Tag Archives: Denemeler

Bir Ütopyam Var!

Bir köy düşünün. Dağ eteklerinde en fazla iki katlı evlerin dizildiği. Her evin kendine ait minyatür bir bahçesinin olduğu. Evlerin hemen ilerisinde, özenle taranmışcasına geniş tarlaların uzandığı. Kışın bembeyaz karların, yazın yemyeşil çayırların örtü misali serildiği. Ve dağlar arasından nazlı bir gelin gibi süzülerek gelen, köyü  tam ortasından ikiye bölen mütevazi bir derenin olduğunu elbette. Şırıl şırıl sesi ile tüm köye huzur verdiği. Öyle temiz ki suyu, pırlanta misali ışıldayan çakıltaşlarının çıplak gözle bile seçilebildiği. Yazın en kavurucu günlerinde bile  içenlerin soğuğundan buz kestiği dağ suyuyla, köy ahalisinin kendine geldiği, güç, kuvvet edindiği.

Bir köy düşünün. Kimsenin kimseden çekinmeden kapısını çalabildiği.  Hatta kapıların kilitlenmediğini. Sabahları köy kadınlarının işe koyulmadan bir acı kahve içmek için toplaştığı, kimsenin kimseyle uğraşmadığı. Kimsenin dağınıklığa aldırmadığı, kimsenin kimseyle dedikodusunun yapılmadığı. Kimsenin kıymetli eşyalarının olmadığı, kimsenin kimseden pek de bir farkı olmadığı ve dolayısıyla kimsenin kimseye kem gözle bakmadığı.

Bir evde yeni bir bebek olduğunda tüm köy kadınlarının koşturduğunu ve anneye hiçbir iş düşmediğini düşünün. Ve anneye düşenin sadece çocuğunu sevmek ve emzirmek olduğunu. Yeni doğmuş bebeğin dopdolu ve canlı bir dünyaya uyandığını düşünün. Ve ister istemez güvenli, sosyal olduğunu. Annelerin ne temizlik, ne yalnızlık, ne tek başına her işe yetişme zorluğuyla uğraşmadığı için kaygısız olduğunu haliyle. Ve etrafındaki herkes de kendi gibi olduğu için hayatını olağanlıkla kabul ettiğini ve kendisinin de olağanlıkla kabul gördüğünü düşünün. Ve dertsiz, tasasız olduğunu. O dertsiz, tasasız ve kaygısız oldukça çocukların da dertsiz, tasasız ve kaygısız olduğunu düşünün.

Annelerin olağanlık ve doğallık ortamına paralel çocukların da olağanlık ve doğallık ortamında yetiştiğini düşünün. Ve dolayısıyla her türlü sistem, metot, yöntem zırvasından uzakta kendi hallerinde büyüdüklerini. Kirlendiklerini, toprağa bulandıklarını, çıplak ayakla toprağa değdiklerini, korkmadan koşabildiklerini, köyün hayvanlarıyla içiçe, ağaçlara tırmandıklarını, bazen tozu toprağı birbirine katarak adeta bir duman kütlesi gibi birbirlerine girdiklerini, bazen kavgayı kazandıklarını, bazen kaybettiklerini, böylece -Şunu yap, şöyle davran!-  komutlarına gerek kalmadan hayatı yaşayarak öğrendiklerini,  annelerin de bir kavgada ne yapılması gerektiğine dair kafa yormasına gerek kalmadığını,  bu sebeple babayla tartışmadıklarını düşünün.  Çocukların kendilerini bildi bileli küçükler ve büyüklerle birarada bulunduklarından, yaş farkı olanlarla biraraya geldiklerinde yaban öküzü gibi davranmadıklarını, dalından koparılan gıdalarla beslendiklerini ve dolayısıyla -bostanımızda yetiştirdiklerimizle hazırlıyoruz yemeklerimizi- diyen okullara gerek kalmadığını, ata da, eşeğe, katıra hatta öküze de bindiklerinden -ayda bir kez binicilik dersimiz var- deyip binlerce lira isteyen okullara hiç gerek kalmadığını ve çocukların servis problemi, servisci nazıyla uğraşmaya gerek kalmadan yürüme mesafesindeki sıradan bir okula gittiklerini, zaten köyde başka -özel(!)- bir okul olmadığını düşünün.

Bir köy düşünün. Çocukların erkenden kreşe başlamak zorunda olmadığı, erkenden ev dışına çıkmadıklarını, ne yatılı ne yatısız bakıcılara gerek kalmadığı, oyun ablası, etüt ağbisi gibi kavramların olmadığını düşünün.  Çocukların  güvenle sokakta oynadıklarını yahut yan komşuya yan odaya gitme rahatlığıyla konuk olduğunu. Sofralar -tek çocuk & tek anne- likten uzak,  belki tek anne ama çok çocuk şekilden olduğundan ve oyundan karınları zil çalarak ayrıldıklarından, önlerine konan bir çorba ve bir ekmeği dünyanın en iyi hamburgeri ve patatesiymişcesine hevesle yediklerini,  annelerin de -çocuğum yemiyor- derdiyle sapıtmadığını ve çocuğun yeme alışkanlığını da sapıttırmadığını düşünün. Ve en önemlisi çocuklar dağda, otlakta, bayırda, toprakta olduğundan Alerjik Astım mereti ile tanışmadıklarını düşünün.

