Tag Archives: Mevlana

MimLenmiş Hayat – Kitapların Sihri

Pek değerli, çok kıymetli başucu kitaplarım vardır;  kimselere vermeye kıyamadığım, ara sıra gidip yokladığım, bol bol kokladığım, düzenli aralıklarla hal ve hatırlarını sorarak, bazen öpüp okşadığım. Bu kitapları çok sevsem de ikinci kez, baştan sona okumaya yanaşmam bir türlü, içimden gelmez çünkü. Tek yaptığım; altını çizdiğim ve işaretlediğim pasajları tekrar tekrar okumak ve ve bu pasajların okuduğum zamana denk düşen, bana hissettirdikleri ile ilgili, kenara köşeye iliştirdiğim notları okumaktır. -Başucu Kitabı- kavramından anladığım budur  nitekim. Bir vazifesi daha vardır bu kitapların; o da, kritik zamanlarda kitabı elime almak, gözlerimi kapayıp, rasgele bir sayfayı açmak ve  ne çıkarsa bahtıma misali, kitaplardan fal tutmaktır. Kısacası başucu kitabı, benim için,  bir nevi sihirli kitaptır da. Ve azımsanmayacak bir gücü vardır bu konuda. Bu caanım kitapların, beni teselli edip, yaralarımı sardığına ve iyileştirmeye çabaladıklarına şahit olmuşumdur çok kez.

Cennet Kokulu Eymen’in Annesi; beni uzun zaman önce kitaplarla ilgili bir konuda mimlemişti. Mim-e göre, kitaplığımızın karşısına geçecegiz, gözlerimiz kapalı, rasgele bir kitap seçip 55. sayfadan bir pasaj yazacağız. Ben 1 ay kadar evden uzakta olduğumdan ve Moskova’ya taşındığımız dönem nerdeyse tüm kütüphanemi mahalle kütüphanesine bağışladığımdan ve evde sayılı kitaba sahip olduğumdan değişiklik yapma gereği duydum. Hoşuma da gitti doğrusu böylesi. Şöyle yapacaktım; Başucu kitaplarımdan birini elime alacak ve gözlerim kapalı, rasgele bir sayfa açıp, sağ taraftaki yaprağı ve o yaprağın da parmağıma denk düşen pasajını dikkate alacaktım… Hem Konya’yı ziyaretten henüz dönmem sebebiyle, hem de Şeb-i Arus Törenlerine denk düşmesi bakımından, haftanın anlam ve önemine binaen Mesnevi’yi açıyorum. İşte başlıyoruz; -Başucu Kitaplarının Sihri Adına!-
II.Cilt, S. 197 
“Ey tabib! Ben yine divane oldum. Yine gönle sevgilinin sevdası düştü.
 Ey hüner sahibi! Zincir halkalarla doludur. O halkaların herbiri bir delik ister.
 Her halkanın hüneri başka bir hünerdir. Onun için halkalara her an bir delik gerek.
 Bu darb-ı meseldir ki, delilik çeşit çeşittir. Bilhassa bir hüner sahibinin zincirine bağlanmış kimsede olursa,
  Öyle bir delilik bağımı kopardı ki, bütün divaneler bana nasihat etmedeler.”
Gel de bu sihre inanma! Gide gele delilik düştü gene payıma.
Gelgelelim sıradakilere, cevaplamak isteyen olursa ne ala: Nihal Maya, Neval, Aslı, Tibet’in Annesi Sibel (hadi bakayım gözünü sevdiğimin mimi ha:))  Oytun’la Hayat, Fadiş, Ayla, Sitare, Buse, Kiraz Çekirdeği, Lupinin annesi, Gereksiz Adam, Müge, Aslısın  , Küçük Mucizem , Bahar (sevmiyormuşsun ama seveceğin tutarsa yazarsın artık), Serpil , Yaruze (2.kez mimledim sanırım ama bu mimi bilhassa merak ettim sende, birinden birini seç eğer ikilediysem de), Yasemin (sanki sana da yakışır bu mim, baskı yok, istersen:))… ve daha isteyen kim olursa… dileyen 55.sayfa mimindeki gibi, dileyen sapıtıp benimki gibi cevaplayabilir ve elbette dileyen hiç cevaplamaz.
 *Darb-ı mesel: Atasözü
Advertisements

