Monthly Archives: August 2010

BilimSelim – Acı & Kan

Selim’in doğduğu ilk gece, tüm bebekler odalarında  mışıl mışıl uyurken bir tek bizim odadan çığlıklar yükseliyordu. Hemşireler odaya endişeyle dalıyor, bir süre sonra nasıl bilmem susturup getiriyorlardı. 15 günlükken korkunç  kolik ağrıları başgösterdi.  Gece saat 02:00 sularında başlayan ve yaklaşık 2 saat kadar süren kesintisiz ve insanı tamamen çaresiz bırakan ağlamalar eşliğinde. Üstelik İlter gece çalışıyordu ve ben tek başıma bir yandan Selim’i kucağımda susturmaya uğraşıyor, bir yandan saç kurutma makinasını açıyor, bir yandan da sıcak su torbasına koşuyordum. Yaptığım hiçbir eylem işe yaramayınca da Selim’e eşlik ediyor, başlıyordum ağlamaya.
Bu dehşetengiz gecelerin bize anlatması gereken bir şey varmış meğerse; Selim’in acıya ve ağrıya aşırı duyarlılığı ve tahammülsüzlüğü. Zaman ilerledikçe bir çok şeyde Selim’in abartı sandığımız ama aslında yukardaki sebebe dayanan bir çok eylemine şahit olduk. Örneğin, (daha önce de bahsettiğim gibi) diş ağrısı çektiği dönemde 6 aylıktan yaklaşık 2 yaşına kadar gece 02:00 da uyanıp sabaha kadar uyumaz, başımızda beklerdi. Bilgisizlikten devamlı ilaç dayadığımız zamanlar öyle çok ki, hatırladıkça kahrediyorum kendime ve şuursuz doktorlara.
Parklarda, bahçelerde öyle atlayıp zıplamaz Selim, tehlikeye atılmaz. Ancak evde koltuk üstlerinde, yumuşak zeminde ve trambolinlerde giderir zıplama, hoplama ihtiyacını. Kendini bilen bir çocuktu vesselam, kazaya uğramaktan kaçınıyordu. 
3 yaşından sonra dışarıda yavaştan açılmaya başladı. Parklarda koşmaya , oynamaya vs. Müthiş kontrolüne rağmen gene de çocuk olduğu için illa ki kazaya maruz kaldı. Ve amanın dizinde hafif bir sürtünme maazallah kemiklerini kırmış gibi tepki vermesine sebep oluyordu. 10-15 dakika yerinden kalkmıyor, nihayetinde kalkmışsa yürümek istemiyor, eve kucaklarda taşınıyordu en sonunda.
Bir yerinde küçücük bir yara görse saatlerce onunla meşgul olur, “Anne ben bu yaranın geçmesini istiyorum, pürüzsüzleşmesini istiyorum derimin.” diye defalarca tekrarlar, ne yara bandı yapıştırır, ne dokundurur öylece geçmesini bekler. 
Kerim’e hamileyken hatta ilk ayımdı sanırım, dışarda yürürken aniden kaydı Selim. Dizi hafifçe sıyrıldı ama o ne kıyametti Ya Rab! Çığlık çığlığa ağlıyor, yerinden kımıldamıyor, dükkanlardan insanlar endişeyle ve korkuyla fırlıyor, basit bir sıyrık değil de “kırıktır o kırık!” diyenlerin sayısı artıyordu. En nihayetinde Selim’i eve taşımak zorunda kaldım, 10 dakikalık mesafeden. 
Geçende de evde gene düştü Selim. Şimdiye kadar düşmelerinde pek de kan görmeyen Selim, bu kez yaranın hafifçe kanamasıyla çılgına döndü. “Dizim sonsuza kadar iyileşmicek miiiii?” diyerek bakıp bakıp dizine ağıtlar yakıyordu. Derken gözyaşları içinde dertleşti benimle: “Bi şey söyleyebilir miyim anne, insan kan görünce midesi bulanırmışşş…”

Sevdiklerim – Mağazalar

Mothercare: En sık ziyaret ettiğim mağazalardan. Doğumdan önce anne için, doğum sonrası 8 yaşına kadar çocuklar için pek çok ihtiyacı gidermeye yönelik ürünler sunuyor. Giysileri defalarca yıkanmasına rağmen deforme olmuyor, detayları ince ince düşünülmüş, zevkli, çeşitli ve Avrupa Güvenlik Normları doğrultusunda üretilmiş. İndirim zamanlarında oldukça hesaplı oluyor fiyatları. Üstelik her ayın 15’inde belirli ürünlerde %50 indirim  uyguluyorlar. Yalnız ürün iadesi söz konusu değil, sadece değişim ve hediye çeki seçenekleri var iade yerine. Mağazalarına buradan ulaşabilirsiniz.

Marks & Spencer : Mothercare ayarında. Bayan-erkek-çocuk giyimi, iç giyim, aksesuar, kişisel bakım,  ev koleksiyonu gibi geniş bir yelpazede hizmet veriyorlar.  Ürün kalitesi, modelleri ve fiyatları da Mothercare ayarında. Klasik İngiliz havası fazlasıyla mevcut ürün modellerinde. M&S mağaza kartı ile daha fazla indirimden faydalanmak olası. Mothercare’e göre en büyük avantajı 1 ay içinde  ürünü iade etme, 3 ay içinde de değişim hakkınız bulunuyor. Mağazalarına buradan ulaşabilirsiniz.

