Tag Archives: Özlediklerim

Bizim İller Sessiz, Bizim İller Sensiz!

12 yıl önceydi. Bugün. Ansızın. Bir haber aldım olduğum yere çakıldığım. Sanki her an yanımızda olacağına dair bize söz kesilmiş gibi, gidişinle büyük hayal kırıklığına uğradım o gün. Nasıl olur da, çocukluğumdan beri yanımda olan sen, bundan sonra olmayacaktın ve başka dünyaya gitmek üzere bizimle vedalaşacaktın? Ve dahi vedalaşmadan alelacele aramızdan ayrılacaktın? Bırakacaktın beni yalnız! Şarkıların gibi öksüz, yetim kalacaktım. O şarkılar ki her biri bir başka anı, bir başka zamanı çağrıştırandı. O şarkılar ki gülümsetirken içimdeki hüznü akıtandı. O şarkılar ki senin sesinden çıkmaydı. Ve o ses ki gülümsetendi,  aydınlatandı yüzümü, şimdiyse her duyduğumda yüreğimi burkan, ağlamama sebep olandı. Fotoğrafların ki beni çok acıtandı. Tıpkı soldaki gibi. Derinlemesine asla bakamadım gül yüzüne, göz ucuyla yetindim Gülpembe!
Seni özledim Barış Ağabey. Çok özledim hem de. Biliyorum bir ömre yetecek kadar şarkı bıraktın ardında, dolu dolu. Lakin senden yeni bir şarkı duyamayacağım düşüncesi çok acıtıyor içimi. Kesiyor hatta içerimde bir yerleri. Çok özledim seni Barış Ağabey! Seni, sesini, sesindeki sıcaklığı, yüreğindeki ve sözlerindeki derinliği. Çok arıyor gözlerim senin gibisini. Demişsin ya Gibi Gibi şarkında; –kırk yılda bir gelir Barış gibisi-, ne yazık ki  kırk yıl değil, bin kırk yıl geçse de gelmez Barış gibisi. Özledim Seni. Çocukluğumun, gençliğimin dost sesi. Şimdi bir yanım eksik! Orta yaşımda yoksun. Yaşlandığımda da olmayacaksın.
Şimdi senin şarkılarınla büyütüyorum çocuklarımı. Yüreğim izin verdikçe dinletiyorum usul usul. Selim Aynalı Kemer’i çok sevmekte. Bir de Arkadaşım Eşşek elbette. Seni de yakinen bilmekte.
Gidişinin üzerinden 12 yıl geçmiş Barış Ağabey. Oysa dün gibi taze acım. Hoşçakal canımın içi, diyen Ahmet Kaya ile veda ediyorum sana. Bu vesileyle görürsen şayet Ahmet Kaya’ya da selam söyle! ve Caanım Cem Karaca’ma..

Sen bir suydun, sen bir ilaçtın
Hoşçakal canımın içi, hoşçakal
Hoşçakal gözümün nuru, hoşçakal
Hoşçakal iki gözüm, hoşçakal.

http://www.dailymotion.com/swf/video/x5ti43?width=&theme=none&foreground=%23F7FFFD&highlight=%23FFC300&background=%23171D1B&start=&animatedTitle=&iframe=0&additionalInfos=0&autoPlay=0&hideInfos=0

—————————————————————————————————————–

Advertisements

Hür Kadın!

