Tag Archives: Çocukların Sevdiği Yiyecekler

Krep Kokusu

Üniversite hayatım yurtta ve  sefil öğrenci evlerinde geçti. Hatta bir kaç yıl sonrası da. Bu sebeple sıcak ev özlemi hep vardı içimde. Sokakta yürürken, açık pencerelerden çatal-bıçak seslerine eşlik eden konuşmalara takılır  ve tatlı kurgulara başlardım. Evin annesi sofrayı kurmuş, içinde kızgınlık, kavga olmayan, aile bireylerinin birbirine tatlılıkla seslendiği, -sofra hazır abla- nevinden cümlelerin kurulduğu, evin babasının hoşnutluk içinde ve kızlarıyla şakalaşarak sofraya oturduğunu düşünürdüm her defasında. Açık bir pencere ve tabağa değen çatal sesi, beni derhal gerçekliğimden alır ve bu kurgusal dünyanın içine çekerdi. İçinden çıkmak istemediğim bu dünyadan ayıldığımda ise sefilliğim yüzüme vurur ve sokak köpeği gibi hissederdim. 

Bir de okula ve işe giderken kurduğum sabah kurgularım vardı gene bu yönde. Otobüste oturmuşsam keyfime diyecek olmazdı. Başımı kaldırır ve sabahın erken saatinde perdesi aralanmış, penceresi açık evleri arardım. Bulmuşsam, gösteri başlardı zihnimde. Evin annesi erkenden kalkmış odanın penceresini açmıştır. Mutfaktaki radyodan çıkan nağmeler, ocakta demlenen bergamot çayının ve kızartılan ekmeğin kokusuyla birlikte tüm eve doluşmuştur. Aile bireyleri henüz yataklarındadır. Neden bilmem aile bireyleri derken hep kızlardır kurguladığım. Kızlar burunlarına dek uzanan, pek aşina oldukları  kızarmış ekmek, çay kokusu  ve kulaklarına çalınan ezgiyle kalkış saatinin geldiğini anlamaktadır. Birazdan yataktan keyifle kalkacak ve yanıbaşlarında yatmakta olan kardeşe gülümseyerek -günaydın- diyecek ve güne başlayacaklardır. Ev elbette kaloriferli ve sıcaktır, buz gibi ve nemli öğrenci evlerinin aksine. Ve anne kızlarını her gün yeniden görür gibi şefkatle okşayarak karşılamıştır. Neden bilmem babalara çok rol düşmezdi benim kurgularımda. Belki babamdan çok çekindiğimdendi. Kızlar annelerinin adeta yüreğinden akarmışcasına bardaklarına dökülen çayla kahvaltılarını bitirmiş, selametle  ve duayla uğurlanmışlardır okula gitmek üzere. Tek dertleri ders geçmektir, bizim gibi sokak köpeklerinin aksine. Mutlu ve huzurlulardır.
İşte bugün öyle bir gün oldu bizim evde. Dağılması için çok çaba ve çok dua gerekti ama şükürler olsun ki o kasvet dağıldı bugün. Sesler arada bir yükselse de, ortalama içerisinde kaldı genellikle. Önce evi derledim, topladım. Temizliği yaptım. Kerim’e ve yemeyen Selim’e rağmen. Ve dahi gerçek anlamda tüm gece uyanık olmama rağmen. Dün İkea’dan aldığım kendileri küçük ama beni değişikliğe sevk ettiği için büyük fark yaratan eşyaları yerleştirdim. Belki de iki-üç parça çer-çöp idi beni hayata döndüren, kim bilir? Ardından  radyoyu açtım. Ara sıra kapatmak zorunda kaldım ağlamalarla karışınca ama vazgeçmedim, aralıklarla açtım. Derken Kerim sihirli değnekle uyutulmuşcasına bir uyudu, saatler boyu uyanmadı, belki de 9 aylık ömrünce ilk defa. Ardından oyun ablası geldi ilk defa. Selim de oyuna daldı. Darmaduman olmuş mutfağı temizledim, sese uyanmadı Kerim, şevklendim, çamaşırları da astım. Tüm kapasitesiyle kendisiyle ilgilenen birini bulunca şımaran Selim’in kudurmuşluğu ile uğraştım ara sıra. Aldırmadım!
İşler bitti. Laptopun başına oturup yorumlara cevap yazdım. Ov! Açalya’nın dediği gibi herbirine cevap yazmak sahiden delilikti ve belki de bu işe çekidüzen vermeliydi. Derken Kerim uyandı, Abla gitti. Ve Selim’in öğlenden beri istediği şeyi; -krep-i yapmak için mutfağa koyuldum. Kerim’i koridora alıp önüne tabak, kapak ve buzdolabı poşetleri koydum şişirip de. Uykusunu aldığı için keyifliydi. Selim de sohbete koyuldu bizimle. Mutfaktaki radyomu açtım bu kez. Krepleri tavaya attıkça eve mis gibi bir koku yayıldı. Bir de pişmiş krep üstüne Rus usulü tereyağı sürünce, o kokuyla birlikte bir sıcaklık yayıldı eve. Kerim’in -de-de-de lerine Selim’in cıvıltıları eşlik ediyordu.  Selim’e krem peynirli krep ve reçel hazırlayıp tepsiye koydum. Çizgi film de açtım. Keyfetsin istedim. Ardından Kerim’e mama hazırlamaya koyuldum. Selim bir koca krebi keyifle yedi bitirdi. Nadiren bu denli iştahlı ve sessizdi. İttirip kaktıracağım bin türlü sebze yemeğine bedeldi böylesi.  Hele ki bu türden zamanlar için, benim de, onun da ruhunun selameti için. Nitekim ruhu şenlenmişti. Zorla yedireceğim yemek cevahir dahi olsa ruhuna bu denli gıda olmayabilirdi.
Evimiz sıcaktı. Radyodan çıkan sevimli nağmeler ile ocaktan çıkan krep kokusu tüm evi sardı. Çocuklar huzurlu ve mutluydu. Ben fiziken yorgundum ama zihnen ve ruhen doygundum.
Üstelik yarın özgürlük günüm. Yarın aç kollarını İstanbul, geliyorum. (İnşallah) Benim yokluğum sana komadı biliyorum, lakin senin yokluğun bana çok koydu. Özledim seni!