Kolik Dramı

Selim zor bir bebeklik geçirdi. Zorluğu da ilk doğduğu geceden itibaren gösterdi kendini. Nitekim onunla aynı gün doğan tüm bebeklerin odalarından çıt çıkmıyorken, bizimkinden çığlıklar yükseliyordu devamlı. Hemşireler “Hayrola, bir şey mi?” diyerek heyecanla odaya dalıyor, Selim’i kaptıkları gibi götürüyor ve nasıl olduğunu bilemediğim bir biçimde susturup getiriyorlardı. Bu ritüel 2 gece boyunca devam etti. Eve geldiğimizde ilk 10 gün nispeten iyiydi ancak 10.günden sonra kızılca kıyametler koptu.
Gece başlayan ağlama krizleri gece 02.00 zirve yapıyor ve ancak sabaha doğru azalıyordu. Üstelik hiçbir şey ama hiçbirşey bu ağlamaları azaltmaya yetmiyordu. Bebeği sakinleştirmek için devamlı emzirmek ise işi daha da güçleştiriyordu. Anne çaresizliği ve kul acziyeti ile birebir tanıştığım bu gecelerde tek yapabildiğim  Selim’e eşlik ederek ağlamak olmuştu. Kolik denen şeyle tanışmamız işte böyle oldu.
Kimilerine göre kolik şiddetli gaz sancısından ibaretti yani fizyolojikti. Kimilerine göre ise dünyaya intiba gösteremeyen hassas ve duyarlılığı yüksek bebeklerin kendini dışa vurumuydu, yani psikolojikti. Benim inancıma göre ise, dünyaya alışmakta zorlanan bebeklerin sıkıntıdan başlarına gelen bir meretti. İşin içinde gaz sancısı olduğu kesindi, ancak o sancıyı doğuran; bebeklerin anne karnından koparılmaya verdiği trajik tepkiydi bence. Acıklı bir durumdu vesselam. Beni ağlamaya sevk eden de bu duygusal durumdu daha çok. Hz. Mevlana, dünya ile cenneti karşılaştırabilmek için anne karnı-dünya örneklemesine başvurur. Nasıl ki bebek için anne karnı en güzel yerdir, ordan başka yerde yaşamak istemez, bilmez ki dünyaya göre ne denli can sıkıcıdır anne karnı, cennette işte tam öyledir dünyadaki insanlar için der. Kelimesi kelimesine değilse de aklımda kalan böyle.  Yani zavallı bebek orda güvenli, sıcak ortamında iken üstelik buranın süreli olduğundan bihaber, mutlu mesut kıvrılmış yatıyorken birden bir el uzanıyor ve hooop! çıkarıveriyor onu oradan ansızın. Bebeğin anne karnından zorla koparılması hele ki sezaryanla birdenbire  alıştığı sımsıcak ortamdan, -löp-diye buz gibi ameliyat odasına alınması travmatiktir, trajiktir, dramatiktir. İşte loğusalık duygusallığı ile varolan duygusallığım ve hayal gücümün de üstün çabası ile zıvanadan çıkmıştım o günlerde. Selim’in yaşadığı şoku, travmayı düşündükçe daha çok ağlamak istiyordum.