C&A : Sık gitmek istediğim ancak lokasyon nedeniyle fazla gidemeğim ama sevdiğim mağazalardan biri. Bebek giyim, çocuk giyim, erkek-kadın giyim, aksesuar, iç giyim, büyük beden ürünleri mevcut. Ürün çeşitliliği bol. Kalitesi diğer iki mağazaya oranla daha düşük. Ancak özellikle indirimlerle birlikte çok, çok hesaplı olabiliyor fiyatları. Doğal pamuktan üretilen bebek ürünleri hakikaten kaliteli ve başarılı. Ürün iade ve değişim hakkı mevcut. Sanırım 15 günlük bir süre geçerli bunun için. Mağazalarına buradan ulaşabilirsiniz. 

Early Learning Centre (ELC) : İlk olarak Moskova’da keşfettiğim ve oyuncak mağazaları  arasında tek geçtiğim, vazgeçilmezim olan yer.  Adeta ELC aşermesine şahit olduğum bir mağaza. Ben 10, Bakugan  gibi trend olan ancak hiçbir eğitici değeri bulunmayan oyuncaklardan sıkıldıysanız ve gerçekten işe yarar bir oyuncak almak istiyorsanız sizin için ideal bir yer. 0-10 yaş arası çocuklar için uzman psikologlar eşliğinde , her türlü detay düşünülerek tasarlanmış, hem eğitici, hem eğlenceli, hem dayanıklı ürünler sunuyor. Türkiye’de Mothercare mağazalarında hizmet vermeye başladı. Teşvikiye ve Şaşkınbakkal en büyük mağazaların oldukları yerler.  Mağazalarına buradan ulaşabilirsiniz.

K’s Kids: 2006 yılında ilk kez rastladım bu markaya. Çok başarılı buldum tüm ürünlerini. Ancak Türkiye’ye bir kez getirildi bir daha aynı ürünlerden bulmak mümkün olmadı. Şimdi de elde kalan bir kaç parça satılıyor sanki. Zaten sadece internette bulmuştum ürünleri. Moskova’dan edindim bir çok ürününü. Umarım zengin çeşitlilikte satış yapan bir yerler çıkar karşımıza. Oyuncakları bol ödüllü ve gerçekten çok başarılı idi.

Bir Delilik Anı – Edward Scissorhands

Bir kaç gündür saçlarımı taramaya çekiniyordum, boyalı gibi  berbat bir biçimde birbirine girmişti. En son dayanamayıp gece saat 01:00 sularında banyoya girdim. Aldım tarağı elime,  ancak açmak ne mümkün. Uzun uğraşlar, türlü kıvranmalar ve gözümden gelen yaşlarla sonunda saçımı açtım açmasına da küvette manzara korkunçtu. Halka, filminin en korkunç sahnesini küvette yatay düşünün. Saçlarımı ıslak taramam dökülmeyi kat be kat arttırmıştı ancak kuru saçı da açmak mümkün değildi ki. Sonunda açılan saçlarım beni rahatlatmadı, tam aksine iyice huzursuzlandım, o kıtırt kıtırt diye kopan saçların  geride bıraktığı izleri silmem gerekliydi. Bu kez makası elime aldım, Edward Scissorhands misali başladım ordan burdan saçlarımı kesmeye. Belime uzanan saçlarımı omuz hizasına getirmiştim nihayetinde.   Yetmedi bir de kat verdim… Immm, mis mis… en sonunda huzur bulmuştu ruhum..  Keşke kiloları da böyle kesip atabilseydik, ne harika olurdu.

Esasında saçlarımı epeyce kısaltmaktı istediğim ancak toplanacak uzunlukta kalması önemliydi benim için. Zira sıcak hava, emziren annenin harareti ve tene değen saçlar ölümcül bir kombinasyon olabilirdi benim için.Öyle ya da böyle bir kez daha anladım ki saçları kesmek epeyce hafifletiyormuş insanı. 
 Gece 02:00 civarında çıkabildim banyodan. Zaten benim neyime, belime uzanan saçlar, diyerek daldım salona, İlter’in karşısına geçtim, belki farketmez sanmıştım ama tepkisi Höh! şeklinde olunca kendime ne yaptığımı anladım.

Doğum Sonrası

Bir süredir takıntı yaptığım halde, kendimi umursamadığıma inandırmaya çalıştığım konular var. Selim’den beri üzerime yapışan, Kerim’den sonra bir azalan bir artan kilolar, hem doğuma, hem de tirode bağlı avuç avuç dökülen saçlar ve bunlara eşlik eden bastırılmış bunalımlar. Uzun süredir evden çıkma isteğim kayboldu, üstüme giyecek hiçbirşey almak istemiyorum, kendim için alışverişe çıkma fikri bile hasta edebiliyor beni.

Selim’den önce 54 kilo idim doğumdan sonra bir daha 50’li kiloların yanına bile yaklaşamadım. Doğumdan sonra türlü şikayetlerle bir doktordan öbürüne gittim, hepsinde de tek bir neden çıktı: Tiroid Hormonu Bozukluğu. Bendeki Hipotiroid imiş, yani tiroid yetmezliği. En evvela metabolizma kağnı arabası gibi yavaşlıyor bu dönemde.
Önlenemez öfke krizleri, inanılmaz saç dökülmesi, bir türlü gitmeyen ve devamlı artan kilolar,
devamlı uyku hali, tembellik ve tembellikten gelen acizlik, işleri yetiştirememe ve gene öfke hali, tahammülsüzlük, el, yüz ve ayaklarda şişkinlik, saçlarda deli eden matlık, kuruluk, biçimsizlik, ciltte kuruluk ve solgunluk, unutkanlık, adet düzensizliği, depresyon… Öyle ki burnum aksa tiroittendir diye kestirip atar oldum.