Kayıp Balık Nemo‘da bir sahne vardı. Dory ile Marlin, denizin en dip ve zifiri karanlık bölgesinde Fener Balığı ile karşılaşırlar. Korkunç ve oldukça vahşi olan bu balığa yem olmamak, devasa dişlerinden kaçabilmek adına uzunca bir mücadeleye girişirler. Ve nihayetinde Marlin’in son hamlesiyle Fener Balığını etkisiz hale getirmeyi başarırlar. Ardından, o pür ciddiyet baba balık birden cıvıtır ve şu şarkıyı söyler: ‘I did it! I did it! Oh yeah yeah yeah!’* Dün dilime dolanan şarkı tam da buydu işte.  Gene iş başındaydı Şarkılar & Duygular tezim vesselam. 
Yaptım! Kısmen de olsa başardım. Tez canlılığım olmasa tümden muvaffak da olabilirdim ama olsun bin şükür! Sabahın ilk saatleriydi. Bir tek Kerim uyanıktı. Kahvaltısını yaptırdım ve İlter’in yanına bıraktım. Yüzümü derinlemesine yıkadım, dişlerimi fırçaladım. Uykusuzluğun ve bakımsızlığın getirdiği daimi solgunluğuma ve geçmeyen lekelerime bir nebze iyi gelsin diye hafif makyaj yaptım. Bir fondöten, bir allık  esasında. Aylardan beri ilk kez hatta. Bu halle zombi olmaktan çıkamadım ama gene de ilk halimden daha iyi olma ihtimaline kapıldım. İçi nerdeyse tamemen boş  ve bu haliyle çok hoş hissettiğim çantama bir kitap attım. Moskova’dan aldığım soğuk geçirmeyen paltomu  giydim. Ve çantamı çapraz asıp, yoğun uykusuzluğuma, halsizliğime, yorgunluğuma rağmen evin karmaşasına dahil olmadan kendimi dışarıya attım. Çocukları Yaradan’a ve babalarına emanet ederek. Kalınca cüssemin izin verdiği ölçüde, kuşlar gibi sekerek.  Deniz kokusuyla çifte kavrulmuş taze sabah havasını içime çekerek, kokunun geri getirdiği yıllar öncesine gidip gidip gelerek.
Dolmuşa bindim. Telaşsız. Öne oturdum. Bir ara emniyet kemerini takmaya davrandım, sonra toparlandım. Mutluydum. İçimde ehi-ehi diyen sesler dansediyordu. Dolmuştan indim, son durağı değişmiş bulunca panikleyip ters yöne gittiysem de karşımda Eminönü İskelesi’ni buldum ve vapura doğru uçtum adeta. Ayak altına oturma mecburiyetim olmadığından, alabildiğine hür olduğumdan üst kata çıktım, hem de dışarıya oturdum. O güne dek hiç yapmadığım bir şey yaptım ve bir de çay aldım. Hava soğuktu, bazen yağmur çiseliyordu ancak şükürler olsun ki paltomdan içeri soğuk sızmıyordu. Deniz petrol yeşili idi yer yer dalgaların beyazı ile kesilmiş halde. Hava tertemizdi. Martılar beklemede idi belki bir simidi, nitekim bekleyenleri de geldi. Bir bayan iki simidini elleriyle yedirdi. Ve İstanbul şahane idi. Hem duru, hem girift güzelliği  ile  sermişti önüme kendini. Öyle ki içimden bir kaç mısra akıttım, yanıma kalem almadığıma kahrederek, sözleri beynime kazımaya çalışarak. Lakin bir kısmını unuttum. Sanırım şöyleydi;

Ey Şehr-i İstanbul!
Yok bir eşin, ne de benzerin.
Alem-i cihana sığmaz güzelliğin.
Ey Şehr-i İstanbul!
Nereye gitsem peşimi bırakmaz düşlerin.
Bir yanım hep sana dönük, özlemini çekerim.
Ey Şehr-i İstanbul! Ne güzelsin!