Bir köy düşünün. Annelerin çocuğu oyalamayla, saatler süren ikna et-yedir faslı yaşamadığını, çocuk enerjisini ziyadesiyle harcamış olduğundan  uyumak için cebelleşilmediğini ve  haliyle annenin ne yorgunluktan ne de yalnızlıktan delirmediğini düşünün. Ve dolayısıyla tüm negatif enerjisini akşam eve gelen babaya püskürtmediğini düşünün. Kaldı ki baba da şehir keşmekeşinden çok uzakta, sadelik içindeki işine gittiğinden daha tahammüllüdür. Anne olsa olsa PMS krizine girer ancak ve baba ayda bir kez bu deliliğe anlayış gösterir ve çekilmez değildir. Üstelik çocuklar akşamdan  sabaha dek deliksiz uyuduklarından anneyle babaya akşam vakit geçirecek çok zaman kalır. Kaldı ki çoğunlukla konu komşuya ziyarete gidlir ve çocuklar dilleri bir karış dışarda, oynadıkları yere serilir. Ve muhabbete gece yarısına dek devam edilir. Kadınlar işe gitmediklerinden sabah erken kalkma derdinde değildir, erkekler de zaten ancak tarlaya gidicidir. Dolayısıyla kadınlar konuşma potansiyellerini hemcinsleri ile giderir ve olumlanır, böylece erkeğe -konuş, konuşmuyorsun, dinle, dinlemiyorsun, tv karşısında uyuyorsun-gibi dayatmalardan uzaktadır, herkes kendi çemberinde mutludur. Anne devasa ve karmaşık kadınlar çemberinde, baba kıt erkekler çemberinde, çocuklar olağanüstü geniş ve  sade çemberlerinde kalırlar ve mutludurlar. Zira anlaşılmaktadırlar. Kimse diğerinin çemberini matkapla deşmeye uğraşmamaktadır.

Bir köy düşünün. Alelade bir köy değil hani. Adı Anneler Köyü. Anne mutlu –> Çocuklar mutlu.

Bir köy düşünün. Çocuklar büyüdüklerinde beş-on dil bilmiyor, hepsi doktor yahut mühendis de olmuyor, çoğu sadece  insan  sıfatıyla kalıyor, ama sahiden insan oluyor. Merhametli, özverili, yardımsever ve güzel ahlaklı, insana, hayvana, doğaya saygılı. Ve tatminkar! Ve sağlıklı! 

Bir köy düşünün. Çocuklar yetişkin olmuş ve istisnasız demişler ki -Mutlu bir çocukluk geçirdim!-  Anne ve babaları için var mı daha ötesi? Yetmez mi onlar için çocukların bu cümlesi? Mutlu yaşlanmaz mı böylesi çocukların annesi?

Bir köy düşünün. Bir zamanlar çocuk olanlar şimdi ihtiyarlamış ve demişler ki -Sade ama mutlu bir ömür geçirdim!- Koca bir çınar gibi, geçirmişler koca bir ömrü.

* “Bir çocuk yetiştirmek için bir köye ihtiyaç vardır!” sözüne yazdıkça inandım, inandıkça yazdım. Teşekkürler Elif. Hayali bile güzeldi. Farkındalığımı arttırdı. Yazacak çok şey vardı aslında. Bu kısa kesilmiş hali. Nerdeyse ortaya bir Doktora Tezi çıkaracaktım.

Advertisements

Bumerang

Deliler Evinden Anılar‘dan ötesine geçmem gerek. De hiç mecalim yok. Kelimeleri toparlamak bile zar zor idare ettiğim, benim için hayati önem arz eden, bir gıdım enerjiyi de boşa harcamak demek.  Öylesine şuursuz bir çırpınma ve giderek gerilimi artan bir döngünün içindeyim ki, her zaman yaptığım şeyi yapamadığımı farkediyorum; neden bunları yaşadığımı kendime sormayı yani. Şimdi ortalık süt liman. Kerim’in geceden başlayan  çıldırmışlığı az önce türlü ilaçların etkisiyle son buldu.  Selim ayakta olmasına rağmen çıt çıkarmaya korkuyor. Gün boyu Kerim’in bitmek bilmez ağlamaları, buna mukabil kendisinin yaptığı minnacık bir hareketin, benim tarafımdan dev bir tsunami dalgasına dönüştürülüp, bumerang misali geri fırlatılması, hem de büyük bir şiddetle, şaşkına, aptala, ne yapacağını bilmez, silik bir hale sürükledi onu. Haliyle derin bir sükut hakim eve. Olabildiğine sert kahvemi içiyorum, yapay bir uyanıklık yüklüyorum kendime. Günboyu içtiğim bu ayardaki kahveler olmasa kaç kez düşerdim, kimbilir?

