durumu anlattım bir kaç kez. İçimden bir ses de ne yaparsam yapayım Selim’in olayları başına geldikten sonra kavrayacağını söylüyordu hep. Afaki konuşmalar ne ifade edebilirdi bir çocuk için diye düşünürken doğum yaklaşırken Selim’in devamlı kardeşinden bahsetmesine şahit olduk. Tüm bu konuşmalar olumsuz öğelerle doluydu. Kardeşimi sevmiyorum, geldiği zaman istemiyeceğim onu vs. gibi. Zannımca muhakeme yapıyordu kafasından sürekli bu konuyla ilgili.
Doğum vaktinde gerçekleşti. 2 gün hastanede kaldık ve bu süre zarfında Selim’i hiç getirtmedik yanımıza. Doktorumuzla verdiğimiz ortak karardı bu çünkü. Anneyi hasta vaziyette görmesini direkt kardeşi ile ilişkilendireceği için kardeşiyle ilk andan itibaren negatif bir ilişki kurmasına sebep olmak istemiyorduk. Her ne  kadar bu iki gün zarfında onu görmek için deli olsam da bencilliğimi bastırıp hastaneden çıkacağımız güne kadar bekledim. Üstelik doğum problemliydi, bebeği çıkacağımız ana kadar yoğun bakımdan alıp alamayacağımız belli bile değildi. 
Hastaneden çıkacağımız gün Selim bizi almaya geldi. Ondan bir kaç dakika önce de bebek gelmişti. Ben bebeği yoğun bakım dışında ilk kez görüyordum, telaşlı ve heyecanlı idim.  Selim’i gördüğümde ya bebekle gereğinden fazla ilgilenirsem de onu üzersem diye endişeliydim. Selim ise kesinlikle çok gergindi, kucağımda bebekle beni gördüğünde yüz kasları epeyce gerilmişti. Neyse ki “kardeşin gelince sana bir sürü balık getirdi.” diyebileceğimiz bir plan kurmuştuk. Daha önceden aldığımız balıkları, ki Selim bayılır balıklara, kardeşinin getirdiğini(!) gören Selim’in hem dikkati büyük oranda dağıldı, hem endişeli ifadesi yerini sevince bıraktı hem de kardeşiyle ilk sıcak bağı kurmasına vesile oldu. Eve gelen herkese gururla balıklarını gösterdi ve kardeşinin ona hediye getirdiğini söyledi. 
İlter’le kardeşinin getireceği hediye planları kurarken bir yandan da bu denli mantıklı bir çocuğa bunu nasıl yutturacağımızı konuşup duruyorduk. Selim yutar mı bu numaraları, diyorduk bir yandan. Ancak ne denli mantıklı olursa olsun sonuçta Selim de çocuktu ve inandı söylediklerimize canı gönülden. Yalnız bir ara “Anne, balıklar senin karnında mı yaşıyordu?” diye sordu, neden deyince ben; “e kardeşim onları yanında getirdiğine göre onlar da senin karnında yaşamış olmalılar.”dedi. İçten içe düşünmüştü gene olayın derinliğini.
Eve geldikten sonra işler kısmen zorlaştı hem de an be an. Selim büyük oranda dikkatini kardeşine vermişti, üstelik ilgilenmiyor gibi gözükse de bütün duyuları, algıları anne-kardeş-baba ekseninde dönüyordu belli ki. Bu zor dönemde okulun çok büyük faydası oldu. Zira hiçbir meşgalesi olmayan Selim muhtemelen çok daha fazla dadanacaktı kardeşine ve bize. Biz de büyük oranda dikkatli davranmaya çalıştık ancak her an sukunetimizi ve hoşgörümüzü koruyamadık. Kardeşimi öpücem, kardeşimi sevicem, adı altında yaptığı eziyetleri hoşgörmeye çalışmakla bir başka suça ortak oluyorduk sanki, zira kardeş kaynıyordu arada bu kez. Üstelik Kerim 2 gün yoğun bakımda kendi başına kalmıştı, onun Selim’den daha çok ilgiye ihtiyacı olabilirdi. Beni sezaryanlı , ağrılar içinde koşturmak değil de bu düşünceler yoruyordu en çok. 
İlk günler açıkça sevemedik bebeği, aşırı ilgi de göstermedik. Hatta Selim’e aşırı ilgi göstermiş olabileceğimizi düşünüyorum şimdi. Eve pek gelen giden de olmadı, dolayısı ile abuk sabuk konuşmalara maruz kalmadı. Gelenler çok yakınımız oldukları için normal dışı bir konuşmaya müdahale edebildik hemen..-Ağbi oldun artık şöyle dur, ağbi oldun şöyle yapmalısın- gibi zırvalara hiç girmedik ağbilikten nefret etmesin diye. Kardeşin uyuyor sessiz ol, da demedik, ehhh bu kardeş gelince rahatça oyun bile oynayamıyorum demesin diye. İşin özü empati yaptık, yaptım Selim’e en çok. Ve şükürler olsun ki o en kritik dönemeci döndük. Şimdi okullar tatil başka türlü baş etmek gerekiyor Selim ile ve başka türlü balans ayarı gerekiyor kardeşi ile arasında. Bu konuya da başka zaman girerim belki.