Anneliğin Yükünü Azaltmak – Zor Yiyen Çocuk

Selim daha önce de bahsettiğim gibi insanı çıldırtacak derecede zor yiyen bir bebekti ve çocuktu. Öylesine iştahsız ve kesinkes yemeyen bir bebekti ki devamlı yeni yöntemler deniyorduk doktoru ile. Önce bir çizelge hazırladık her gün bir başka marka, bir başka çeşit mama vermek üzere. Bir gün ballı devam maması, bir gün pekmezli, bir gün bebe bisküvisi gibi her öğünde başka besinlerle çıktık karşısına. Olmadı vücut geliştiricilerin protein tozları vesairesinden ekledik mamalarına. Nispeten ilerleme kaydediyorduk ama her öğün bende aşırı derecede adrenalin salgılamaya sebep oluyor, kalbim küt küt atıyordu, acaba bugün nasıl yedireceğim, diye.
Her bir öğünde farklı bir eylemde bulunmak gerekliydi ayrıca. Bir öğünde sevdiği bir filmi izlemişse bir diğer öğünde mutlaka bir başka film izlemeliydi en basitinden. Yemediğini gördüğüm an hazırlayıp bir köşede tuttuğum yeni bir film çıkarıyordum ortaya. O da işe yaramamışsa daha önce alıp da bir kenara sakladığım acil durum oyuncaklarından koyuyordum önüne. Kimi zaman bunlar da netice vermiyordu nitekim diş çıkarma, hastalık zamanlarında zorluk derecesi 5-10 katına çıkıyordu yemek yedirme işinin. Böyle zamanlarda ev eşyalarını kullanabiliyordum, ayna, saat, alet edevat gibi. Bunlar da işe yaramıyorsa ortalığın batması pahasına da olsa bir leğen dolusu su koyuyordum önüne, bu her zaman değilse de kısmen işe yarıyordu zor zamanlarda. Ama öyle zamanlar oluyordu ki hiçbir eylem çare olamıyordu yemek yememesine,  bir iki kaşığa razı oluyordum haliyle. İyi kötü bu halle başedebiliyordum, başedemediğim, onca emek, onca heyecan ve  onca stresle geçen bu sürenin sonunda Selim’in bir çırpıda yediklerini geri çıkarmasıydı ki işte bu nokta kalbimin durma noktasına geldiği, şoka girdiğim andı. Bir kaç saniyelik şokun ardından ya bağırıp çağırıyordum, ya duvarları yumrukluyordum, ya da oturup ağlıyordum. Kitaplarda bahsi geçen “aman, sakın ha, çocuğun önünde ağlamayın, acziyetinizi belli etmeyin, sizi ağlatma gücü olduğunu hissettirmeyin” savsatasına inat önünde hem de Selim’in.
Kısacası yemek saatleri onun için de benim için de işkence idi. Çoğu zaman yemeği püre haline getiriyordum ve koca kaşıklarla, o koca kaşığı da tıka basa doldurup ağzına tıkıyordum bir an önce bitsin bu işkence diye. Bir yandan da korkuyordum ya bu çocuk, böyle devasa lokmalara alışırsa, diye.
