Uğultulu Tepeler!

Bazen sebebini bilmeden içine düşerim bir huzursuz halin. Yere, göğe sığamam böyleyken. Pencereleri açarım alabildiğine, nefes alabileyim diye. Sıcağa tahammülsüzleşirim, derhal giysilerimi inceltirim. Gider sık sık yüzümü yıkarım, sabunla bolca. Ancak rahatlarım tüm gözeneklerim iyice ıslanınca.  Aşina olduğumdan olağan saydığım bu durum, olağan  mı tümden bilmiyorum. Tek bana mı has, onu da bilmiyorum. Benim gibi hisseden vardır elbet, yahut öyle umuyorum.
Bu akşam tam da böyle hissediyorum. Ve dahi uzunca bir süredir huzursuzum. Sebebini bilmediğimi sandığım, geçiştirdikçe katlanarak ardıma kattığım, kirli bir yığınla yaşıyorum. Öteliyorum aklıma düşenleri. Bir şey yokmuş gibi davranıyorum. Oysa ben beni benden kaçırmak konusunda başarısızım.  Bunu hep göz ardı ediyorum. Birikintiler ötelenemeyecek kadar çoğalınca, normal saydığım  bu  anormalliğimin farkına varıyorum anca. Ardından kıvrım kıvrım kıvranıyorum.

Tek tek peşime takılanları zor ayırdetmek. Soruna köklü bir çözüm  gerek. Ki onun adı da  benim literatürümde; Gitmek! Sıkı bir biçimde gitmek hem de! Ivır zıvır ne varsa bırakıp ardında, tıpkı eşya gibi,  yahut kirli bir elbiseyi çıkarıp atmak gibi, gitmek, çok uzaklara!
Yerleşik olmayı sevmedim ben! Sahiplenmeyi, sabitlenmeyi sevmedim! Sabitlendikçe saplantılı isteklere bürünmeyi sevmedim. Eşyaya odaklanmayı sevmedim. Her an gidebilecek gibi olmanın verdiği dayanılmaz hafifliği sevdim. Biriktirmeyi sevmedim ben. Giderken eşyadan azade, kusursuzluktan azade, her şeyim tastamam olsun saplantısından azade olmayı sevdim. Oturduğum yere yerleşmeyi sevmedim ben. Yerleştikçe daha, daha istemeyi sevmedim. Bu kablo niye görünüyor, bu duvar niye dökülüyor, eşyam neden eskiyor diye dertlenmeyi sevmedim ben. Ne ki, stabil ve steril bir hayatın tekdüzeliğini sevmedim. Değerli eşyalar istemeyi sevmedim ben. Gözümden sakınıp da onları, gönülden düşmeyi sevmedim. Ivır zıvır biriktirmeyi sevmedim. Dolaplarda çoğalan giysi, hatıra, evrak, oyuncak yığınlarını sevmedim. Zor kapanan kapakları, çekmeceleri sevmedim.
Bir kaç valize sığan eşyayı sevdim ben. Bir kaç valize sığan hayatı. Hatırayı gözönündeki bir kaç parça kağıtta değil zihinde tutmayı sevdim ben. Kokuyla, müzikle canlandırmayı. Yeni bir şehrin kalbine girmeyi sevdim ben. Yanısıra eski şehri özlemeyi. Eski şehre kavuştuğumda, şehirden ziyade yaşanmışlıkları özlediğimi farketmeyi sevdim.
Göçebe ruhluyum ben, divane ruhluyum ben. Belki bir yörük kızı, belki avareyim ben. Derviş olmayı arzulayan berdüşüm ben. Yıllar var ki ehlileştiremediğim bir yabanlığa sahibim ben. -Bak 2 çocuklu bir annesin, orta yaşlı, kal olduğun yerde!- diyemedim. Kendimi dizginleyemedim. Kal desem, hepten yaban hayvanı oluveririm, bilirim. Ne varsa katar önüme, toz duman içinde geçip gidebilirim bırakıp herşeyi öylece. Beni iyileştiren ordan oraya göçmek, onu da bilirim. Gene –Chocolat– filmindeki gibi gitmeyi haber veren rüzgarın uğultusu uğul uğul esmekte zihnimde. O büyük gitme arzusunu bastırıp gidememenin getirdiği huzursuzluk içindeyim,  hem de çok uzun süre.

http://www.dailymotion.com/swf/video/xg365v?width=&theme=none&foreground=%23F7FFFD&highlight=%23FFC300&background=%23171D1B&start=&animatedTitle=&iframe=0&additionalInfos=0&autoPlay=0&hideInfos=0
Chocolat – Soundtracks

——————————————————————————————————————–
Uğultulu Tepeler – Bir başka Juliette Binoche filmi.

Anne Ahtapot Olmak Çok Zor!

Dün –Bir Harmanım Bu Akşam– dedikten sonra geceyi bitirmeyi umarak uyumaya hazırlandım. Elim yüreğimde, her an birinden biri uyanır endişesiyle, gayet ürkek ve pek titrek halimle yatağa giderken Kerim vızıldadı ilk önce. Onu uyutmaya çalışırken Selim bağırmaya başladı tüm kuvvetiyle. Bir anda romantik, asortik, klasik süt liman akşamım tarumar oldu. Ay, ne oluyor, diyemeden koşturmaya başladım evin içinde. Selim’in bağırış çağırışları ve inlemeleri ile inkarla birlikte gizli bir endişe başgösterdi bende. Gene mi hastalık! diye. Ve neden hep İlter yokken olurdu böyle? Önce -bir şey yok, çiştir- dedim, tuvalete gitmeye zorladım, yatağa giren Selim üç saniye sonra gene bağırmaya ve inlemeye başladı. Endişem daha da arttı ama kendime çaktırmadım. Korkmuştur, dedim. Tekrar gittim. Anne açım ben, dedi. Aç mı, daha yatarken epeyce birşey yedin ya, a  oğul, dedim, galiba çok susadım dedi. Oh, dedim susamış, bir şeyciği yok. Koşarak suyunu getirdim. Uykuya daldı. Kısa bir süre sonra gene bağırdı. Üstünü başını açtım, ferahlarsa rahatlar ümidiyle. Ve uykuya daldı. Bu sırada saatler 03:30’u gösteriyordu. Sessizce yatağa uzandım. Kerim’i de yanıma aldım. Bir daha kalkamam diye.  Dualar okuyarak uykuya daldım.