Artan bu gerginliğin müsebbibi büyük oranda benim. Çünkü inanışıma göre, başa gelen iyi, kötü herşey kişinin eylemleri ile ilintilidir.  Hayat bir bumerang oyunu gibi adeta.  Ne yaparsan bir gün mutlaka geri dönüyor sana, hiç ıskalamadan hatta. Ve şimdi neden, diye sorduğumda kendimi buluyorum karşımda. Yoksa bunun aksi; tüm dünyayı suçlayıp, kendime acımak ki; hiç hazzetmediğim bir eylemdir o da. Bana kalırsa, kişi kendi dışında her şeye acımalı, ama kendine asla! Ve bence kendine acımak kadar insanı küçülten, acizleştiren bir başka duygu yoktur hayatta. Onun için neden bu kadar zordayım, diye kendime acımaktan hoşlanmıyorum. Bir an bu düşünceye yakalandığımı düşünsem hemen silkiniyorum. Gün içinde varolan kaos zamanında değil de şimdi farkına varıyorum bu netliğin. Son günlerde kendimi kaptırıp, çokça şikayetlenmek beni de ve doğal olarak etrafımdakileri de olumsuz etkiledi fazlasıyla. Çünkü gene bilirim ki; şükür ne denli nimeti, aşkı, muhabbeti, iyiliği ve güzelliği arttırırsa, şikayet de tam aksine azaltır, varolanları hatta.
Çokça şikayetlemek yerine sağlıklı çocuklar için çokça şükretmek gerek, biliyorum. Biliyorum da, o karmaşa ve kaos ortamında sağlıklı hiçbirşey düşünemiyorum, hemen sağduyumu, soğukkanlılığımı kaybediyorum. Peşisıra gidiyorum önüme gelen her fırtınanın.  Bugün Kerim birmilyonuncu kez çok zor uyuyup, birmilyonuncu kez çok kolay uyandığında infilaktan öteye geçtim. Bir keresinde Kerim arkamı döndüğümde ağlamaya başlayınca Selim, “Ayyy, gene uyandı!” dedi ve ben  çıldırırcasına bağırmamak, kafamı gözümü yarmamak (Ki bir ara buna çok yaklaştım, kısmen yaptım) için yüzümü kapatıp sakinleşmeye uğraştım. Sonra da çok şükür, dedim. Selim o kaos ortamında şaşırdı bunu söylediğime.. Nedenini sordu. Ben de “Çok şükür, ciddi bir hastalığı yok ya, sadece diş, bunun için şükrettim.” dedim.. “A, anladım!” dedi. Anladı da. Ben sözümona anlatan idim ama ben anlayamamıştım özümde, derinlerde… Özümün kafasına vura vura anlamaya uğraşıyordum oysa. Tok! tok! tok! Hadi anla be ya!

Lanet Olası Empati!

Empati; kendisini karşısındakinin yerine koymaya çalışmak, ötekinin hissiyatını anlamaya olabildiğince yaklaşmak kısaca o kişinin gözünden dünyaya bakmaya uğraşmak. “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi, sen de başkasına yapma!” demek benim için bazen de. Dünyayı değiştirebilecek kadar kudretli, etkin. Yapıcı elbette. Oysa bu duygu bende tam tersi etki yapmakta son zamanlarda. Beni iyileştireceğine hasta ediyor nedense.

Eskiden son derece bencil, kendinden başkasına zerre kadar hayrı dokunmayan biriydim nerdeyse. Şimdilerde, büyük oranda annelik ve bir miktar da yaşlılık nedeniyle gün be gün etkisi altına almakta beni empati duygusu. Ne ki; herşeyde yaptığım gibi empatinin de suyunu çıkardım. Öyle ki; nereye gitsem, ne yana baksam empati yaparken buluyorum kendimi. Her şey ölçüsünde güzel elbette. Ancak o ölçü bende devamlı şaşma eğiliminde.

Haftasonu alışverişteydim. İyice bunaldığım sırada, yaşlı bir teyzenin mavi, deri bir ceketi incelemesine takıldı gözüm. Bilmediğim ve bir anına şahit olduğum hayatlara hikaye uydurma huyum vardır benim.  Bu teyzeyi de es geçmedim elbette. Hikayeler uydurmaya başladım hemen teyzeyle  ve bu deri ceketle kimin için ilgilendiğine dair. Çok düşünmeye gerek kalmadan, hikayenin diğer kahramanı göründü;  annenin aksine oldukça telaşlı  bir genç. Acelesi vardı her genç gibi,  öyle ki mağaza görevlisiyle bile yolu yarılayarak ve sık sık arkasını dönerek, konuşabiliyordu. “Hadi anne!” diyerek koluyla çekiştirdi annesini. Kadıncağızın “Oğlum bak, bu ceket ne güzel!” cümlesi kayboldu gitti bu telaşın ortasında, oğul gayet hissizce çoktan uzaklaşmıştı oradan nitekim. Teyze oğlunun peşisıra  gidiyordu şimdi. Kendimi o teyzenin yerine koymuşum hemen. Empatiyle birlikte kalbim sıkışmaya başladı. Nasıl ki ben de alışverişteyken işlerimi alelacele bitirmeye uğraşıyorum, o sırada ayağıma  dolanan Selim’i görmez, duymaz önemsemez oluyorum ve takıldığı yerden koparmaya uğraşıyorum bir an önce, ben de yaşlanınca işte bu teyze gibi, tam tersi bir durum olacaktı demek ki! O zaman da Selim beni önemsemeyecek ve tutup götürmeye uğraşacak, kimbilir. Zaten etme, bulma dünyası. O teyzenin arkasından bakarken, hem üzüldüm onun adına, hem onun üzerinden Selim’in şimdi önemsenmeyen haline ve o günleri görürsem şayet kendi yaşlılığıma. Garip bir tezattır süregiden; şimdi hoyratça savurduğumuz çocuklarımız nasıl bizim gözümüzün içine bakıyor, bizim onlarla birlikte olmamız için, onlara kulak asmamız için devamlı çırpınıyorlarsa, biz yaşlanınca tam tersi oluyor ve bu kez biz onların gözünün içine bakıyor, bizimle olmaları, bizimle vakit geçirmeleri, bize kulak asmaları için can atıyor olacağız. Empati burada işe yarıyor bazen, nitekim bu düşüncelerin etkisiyle  dizginlemeye uğraşıyorum deliliklerimi.