Eminönü’ne geldim. Biraz yalpalayarak, ismine tezat hiç de kendimden emin olmayarak. Değil mi ki, bir keçe sevdası uğruna düştüm yollara, o halde varmalı sonuca deyip Filiz’in tarifine uydum ve  Kuru Kahveci Mehmet Efendi’den yukarıya çıktım. Lakin dediği hanın ismini unuttum. Döndüm, döndüm, döndüm. Biliyordum, keçe bahane idi, aslolan hür olmaktı lakin amaçsız bir leyla gibi dolanmak da bana göre değildi. Bir sokaktan iki kere geçince üçüncüye çekinirim ben. Perişanlığımla dikkat çekmeyi sevmem hem. Derken kendimi rahat bıraktım, önce çıtır bir simit aldım elime ve keyifle birer parça atarak ağza seyre koyuldum.  Takılara daldım derken, küpeler, yüzükler  aldım.  Hem de pek ucuza, şaşırdım. Biraz daha seyre daldım, arada keçe bulur muyum diye bakındım. Derken battaniye gördüm ve abartıp üçer tane aldım ve o noktada gezimi sonlandırdım şuursuzca. Sözümona daha Beyoğlu’na çıkacaktım, Pera’da Çarlık Rusyası’ndan Sahneler Sergisi’ne bakacaktım. İstiklal’le hasbihal edecektim, hal hatır soracaktım. Lakin istemeye istemeye geri dönmek gerekti. Kapalıçarşı’da da bir kaç tur attım. Elimdeki ağırlığa bir kaç kilo daha kattım. Ve çaresizce vapura yollandım. 
Gene üst kata çıktım. Dışarıya. Bu kez soğudum. Ve bir baş dönmesi, göz kararması ile koltuğa zor oturdum. Sonra dedim kendi kendime -Burda bayılıp gitsen, haberi olmaz kimsenin, nitekim olacağım diye hür kadın, niyazi olmayasın!- gene de pes etmedim. Ufak bir titremeyle oturmaya devam ettim. Sessizdi İstanbul. Derken telefonum çaldı, sessizlik ve büyü bozuldu. Hür kadın sıyırıp  atıp bir kenara hür kanatlarını geçirdi üzerine telaşlı anneliğin paçavra kılığını. Telefona nerdeyse bakmadan açtım, kesin İlter’dir ve çocuklarla ilgili bir şey diyecektir, diyerek. Titreyerek -alo, dedim;
-Mümine? Karşımdaki ses bir bayan sesiydi, bana yabancıydı, bocalamıştım. Son derece kaba bir sesle, yaban öküzü böğürmesiyle cevap verdim:
-Evet? 
-Mümine, ben Sibel. Kimdi Sibel, neciydi, niye beni aramıştı, bu ses kimdi, İlter nerdeydi, Selim, Kerim niceydi diye iyice karıştım.
-Hangi Sibel?
-Hö! Sibeeeeeeel! Evet, nihayet anlamıştım kim olduğunu. Arayan Tibet’imin Sibel’iydi lakin benim yaban öküzlüğünden geçişim kolay olmamıştı. Bu sırada Sibel’in sesi gidip gelince inince aramak üzere telefonu kapadım. Aslında Turkcell imdada yetişmişti nitekim bu ara bana iyi geldi. Yaban öküzlüğünden insanlığa geçişimi sağlamak için ince bir ayar niteliğindeydi. Bu ana kadar bitmesini istemediğim vapur sefasının bir an önce bitmesini ve karaya ayak basar basmaz telefonu elime alıp durumu açıklamayı arzulamıştım. Heyecanlıydım. Çünkü Blogcu arkadaşlarıımdan biriyle ilk defa yazının dışına çıkan bir temas yaşamıştım. 
Vapurdan indim. Sibel’imi derhal aradım. Bilmiyorum durumu kurtarabildim mi ama, en azından daha insancıldım.
Eve geldim. Elim kolum dolu, bir de ahaliye simit ve pasta aldım. Çocuklar beni görünce solgun yüzleri gül gibi açtı. Hele ki hediyelerini verince Selim defalarca boynuma sarıldı, teşekkürler etti.  Çocukların yemeklerini hazırlama telaşına girdim. Ve nihayet bu sıkıcı fasıldan kurtuldum. Lakin daha fazla ayakta duracak takatim kalmadı, 3 saatlik uykuyla günü kotaramayacağımı fakedince kendimi uykuya bıraktım. İlter Kerim’i uyuttu. Selim’e de sinema filmi açtı. Ve ben gönül rahatlıyla uyudum. İlter’e gelince kendini hemen dışarıya hatta Eminönü’ne attı. Nitekim onun en sevdiği mekanlardan biridir Eminönü ve benim gitmem onun içini geçirmiştir bilirim. Gitmese hasta olabilirdi. Daha kötüsü bizi hasta edebilirdi.
Uykunun derinliklerinde iken devamlı çalan bir telefon vardı, rüya sandığım. Uyku ile uyanıklık arasında uzunca süre duyduğum. Selim’in -anneeee telefooon!- sesiyle uyandım. Ancak hala olayın şuurunda değildim ve gene yaban öküzü gibi açtım. 
-Ben B.nin babasıyım. Kargonuzu göndermek istiyorum ama adres yetersiz diyorlar, diyen bir erkek sesiyle karşılaştım. Hem telefonu çok geç açmıştım, hem de kesinlikle bahsi geçen konu neydi anlamamıştım. Gece 3 saatlik kesik uykunun ardından yığıldığım bu uykudan besbelli çıkamamıştım. Toparlanmaya uğraştım. Adresi tekrarladım, bir iki tarif ekledim. Ve telefonu kapattık. Anladım ki: Pratik Anne’mden satın aldığım DVD’ler için aranmıştım. Hem de babası tarafından. Mahçup olmuştum.
Hür Kadın, kendine gelemedi o günün akşamına kadar velhasıl. Bu kadar özgürlük açık hava sersemletmişti açıkcası. Ve bu durumdan çıkmanın yolu rutine dönmekten geçiyordu, aldı eline süpürgeyi paspası. Ne zamanki işe koyuldu gerçeğe döndü ve Deli Ana oldu.