Sabah 7 civarında çocuklar tümden uyanıktı. Selim yatağa gelmiş tepişmeye bile başlamıştı. Kah zıplıyor, kah kendini yağa gümleterek bırakıyor, kah zaten mızmız olan Kerim’i ağlatıyor, ben de bu vaziyette sefil bir uykuya razı, kıvranıyordum. Selim’i en nihayetinde kovunca yataktan ortalık sakinleşti lakin bu kez de,  kırıldı direncim ve kalktım. 
Beklenenin aksine oldukça dinç ve sevinçliydim. Çocuklara keyifle kahvaltı hazırladım. Bir süredir yemesine elle müdahaleyi kestiğim Selim’i kendi haline bıraktım. Ortalığı üstün körü topladım. Kerim’i uyuttum. Hava çok güzeldi, güneşli berrak bir gün idi. Pencereleri ardına kadar açtım, taze sabah havasını içime çektim, kuşlar cıvıldıyordu, sanki ilkbahardı. Çifte kavrulmuş Türk Kahvemi yaptım ve keyifle bilgisayarın başına oturdum. Günün en sevdiğim saatlerini kutsamak istiyordum. Bir iki dakika sonra Kerim ağladı, bozulmadım. Getirip yanıma seyrüsefere devam ettim internet aleminde. Kerim vızıldamaya devam etti, nitekim uykusunu alamamıştı. Ancak bir daha uyumaya da yanaşmadı.

Öğle yemeği vakti geldi. Selim’e de, Kerim’e de tavuklu sebze çorbası koydum. Selim’e ayrıca pilav, köfte ve portakal suyu. Kerim huysuzlanmadan yedi. Selim’le ‘Yemek Paktı’ imzaladık gene. 8 kaşık çorba dedim, 3 kaşık olsun dedi ben 6 dedim, O 4 dedi, ben 5 dedim, O tamam dedi. Anlaştık. Pilavla köfteyi yiyemem dedi, tamam akşama yersin dedim. Uzatmadım, uzatmadı. İçimde bir keyif vardı, yemeğini az yemişti, aman ne gamdı! Aldırmadım. Günboyu pencere açıktı. Mis gibi hava tüm eve doldu. Üstelik ev temizdi. -Waltz of the Butterfly*- çalıyordu. Benim için dillere destan bir mutluluktu. Çocuklar yerde keyifle oynuyordu. Selim gözbebeğimdi lakin Kerim gün be gün hem daha güzelleşmekte hem de şekerleşmekteydi. Tadından yenmez, yeme de yanında yatmalık, bir lokum idi. Dedim kendime Allah verdikçe  gelen bebeğe evet mi demeliydi? İnsanoğlu böylesi bir güzellikten nasıl vazgeçerdi? Hem ben deli miydim ki, çocuklardan şikayet etmekteydim? Hem şikayet ettiğim şeyler neydi ki? Ah, dedim bir bebeğim daha olsa evet, derdim. Coştukça coştum. Selim’e dondurma bile koydum. Selim de coştu. Bugün benim zaferim, bugün en güzel günüm, çünkü dondurma yiyorum, diye çığlıklar attı. İkindi vakti geldi. Hava daha da güzelleşti. Akşama doğru  kuşlar biten güne serenad yaptı. Keyifliydim.
Akşam çökünce Dr. Jekyll & Mr. Hide dönüşümüne büründüm.  Tüm afiyetim kaçtı. Huzursuzlandım. Yemek faslı geldi. Ben ahtapot misali idim. Bir yandan Kerim’i yedirmeye uğraşıyor, bir yandan Selim’e yemesi için dil döküyor, bir yandan kafasını seri bir şekilde sağa ve sola çevirerek kaşığı ıskalamama sebep olan Kerim’i oyalayacak oyuncakları sallıyor, bir yandan televizyonda oyalayıcı bir şeyler arıyor, olmadı bir yandan Selim’e de kaşığı uzatıyordum. Neden bilmem bazı günler iyi idare ederim ve ses çıkarmadan bu çirkin ritüeli bitiririm. Ama Dr. Jekyll halimle hiç de tahammüllü değildim. Çıldırıverdim. Selim derhal şikayeti kesti ama Kerim’e işlemedi çığlık. Selim’in yemeğini bitirmesi  için türlü tehditler savurmaya odaklanmışken Kerim bir süredir rotasını çizdiği tabağa ulaşmanın zaferini yaşadı ve büyük bir sıçramayla  mama dolu kaşığı uçurdu. Halı, oyuncaklar, onun üstü, benim üstüm öbek öbek mama oldu Çarçabuk deliriveren ben böylesi durumlarda beklenenin aksine tuhafça sırıtmaya ve bu durumla baş etmenin yollarını ararken de suskunlaşmaya başlarım. Gene öyle oldu, Selim korkuyla -benim bir ilgim yok- dedi. Dokunsam ağlayacak gibiydi, sarılıp sorun olmadığını söyledim. Ve işi komediye döktüm. Gülmekten karnına ağrılar girene dek güldü. Zannımca o korkuyu gülmeyle dışarı attı, ya da ben ona yorup iyi hissetmek istedim sadece. Gülmenin bir faydası oldu Kerim korktu ve elindeki kaşığı daha fazla savurmadan müdahale ettim. Ortalık temizlendi.
Lakin ben dinginleşemedim. -Hazırla, uyut- faslında tekrar çıldırıverdim. Şimdi hatırlayamadığım bir nedenle hem de. Öyle önemsizmiş demek ki. Kerim’i uyuttum. Selim’e kendi işlerini halletmesini buyurdum. Uyurken yanına gittim, zorlama bir sevimlilik takındım, inandırıcı değildim ama gayretli idim.  Kitap okudum ona. Hem bana, hem ona iyi geldi. Sakinleştim. Sakinleşti.
Deli anneliğin gel-gitinin, yaman çelişkisinin, tutarsızlığının ve zorluğunun alabildiğine hakim olduğu sıradan bir gün geçirdik/ geçirdim. Gece böyle bitti.Velhasıl-ı kelam: –Yavru ahtapot olmak çok zor– idi lakin anne ahtapot olmak çok daha zor  idi.

http://www.dailymotion.com/swf/video/xfmnk8?width=&theme=none&foreground=%23F7FFFD&highlight=%23FFC300&background=%23171D1B&start=&animatedTitle=&iframe=0&additionalInfos=0&autoPlay=0&hideInfos=0
*Waltz of the butterfly & Waltz No2

—————————————————————————————————————
Dün bahsettiğim huzursuzluğun kaynağını yazamadım. Meyletmedi gönlüm bugünden sonra.