Annem evine döndü bugün. Gitmesi iki türlü çok dokundu bana. İlki; alışmıştım burda olmasına, aynı şehirde olduğumuzu bilmek tarifsiz bir hazdı. Nitekim yaklaşık 20 yıldır ayrı şehirde hatta ayrı ülkede yaşıyordum ondan. İkincisi de onun yerine koydum kendimi; yaşlanınca ve çocuklardan ayrı kalınca ne hissedeceğimi düşündüm. Yaşam döngüsü ne acıklı şeydir. Önce bir ailede büyüyoruz, anne, baba, kardeşler eşliğinde, derken birer birer ayrılıyoruz evden, baba ocağımız giderek irtifa kaybediyor ve anne ve babamız boşalan evde çocuklarının yolunu gözler oluyor, biz bu sırada başka bir yuva kuruyoruz, iki iken çoğalmaya başlıyoruz, sonra şikayetleniyoruz; koşturmaktan, yorulmaktan, çocukların devamlı bize bağımlı olmasından bunalıyoruz, sonra bizim çocuklarımız da tıpkı bizler gibi ayrılıyor evden, o kalabalık an be an azalıyor, derken boşalıyor ev ve şanslıysak gene iki kişi kalıyoruz, daha acısı tek kalıyoruz. Tabi ömür varsa bunları yaşamaya. Bu döngünün ağırlığı altında eziliyorum düşündükçe.

Bir de yetmezmiş gibi bir başka düşünce edindim Kerim’den beri. Empati kendini karşındakinin yerine koymaksa, ben bu işi daha da ağırlaştırdım işkenceyi arttırmak için adeta. Artık karşımda olsun olmasın, cümle nebatat, hayvanat  ne varsa yerine koyar oldum kendimi. Kerim doğduğunda 2 gün yoğun bakımda kaldı. Aradan 6 ay geçti, o günler epeyce eskide kaldı çok şükür ama ben o hal üzerine kaldım diyebilirim. Nerdeyse Kerim’e baktığım her an yoğun bakımdaki bebekleri, onların ebeveynlerini, hatta anne ve baba şefkatinden mahrum, terkedilmiş bebekleri düşünüp dertleniyorum epeyce. Kerim’in bir şey isterken ağlaması ve ağlarken birilerinin şefkatle ona geleceğini bilmesi düşüncesi beni başka derinliklere sürüklüyor. Ya diyorum terkedilmiş bir bebek bu hissi taşır mı, o ağlayınca ne hisseder, onun nazını çeken bulunur mu, diyerek bu kez görmediğim nice bebeğin yerine kendimi koyup, gözlerim dolu dolu işlere koyuluyorum. Sanırım loğusa bunalımından çıkamadım, ne zaman girdim onu da bilmiyorum ya.

* fotoğraf: N. Bilge Ceylan ve Babası

Erkek Çocukları, Güç ve Şiddet

Erkek çocuklarının doğasında şiddet olduğunu ispat eden en iyi örneklerden biridir Selim. Ne denli uğraşırsanız uğraşın, ne denli başka taraflara kanalize etmeye çalışırşanız çalışın, bir yerde illa ki şiddet duygusu ve güç isteği ortaya çıkıyor. Evde kedi misali olan çocuk  aldığı ilk şiddet ve güç kokusunu  büyülenmişcesine takip ediyor ve bir daha terketmiyor adeta. Komşunun oğlu, eve gelen misafir, rasgele karşısına çıkan bir çizgi film, okul akadaşları  hepsi uyarıcı olabilir bu konuda.