Gecesinde İlter’in ifadesiyle farkına vardım ki açılmışım, suskunluğum geçmiş, devamlı konuşmuşum. Eskisi gibi. Hatta biraz şımarmışım. Yüzümdeki soğuğun oluşturduğu yanık izleriyle bile mutluymuşum. Nerdeyse fotokopiyle ile çoğaltılmış izlenimi veren günlerin ardından, olağanüstü bir gün yaşamışım.

—————————————————————————————————————–

*Bu filmin dvd-sini Rusya’dan almıştım, dolayısıyla ingilizcesine aşinayım. Şarkı ordan kalma.

Barış Manço Moda 81300 – İstanbul

90’ların sonu.  Yer Beşiktaş. Üniversite yılları. Alabildiğine bunaldığım, bulandığım ve buhranlar geçirdiğim zamanlar. Bir zamanlar okulda başarısıyla göz dolduran, davranışlarıyla tüm yıldızları toplayan parlak çocuktan eser yok. Bir türlü geçemediğim derslerle uzadıkça uzayan okulum, başarısızlık, ilk sınavda tökezleyerek, üstümden atamadığım şaşkınlığımla devam eden hayal kırıklığım, ailemden hem fiziksel, hem de ruhen uzakta olmanın verdiği derin yalnızlığım, telefonda hiçbir şey belli etmemek adına yaptığım ruhsuz konuşmalarım,  en yakınlarıma en uzak oluşum, kızdığım ve gücendiğim tezatım, bir kanepe, bir masa, bir de küçük sofadan ibaret sefil evim, sefil arkadaşlarım ve tüm bunlara binaen, kendime yahut tanıdık birine yakalanınca, ışık hızıyla -gülümser insan-a dönen kaypaklığım, kendimi kendimden bile özenle kaçırışım.
Ve yanısıra sevdiklerim ile hayat buluşum; Elimdeki 3-5 kuruşu da uğruna harcadığım sinema aşkım; Pi, Hilary & Jackie, Truman Show, Eternity & A Day,  Herşey Çok Güzel Olacak, Fight Club, American Beauty, Man on the Moon, Film Festivallerim, Kitaplarım; Oğuz’um Atay’ım, Tututanamayanlar’ım, Oyunlarla Yaşayanlar’ım, “Selim, canım Bilimsel Selim’im”, Hikmet’im, Gökhan’ım, Müziğim; Radyom, 99.5 Capital Radio’m, televizyondan tamamen azade oluşum, Portishead-Dummy, Metallica-S&M, Santana-Supernatural albümlerim ve her daim dinlediğim başucu şarkıcılarım; Janis Joplin, Bob Dylan, Led Zeppelin, Şebnem Ferah, Cem Karaca’m. Ve elbette Barış’ım Manço’m. Nam-ı diğer Barış Ağabeyim. Şarkılarıyla büyüdüğüm, konserlerinde coştuğum, karşılığında sıcak gülücükler hatta selamını aldığım, sevdiğim, kaldı ki bence sevildiğim ve her zaman orda olacağı hissiyatında olduğum Barış Ağabey. Ve yazık ki yanıldığım. Ansızın ölüm haberini alınca küçük bir şok ve derin bir sızı yaşadığım.  Koca Barış Ağabey’e hissettiğin bu mu  diyerek acımın küçüklüğünden utandığım  ve  onu  büyütmek için uğraştığım, gene de başaramadığım.  Yemeden içmeden kesilmeyi beklerken, hayata devam edişime, bunu kolayca kabul edişime kızdığım Barış’ım Manço’m.