Selim’den sonra epeyce kilo verdim başlarda ancak 1,5 sene kadar sonra birden adım adım kilo almaya başladım. Bu dönemde danıştığım doktorlar genel şikayetlerim üzerine bir takım testler istediler tiroitten şüphelenip. Ancak tiroid değil kolesterolüm epeyce yüksek çıktı. Uzun süre kolesterol ilacı kullandım. Ne yazık ki boşuna imiş. Olayın doğrusu şu: Trioid bozukluğu genetik imiş. Eğer ailede varsa kadın ya 40 yaşını geçince ya doğumdan sonra ortaya çıkarmış. Ve ilk ortaya çıktığı zaman sinsice ilerler, testlerde bir anormallik çıkmazmış, tam aksine suni bir şekilde kolesterolü yükseltirmiş. Bir süre sonra ortaya çıktı nitekim. 
Kerim doğduğunda tiroid ilaçlarımı düzenli kullanıyordum. Doğumdan sonraki ilk ayda doğumdan önceki kiloma gelmiştim nerdeyse. Bu durum beni çok umutlandırmıştı kilo verebileceğime dair. Ancak birden tartıda yükselmeye başladı ağırlığım, derken bakamaz oldum tartıya, zira doğumdan hemen önceki kiloma doğru ilerliyordum. Bu kez kısa sürede durumdan şüphelenip testlerimi yaptırdım. Ve evet tiroidim gene sapıtmıştı. Meğerse çok narin bir şeymiş tiroid hormonu; hemen herşeyden etkilenirmiş. Canınız mı sıkıldı, derhal aşağı ya da yukarı değişirmiş değeri. Hele ki doğum gibi bir eylemle tümden değişebilirmiş. Demek doğumdan hemen sonra tiroidim artmış, ona paralel olarak metabolizmam hızlandığından hızla kilo vermişim, arkasından  tiroidim azalmış; metabolizmam da yavaşladığından hızla kilo almışım.

Şimdilerde acaba ilaçlarımın dozunu arttırıp metabolizmamı bu şekilde hızlandırsam da hızlıca kilo versem mi, diye düşünmüyor değilim. Ancak okuduğum kadarıyla zayıflama ilaçlarındaki taktik de zaten buymuş ve bu durummuş ölümcül kılan ilaçları.

Şimdi tıpış tıpış diyetisyene gitme vakti….

BilimSelim – Sağlık

Selim 3 yaşına gelmeden daha Petersburg’dan İstanbul’a gelmiştik.  Kendini bildi bileli ince, uzun rusların içinde yaşayan Selim’in gördüğü en şişman insan ancak ben idim. Bu tatil sırasında oldukça şişman olan bir teyzemiz bizi ziyarete geldi. Bizim son derece aşina olduğumuz bu şişmanlığın Selim için son derece şaşırtıcı olabileceğini öngörememiş ve tedbirimizi alamamıştık. Teyze yerinden kalktığı an Selim çocukların o acımasız açıksözlülüğüyle “Oooooo, teyzeye baaak! Ne kadar büyüüükkk! Ayı gibiiii.” diyerek herkesi bir anda donduran cümleleri sarfetmişti.
Bir anlık suskunluktan sonra ortaya saçma sapan laflar atıldı ancak olayın izleri hiç kaybolmadı zannımca. Çok üzülüp, çok da utanarak Selim’i hemen bir köşeye çekip konuştum onunla, çok da üstüne gidemedim konunun, zira o teyze içerdeydi ve Selim bu konuşmanın etkisiyle zıt bir tepki de verebilirdi. Verdi de nitekim; kadın gitmeye davrandığında aynı cümleler ezberletmişiz gibi gene döküldü ağzından. Ortalık gene buz kesti. Gene saçma sapan laflar atıldı ortaya. Neyse ki bir daha uzatmadı Selim, vedalaştık sonunda. 