Şimdilerde ailemizin danışmanı olan doktorumuzun o günlerde bize söylediği acı gerçek şu oldu; ne yaparsak yapalım bu sancılar 90 gün şiddetlenerek devam edecek. Bunun yanısıra bebeği rahatlatmaktan çok sanırım annenin birşeyler yapmalıyım, hissiyatına uygun düşen onlarca şey önerdi. Sabah Nurse Harvey’s, öğlen Zinco Damla, türlü yağlarla masajlar, sıcak su torbaları, Muscat rendesi, Metsil ve daha hatırlayamadıklarımla adeta bir seremoni hazırlığı yapıyordum gündüz. Gece de göz gözü görmüyordu. Ha başladı, ha başlayacak diye dizlerimin titremesine, kalbimin yerinden çıkacakmışcasına atmasına sebep olan an geldiğinde koşturmaca da başlıyordu. Havlu ısıt, karnına koy, kucağına al, sımsıkı sarıl, gezdir, hoplat, zıplat, şarkı söyle, hamileylen dinlediğin müzikleri dinlet, Yansımalar’ı dinlet, ney sesini dinlet, dinlet ki bak her şey yolunda diyebilsin, olmadı mı, o halde kurutma makinasını aç, hah 5 saniye durdu iyi, aman gene başladı, koş, dans et, olmadı, bildiğin bütün duaları et, hah biraz durdu, aman gene başladı, sarıl, hopla,zıpla,  Bir de “Yapacak bir şey yok nasılsa yatağına ağlamaya bırak!” zırvası var, pek sevmedim ama onu da uygula napalım, aman olmaz, çocuk zaten travmadan ağlıyor bir de iyice terkedildim hissine kapılmasın. Git al! Havlu ısıt, hopla, zıpla! Olmadı mı ayağında salla! Olmadı mı e otur ağla anasını satayım! Hatta İlter’i ara bir de ona ağla.
Üstelik bu zamanlarda İlter gece çalışıyor ve benim yanımda başka kimse yok. Yalnızım!
Kendime bir geri sayım tablosu hazırlamıştım, şafak sayar gibi, her geçen güne şükredip çentik atıyordum. Geçti gitti çok şükür. O yüzden Selim’in bebekliğini doya doya yaşayamadım hiç. Hem ilk bebeğin getirdiği tedirginlik nedeniyle hem de bu kolik dramı nedeniyle. Hep günler bir an önce geçsin istedim. Oysa bilmem gereken bir şey daha varmış; bir sıkıntıyı atlatınca, saf mutluluk kapısı açılmıyor aksine başka başka sıkıntılar baş gösteriyormuş. O yüzden de 2.bebeği istiyordum bir yandan. İçimden aşkla inandığım bir şey vardı, Allah bu kez bana sakin bir bebek verecek ve ben böyle bir bebeğin de keyfine varacaktım. Oldu da çok şükür. Ancak nerden bilebilirdim ki Kerim’de  hayati dramların ortaya çıkacağını ve koliğin bunların yanında çok basit kalacağını.
Demem o ki, kolik yaşarken zor, çok zor hem de. O çaresizlik hissinin verdiği acı ve belki de benim uydurduğum dram kısmı  çok acıklı. Ancak sonuçta geçiyor. Ve ölümcük değil çok şükür. Hem kolik bebeklerin zeki olduklarına dair bir inanış da mevcut. Benim anladığım ise şu; o bebeklerin duyuları fazlasıyla açık oluyor, diğer bebeklere göre farkındalıkları da yüksek olduğundan bir travma yaşıyorlar dünyaya gelince. Bir deha belirtisi de olabilir bu, aşırı duygusallık belirtisi de. Ama dehaya daha yakın görünüyor.

Ağzı olan Konuşuyor!