Şiddet duygusundan uzakta tutmaya özen gösterdim Selim’i hep, kendi çapımda. Hiçbir vurucu, kırıcı oyuncak almaya yanaşmadım. Vurabileceği tek şey plastik oyuncak çekicidir
en fazla. Ancak o nasıl  bir şiddet güdüsüdür ki içlerindeki, ilk fırsatta ortaya çıkıveriyor. 2 yaş civarında iken komşunun oğlunda gördüğü silaha dört elle sarıldı adeta. Bir türlü bırakmak istemedi.  Ben de istiyorum, diye diretti ancak komşunun gözünün içine bakarak “Ben böyle bir şeyle oynamanı dahi istemiyorum.” diyemedim, cümleleri eğip bükerek anlatmaya çalıştım bir şeyleri. Belki de iyice soyutlamakla hata ediyorduk, bilemiyorum. Çünkü biz kaçırdıkça bu aptal alet Selim’in gözünde gereksiz yere değerini arttırabilirdi.
Selim’in sevdiği hayvanlar en hep kudretli olanlardır mesela. İflah olmaz dinozorlar ve yenilmez köpekbalıkları. Üstelik alelalede olanlar değil; bu hayvanların da en vahşileri, en yenilmezleridir sözkonusu olan. Dinozorlar içinde T-Rex, köpekbalıkları içinde de Büyük Beyaz Köpekbalığıdır  bahsi geçen, şeksiz, şüphesiz. Yetmezmiş gibi son dönemlerde Megalodon diye bir köpekbalığı türü öğrendik, tarih öncesinde yaşamış olduğu varsayılan dev bir köpekbalığı. Şimdi büyük beyaz köpekbalığı da bir kenara fırlatıldı. Diğer türler figüran oyunculardır Selim için. Bir oyundayız diyelim; “Anne ben bir T-Rex’im. Sen de Stegosaurus ol!” Stegosaurus, dinozorlar içinde en nahifi, en eziği, otçul, avare bir türü işte. Kendi en yenilmez, ben en zavallısı. Ya da “Anne, ben bir Megalodon’ım, sen de Limon Köpekbalığı ol, aaa, ya da Hemşire Köpekbalığı.” Gene en zavallı, köpekbalıkları içinde zararsız sayılabilen türler uygun düşmüştür benim rolüme.

İlter takım tutmaz. Selim’de de böyle bir eğilim yoktur haliyle. Ancak Selim’in dayısı üstün bir gayret içerisindedir; Selim’i Cimbomlu yapma konusunda. Türlü teşvik politikaları ve kuzeni Mirza’nın katkıları ile kabul etti nihayetinde Cimbom’lu olmayı. Selim’i kabüle götüren şey -Cimbom en güçlü takımdır!- cümlesinde saklı idi; -Güç- kelimesinde yani. Bu kelime Selim için uyarıcı etkisi görür. Bir kere takside idik. Fenerbahçe Stadyumu’nun önünden geçiyorduk. Selim’e burasının ne olduğunu anlatıyordum ki futbol takımları konusu açıldı ve şoför de konuşmaya dahil oldu. Selim’in Cimbom’lu olduğunu öğrenen şoför, onu Trabzonsporl’u yapmak için epeyce dil döküyordu. Onu evinden alıp gezdirmeyi, maça götürmeyi, forma, şapka almayı vs. teklif ediyordu. Ancak Selim nuh diyor, peygamber demiyordu. Taa ki Trabzonspor’un şampiyon olup, kupayı aldığını duyana dek. Bu cümleyle birlikte meraktan gözleri açılmış halde bana döndü ve “Ne yani anne, Trabzon en güçlü mü?” diyerek onay bekledi. Ben de onaylayınca, “İnsan bazen takım değiştirebilir dii-mi? Bazen Cimbom, bazen Trabzonlu olabilir dii-mi?” diyerek rotayı değiştirmeye başladı. Bir tek -GÜÇ- kelimesi nelere kadirdi?

Bir arkadaşımın dediği gibi çocuklarımız Türk toplumunda yetişiyor. Bizde bir kavgada geri çekilme güdüsü yok. Bu erkeklikten ödün gibi algılanıyor. Sinik, pasif değerlendiriliyor biri böyle davranırsa.Çocuklarımızı bu toplumdan soyutlamak olası değilse biraz da gidişata uygun davranmak gerek. Mi? bilmiyorum.

Selim’in anneannesi bir süreliğine İstanbul’da. Dolayısı ile gelenler gidenler ve onların çocukları ile yoğun günler geçiriyor Selim de. Kimi zaman büyüklerden yana sıkıntı çektiği ve hırpalandığı da oluyor. Böylesi durumlardan sonra bir gün İlter’le tartışmaya başladık. Ona Selim’e kavga etmeyi neden öğretmediğini, oyun esnasında en azından kendini savunmayı öğretmesi gerektiğini söyledim. Olmazsa karate derslerine katılmalıydı. Zira karate kendini savunma tekniği idi. İlter’se şiddetle karşı çıktı bu düşünceye. Ona göre Selim aklını kullanmalı ve kavga ortamlarından uzak durmalıydı. En son “Biz Selim’e kendini savunmayı hatta karateyi öğrettik diyelim, bir başkası da çocuğuna kavgada bıçak çekmeyi öğretirse ve bu kişi ile Selim karşı karşıya gelirse, o zaman n’apcaksın?” dediğinde içim kıyıldı, nutkum tutuldu ve nefesim kesildi. Cevap bile veremeyecek duruma geldim.

Gene de sorguluyorum bu hali. Bir köşede tutulmak kaydıyla bir savunma tekniği, ya da karate ya da her neyse öğretilmeliydi bence. Ama işin handikabı; ya bu öğrendiği teknikte başarı kazanır ve bu ona aşırı bir güven yüklerse? Ya kendi kavgaya tutuşmazsa da birileri gelip sataşsa ve o da bu özgüvenle geri çekilmeyi değil de savunma derken saldırmayı da göze alırsa ? Ve karşısındaki de belalı, gözü karamış biri olursa? İyisi mi Run Lola Run misali Kaç Selim Kaç! taktiği dayatılmalı.