Bu olaydan sonra sakin bir zamanda, insanların dış görünüşleriyle ilgili sözler sarfetmememiz gerektiğini, önemli olanın insanların kalpleri ve ahlakları olduğunu anlatmaya çalıştım Selim’e Şişmanlığın bir hastalık olduğunu, bazen yanlış beslenmeyle bazen de başka bir hastalığın etkisiyle olduğunu da. Şişman kişinin şişmanlığından utanabileceğini, zaten zor olan durumunu zorlaştıracak söz ve hareketlerden kaçınmamız gerektiğini filan anlatmaya çalıştım dilim döndüğünce. Yetmedi kendimden örnek verdim. Ben eskiden inceciktim bak şimdi biraz şişmanım ve çok rahatsızım bundan, biri bana şişman derse çok ama çok üzülürüm dedim. Durumu az da olsa kavradığını sanıyorum. Nitekim bu olaydan sonra Selim şişmanlığa enteresan bir biçimde duyarlılık gösterdi.
Ancak gene de bu olaydan sonra o teyzeyi ziyarete gitmeye cesaret edemedik, o da bizim olabileceğimiz tüm mekanlardan uzak durdu. Hatta beraber olduğumuz grupla aktiviteler düzenledi o teyzecik, gruptan bir tek bizi davet etmez oldu aktivitelere.  Kısmen anlayışla karşıladık durumu.
Televizyonun açık unutulduğu anlar vardır hani, kimse izlemez de sanki illa açık olması gerekliymiş gibi açık kaldığı olur. Selim bir gün kendi halinde oyununu oynarken Tv den yükselen “Hamur işleri şişmanlatıyor.” cümlesiyle irkildi. Oyununu bıraktı hemen, “Hiii, anne hamur işleri şişmanlatıyormuş, peki hamur işi nedir anne?” dedi. Cevabını alınca kaldığı yerden oyununa devam etti ancak tekrarlayıp duruyordu, hamur işi, hamur işi diye. Bir keresinde benim olmadığım bir ortamda kendisine ikram edilen pasta, börek, kek vesaireyi ne denli zorlasalar da yemek istememiş, hamur işlerinin şişmanlattığını ve kendisinin şişmanlamak istemediğini söylemiş. İşin içinde kek olmasa yemekten kaçınmak için bahane bulduğunu düşünecektim ancak keki çok sevdiğinden şişmanlık korkusuna verdim bu olayı.
Patates kızartmasını da çok sever her çocuk gibi. Kardeşinin yeni dünyaya geldiği zamanlar yemek konusunda  peşinden koşacak halimin olmadığı bir dönemdeydik. Sorunsuzca yemeğini yesin diye normalden daha sık verdik patates kızartmasını. Bu dönemde haliyle kabızlık problemi yaşadı. Bir gün tuvaletteyken ah vah edip, epey zorlanıyor ve “Benim neyim var böyle!!” diyerek kendine sorular soruyordu. Sanırım patates kızartmasını sık yemen ve daha az sebze, meyve yememen sebep oldu, dedim. Umusamaz bir tavırla dinledi beni. Aradan biraz zaman geçti, patates kızartması yemek isteyip istemediğini sorduğumda epeyce düşündü. “Immm, şeey, yicem ama az yicem, kabız olmak istemiyorum.” dedi.
Bilim, deney programlarını çok sever Selim. TRT Çocuk’ta Nasıl Acaba? ve Yumurcak Tv’de Arka Bahçede Bilim adlı iki program mevcut. Hasretle ikisini bekler, tuvaletini bile yapmaya gitmez, dışarı çıkmayı reddeder, oyun başında ise hemen oyununu da oyun arkadaşlarını da bırakır bu programlar başlarken. Geçen gün Arka Bahçede Bilim programında mayonez yapımını gösteriyorlardı. Mayoneze de bayılır gene her çocuk gibi. Yumurtaya yağı ekleyip ekleyip bolca çalkalıyorlardı, her yeniden yağ eklediklerinde Selim’in yüzünün daha de ekşidiğini fark ediyordum. En sonunda infilak etti “Anne, ııyyykkk, yumurtayı kapladılar yağlaaa, ıyykkkk, bir daha patates mayonez yemicem” dedi iğrenerek. Sözünü de tam olmasa da kısmen tuttu, daha az yemeye başladı. 
İlter’in yurt dışında olduğu zamanlarda eve hapsolunca Selim, hareketsizlikten kilo almıştı epey. Biraz göbeklenmişti bile. Ara sıra -göbüşlü- deyip göbeğini sevmem onu hiç memnun etmedi. Ben göbekli değilim, deyip reddetti. Derken etraftan başka kişiler de kilo aldığına dair sözler sarfedince zavallıcığı şişmanlık kompleksi sardı sanırım. Geçen gün göbeğini gösterip dertli dertli konuşuyordu; “Keşke şişman olmasaydım da dostum Mirza gibi zayıf olsaydım, anne.” Ona üzülmemesini söyledim zira bu konuşmayı yaptığımızda Dost Mirza ile geçirdiği günler geceler boyunca epey eritmişti göbeğini.