1999 Şubatı. Acımı büyütmek adına cenazesine katılıyorum. İçimi yokluyorum, derinlere iniyorum, dinliyorum; hadi acıyın dercesine daha derinden dinliyorum, hayır, tek duyduğum; ayakta durmaktan kaskatı kesilen belimin ağrısı. Etrafımda herkes üzgün, gözü yaşlı. Hala insanları izliyor olmaktan utanıp başımı öne eğiyorum. Derken cenazesi önümden geçiyor, kalabalık alabildiğine, öyle ki önümde epeyce bekliyor, Hadi diyorum, bu son şansın, acısın artık için, bak dünyadaki son yürüyüşü, bir küçük sızı hissediyorum, ümitleniyorum, derken hemen kesiliveriyor üzüntüm. Bir anda Barış Ağabey’e ihanet ettiğimi düşünüp ayrılıyorum ordan. Eve geliyorum. Tüm radyolarda o çalıyor. Birden –Yol verin Ağalar Beyler-i duyuyorum. Gözümün önüne kalabalıktan ilerleyemeyen cenaze geliyor ve bu şarkıyı o an için yazmış gibi hissediyorum, burkuluyorum, o görüntü ile yürek sızısı eşleşiyor, bir kaç damla gözyaşı döküyorum. Gerisi gelmiyor. Artık kendimden ümidi kesiyorum. Duygusuzluğumdan utanç duyuyor ve kendimi acıtma çabasından tamamıyla vazgeçiyorum.

1999 Şubatı hala. Arkadaşlarla toplanmışız. Yabancı müzik çalan bir yerdeyiz. Barış Ağabey’in acısından ümidi kesmiş, herşeyi sözümona bertaraf etmiş, laylaylom hallerdeyim. Derken birden çok yakınıma aitmiş gibi gelen, tatlı bir ses çalınıyor kulağıma. Dikkat kesiliyorum. Nick the Chopper. Çocukluğumu anımsıyorum, ağbilerimin toyluk zamanlarını, Dağlar Dağlar ile sahiden de dağa çıkan, aylarca eve uğramayan çok sevdiğim ağbimi, herkesin biarada olduğu, henüz kimsenin evden ayrılmadığı, tastamam olduğumuz zamanları, kalabalık kahvaltıları, ablamları, bilhassa büyük ablamı; bildiğim çok şeyi bana onun öğretmiş olduğunu, annemi, babamı… İçimde bir yanma hissediyorum. Öyle bir yanma ki, beynimden yüreğime akan, damarlarımı parçalarcasına dolaşan ve tüm bedenimi büyük bir acıyla yakan. Ah! diyebiliyorum sadece. İçimde yanan devasa ve azgın volkan, gözyaşlarıyla dışarı çıkmak isterken masaya gömüyorum yüzümü. Hıçkırıklarla ağlıyorum. Öyle ki koca yerde beni ne duymayan ve ne de görmeyen kalıyor. Önceleri kimse bir şey anlamıyor halimden, sormaya uğraşıyorlar, konuşamıyorum. Konuşmak da istemiyorum, nitekim nicedir  bu anı beklemiyor muyum? Elbette kapılarda karşılayıp buyur edeceğim kendisini, kolay kolay gitmesine rıza göstermeyeceğim. Alıkoyacağım uzun süre. Ve bu ziyaret sırasında kimseleri sokmayacağım içeri. Ve dahi kimseyle konuşmayacağım. Derken Barış Ağabeyi sevdiğimi bilen birileri farkediyor ağlamamın nedenini ve dilden dile dolaşıyor tuhaflığım. Birden bu tuhaf duruma hemen herkes dahil oluyor ve tanıdığım tanımadığım insanlar yığını ziyaret etmeye başlıyor beni. Kimi teselli etmeye uğraşıyor, kimi  Barış Ağabeyin onda bıraktığı izi paylaşıyor, kimi sadece sarılıyor, kimi benimle beraber ağlıyor. Bir nevi terapi odası, bir nevi ağlama duvarına dönüşüyorum velhasıl.

Anlıyorum ki; Barış Manço bende öyle özel bir yerde imiş ki, başlarda kendimi korumak adına küçük bir şok geçirtmiş bana savunma mekanizmam. Öyle ki o ilk acıyla ve içinde olduğum zamanın yoksunluğuyla canıma kıymayayım diye belki de. Olur ya, şokla beyninizi ve kalbinizi korur hani, çıldırmaktan ve o çılgınlıkla başka çılgınlıklar yapmaktan sakınmak için sizi. Zaman geçerken, gerçeği usulca ve ara ara fısıldar kulağınıza, alışmaya başlar beyin, alıştırır sizi de yavaşça, kalbinizi de.. Sükunet hasıl olunca, az biraz gerçeği kabullenmişken yakalarsınız kendinizi.