Bekarlık Özlemi ve Utanç

Bazı kızlar vardır  küçük yaşlarından itibaren mutlu evlilik hayalleri kurarlar. Böylelerinin gelinlik modelleri, pastaları, gelin çiçekleri, düğün seremonileri, düğün şarkıları hatta söz, nişan, kına ritüelleri bile eksiksiz kurgulanmıştır. Eşsiz bir koca ve aksesuarları çocuklar ile sonsuz mutluluktur şüphesiz bekledikleri.  Benim hayallerimse taban tabana zıttı bu durumdan. Büyük ablamın moda dergilerinde zihnime ve fikrime yer eden görüntüler eşliğinde hayaller kurdum hep. Özellikle bir görüntü hala saklıdır zihnimde. Arabasının yanında beyaz tayyörü ile poz veren iş kadını figürü hayatımı şekillendirmemde temel oluşturdu diyebilirim. Evlenmeyecektim, güçlü bir çalışan kadın olacaktım, kendine yeten, ailesine bakan, annesini ilerde rahat ettirecek, kudretli, bakımlı, güzel daha ne varsa. Öyle çoluk çocuk, ev kadınlığı -iyk- ve -öğk- idi.
Herhalde bu hayallerin etkisiyle gelinliği de, bilhassa kınayı da, çocuklu bir kadın olmayı da, hele ki 2 çocuklu olmayı da yakıştıramadım kendime, hep bir kaç beden büyük durdu tüm bunlar bende.  Yetmezmiş gibi özgürlük aşığıydım. Önüme çıkan, ayakbağı kesilen herşeye karşı durdum. Ümitvar olduğum tek nokta; çocukları çok seviyor olmamdı. Bir şekilde onlarsız yapamayacağımı biliyordum. Kaldı ki benim özgürlük sevdam ile toplumun dayattıkları arasında sıkışıp kalacağım ve geleneksele çok direnç gösteremeyeceğim de aşikardı.
Evlendim elbette. Önce 1 sonra 2 çocuklu bir anne oldum. Hamileliği de özdeşlestiremedim kendimle, doğumu da, anne olmayı da. Selim’i gördüm, bambaşka oldum, sevindim, aşık oldum, güzelliği etrafında pervane oldum adeta. Bebeğimdi Selim ancak hala -anne- olduğumun bilince değildim. O ilk telaşın gümbürtüsü içinde yuvarlanıp gidiyordum taa ki arkadaşlarım bizi ziyarete gelene dek. Ne zamanki sohbetin en koyu anında bebek ağlamasıyla bölündüm habire ve emzirmeye çekinip köşe bucak saklandım işte o zaman ayırdına vardım eski ben olmadığımın ve eski özgür günlerimin geride kaldığının. O ilk uyanışla pasif buhranlar geçirdim, sonradan farkettiğim. Selim’i emzirdiğimde kendimden iğrendiğim oldu nerdeyse, bu ben değilim dediğim ve de. Kendi başıma gezdiğim zamanları özlemeye başladım derken. Kendimi sokaklara atıp kaybolana dek, bileklerim kopana dek gezmeyi özledim. Kitapçıda saatler geçirmeyi özledim. Sinemaya gitmeyi özledim. Ki yalnız gitmeyi çok severdim özellikle. Konserlere gitmeyi, keyfince bir yerlerde oturup kahve ve sigara içmeyi, kesintisiz arkadaş sohbetlerini, Gizli Hedef partilerimizi ve en çok da sigarayı özledim ne yazık ki. Kahrolası sigarayı.

Derken giderek alıştım Selim’le yaşamaya. Özellikle Moskova’ya gittiğimizde yalnızlığımı paylaşan minik arkadaşım idi. Ara sıra özlüyordum yalnızlığımı, ara sıra içimdeki özgürlük aşığı taraf vahşi hayvanlar gibi salyalarını akıtarak dışarı çıkmayı bekliyordu, ara sıra kaçıp gitme isteği geliyordu, sık sık deliriyordum bunalıp ancak Selim başbaşka bir şeydi benim için; su gibi birşeydi, candı, aşktı, vazgeçilmezimdi. Artık tek çocuklu annelik an be an özümsediğim bir hal almıştı. Şimdi de çok çocuklu bir anne figürü çok uzaktı bana. Eğer  çocuklarımın sayısı 1’den fazla olursa anaçlığım taçlanmış olacaktı gibi geliyordu bana. Ki bu da çok uzak geliyordu bana. Ve o da oldu.

İkinci bebekte daha dingin ve çok daha engin idim. Açık ya da gizli buhranlar da yaşamadım, bunaltılar da. Zaten vakit de yok buna. Bitmez bir harala gürele içindeyim. Hala organize olamadım mesela. Bir akıntıya kapılmış gidiyorum şimdi. Durmadan, düşünmeden ilerliyorum boyuna. Arada sırada beni bu halden ayıltacak durumlar oluyor. Bir konser, bir film mesela. Tam heyecanlanıp gitmeye davranıyorum ki gerçekliğime uyanıyorum. Selim tekken bırakıp teyzesine gidebiliyorduk bir yerlere ama şimdi biz bebekle Selim’i zaptedemezken, başkası ne yapacaktı? Oturuyorum oturduğum yere. Hiç olmazsa sen git, diye İlter’i ikna etmeye çalışıyorum bazen. Hem gitmesini istiyorum hem de gidince biraz küskün oluyorum ona ve hayata. Yann tiersen geldi mesela, gidemedim. David Helfgott geldi gidemedim. Buika geldi gidemedim. Teoman’ı istedim gidemedim. Film festivali, müzik festivali…gidemedim.