Bir Harmanım Bu Akşam

Dünden beri ‘Ani Çıkan Şarkılar & Bastırılmış Duygular’ tezimi doğrulayan bir nakarat takılı zihnime. Hiç gitmiyor, pelesenk olmuş adeta dilime. Tezimi genişleteceğim bu gidişle, zira bir sonraki günü  de başladım öngörmeye. Der ki içim; Bir Harmanım Bu Akşam* Deli Anne.
Dün akşam keyif yaptım. Haftada bir gün kendime tanıdığım bağımsızlık saati şerefine, çıktım alışverişe. Günün benim için en boğucu, en yoğun ve temposu en yüksek  saatinde, çocukları bırakıp da İlter’e, kaçtım evden delice. -Yemek yedir, alt değiştir, üst değiştir, diş fırçala, pijama giydir, tulum giydir, yatır, kaldır- rutininin kasvetini  teğet geçen bir zamanlamayla hem de.  Pek hafif, hatta nahif hisler içindeydim. Aynalara bakmadım, bakmadıkça kendimi eski günlerdeki gibi ince saydım. Seke seke, gönlümce gezdim. Sayısız şeyi denemek üzere kabinlere daldım, olmadı, bir tur, bir tur daha attım. Telaşsız! 

Arada İlter’in keyifsiz telefonu ile bölünsem de pek aldırmadım! Selim’e sıradışı kitaplar buldum, derhal aldım. Bir dakika dahi  vakit kaybetmek istemediğimden hiç oturmadım. Alışveriş merkezi kapanmak üzereyken ancak çıkmam gerektiğinin farkına vardım.
Geldiğimde çocuklar uyumuştu, eve derin bir sükunet hakimdi. Ortam oturup bir keyif kahvesi içmeye pek müsaitti. Lakin önceki günkü derin temizlik ve bu günkü kesintisiz alışveriş bütün enerjimi bitirmişti, oturduğum yerde uyuklamaya başladım. Kahvem soğudu. Bir ara yanıbaşımdaki sodaya uzandım, şişeyi tutamadım ancak sodanın büyük kısmını İlter’in laptopuna doğru uçurmayı başardım. Gidip yenisini alacak takatim olmadığından şişenin dibinde kalanla yetineyim dedim, bu kez de kalanı masaya devirdim. Uykuya direnmek için üstün bir çaba gösterdim lakin beyhude vakit kaybettim. Bloglar, gazeteler, facebook, nurturia arasında gezindim ruhsuzca. Velhasıl düşen kafaya teslim ettim bünyeyi, istemeye istemeye uyumaya yollandım.
-Bir harmanım bu akşam- şarkısını dünkü gezmeler sırasında bolca zikrettim içimden. Derin analizlere girmedim, acemi mutluluğuma verdim. Lakin şarkı peşimi bırakmadı. Bugün de boyuna dilime dolandı. Doğrusu şaşırdım. Nitekim o anki hissiyat geçince geçiverirdi benim bildiğim. Geçmedi. Israrla devam etti. Bilemedim bu durum neye alametti.
Bugünüm sevimsizdi genellikle, çocuklar aynıydı da, ben idim sevimsiz olan nedense. Tam da Kerim’in krizsel ağlamaları sırasında İlter’in ani Çeşme seyahati haberini aldım, daha da huysuzlandım. Şarkı giderek hız kazandı içimde bu vesileyle. Anladım ki bu kez önceden haberdar ediliyordum tarafından. –Bir harmanım bu akşam– bu kez mutluluğuma değil huysuzluğuma işaret etmekteydi. Ve huzursuzluğuma.
Huzursuzluğumun sebebine gelince, belki onu da yarın söyler Deli Anne.


http://video.mynet.com/hostlaricin1/fikret-kizilok-bir-harmanim-bu-aksam/726279.swf
*Fikret Kızılok-Bir Harmanım Bu Akşam

—————————————————————————————————————-
 Bu vesileyle pek çok Fikret Kızılok şarkısına daldım, çıkamamaktayım. Uyku da tutmuyor.

BilimSelim – Terbiye

Bizim evde roller değişti bir süredir. Bir iki aydır gözle görünür ve şaşırtacak derecede değişti hem de. Utançla itiraf etmekteyim ki, bir süredir terbiye edilmekteyim bir küçük velet tarafından. Nasıl mı? Dinleyin.
Bazen olur olmaz yere kızıyorum Selim’e. Olmadık yerde sesim çirkin bir biçimde yükseliyor. Ve çoğu zaman kabul edilebilir bulmadığım bu durum, şuursuz zamanlarımda kabul edilebilir hem de olağanca sürdürülebilir oluyor, ne yazık ki! Ta ki irkileyim, silkeleneyim ve saçmalamayı keseyim.
Gene böyle arka arkaya kızdığım bir gün. Olumsuzluğumun farkında olmadığım. Alabildiğine şuursuzum. Ben silkinmeyince ipleri alıyor eline can havliyle Selim. 