Anneliğin Yükünü Azaltmak – Zor Yiyen Çocuk

Selim daha önce de bahsettiğim gibi insanı çıldırtacak derecede zor yiyen bir bebekti ve çocuktu. Öylesine iştahsız ve kesinkes yemeyen bir bebekti ki devamlı yeni yöntemler deniyorduk doktoru ile. Önce bir çizelge hazırladık her gün bir başka marka, bir başka çeşit mama vermek üzere. Bir gün ballı devam maması, bir gün pekmezli, bir gün bebe bisküvisi gibi her öğünde başka besinlerle çıktık karşısına. Olmadı vücut geliştiricilerin protein tozları vesairesinden ekledik mamalarına. Nispeten ilerleme kaydediyorduk ama her öğün bende aşırı derecede adrenalin salgılamaya sebep oluyor, kalbim küt küt atıyordu, acaba bugün nasıl yedireceğim, diye.
Her bir öğünde farklı bir eylemde bulunmak gerekliydi ayrıca. Bir öğünde sevdiği bir filmi izlemişse bir diğer öğünde mutlaka bir başka film izlemeliydi en basitinden. Yemediğini gördüğüm an hazırlayıp bir köşede tuttuğum yeni bir film çıkarıyordum ortaya. O da işe yaramamışsa daha önce alıp da bir kenara sakladığım acil durum oyuncaklarından koyuyordum önüne. Kimi zaman bunlar da netice vermiyordu nitekim diş çıkarma, hastalık zamanlarında zorluk derecesi 5-10 katına çıkıyordu yemek yedirme işinin. Böyle zamanlarda ev eşyalarını kullanabiliyordum, ayna, saat, alet edevat gibi. Bunlar da işe yaramıyorsa ortalığın batması pahasına da olsa bir leğen dolusu su koyuyordum önüne, bu her zaman değilse de kısmen işe yarıyordu zor zamanlarda. Ama öyle zamanlar oluyordu ki hiçbir eylem çare olamıyordu yemek yememesine,  bir iki kaşığa razı oluyordum haliyle. İyi kötü bu halle başedebiliyordum, başedemediğim, onca emek, onca heyecan ve  onca stresle geçen bu sürenin sonunda Selim’in bir çırpıda yediklerini geri çıkarmasıydı ki işte bu nokta kalbimin durma noktasına geldiği, şoka girdiğim andı. Bir kaç saniyelik şokun ardından ya bağırıp çağırıyordum, ya duvarları yumrukluyordum, ya da oturup ağlıyordum. Kitaplarda bahsi geçen “aman, sakın ha, çocuğun önünde ağlamayın, acziyetinizi belli etmeyin, sizi ağlatma gücü olduğunu hissettirmeyin” savsatasına inat önünde hem de Selim’in.
Kısacası yemek saatleri onun için de benim için de işkence idi. Çoğu zaman yemeği püre haline getiriyordum ve koca kaşıklarla, o koca kaşığı da tıka basa doldurup ağzına tıkıyordum bir an önce bitsin bu işkence diye. Bir yandan da korkuyordum ya bu çocuk, böyle devasa lokmalara alışırsa, diye.
Selim 4 yaşını geçene dek, dikkatini büyük ölçüde yemekten uzaklaştıracak, dudaklarını gevşetip ağzını açmasına vesile olacak, dudaklarını gevşettiği an yediğini farkettirmeden kaşığı boca edecek yöntemler  bulmakla geçti günlerimiz. Ve tabii kusmasını önleyecek. Kısacası; “Yemek yerken yediğinizin farkına varmak için ikinci bir eylem içinde olmayın.” öğretisine tamamen ters düşen rezalet bir halin içindeydik. İlter zaman zaman, “Selim bak çorba!”, “Bak meyve!” diyerek ne yediğine dikkat çekmek isterdi, ben ona bile kızardım,” Ne die uyarıyorsun, yediğini farketmesin de yememezlik etmesin.” diye.
4 yaşını geçince durum aşama aşama değişti. Bir filmde rastladığım, “Tüm çocuklar balık kroketi sever.” cümlesi üzerine bir deneme yaptım. Ve inanılmazdı, Selim bayılarak yedi balık kroketi. üstelik ufalamadan, ezmeden, püre yapmadan. Derken çıtır tavuk, çıtır balık, çıtır köfte, makarna, pirinç pilavı, bulgur pilavı, peynir, zeytin, börek (bilhassa kaşarlı milföy), kek geldi arkasından. Her çocuk gibi karışık ve bilhassa maydanozlu, biberli, dereotlu olmayacaktı yemekleri. Sonrasında okula başlayınca durum daha da iyileşti. Zaten doktorumuzun dediğine göre tek çocuklarda okula başlayana dek yemek sorunu olurmuş. Okulun ilk günlerinde yemekhanede cıngar çıkarmasına, sadece yemek saatlerinde eve gitmek istemesine rağmen alıştı giderek. Sabahları kahvaltıda ballı ekmek yediğini duydum örneğin. Asıl inanılmazı meyve çayı bile içer olmuş.
Şimdi ne zaman işler yoğunlaşsa balık kroketi koyuyorum önüne “yaşasınnn! balık krokett!” diye sevinçle atılıyor tabağına. Ya da “yaşasın! makarna, hmm hem de kaşarlı” çığlıklarına sebep olacak makarnayı veriyorum acil durumlarda. Yanına da dondurulmuş garnitür sebzelerden bir iki kaşık da ekledim mi tamamdır. Bir de doğal meyve sularından içtiyse ohhh, meyve ihtiyacını karşılamış sayıyorum.  Bol vakitlerimde de sevdiği sade mercimek çorbasından yapıp derin dondurucuya atıyorum. Kritik durumlarda onu da verebiliyorum. Bu şekilde Selim kendi yönlendirmiş oldu beni istediği yemek konusunda. Daha önce ben ne istesem oydu tüm yiyebileceği. Biraz esnedik böylece, aman et yemeği , aman sebze yemeği, aman çorba, aman meyve, aman kusursuz beslenme takıntım da kurtuldum biraz. Selim de daha mutlu, ben çok daha rahatım, ev daha sakin.

Hem zaten artık şu kanaatteyim; yemek yemek o kadar da önemli değildir. Bilhassa yetişkinler için zevk olmaktan çıkarılması gereken, elzem olanla yetinilmesi gereken bir eylemdir ya da öyle olmalıdır. Üstünde devamlı düşünülmesi gereken, uğruna binlerce kitabın  yazıldığı, Tv programlarının yapıldığı , yaşamda adeta birincil sıraya konan bir eylem değildir asla, olmamalıdır. Çocuklar için iyi beslenme elbette önemlidir ancak yeterince beslenmesidir aslolan.