Tüm bunları düşünürken ve şimdi dile dökerken korkuyorum ve utanıyorum bolca. Kerim’le yaşadığımız sıkıntılardan sonra anladım ki sağlıklı bir çocuk sahibi olmak çok ama çok büyük bir lütufmuş. Kesinlikle çokça şükredilmesi gereken. Şükrediyorum da. Ve Bir de içimin kıyıldığı Nehir’i okuduğumda… Büyük bir utanç duyuyorum böyle hissetmekten, böyle konuşmaktan. Affola!

Üstelik anne-baba olmak garip bir şey. İlk başlarda sanırdım ki çocuğu emin ellere bırakınca gene eski günlerdeki gibi yapabilirim; gezerim, tozarım, keyfime bakarım. Ama heyhat!!! Annelik tam bir dönüşümmüş meğerse… Kafka’nın böceği misali. Eski günler bir daha dönmemecesine bitiyormuş. Onca istediğim yalnızlığa kavuşsam da aklım devamlı çocuklarda, bir an önce onlara kavuşma isteğiyle, işleri bırakıp yarım yamalak, ya kendimi onları bıraktığım kapıda buluyorum ya da evdeysem arayıp getirin diyorum mesela.

İşte böyle bir şey….

Ağzı olan Konuşuyor!

Çocuk yetiştirme ve çocuk eğitimi üzerine müthiş bir kaynak patlaması var. Günümüz annelerinin zaaflarını fark eden fırsat fareleri bu işi ranta dökmek için olur olmaz her türlü kitabı piyasaya sürmekte. Biz zavallı anneler de özellikle ilk çocuk dünyaya gelmeden daha, gerekli gereksiz kitapları alarak önce evimizi sonra beynimizi dolduruyoruz tıka basa ve kaba saba. Fayda getireceğini sandığımız şey ise maalesef sonradan farkettiğimiz bilgi kirliliğinden ibaret.
Şimdi o kitapları okumak için harcadığım pek kıymetli zamanımı düşündükçe yazıklar olsun diyorum. Keşke o vakti çocuğumla geçirmek için harcasaymışım da doğallıkla yetiştirseymişim çocuğumu. Öyle kitaplar vardı
ki okudukça dehşete düşüyordum. Mesela birinde -çocuğunuza asla ve kat’a bağırmayın- diyordu. Çünkü bağrılan çocuğun zekası geriliyormuş. Öylesi böylesi hiçbir alternatifi yokmuş gibi tam bir kesinlikle dile getirilen bu bilgi delirtmeye yetiyordu beni. Ben bu kitabı okumadan evvel Selim’e bir çok defa bağırmışım mesela, eee ne olacaktı şimdi? O zamanı geri getiremeyeceğime göre ve bu kural da kesin olduğuna göre (!) Selim’de maazallah zeka gerilemesi olacaktı. Ne yapmalıydım peki? Ben de sırf bu maddeden ötürü günlerce bunalımda, günlerde ağlamaklı ve çocuğunu bağırmaktan daha da perişan edecek bir sürü eylem içinde buluyordum kendimi haliyle. 
Tabi okuduklarım arasında ne sadece bu kitap vardı ne de bu madde. Selim 1 yaşına girdiğinde şükürler olsun ki ayıldım bu halden. Birden yaptığım saçmalığın farkına vardım. Tüm kitaplarımı ayırt etmeden bıraktım olduğu yerde. Kimi İstanbul’da kaldı, kimi Moskova’da kimi Petersburg’da.  Hala bile etkisinde kaldığım bu leş kitaplardan kurtulmak hayatım boyunca yaptığım en iyi işti ve kendimle gurur duyduğum nadir işlerden biriydi.