-Bak anne bana çok kızıyorsun! Hani ben senin ilk gözağrındım. Hani Kaşıkçı Elması’ndım*. Senin benden kurtulmak istediğini düşünüyorum. Bu yüzden çöle gideceğim. Şimdi hazırlanacağım, bu evi terkedeceğim ve bir daha gelmeyeceğim!
-Ben hiç senden kurtulmak ister miyim? Sen benim canımsın. Canım, kaşıkçı elmasım, gülüm, bülbülüm.. Hem n’apcaksın çölde?
-Gideceğim ve orada susuzluktan öleceğim!
-Gitme, hem insan her kızdığında evini terketmez ki. Sen gidersen ban n’aparım? Özür dilerim haklısın, fazlaca kızıyorum sana. Çoğunlukla da haksızım.
-Tamam, son bir şans daha veriyorum sana. 
Derken bir süre sonra gene şuurumu kaybediyorum. Çıkışıyor bana:
-Bak, bana söz vermiştin ama yalan söyledin. Gene kızdın. Son şansını da kaybettin. Ve bunu derken odadan çıkıyor yavaşça. Onu durdurmam gerekiyor lakin ortamın ve Selim’in ciddiyetine yakışmayan pis kahkahalar yükseliyor benden -gel- derken. Gülme, diyor Selim pür ciddiyet. Durduramıyorum kendimi, onun o hali çok ciddi biliyorum ama çok da sevimli. Kapıdan gerilmiş yüz kasları ve sinirden kızaran yüzü ile ekliyor;
-Gülme bak! Şimdi bir balyoz alıp yıkacağım evi! 
-Sinirimden gülüyorum Selim’cim, deyip durumu kotarmaya çalışıyorum ve başarıyorum.
-Tamam o zaman, iki şans daha veriyorum sana.(Bu tehdit tokmak gibi her an duruyor kafamda, en ufak bir pürüzde indirilmek üzere. Sürekli terbiye ediliyorum bu şekilde)
Geçen gün bir resim çizmiş. Dinozor resmi elbette. Kompozisyon şeklinde ve çok güzeldi. Gelip elime tutuşturdu. Ve ekledi:
-Al anne! Bu resim sende kalsın. Baktıkça bana kötü davrandığın günleri hatırlarsın ve üzülürsün böylece. Sonra da kendinden utanırsın. (Omg! Bu anne nasıl kendinden utanmasın, nasıl kendini yerden yere vurmasın?)
Bazen konuşmaktan ziyade rol model olmak, fiilen çocuğa iyilik ve güzelliği anlatmak gerekir hani. Bu konuda da terbiye edilen benim şu sıralar. Bazen bilgisayar başındayken, bazen banyoda iken, bazen mutfakta iken, çoğunlukla telefonda iken gelip sarılır bana Selim ve elimdeki işi güçleştirir bu durum. Çoğunlukla kızmamaya çalışırım. Zira kötü değil harika bir şey yapıyordur sadece zamanlamadır kötü olan. O yüzden ihtiyatlı bir şekilde söylerim bazen de aniden olunca kızıveririm. Gece yatmadan yatağında sarılma huyu edindi bir süredir. Öpüyor bol bol ama kendini öptürmüyor, zor bir durum bir anne için. Zira o kokuyu, o teması hissedip de öpmemek olur mu? Öptürmüyor ama. Bazen ıskalasam da öpmeye uğraşırım, bazen öpmeye zorlarım. Bu gece -Öpsem n’olur ki? Çok seviyorum seni ve öpmek istiyorum.- dedim usulca. Benim hırçın kız edasıyla kaba ittirmelerimin aksine -Tamam, kalbini kırmak istemiyorum, hadi bir kez öp!- dedi. Ve bana kalp kırmamak konusunda gösterdiği hassasiyet ile rol modelim oldu.  
———————————————————————————————————————
*Bir ara -Altın Çocuk- diye seviyordum onu, derken doyurmadı bu hitap şekli, Kaşıkçı Elmasım diye sevmeye başladım, ona nazire yapıyor.

Mükemmel Bir Gün!

Eminönü’dür, keçedir diye söylenmekten yedim bitirdim ya kendimi; lakin dün yaşadıklarım bana bir kez daha öğretti ki; herşeyin hayırlısı söylemini öze indirmeyi başarmalıyım en evvela. Neden mi? Düne kulak vermeli.

Bir süredir ertelediğim Selim’in ilk göz muayenesini vardı dün ve geç kalmıştık. İlter evden çalışacaktı, lakin işleri çok fazlaydı, ama bir kaç saatliğine Kerim’e o bakacaktı. Eminönü’nden beri çantamı, cüzdanımı kullanmamıştım, çantaları değiştirdim, cebime sıkıştırdığım paralarımı aldım, sanıyorum cüzdanıma sıkıştırdım. Selim’in ayakkabısı, cırtcırtları, beresi, benim çantam, telefon vs derken gene apar topar, pür telaş evden dışarıya zor attık kendimizi. Kapıya çıktıktan sonra taksi durağını arayabildim ancak. Ve taksi yoktu. Yürüdük Selim’le ana caddeye bir kaç adım. Sabahın ilk saatleriydi ve kar yağıyordu. Caddeden karşıya geçtik, taksi bulamadık, tekrar karşıya geçtik ve nihayetinde bir taksi edindik.

İnerken cümbüş başladı. 7.5 Lira taksi ücretini 5 Lira kağıt 2,5  Lira bozuk şeklinde uzattım. 5 Lirayı geri uzattı şoför ve  -Bu para yırtık-  dedi. A, dedim 10 Lira uzattım. -Bu da yırtık- dedi. A, a dedim 20 Lira uzattım, -E, abla bu da yırtık!- dedi. Yuh, dedim bir 20 Lira daha uzattım -Abla bu da yırtık!- dedi. Ve sanırım o noktadan sonra bende herşey flulaştı. Şokun etkisiyle otomatiğe bağlandım ve oldukça olağanüstü bu hali olağan karşıladım ya da savunma mekanizmam delirmemem için -olağanmış gibi- karşılamamı sağladı. Aksi halde çıldıracaktım.