BilimSelim – Kum Saati

Selim duygularını ifade etmekte epey iyidir. Ve bazen öylesine can alıcı noktalara değinir ki hiç yapamayacağınız bir eylemi yaptırıverir size. Mesela geceleri ona hikaye yahut masal okumamız onun için çok değerlidir. Bir sebepten geç vakitte uyumuşsa o gece masal okumayabiliyoruz. Ama bunun için sonuna kadar mücadelesini verir, çok nadiren kolayca pes edip, kabullenir durumu.

Dün anneannesi şehir dışından geldi Selim’in. Teyzeler, dayılar, kuzenler toplandık haliyle. Selim gibi sosyal bir çocuk için cennet gibi bir yerdi. Dostum dediği kuzeni Mirza da oradaydı. Saat 17.00 den gece 00:30 kadar kesintisiz bir biçimde oyun oynadılar. Oyun dediğimiz de öyle durağan bir oyun değil devamlı
aksiyon, devamlı atraksiyon hali. Zaten çok terleyen bir çocuk olan Selim dün tam 5 kez üst değiştirdi terden sırılsıklam olup. Öyle ki devamlı duştan yeni çıkmış gibi idi kafası ve saçları. Temposu epeyce yüksekti oyunların çünkü.
Selim artık kızlarla da oynamaktan zevk almıyor, kızlar yetişemediği için enerjisine. Ama Dostum dediği Mirza da kendi gibi yüksek tempolu oyunlardan hoşlandığı için evde devamlı olarak  -hiya!- , -kiya!- , dış!- sesleri yükselmekteydi. Aniden odanın ortasında yüksek atlama yapar gibi beliriyorlar, tekmeler havada uçuşuyor, bir an T-Rex ( Dinozor Türü ) olup var güçleriyle kükrüyorlar, bir an Bakugan ( Berbat, savaşçıl bir çizgi film ) oyuncaklarını çarpıştırıyorlar yüksek ses eşliğinde, bir an hızlarını alamayıp arabalarını Bakugan yerine koyup yerlere çarpıyorlar ve  darmaduman ediyorlardı haliyle. Birbirlerine zarar vermediklerinden çoğunlukla da engellenmediler büyükler tarafından.

Saat 00:00 civarında çocukları teker teker kaybetmeye başladık. Kimi balkon kapısı önünde, kimi kanepede sızıp kalmıştı. Selim direniyordu bir tek. Öylesine aç ki çocuklarla oyun oynamaya bir türlü sonlandırmak istemiyordu geceyi. Biraz dinleneyim , çok yoruldum dese de tam uyuyacağını anladığı an zorlayıp kendini kalkıyordu. En son kendisi ayakta kalınca eve gitmeyi kabul etti.

Yatağa girdiğinde saatler 01:05’i gösteriyordu. Konuşmaya takati kalmamış, sözcükleri bile anlaşılamaz hale  gelmişse de her zamanki gibi -Hikaye var mı?- diyerek şansını denemek istedi. Ben de -üzgünüm Selim’cim, çok çok geç oldu, hepimiz çok yorgunuz, okuyamayız, dedim. Sen şimdi uyu, enerjini depola, yarın gene gideceğiz, dedim ama o hikayede takılmıştı. 
-Ama lütfen anne, beni kırmayın n’olur?
-Selim’cim seni kırmak istemiyorum, ama ben de çok yorgunum, senin de hemen uyuman gerek.
-Annecim eğer bana hikaye okumazsan sevgim yarıya iner.
-Nasıl yani?
-Hani seni yıldızlar kadar seviyorum ya.
-Evet?

-İşte eğer bana hikaye okumazsan, beni kırarsan, sevgim yıldızın yarısına iner. Eğer buna devam edersen sevgim boşalır, bir daha da dolmaz. Yani sonsuza kadar.

Sonra içi elvermeyerek ekledi.
– Yani demek istiyorum ki… Bu akşamlık sonsuza kadar. 
Derken kalktım yerimden ağır ağır, tıpış tıpış gittim odasına, açtım kitabı, tam verimli olmasa da okudum hikayeyi. Öyle içli, öyle derin ifade ediyor ki bazen kendisini ilgisiz kalamıyoruz böyle zamanlarda ne ben ne de İlter. Böyle kum saati misali ifade etmesi sevgisini hem etkiledi beni hem de pek hoşuma gitti.
Bu günün sabahında saat 11:00 da -offffffffffffffffffffffffffffffff, offfffffffffffff- diyerek uyandı. Hayrola, günaydın demeden ne ofu bu böyle, dediğimde -ben oyunuma kaldığım yerden devam etmek istiyordum dostum Mirza’yla, diyerek keyifsizliğini dile getirdi. Ve akabinde bugün aynı tempoyla kaldığı yerden devam etti. Şimdi yatağa yapışmış durumda yorgunluktan.

Günün Muhasebesi

Bugünlerde neden bilmem hiçbirşeye yetişemiyorum, her şey yarım yamalak etrafımda. Herşeyi erteliyorum sanki. Selim’le geçireceğim zamanları, dışarı çıkmayı, derinlemesine temizlik yapmayı, hatta mümkünse bulaşık makinesini boşaltmayı bile (en sevmediğim işlerden biridir nitekim). Adeta bir gücün gelip beni bu keşmekeşten kurtarmasını bekliyor gibiyim. Etrafımdaki fluluğu gidermesini, netlik kazandırmasını bekliyorum görüşüme. Sanıyorum bu duruma gelmemde Hipotiroid hastalığımın katkısı büyük. Ne zaman Tiroid hormonum azalsa tembelleşirim, görüşüm bulanıklaşır, adeta bulutların üstünde gibi olurum (pozitif manada değil elbette). Bilmediğim bir zamana ertelerim işlerimi. Minimumda yaşarım adeta.