Bir de çoğalan Tv kanalları ile her kanalda boy göstermeye pek meraklı uzmanlar… Bunlardan bilhassa kaçmalı insan. Her biri kendine göre tek doğruyu söylüyor; tam bir kendini beğenmişlikle ve tam bir kesinlikle. Ortalığın paranoyak, robotik, prototip, panik ataklı anneler, kadınlar, erkekler ile ve bunların uzantısı olarak piskopat, robotik, prototip çocuklarla dolmasına neden oluyorlar. Bir uzmanın ak dediğine diğeri tam bir kesinlikle kara diyor, bir gün iyi olan bir öneri ertesi gün kötü oluyor, bizler de ne yapacağımızı bilmez halde ama nedense hiç irdelemeden indiriyoruz beynimize bunları. Ve uygulamaya uğraşıyoruz canhıraş bir biçimde.
Salt çocuk eğitimi konusunda değil bu dediklerim; dikkat edin günümüzün son trendi sağlıklı, doğal, organik yaşam çılgınlığı konusunda da ağzı olan konuşuyor. Ortalık uzman kaynıyor. Yetmiyor bir de uzmandan çok uzman kesilen, kendini bilmez, şuursuz sunucu kaynıyor ortalık. Her kafadan bir ses çıkıyor ve izleyiciler neredeyse -yaşamak için yaşarken ölmeli- moduna sokuluyor. Bir gün yumurta yememeli diyor birileri ertesi gün bu bilgi yalanlanıyor, biri dereotu yiyin diyor zayıflamak için öbürü biberiye ve daha neler. Çevremde bu hastalığa yakalanmış onlarca insan sayabilirim. Hastalık hastası olmuş. “Aaa, aman onu yemeyin, aaa aman şu sebzeden bol yiyin, aaa radyasyon yayıyormuş elektronik aletlerinizi kapayın, aaa siz hala ruşeymsiz ekmek mi yiyorsunuz, aa şu, aaa bu ..” diye deliren insanların ne denli can sıkıcı olduklarını anlatamam. 
Şöyle bir silekelenmesem ben de bu pis girdaba girip dolanabilirdim. Ama şükürler olsun ki aykırı tarafım var ve şükürler olsun ki herkesin yaptığı bende tiksinti uyandırdığından özellikle zıddını yapıyorum böyle şeylerin. Tv de konuşan bir doktor, bir uzman görsem elimin tersiyle itiyorum, gazetede görsem bir satırını bile okumuyorum. İnadına hiç yaklaşmıyorum bu türden şeylere.
Şu doktor programları türedi bir de. Geçenlerde evde misafirler izliyor diye kapatamadım, haliyle kulağıma çalındı söylenenler. Diyor ki doktor olan, eğer mide ülseriniz varsa bilmem ne yemeyin, kesinlikle bilmem ne hastalığı yapar. Diyelim bende mide ülseri var ve ben o bahsettiği maddeden yedim. O halde benim kaçarım yok, ben bittim, ben öldüm çünkü o doktorun dediğine göre opsiyonsuz ve kesinkes o ağır hastalığa yakalanacağım. Öyleyse ölmeli insan. İnsanın ümidini öldürmektir yaptıkları. Ve bence inancını da. 
Gene böyle denk geldiğim bir doktor programında bebek-anne ilişkisinden bahsediyordu doktor. Ve şöyle dedi: “Bebek dünyaya geldikten hemen sonra annenin kucağına verilmeli, ilk bağ kurulmalı. Çünkü yapılan araştırmalar, anne ile ik bağı kuramayan bebeklerin ileride cinsel tacizlere maruz kaldıklarınıı gösteriyor. ” son cümledeki kesinliğe dikkat lütfen: cinsel tacize maruz kalabileceklerini yahut kalabilme ihtimallerinin olduğunu gösteriyor değil, cinsel tacize maruz kaldıklarını gösteriyormuş. O noktadan sonra sanırım anneliğimi, etrafımda çocuklarımın olduğunu, kadınlığımı, ahlaki değerlerimi, herşeyimi unutup o doktora verip veriştirdiğimi hatırlıyorum bir tek. Ve delice sövdüğümü. Nitekim Kerim’i doğumdan hemen sonra yoğun bakıma almışlardı ve 2 gün boyunca orada kalmıştı. Bu iki gün zarfında sadece 2 kez dokunabilmiştim ona, ki o da doğumdan epeyce sonraydı. Ne yapacaktık peki? Bu uzmana (!) göre bu tezin ucu da açık değildi ve tam bir kesinlikle söylenmişti. Bu olay bana biz kez daha gösterdi ki; her söylenen ciddiye alınmamalıydı. Hele böyle Tv’lerde boy gösterenler asla ve kat’a dikkate değer bulunmamalıydı.

İşin trajik yanı şu oldu. Sağlıklı yaşam gurusu Dr. Mehmet Öz’de kanser şüphesi ortaya çıkmış. Anlamıyorum demiş herşeyi doğru yaptım nasıl oldu da böyle bir risk çıkar bende…inşaallah sadece risk olarak kalır, gerçeğe dönüşmez ama  işte hayat budur diyesim geldi o an. Tek doğru yoktur hayatta ve herşey bizim kontrolümüzde değildir. Boşuna kendimizi sağlıklı yaşayacağız diye öldürmeyelim. Paranoyak, manyak, panik atak vs. olmayalım. 
Atalım bu kirli bilgileri içimizden, bildiğimiz gibi yaşayalım. Herşeyden yiyelim, herşeye dokunalım, herşeyi hissedelim ve olumlu düşünelim. Yaydıkları bu deli saçmalarına ve paranoyalara prim vermeyelim. “Ah, eyvah  beyaz ekmek yedim kurtuluşum yok deyip panik ataklar geçireceğimize bundan yesem noolur, diyelim mesela. Bu da verilmişse mutlaka bunun da bir sebebi vardır, deyip olumlandıralım kendimizi ve her eylemimizi.
Secret, diye bir kitap vardı çok satanlarda. Kitabı okuyunca aslında tüm olan bitenin pozitif düşünmek olduğunu anladım bir kez daha. Ve pozitif düşünmenin merkezinde de ümit beslemek olduğunu. 
Benim kabülümse şunlardır; 
“Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” 
“Dostum sen düşünceden ibaretsin. Gül düşünür gülistan olursun, diken düşünür dikenlik olursun.” 
Hz. Mevlana.