Son 20 Liradan sonra cüzdanımda olduğunu sandığım 200 Lirayı bulamadım ama herhalde başka yere koydum diye üstünde durmadım. Elimde kalan son sağlam beşliği taksiciye uzattım. Bu  ‘Ver-Al & Ver -Al’ sırasında durumdan bihaber Selim’in sevinci ise görülmeye değerdi. Bir anda çınlayan sesi ile böldü tüm şaşkınlığımı: -Anne, para kazanıyorsun!- Nitekim ne versem bana geri dönüyor ve avucumda birikiyordu. Ben olayın gidişatına kolay uyum sağlamış ve şoförün -tamam abla, tamamdır- demesini duymadan aranmaya ve elimdeki bozuklukları toplayıp uzatmaya kaptırmıştım. Beri yandan Eminönü’nden kalma 55 Liranın tamamının da yırtık çıkması üzerine kafa patlatıyor ve taksiciye yarım yamalak durumu izah etmeye uğraşıyordum.
Epeyce biçimsiz bir yerde taksiden indik. Ben olayın  vehametinden nerden indiğimi bile gözden kaçırmıştım demek ki. Şoförün insafına kalmıştık ve ne yazık ki İstanbul’da bu zor bulunan bir meziyetti. Vızır vızır arabaların arasından koca caddeyi zar zor geçtik, Selim’in elim acıyor, çok sıkıyorsun anne söylenmelerine aldırmadan. Zar zor kendimizi hastaneye attık. Yarım saatlik bir bekleyişten sonra ölçüm yapıldı, doktorun odasına geçtik. Ben son derece rahattım, bir şey çıkmayacağından emin olarak sadece temkinli bir anne edasındaydım. Selim’i koltuğa oturtu doktor ve sayıları söylemesini istedi. İlk büyük sayılar iyiydi lakin aşağı indikçe ve küçüldükçe sayılar Selim ikiyi sekiz, dördü dokuz yapmaya başladı. İçim tuhaf olsa da elbette çocuğumun gözünün bozukluğunu ona yakıştıramadım ve -A, oğlum dalga geçme dosdoğru söyle- demeye başladım. Olmadı, sayıları karıştırıyor herhalde dedim. Lakin doktor çaktı durumu. Ve ailede var mı dedi göz bozukluğu. Vardı, hem de bizzat bende vardı. Miyoptum ve lazer ameliyatı olmuştum. Genlerde varsa geçer dedi ve bir ölçüm daha yapmak için yönlendirdi bizi. Bütün kontrol ve muayene boyunca gerginlikten hiç sesi çıkmayan, her söyleneni eksiksiz yapmaya uğraşan ve bu haliyle de içimi acıtan bülbülüm Selim dışarıya çıkınca herşeyi anlamış olduğunu belirten cümleyi sarf etti: Anne, ben gözlüklü bir çocuk olmak istemiyorum!İçim daha da acıdı ve sadece sarıldım ona. Ve daha belli olmadığını söyledim hiçbir şeyin.
Selim’e 10 dakika aralıkla 4 damla yapıldı. Uzunca süre bekledik. Çok sıkıldı, sıkıldık. Ona çıkışta yapmak için iki seçeneği olduğunu söyledim; oyuncakçıya gidip oyuncak almak  yahut jetonlulara binmek. Bu onu biraz motive etti. Oyuncakçıyı istedi. Beklememiz gerektiğini söyledim defalarca. Beklerken dualar ettim. Tılsımlı duam: Ayetel Kürsi-dir. Defalarca okudum. Gözlerinde ciddi bir şey olmasın diye. Bu sırada hijyen solüsyonlarından alıp gözüne de sürdü Selim, neyse ki o sırada bir saatlik bir beklemeden sonra yeniden doktorun odasına girdik. 1,5 derece miyop astigmat olduğunu öğrendik Selim’in.  Miyopu benden asitgmatı babaannesinden almıştı anlaşılan. Solüsyon da sorun olmamıştı. Ciddi bir şey yoktu, şükürler etmeliydi lakin gene de bir anne olarak üzmüştü durum beni. Doktor gözlüğü isterse takabileceğini, ne de olsa henüz okula gitmediğini ancak baş ağrısı ve huzursuzluk yapabileceğini söyledi. Nitekim arada başım ağrıyor, derdi zaten Selim. Ve 6 ay sonra bir muayene daha yapılmasını önerdi. Kararı o zaman da verebilirdik. Ben kendi doktorumuza da danışmaktan yanaydım.
Hastaneden çıktık. Karşıya geçme stresi ile yüklüydüm gene. Capitol’e gitmeliydim en yakın ATM ordaydı ve para çekmem gerekti. Zor zahmet karşıya geçtik. Bu sırada arabasında küstah küstah bana birşeyler anlatmaya çalışan, sesini duymadığım ama yüzü şekilden şekile giren bu pek ahkam kesici bayan sürücüye küfrettim. Umarım içinizden biri değildir o kişi. Capitol’e girdik, Selim’e oyuncaklar aldık. Dinozor iskeletleri, böcekler… Her biri birbirinden şahane şeyler(!) idi. Bu sırada öğlen olmuştu. Ve biz Selim’le hala açtık. Birşeyler yemeye koyulduk. Selim tost istedi ama yemedi. Üstüne gitmedim. Üstelik gözleri damlanın etkisiyle bulanık görüyordu. Keyfi kaçmasın istedim ve muffin önerdim, evet dedi lakin onu da yemedi, portakal suyunu da içmedi. Sadece böcekleri ve dinozor iskeletleri ile yetindi. Kredi kartımla ödeme yaptım ve elimdeki bir kaç parça bozukluğu bahşiş verdim. Ardından ATM-ye gittik. İlter bana cep bank yapacaktı, nitekim banka kartımı kullanmayalı yıllar olmuştu. 
Cep bank için şifremi yazacakken mesaj neden bilmem uçtu gitti. Sırayı arkamdakine terkettim. Ve İlter’i aradım. Bu sırada İlter diğer telefonda ciddi bir iş görüşmesi yapıyor, Kerim canhıraş biçimde ağlıyordu. Haliyle İlter pek keyifsizdi. İkinci kez cepbank yaptı. Ve gene sıraya girdim. Gene uçtu gitti mesaj telefonumdan. Anladığım kadarıyla okuduğumu uçurma huyu edinmişti. Ben sızlanarak sırayı terkettim gene. Paraya ihtiyacım vardı. Söyleniyordum Eminönü’ne ve orda 100 Lira para üstü getirmek için yerinden ayrılan ve bana bu alicengiz oyunu oynayan satıcıya hem küfrettim, hem lanet ettim, hem de Allah’a havale ettim. Beddua etmemek için de çok direndim. Ve dedim ki -yemin ediyorum gelip bulacağım seni!- Bu sırada söylendim durdum. Ne yapacağım, ne yapacağım, diye.  Selim sakin, -Dua Et Anne’- dedi. Biraz silkindim. Ve bozukluklarımı saymaya giriştim. 5 Lira bozuk vardı elimde ve taksiye yetmezdi. Hava soğuk ve karlı olmasa, Selim’in de gözleri buğulu görmese dolmuşa yahut otobüse de binerdim lakin benim durumumda taksi sanki tek seçenekti.