Bu halin üstüne evde yapılacak işlerin kaçınılmaz hale geldiği bir gündü bugün. Tezgahta biriken bulaşıklar, dolu bulaşık makinesi, dağınıklık, ortada uçuşan oyuncaklar, toplanacak çamaşırlar, çamaşır makinesinde yıkanmış ve asılmayı bekleyen çamaşırlar, tozlanmış yerler, banyo vesaire. Tüm bunların bana yüklediği endişe ve stres yetmezmiş gibi buzdolabını kabaca sileyim derken karşıma çıkan korkunç manzara: sebzeliğin altında ölü bir kertenkele yavrusu. Tir tir titreyerek mutfak beziyle -ıykkkk- aldığım halde çıplak tutmuşum gibi irkildiğim ve mutfak beziyle beraber çöpe attığım kertenkele yavrusu.  Ve bunun bana geri dönüşü; saatler süren, hiç hazzetmediğim buzdolabı içi temizliği. Yetmedi balkon penceresini sileyim derken ağını sarkıtıp üzerime doğru gelen ve saatlerce üzerimde gezindiği hissine kapıldığım örümcek. Daha geçen gün banyoda böcek görmüş ve halen etkisinden kurtulamamışken şimdi küçük bir hayvanat bahçesinde gibiydim. Tam bir karmaşa ve kaos halindeydim vesselam.
Bu karmaşa arasında aldığı ilacın etkisiyle ne uyuyan ne de duran Kerim ve en önemlisi hastalanmak üzere olduğunu sandığım, beri yandan sıkıntıdan patlamak üzere olan Selim vardı bir de. Sabah uyanır uyanmaz mızmızlanmaya başlamış, kahvaltı yapmamak için üstün bir direnç göstermiş, ay karnım ağrıyor, ay midem bulanıyor, ay kusacağım diyerek iyice endişeye sevk ediyordu beni. Ayrıca  “Anne, babam ne zaman gelicek, Anne Saliş (teyze) gelicek mi?, Anne benimle biraz oyun oynar mısın?, Anne dışarı çıkmaya, biraz hava almaya ihtiyacım var, Anne bana bilgisayarda oyun açar mısın, -20 saniye sonra- Anne, bilgisayardan sıkıldım bana çizgi film açar mısın? -20 saniye sonra- Anne, çizgi filmden sıkıldım bana bilmem ne oyuncağımı verir misin?, Anne hamur, Anne makas, Anne kağıt…”derken Anne deliriverdi. “Bir daha bana mıymıy yaparak gelmeeee, benden bir şey isteme! 2 sn sonra başka bir şey isteyip duruyorsun, sıkıldıysan sıkıldın, ben de çok sıkılıyorum, senin isteklerine kapalıyım, isteme birşey benden, istemeeea” diye delirdiğim an Selim işin vehametini anlayıp hemen ortadan kayboldu. Odasına çekildi her zamanki gibi sakinleşmemi bekledi. Sakinleşince benzeri replikler yeniden tekrarlandı durdu gün boyu.
Şimdi gene gece oldu, ortalık sakinleşti ve buna mukabil görüşüm nispeten açıklık kazandı, bulutlar aralandı. Günün muhasebesi başladı; içimi bir burukluk kapladı haliyle. Selim’e gene hiç vakit ayırmadım. Selim’e gene hiç vakit ayırmadım. Selim’e gene hiç vakit ayırmadım. Gündüz ki karmaşanın, hay-huyun içinde harcandı gitti gene koca bir gün ve Selim yapayalnızdı. Üstelik hastalanmak üzere sanırım, mıymıylanmaları, yemek yememe hali, inatçılığı, devamlı yatar vaziyette oluşu hep hastalık alametleri. Yetmezmiş gibi azarlayıp durdum çocuğu. Ona boyuna çıkıştığım sıralarda teyzesinden gelen telefona cankurtaran misali sarılmış;  “Saliş bugün buraya gelebilir misin? Tabii eğer işin yoksa… Ama çok ama çok sıkılıyorum, benimle oynayacak hiç kimse yok, babam haftalardır yok” diyen sesi şimdi daha net yankılanıyor zihnimde. Bu konuşmaları duyup da  nasıl irkilmedim, nasıl silkelenmedim delirme halimden bilemiyorum. Ve gene vicdan azabından kahroluyorum.
“Ah Selim, Canım Bilimsel Selim…” gene anlaşılamadığın bir gün yaşadın annenin delilikleri arasında.

BilimSelim – İngilizce Dersi

Selim bebekliğinde 4.aydan itibaren kilo alamamaya başladı ve ek mamaya geçtik haliyle. Bu andan itibaren kabus dolu günler başladı benim için. Türlü türlü mamalar denedik ancak hiçbir işe yaramıyordu, Selim ağzını dahi açmıyordu. Bir bebeğe bağrıldığına işte bu yemek sıralarında şahit oldum ve anneliğin vicdan azabı tam da burda başladı.