Çocuk yetiştirme ve çocuk eğitimi üzerine müthiş bir kaynak patlaması var. Günümüz annelerinin zaaflarını fark eden fırsat fareleri bu işi ranta dökmek için olur olmaz her türlü kitabı piyasaya sürmekte. Biz zavallı anneler de özellikle ilk çocuk dünyaya gelmeden daha, gerekli gereksiz kitapları alarak önce evimizi sonra beynimizi dolduruyoruz tıka basa ve kaba saba. Fayda getireceğini sandığımız şey ise maalesef sonradan farkettiğimiz bilgi kirliliğinden ibaret.
Şimdi o kitapları okumak için harcadığım pek kıymetli zamanımı düşündükçe yazıklar olsun diyorum. Keşke o vakti çocuğumla geçirmek için harcasaymışım da doğallıkla yetiştirseymişim çocuğumu. Öyle kitaplar vardı
ki okudukça dehşete düşüyordum. Mesela birinde -çocuğunuza asla ve kat’a bağırmayın- diyordu. Çünkü bağrılan çocuğun zekası geriliyormuş. Öylesi böylesi hiçbir alternatifi yokmuş gibi tam bir kesinlikle dile getirilen bu bilgi delirtmeye yetiyordu beni. Ben bu kitabı okumadan evvel Selim’e bir çok defa bağırmışım mesela, eee ne olacaktı şimdi? O zamanı geri getiremeyeceğime göre ve bu kural da kesin olduğuna göre (!) Selim’de maazallah zeka gerilemesi olacaktı. Ne yapmalıydım peki? Ben de sırf bu maddeden ötürü günlerce bunalımda, günlerde ağlamaklı ve çocuğunu bağırmaktan daha da perişan edecek bir sürü eylem içinde buluyordum kendimi haliyle. 
Tabi okuduklarım arasında ne sadece bu kitap vardı ne de bu madde. Selim 1 yaşına girdiğinde şükürler olsun ki ayıldım bu halden. Birden yaptığım saçmalığın farkına vardım. Tüm kitaplarımı ayırt etmeden bıraktım olduğu yerde. Kimi İstanbul’da kaldı, kimi Moskova’da kimi Petersburg’da.  Hala bile etkisinde kaldığım bu leş kitaplardan kurtulmak hayatım boyunca yaptığım en iyi işti ve kendimle gurur duyduğum nadir işlerden biriydi.

Bir de çoğalan Tv kanalları ile her kanalda boy göstermeye pek meraklı uzmanlar… Bunlardan bilhassa kaçmalı insan. Her biri kendine göre tek doğruyu söylüyor; tam bir kendini beğenmişlikle ve tam bir kesinlikle. Ortalığın paranoyak, robotik, prototip, panik ataklı anneler, kadınlar, erkekler ile ve bunların uzantısı olarak piskopat, robotik, prototip çocuklarla dolmasına neden oluyorlar. Bir uzmanın ak dediğine diğeri tam bir kesinlikle kara diyor, bir gün iyi olan bir öneri ertesi gün kötü oluyor, bizler de ne yapacağımızı bilmez halde ama nedense hiç irdelemeden indiriyoruz beynimize bunları. Ve uygulamaya uğraşıyoruz canhıraş bir biçimde.
Salt çocuk eğitimi konusunda değil bu dediklerim; dikkat edin günümüzün son trendi sağlıklı, doğal, organik yaşam çılgınlığı konusunda da ağzı olan konuşuyor. Ortalık uzman kaynıyor. Yetmiyor bir de uzmandan çok uzman kesilen, kendini bilmez, şuursuz sunucu kaynıyor ortalık. Her kafadan bir ses çıkıyor ve izleyiciler neredeyse -yaşamak için yaşarken ölmeli- moduna sokuluyor. Bir gün yumurta yememeli diyor birileri ertesi gün bu bilgi yalanlanıyor, biri dereotu yiyin diyor zayıflamak için öbürü biberiye ve daha neler. Çevremde bu hastalığa yakalanmış onlarca insan sayabilirim. Hastalık hastası olmuş. “Aaa, aman onu yemeyin, aaa aman şu sebzeden bol yiyin, aaa radyasyon yayıyormuş elektronik aletlerinizi kapayın, aaa siz hala ruşeymsiz ekmek mi yiyorsunuz, aa şu, aaa bu ..” diye deliren insanların ne denli can sıkıcı olduklarını anlatamam. 
Şöyle bir silekelenmesem ben de bu pis girdaba girip dolanabilirdim. Ama şükürler olsun ki aykırı tarafım var ve şükürler olsun ki herkesin yaptığı bende tiksinti uyandırdığından özellikle zıddını yapıyorum böyle şeylerin. Tv de konuşan bir doktor, bir uzman görsem elimin tersiyle itiyorum, gazetede görsem bir satırını bile okumuyorum. İnadına hiç yaklaşmıyorum bu türden şeylere.
Şu doktor programları türedi bir de. Geçenlerde evde misafirler izliyor diye kapatamadım, haliyle kulağıma çalındı söylenenler. Diyor ki doktor olan, eğer mide ülseriniz varsa bilmem ne yemeyin, kesinlikle bilmem ne hastalığı yapar. Diyelim bende mide ülseri var ve ben o bahsettiği maddeden yedim. O halde benim kaçarım yok, ben bittim, ben öldüm çünkü o doktorun dediğine göre opsiyonsuz ve kesinkes o ağır hastalığa yakalanacağım. Öyleyse ölmeli insan. İnsanın ümidini öldürmektir yaptıkları. Ve bence inancını da. 
Gene böyle denk geldiğim bir doktor programında bebek-anne ilişkisinden bahsediyordu doktor. Ve şöyle dedi: “Bebek dünyaya geldikten hemen sonra annenin kucağına verilmeli, ilk bağ kurulmalı. Çünkü yapılan araştırmalar, anne ile ik bağı kuramayan bebeklerin ileride cinsel tacizlere maruz kaldıklarınıı gösteriyor. ” son cümledeki kesinliğe dikkat lütfen: cinsel tacize maruz kalabileceklerini yahut kalabilme ihtimallerinin olduğunu gösteriyor değil, cinsel tacize maruz kaldıklarını gösteriyormuş. O noktadan sonra sanırım anneliğimi, etrafımda çocuklarımın olduğunu, kadınlığımı, ahlaki değerlerimi, herşeyimi unutup o doktora verip veriştirdiğimi hatırlıyorum bir tek. Ve delice sövdüğümü. Nitekim Kerim’i doğumdan hemen sonra yoğun bakıma almışlardı ve 2 gün boyunca orada kalmıştı. Bu iki gün zarfında sadece 2 kez dokunabilmiştim ona, ki o da doğumdan epeyce sonraydı. Ne yapacaktık peki? Bu uzmana (!) göre bu tezin ucu da açık değildi ve tam bir kesinlikle söylenmişti. Bu olay bana biz kez daha gösterdi ki; her söylenen ciddiye alınmamalıydı. Hele böyle Tv’lerde boy gösterenler asla ve kat’a dikkate değer bulunmamalıydı.