Tekra ceplerimi, çantamın tüm gözlerini, hatta Selim’in ceplerini bile araştırdım. Hiçbirşey çıkmadı. Bu kez neden bahşiş bıraktığımı düşünüp kendime küfrettim. -Seni ahmak, seni budala, bahşiş bırakmak senin neyine bu halde?!!- diye söylendim. Sonra Selim’in ikazını dikkate aldım ve dua ettim. Bu kez İnşirah suresini  de okudum. Elimi çantama daldırdım ve 3 Lira buldum. İnanılmazdı.
 

Alışveriş merkezinden hızla çıktım. Taksiye koyuldum. Oturmadan -Selimiye’ye gitmem gerek. Ne kadar tutar tahmini, dedim. Arada insaflı insanlar çıkıyor çok şükür, atlayın durmayın sorun değil dedi şoför. Ben durumu izah ettim; elimde 8 Lira bozuk, 55 Lira da yırtık param olduğunu ve bugün yaşadıklarımı anlattım. Normalde konuşkan değilimdir hiç, bilmem rasgele muhabbet etmeyi, lakin çeneme vurmuştu günün getirdikleri. Ben anlattım, şoför anlattı kendi derdini. Arada taksimetreyi yokladım. Gece vardiyalarını, sahte paralarla kaldıklarını dinledim. Onlara da yuh, dedim. Bugün hiç kibar biri değildim.
İlter’in başı sakinleşince beni aradı. Ben durumu anlattım, taksideyim sorun yok, dedim. Ve bana dedi ki; sen gel paran yetmezse ben aşağıya iner öderim. Ve ben bu kez gene kendime küfrettim. Bunca cebelleşme içinde bunu neden hiç düşünememiştim? Aptallık, budalalık, ahmaklık hali miydi içinde olduğum yoksa herşeyi kendi başına çözme güdüsünün çok yerleşik olmasından mı? 
Taksi ücreti 7,5 Lira tuttu gene. Taksiden indik. Eve girdim. Karmakarışıktı ev. Karmaşanın ortasında tavuk+pilav yiyen ve sadece iki dişe sahip bebeye tepeleme kaşık dolusu pilav yediren bir baba vardı. Üstelik durumdan gayet memnun bir bebekti bu.
Bir de: tüm günümün telaşesini, kayıplarını, kızgınlıklarını, olumsuzluklarını silip süpüren enfes bir sürpriz vardı masada beni bekleyen. Bir paket, kurdeleyle paketlenmiş… O ne zerafeti o ne incelik… Paketin içinden çıkan okunmuş bir kitap. Yalnızlık Paylaşılmaz – Özdemir Asaf – O ne ince ruh! Kendi okuduğu, mutlak çok sevdiği, sevdiklerini işaretlediği ve belli pek kıymetli bu kitabı bana göndermiş Ayça’m. O ayracın güzelliği.. Estetiği.. Hangi birini demeli bilmem ki? Sen nasıl güzel bir insansın Ayça’m; gönlünün güzelliğidir yüzüne vuran, odur güzelliğine güzellik katan..
Bir kaç gün önce Özdemir Asaf yazısına yaptığım bir yoruma binaen içten gelen bu hediye beni benden aldı. Eminönü kayıplarım, sıkıntılarım, herşey uçup gitti. Esra’da hissettiklerim gibi; hala insan gibi insanların olması ve bu insanların fiilien değilse de kalben yanımda olması derinden etkiledi beni. Bana yakın olmaları, etrafımda olmaları harika bir histi. Ve bu blog işi ne güzel işti.
Trainspotting filminde bir sahne vardı. -Just A Perfect Day-, şarkısının girdiği hani. Bilenler bilir. Aynen ordaki gibi hissettim bu hediyeyi alınca… Sanki kırmızı bir satene sarılı idi dünya ve ben kayıyordum üzerinde döne döne bu şarkıyla, mutlu ve mes’ud, mütebessim ve kendinden geçmiş halde.. Teşekkürler Ayça’m…

Just a perfect day,
Problems all left alone.”

http://muzicons.com/musicon_v_srv_new.swf

Hayatın Ritmi

İlk çocuk ve ilk anneliğin getirdiği  yüksek acemilik ve açgözlülük ile önüme gelen her bilgiye geçit verdim. Kolayca ve kibarca zihnime yerleştiler ve kolay ayrılmadılar oradan bir daha. Üstelik bu yerleşmeyi başlarda ben bilgelik sandım. Müzik ve şarkılar konusunda da yanıldım. Bebeğinize daha doğmadan şarkılar dinletin, siz de şarkılar söyleyin derdi bu kitaplar. Öyle ki bebek  bu seslere ve şarkılara aşina olarak gelmeli dünyaya ve kendine de, anneye de rahat vermeli. Ve müzik dehası olmalı emeklerimiz karşılığında.

İlk oğlumda koşulsuz kabullendim okuduklarımı, koşulsuz yerine getirdim. Klasik müzik dinlettim, en çok da ney dinlettim. Dinletirken de bir virtüöz yahut neyzen annesi olmayı hayal ettim. Bebeği sakinleştirmek gibi bir  durumdan bihaber olduğumdan durumun gerçekliğinden epeyce uzakta, hayaller alemindeydim.

Kolik nedir bilmeden kolik bebekle kalakaldığımda derhal dinlediğim müziklere sarıldım. Lakin bir faydasını görmedim. Faydasını gördüğüm tek şey müzik değil salt gürültüden ibaret olan; saç kurutma makinasının sesiydi. İlerleyen zamanlarda da Baby Einstein dvd-lerini izlettim sürekli. Karşıma müzik dehası bir çocuk çıkmadı. Pek ilgisi olmadı müziğe oğlumun. İşin teknik kısmındaydı hep. İzlediği filmlerdeki müziği konularına göre ayırdı; korku, neşe müziği gibi  yahut -Herşeyin bir ritmi vardır- gibi sosyal bir konu olarak algıladı müziği. Aldığım bilginin işe yaramadığının canlı şahidi idim vesselam.
İkinci oğluma hamileyken hiçbir bilgiye tutunmadım. Bilakis hepsini berhava saydım ve zihnimden atmaya uğraştım. Kolay ayrılmadılar ama aldırmadım. Canımın istediği ne varsa dinledim bu sırada, hiç bir şeye takılmadım. İkinci oğlum kolik olmadı. Müziğe dayanmadım. Lakin 3 aylık iken ilk işareti verdi oğulcuk. Ritim duyduğu an ağlamayı kesti, tepki verdi, gülümsedi. Derken kimse inanmaz diye anlatmadım ama taklit ediyordu sesleri. 6.aya geldiğinde benim dışımda insanlar da tepkisine şahit oldu. Ve şimdi aniden müzik başlasa susuyor, yetmedi bir de el çırpıyor ve keyifle sallanıyor. Üstelik ne denli hırçın olursa olsun şarkı söyleyince susuyor ve gülümsüyor. Hele kendi uydurduğum -dım çıkı dım dım- ritmine ne durumda olursa olsun gülerek, el çırparak ve bir daha istediğini belirtecek her türlü hareketle karşılık veriyor.
Fıtratta varsa vardır, yoksa yoktur benim anladığım!