Selim 4 yaşını geçene dek, dikkatini büyük ölçüde yemekten uzaklaştıracak, dudaklarını gevşetip ağzını açmasına vesile olacak, dudaklarını gevşettiği an yediğini farkettirmeden kaşığı boca edecek yöntemler  bulmakla geçti günlerimiz. Ve tabii kusmasını önleyecek. Kısacası; “Yemek yerken yediğinizin farkına varmak için ikinci bir eylem içinde olmayın.” öğretisine tamamen ters düşen rezalet bir halin içindeydik. İlter zaman zaman, “Selim bak çorba!”, “Bak meyve!” diyerek ne yediğine dikkat çekmek isterdi, ben ona bile kızardım,” Ne die uyarıyorsun, yediğini farketmesin de yememezlik etmesin.” diye.
4 yaşını geçince durum aşama aşama değişti. Bir filmde rastladığım, “Tüm çocuklar balık kroketi sever.” cümlesi üzerine bir deneme yaptım. Ve inanılmazdı, Selim bayılarak yedi balık kroketi. üstelik ufalamadan, ezmeden, püre yapmadan. Derken çıtır tavuk, çıtır balık, çıtır köfte, makarna, pirinç pilavı, bulgur pilavı, peynir, zeytin, börek (bilhassa kaşarlı milföy), kek geldi arkasından. Her çocuk gibi karışık ve bilhassa maydanozlu, biberli, dereotlu olmayacaktı yemekleri. Sonrasında okula başlayınca durum daha da iyileşti. Zaten doktorumuzun dediğine göre tek çocuklarda okula başlayana dek yemek sorunu olurmuş. Okulun ilk günlerinde yemekhanede cıngar çıkarmasına, sadece yemek saatlerinde eve gitmek istemesine rağmen alıştı giderek. Sabahları kahvaltıda ballı ekmek yediğini duydum örneğin. Asıl inanılmazı meyve çayı bile içer olmuş.
Şimdi ne zaman işler yoğunlaşsa balık kroketi koyuyorum önüne “yaşasınnn! balık krokett!” diye sevinçle atılıyor tabağına. Ya da “yaşasın! makarna, hmm hem de kaşarlı” çığlıklarına sebep olacak makarnayı veriyorum acil durumlarda. Yanına da dondurulmuş garnitür sebzelerden bir iki kaşık da ekledim mi tamamdır. Bir de doğal meyve sularından içtiyse ohhh, meyve ihtiyacını karşılamış sayıyorum.  Bol vakitlerimde de sevdiği sade mercimek çorbasından yapıp derin dondurucuya atıyorum. Kritik durumlarda onu da verebiliyorum. Bu şekilde Selim kendi yönlendirmiş oldu beni istediği yemek konusunda. Daha önce ben ne istesem oydu tüm yiyebileceği. Biraz esnedik böylece, aman et yemeği , aman sebze yemeği, aman çorba, aman meyve, aman kusursuz beslenme takıntım da kurtuldum biraz. Selim de daha mutlu, ben çok daha rahatım, ev daha sakin.

Hem zaten artık şu kanaatteyim; yemek yemek o kadar da önemli değildir. Bilhassa yetişkinler için zevk olmaktan çıkarılması gereken, elzem olanla yetinilmesi gereken bir eylemdir ya da öyle olmalıdır. Üstünde devamlı düşünülmesi gereken, uğruna binlerce kitabın  yazıldığı, Tv programlarının yapıldığı , yaşamda adeta birincil sıraya konan bir eylem değildir asla, olmamalıdır. Çocuklar için iyi beslenme elbette önemlidir ancak yeterince beslenmesidir aslolan.