İşin trajik yanı şu oldu. Sağlıklı yaşam gurusu Dr. Mehmet Öz’de kanser şüphesi ortaya çıkmış. Anlamıyorum demiş herşeyi doğru yaptım nasıl oldu da böyle bir risk çıkar bende…inşaallah sadece risk olarak kalır, gerçeğe dönüşmez ama  işte hayat budur diyesim geldi o an. Tek doğru yoktur hayatta ve herşey bizim kontrolümüzde değildir. Boşuna kendimizi sağlıklı yaşayacağız diye öldürmeyelim. Paranoyak, manyak, panik atak vs. olmayalım. 
Atalım bu kirli bilgileri içimizden, bildiğimiz gibi yaşayalım. Herşeyden yiyelim, herşeye dokunalım, herşeyi hissedelim ve olumlu düşünelim. Yaydıkları bu deli saçmalarına ve paranoyalara prim vermeyelim. “Ah, eyvah  beyaz ekmek yedim kurtuluşum yok deyip panik ataklar geçireceğimize bundan yesem noolur, diyelim mesela. Bu da verilmişse mutlaka bunun da bir sebebi vardır, deyip olumlandıralım kendimizi ve her eylemimizi.
Secret, diye bir kitap vardı çok satanlarda. Kitabı okuyunca aslında tüm olan bitenin pozitif düşünmek olduğunu anladım bir kez daha. Ve pozitif düşünmenin merkezinde de ümit beslemek olduğunu. 
Benim kabülümse şunlardır; 
“Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” 
“Dostum sen düşünceden ibaretsin. Gül düşünür gülistan olursun, diken düşünür dikenlik olursun.” 
Hz. Mevlana.