Bizim İller Sessiz, Bizim İller Sensiz!

12 yıl önceydi. Bugün. Ansızın. Bir haber aldım olduğum yere çakıldığım. Sanki her an yanımızda olacağına dair bize söz kesilmiş gibi, gidişinle büyük hayal kırıklığına uğradım o gün. Nasıl olur da, çocukluğumdan beri yanımda olan sen, bundan sonra olmayacaktın ve başka dünyaya gitmek üzere bizimle vedalaşacaktın? Ve dahi vedalaşmadan alelacele aramızdan ayrılacaktın? Bırakacaktın beni yalnız! Şarkıların gibi öksüz, yetim kalacaktım. O şarkılar ki her biri bir başka anı, bir başka zamanı çağrıştırandı. O şarkılar ki gülümsetirken içimdeki hüznü akıtandı. O şarkılar ki senin sesinden çıkmaydı. Ve o ses ki gülümsetendi,  aydınlatandı yüzümü, şimdiyse her duyduğumda yüreğimi burkan, ağlamama sebep olandı. Fotoğrafların ki beni çok acıtandı. Tıpkı soldaki gibi. Derinlemesine asla bakamadım gül yüzüne, göz ucuyla yetindim Gülpembe!
Seni özledim Barış Ağabey. Çok özledim hem de. Biliyorum bir ömre yetecek kadar şarkı bıraktın ardında, dolu dolu. Lakin senden yeni bir şarkı duyamayacağım düşüncesi çok acıtıyor içimi. Kesiyor hatta içerimde bir yerleri. Çok özledim seni Barış Ağabey! Seni, sesini, sesindeki sıcaklığı, yüreğindeki ve sözlerindeki derinliği. Çok arıyor gözlerim senin gibisini. Demişsin ya Gibi Gibi şarkında; –kırk yılda bir gelir Barış gibisi-, ne yazık ki  kırk yıl değil, bin kırk yıl geçse de gelmez Barış gibisi. Özledim Seni. Çocukluğumun, gençliğimin dost sesi. Şimdi bir yanım eksik! Orta yaşımda yoksun. Yaşlandığımda da olmayacaksın.
Şimdi senin şarkılarınla büyütüyorum çocuklarımı. Yüreğim izin verdikçe dinletiyorum usul usul. Selim Aynalı Kemer’i çok sevmekte. Bir de Arkadaşım Eşşek elbette. Seni de yakinen bilmekte.
Gidişinin üzerinden 12 yıl geçmiş Barış Ağabey. Oysa dün gibi taze acım. Hoşçakal canımın içi, diyen Ahmet Kaya ile veda ediyorum sana. Bu vesileyle görürsen şayet Ahmet Kaya’ya da selam söyle! ve Caanım Cem Karaca’ma..

Sen bir suydun, sen bir ilaçtın
Hoşçakal canımın içi, hoşçakal
Hoşçakal gözümün nuru, hoşçakal
Hoşçakal iki gözüm, hoşçakal.

http://www.dailymotion.com/swf/video/x5ti43?width=&theme=none&foreground=%23F7FFFD&highlight=%23FFC300&background=%23171D1B&start=&animatedTitle=&iframe=0&additionalInfos=0&autoPlay=0&hideInfos=0

—————————————————————————————————————–

Hür Kadın!

Kayıp Balık Nemo‘da bir sahne vardı. Dory ile Marlin, denizin en dip ve zifiri karanlık bölgesinde Fener Balığı ile karşılaşırlar. Korkunç ve oldukça vahşi olan bu balığa yem olmamak, devasa dişlerinden kaçabilmek adına uzunca bir mücadeleye girişirler. Ve nihayetinde Marlin’in son hamlesiyle Fener Balığını etkisiz hale getirmeyi başarırlar. Ardından, o pür ciddiyet baba balık birden cıvıtır ve şu şarkıyı söyler: ‘I did it! I did it! Oh yeah yeah yeah!’* Dün dilime dolanan şarkı tam da buydu işte.  Gene iş başındaydı Şarkılar & Duygular tezim vesselam. 
Yaptım! Kısmen de olsa başardım. Tez canlılığım olmasa tümden muvaffak da olabilirdim ama olsun bin şükür! Sabahın ilk saatleriydi. Bir tek Kerim uyanıktı. Kahvaltısını yaptırdım ve İlter’in yanına bıraktım. Yüzümü derinlemesine yıkadım, dişlerimi fırçaladım. Uykusuzluğun ve bakımsızlığın getirdiği daimi solgunluğuma ve geçmeyen lekelerime bir nebze iyi gelsin diye hafif makyaj yaptım. Bir fondöten, bir allık  esasında. Aylardan beri ilk kez hatta. Bu halle zombi olmaktan çıkamadım ama gene de ilk halimden daha iyi olma ihtimaline kapıldım. İçi nerdeyse tamemen boş  ve bu haliyle çok hoş hissettiğim çantama bir kitap attım. Moskova’dan aldığım soğuk geçirmeyen paltomu  giydim. Ve çantamı çapraz asıp, yoğun uykusuzluğuma, halsizliğime, yorgunluğuma rağmen evin karmaşasına dahil olmadan kendimi dışarıya attım. Çocukları Yaradan’a ve babalarına emanet ederek. Kalınca cüssemin izin verdiği ölçüde, kuşlar gibi sekerek.  Deniz kokusuyla çifte kavrulmuş taze sabah havasını içime çekerek, kokunun geri getirdiği yıllar öncesine gidip gidip gelerek.
Dolmuşa bindim. Telaşsız. Öne oturdum. Bir ara emniyet kemerini takmaya davrandım, sonra toparlandım. Mutluydum. İçimde ehi-ehi diyen sesler dansediyordu. Dolmuştan indim, son durağı değişmiş bulunca panikleyip ters yöne gittiysem de karşımda Eminönü İskelesi’ni buldum ve vapura doğru uçtum adeta. Ayak altına oturma mecburiyetim olmadığından, alabildiğine hür olduğumdan üst kata çıktım, hem de dışarıya oturdum. O güne dek hiç yapmadığım bir şey yaptım ve bir de çay aldım. Hava soğuktu, bazen yağmur çiseliyordu ancak şükürler olsun ki paltomdan içeri soğuk sızmıyordu. Deniz petrol yeşili idi yer yer dalgaların beyazı ile kesilmiş halde. Hava tertemizdi. Martılar beklemede idi belki bir simidi, nitekim bekleyenleri de geldi. Bir bayan iki simidini elleriyle yedirdi. Ve İstanbul şahane idi. Hem duru, hem girift güzelliği  ile  sermişti önüme kendini. Öyle ki içimden bir kaç mısra akıttım, yanıma kalem almadığıma kahrederek, sözleri beynime kazımaya çalışarak. Lakin bir kısmını unuttum. Sanırım şöyleydi;