Bu noktadan sonra çözüm bulma yollarına girdik. En iyi çözüm; bir şekilde mama yerken dikkatini dağıtıp, dudaklarını gevşettiği anda mamayı ağzına boca etmekti.
Dikkatini dağıtmanın en iyi yollarından biri de kısa animasyonlar, kısa çizgi filmler izletmekti. Bu filmleri de en iyi YouTube’dan edinebiliyordum. Malum Moskova’da idik ve Türkçe bir şey bulamıyorduk, hiç olmazsa ingilizce olsun, diyerek 100-200 adet ingilizce animasyon, çizgi film indirdim Selim için. Sanırım İngilizce’ye ilgisi de burda başladı. Yoksa özel bir çaba sarfetmedik İngilizce öğrenmesi için.

Aradan epey zaman geçti, büyüdükçe bebeklik filmlerini izlemez oldu Selim. İngilizce merakı da azaldı. Ara sıra sorar oldu sadece bunun İngilizcesi nedir diye. Bir ara da “Beraber İngilizce çalışalım mı anne, biraz biliyorum ama daha çok öğrenmem lazım” dedi. Çok üstünde durmadım, geçti gitti. Okula başlayınca İngilizce dersleri de oldu haliyle. Ancak duyduğuma göre bu derse katılmamak için türlü taklalar atıyormuş, “Benim bu derse girmeme gerek yok, ben zaten ingilizce biliyorum, hem biz Türkçe konuşuyoruz,.”deyip kapısından geri dönüyormuş sınıfın. Bir rivayete göre epeyce iri Amerikalı öğretmenden çekiniyormuş. Bir de anlaşılamamak deli etmiştir onu sanırım.
Geçenlerde Buz Devri’ni izliyordu. Bayılıyor bu üçlemeye. Hoş ben dahi bayılıyorum. Filmi açmaya hazırlanırken “Anne, filmi Türkçe yap, başka zaman İngilizce yaparsın.” dedi. Ben de laf olsun diye konuşmalarına vererek, çok da üstünde durmadan, olur, dedim. Devamlı konuştuğu için her konuşmanın üstünde özenle durmak mümkün olmuyor zira. Aradan bir kaç gün geçti, gene Buz Devri’ni izlemek istedi. Ama bu kez İngilizce yap, dedi. Ben de emin misin, diye sordum. Evet eminim, önce Türkçe izlemiştim, o zaman da sonra İngilizce izleyeceğim demiştim ya, dedi. İstediğini yaptım ama birazdan beni çağırıp, “Anneee, filmi Türkçe yapar mısın?” diyeceğinden adım gibi emindim. Sonra anne, diye başlayan cümlelerle hayretle irkildim. Anne, bak burda şöyle diyor, burda da şöyle diyerek Türkçeye çeviriyordu konuşulanları. Arkasından da “Böyle bir Türkçe sonra İngilizce izleyerek İngilizce öğreniyorum.” dedi. Gene kendi kendini eğitiyormuş meğerse yavrum. Ve ben gene kendinden utanan anne olmuştum.
Bu gece de her zamanki gibi yatmadan hemen önce konuşmaya vermişti kendini gene. Bazen böyle zamanlarda eğitim amaçlı konuşmalar yapar. Bu akşam da okuduğumuz masal da geçen kelebek kelimesinden yola çıkarak gene kendi kendini eğitime almıştı. Bir süre sessiz kaldıktan sonra başladı;
-Kelebek ne demek biliyorum anne, Butterfly, Butterflies da kelebekler demek.
-Cat kedi demek, cats kediler,dii-i mi Anne?,
-Bee arı demek, Bees de arılar, dii-i mi Anne?
-Shoes da ayakkabılar demek dii-i mi?
-Kitap ne demek biliyorum, Book, Books da kitaplar demek. Caillou’nun şarkısında duymuştum.
-Star yıldız, stars yıldızlar ,
-Skanta ay, skantas da aylar demek diye arada da uydurur.
İngilizce gramer dersi aldık gece gece vesselam. 

BilimSelim – Herşeyin bir ritmi vardır

Kuruyemişi çok sever Selim. Özellikle de sinema filmi izlerken Tv karşısına geçip bir şeyler atıştırmak en büyük keyfidir. Geçen gün çok sevdiği Buz Devri üçlemesinden 2.sini izliyordu. Ben de önüne kuruyemiş koymuştum. Kendim de bilgisayar başındaydım. Bir de baktım ki ağzını açmış çakkada çakkada takut takur sesler çıkararak bana bakıyor muzır bir ifadeyle. Ben tam ağzını kapatarak ye, deyip terslemeye davranırken,”Ağzımdaki fındıklarla  ritim tutuyorum anne” dedi. Öyle mi, derken hemen yumuşadı yüzümdeki kaslar ve çocuğu dinlemeden onu terslemeye hazırlanmaktan bir kez daha utandım. Derken önüne döndü, fıstığından bir tane aldı, kafasını hiç kaldırmadan, “Zaten herşeyin bir ritmi vardır, değil mi anne?” diyerek son darbeyi indirdi  küçük August Rush‘ım benim.
Moskova’da iken 2 yaşında bile değildi. August Rush filmini izliyordum. Birden yanıma geldi ve doğaçlama gitar çalınan sahneyi izledi, ardından günlerce o filmi aç, diye ısrar etti.  Her defasında açtım, izledi. Boşuna değilmiş demek bu istekleri.