Şu anki halimin ilk alametleri bu şekilde baş verdi vesselam. O zamandan beridir geçmiş zaman lafı Barış Manço ile özdeşleşti bende. Barış Ağabey  kaybolan ve bir daha geri getirilemeyecek olan geçmişim demekti vesselam. Onu yitirince zamanın geri getiremedikleri olduğunu acıyla tecrübe etmiş oluyordum sanki. Ve bu yeni kavramla değişiyor, dönüşüyordum. Üstelik bu hale bir de annelik eklenince seyrine doyum olmayan, kaskatı halimin aksine çer çöpe bile üzülen, ağlayan biri oluyordum işte.

 

Bu yazıyı uzun zamandır yazamadığım, bu sebeple hayli utandığım, biriktiği için de içinden çıkamadığım mimlere cevaben yazıyorum. Resimli Günlük-Özlem, İçimden Çağlayanlar-Müge, Emel’in Güncesi-Emel, Her Telden-Fadiş (seninki için kafamda manidar şeyler var o yüzden erteliyorum) ile kısmen ilgili ancak  SezobigoYaruze ilgisiz biliyorum. Bilahare ilgileneceğim onlarla da inşallah. Unuttuklarım varsa da affola!
*Ümitli bir yazı değil, biliyorum ama neyleyim ki bu aralar pek sevimli şeyler hissetmiyorum içimde, üstelik cümleten hastayız, hastayım.

Bekarlık Özlemi ve Utanç

Bazı kızlar vardır  küçük yaşlarından itibaren mutlu evlilik hayalleri kurarlar. Böylelerinin gelinlik modelleri, pastaları, gelin çiçekleri, düğün seremonileri, düğün şarkıları hatta söz, nişan, kına ritüelleri bile eksiksiz kurgulanmıştır. Eşsiz bir koca ve aksesuarları çocuklar ile sonsuz mutluluktur şüphesiz bekledikleri.  Benim hayallerimse taban tabana zıttı bu durumdan. Büyük ablamın moda dergilerinde zihnime ve fikrime yer eden görüntüler eşliğinde hayaller kurdum hep. Özellikle bir görüntü hala saklıdır zihnimde. Arabasının yanında beyaz tayyörü ile poz veren iş kadını figürü hayatımı şekillendirmemde temel oluşturdu diyebilirim. Evlenmeyecektim, güçlü bir çalışan kadın olacaktım, kendine yeten, ailesine bakan, annesini ilerde rahat ettirecek, kudretli, bakımlı, güzel daha ne varsa. Öyle çoluk çocuk, ev kadınlığı -iyk- ve -öğk- idi.
Herhalde bu hayallerin etkisiyle gelinliği de, bilhassa kınayı da, çocuklu bir kadın olmayı da, hele ki 2 çocuklu olmayı da yakıştıramadım kendime, hep bir kaç beden büyük durdu tüm bunlar bende.  Yetmezmiş gibi özgürlük aşığıydım. Önüme çıkan, ayakbağı kesilen herşeye karşı durdum. Ümitvar olduğum tek nokta; çocukları çok seviyor olmamdı. Bir şekilde onlarsız yapamayacağımı biliyordum. Kaldı ki benim özgürlük sevdam ile toplumun dayattıkları arasında sıkışıp kalacağım ve geleneksele çok direnç gösteremeyeceğim de aşikardı.
Evlendim elbette. Önce 1 sonra 2 çocuklu bir anne oldum. Hamileliği de özdeşlestiremedim kendimle, doğumu da, anne olmayı da. Selim’i gördüm, bambaşka oldum, sevindim, aşık oldum, güzelliği etrafında pervane oldum adeta. Bebeğimdi Selim ancak hala -anne- olduğumun bilince değildim. O ilk telaşın gümbürtüsü içinde yuvarlanıp gidiyordum taa ki arkadaşlarım bizi ziyarete gelene dek. Ne zamanki sohbetin en koyu anında bebek ağlamasıyla bölündüm habire ve emzirmeye çekinip köşe bucak saklandım işte o zaman ayırdına vardım eski ben olmadığımın ve eski özgür günlerimin geride kaldığının. O ilk uyanışla pasif buhranlar geçirdim, sonradan farkettiğim. Selim’i emzirdiğimde kendimden iğrendiğim oldu nerdeyse, bu ben değilim dediğim ve de. Kendi başıma gezdiğim zamanları özlemeye başladım derken. Kendimi sokaklara atıp kaybolana dek, bileklerim kopana dek gezmeyi özledim. Kitapçıda saatler geçirmeyi özledim. Sinemaya gitmeyi özledim. Ki yalnız gitmeyi çok severdim özellikle. Konserlere gitmeyi, keyfince bir yerlerde oturup kahve ve sigara içmeyi, kesintisiz arkadaş sohbetlerini, Gizli Hedef partilerimizi ve en çok da sigarayı özledim ne yazık ki. Kahrolası sigarayı.

Derken giderek alıştım Selim’le yaşamaya. Özellikle Moskova’ya gittiğimizde yalnızlığımı paylaşan minik arkadaşım idi. Ara sıra özlüyordum yalnızlığımı, ara sıra içimdeki özgürlük aşığı taraf vahşi hayvanlar gibi salyalarını akıtarak dışarı çıkmayı bekliyordu, ara sıra kaçıp gitme isteği geliyordu, sık sık deliriyordum bunalıp ancak Selim başbaşka bir şeydi benim için; su gibi birşeydi, candı, aşktı, vazgeçilmezimdi. Artık tek çocuklu annelik an be an özümsediğim bir hal almıştı. Şimdi de çok çocuklu bir anne figürü çok uzaktı bana. Eğer  çocuklarımın sayısı 1’den fazla olursa anaçlığım taçlanmış olacaktı gibi geliyordu bana. Ki bu da çok uzak geliyordu bana. Ve o da oldu.

İkinci bebekte daha dingin ve çok daha engin idim. Açık ya da gizli buhranlar da yaşamadım, bunaltılar da. Zaten vakit de yok buna. Bitmez bir harala gürele içindeyim. Hala organize olamadım mesela. Bir akıntıya kapılmış gidiyorum şimdi. Durmadan, düşünmeden ilerliyorum boyuna. Arada sırada beni bu halden ayıltacak durumlar oluyor. Bir konser, bir film mesela. Tam heyecanlanıp gitmeye davranıyorum ki gerçekliğime uyanıyorum. Selim tekken bırakıp teyzesine gidebiliyorduk bir yerlere ama şimdi biz bebekle Selim’i zaptedemezken, başkası ne yapacaktı? Oturuyorum oturduğum yere. Hiç olmazsa sen git, diye İlter’i ikna etmeye çalışıyorum bazen. Hem gitmesini istiyorum hem de gidince biraz küskün oluyorum ona ve hayata. Yann tiersen geldi mesela, gidemedim. David Helfgott geldi gidemedim. Buika geldi gidemedim. Teoman’ı istedim gidemedim. Film festivali, müzik festivali…gidemedim.

Tüm bunları düşünürken ve şimdi dile dökerken korkuyorum ve utanıyorum bolca. Kerim’le yaşadığımız sıkıntılardan sonra anladım ki sağlıklı bir çocuk sahibi olmak çok ama çok büyük bir lütufmuş. Kesinlikle çokça şükredilmesi gereken. Şükrediyorum da. Ve Bir de içimin kıyıldığı Nehir’i okuduğumda… Büyük bir utanç duyuyorum böyle hissetmekten, böyle konuşmaktan. Affola!

Üstelik anne-baba olmak garip bir şey. İlk başlarda sanırdım ki çocuğu emin ellere bırakınca gene eski günlerdeki gibi yapabilirim; gezerim, tozarım, keyfime bakarım. Ama heyhat!!! Annelik tam bir dönüşümmüş meğerse… Kafka’nın böceği misali. Eski günler bir daha dönmemecesine bitiyormuş. Onca istediğim yalnızlığa kavuşsam da aklım devamlı çocuklarda, bir an önce onlara kavuşma isteğiyle, işleri bırakıp yarım yamalak, ya kendimi onları bıraktığım kapıda buluyorum ya da evdeysem arayıp getirin diyorum mesela.

İşte böyle bir şey….