Ey Şehr-i İstanbul!
Yok bir eşin, ne de benzerin.
Alem-i cihana sığmaz güzelliğin.
Ey Şehr-i İstanbul!
Nereye gitsem peşimi bırakmaz düşlerin.
Bir yanım hep sana dönük, özlemini çekerim.
Ey Şehr-i İstanbul! Ne güzelsin!

Eminönü’ne geldim. Biraz yalpalayarak, ismine tezat hiç de kendimden emin olmayarak. Değil mi ki, bir keçe sevdası uğruna düştüm yollara, o halde varmalı sonuca deyip Filiz’in tarifine uydum ve  Kuru Kahveci Mehmet Efendi’den yukarıya çıktım. Lakin dediği hanın ismini unuttum. Döndüm, döndüm, döndüm. Biliyordum, keçe bahane idi, aslolan hür olmaktı lakin amaçsız bir leyla gibi dolanmak da bana göre değildi. Bir sokaktan iki kere geçince üçüncüye çekinirim ben. Perişanlığımla dikkat çekmeyi sevmem hem. Derken kendimi rahat bıraktım, önce çıtır bir simit aldım elime ve keyifle birer parça atarak ağza seyre koyuldum.  Takılara daldım derken, küpeler, yüzükler  aldım.  Hem de pek ucuza, şaşırdım. Biraz daha seyre daldım, arada keçe bulur muyum diye bakındım. Derken battaniye gördüm ve abartıp üçer tane aldım ve o noktada gezimi sonlandırdım şuursuzca. Sözümona daha Beyoğlu’na çıkacaktım, Pera’da Çarlık Rusyası’ndan Sahneler Sergisi’ne bakacaktım. İstiklal’le hasbihal edecektim, hal hatır soracaktım. Lakin istemeye istemeye geri dönmek gerekti. Kapalıçarşı’da da bir kaç tur attım. Elimdeki ağırlığa bir kaç kilo daha kattım. Ve çaresizce vapura yollandım. 
Gene üst kata çıktım. Dışarıya. Bu kez soğudum. Ve bir baş dönmesi, göz kararması ile koltuğa zor oturdum. Sonra dedim kendi kendime -Burda bayılıp gitsen, haberi olmaz kimsenin, nitekim olacağım diye hür kadın, niyazi olmayasın!- gene de pes etmedim. Ufak bir titremeyle oturmaya devam ettim. Sessizdi İstanbul. Derken telefonum çaldı, sessizlik ve büyü bozuldu. Hür kadın sıyırıp  atıp bir kenara hür kanatlarını geçirdi üzerine telaşlı anneliğin paçavra kılığını. Telefona nerdeyse bakmadan açtım, kesin İlter’dir ve çocuklarla ilgili bir şey diyecektir, diyerek. Titreyerek -alo, dedim;
-Mümine? Karşımdaki ses bir bayan sesiydi, bana yabancıydı, bocalamıştım. Son derece kaba bir sesle, yaban öküzü böğürmesiyle cevap verdim:
-Evet? 
-Mümine, ben Sibel. Kimdi Sibel, neciydi, niye beni aramıştı, bu ses kimdi, İlter nerdeydi, Selim, Kerim niceydi diye iyice karıştım.
-Hangi Sibel?
-Hö! Sibeeeeeeel! Evet, nihayet anlamıştım kim olduğunu. Arayan Tibet’imin Sibel’iydi lakin benim yaban öküzlüğünden geçişim kolay olmamıştı. Bu sırada Sibel’in sesi gidip gelince inince aramak üzere telefonu kapadım. Aslında Turkcell imdada yetişmişti nitekim bu ara bana iyi geldi. Yaban öküzlüğünden insanlığa geçişimi sağlamak için ince bir ayar niteliğindeydi. Bu ana kadar bitmesini istemediğim vapur sefasının bir an önce bitmesini ve karaya ayak basar basmaz telefonu elime alıp durumu açıklamayı arzulamıştım. Heyecanlıydım. Çünkü Blogcu arkadaşlarıımdan biriyle ilk defa yazının dışına çıkan bir temas yaşamıştım. 
Vapurdan indim. Sibel’imi derhal aradım. Bilmiyorum durumu kurtarabildim mi ama, en azından daha insancıldım.
Eve geldim. Elim kolum dolu, bir de ahaliye simit ve pasta aldım. Çocuklar beni görünce solgun yüzleri gül gibi açtı. Hele ki hediyelerini verince Selim defalarca boynuma sarıldı, teşekkürler etti.  Çocukların yemeklerini hazırlama telaşına girdim. Ve nihayet bu sıkıcı fasıldan kurtuldum. Lakin daha fazla ayakta duracak takatim kalmadı, 3 saatlik uykuyla günü kotaramayacağımı fakedince kendimi uykuya bıraktım. İlter Kerim’i uyuttu. Selim’e de sinema filmi açtı. Ve ben gönül rahatlıyla uyudum. İlter’e gelince kendini hemen dışarıya hatta Eminönü’ne attı. Nitekim onun en sevdiği mekanlardan biridir Eminönü ve benim gitmem onun içini geçirmiştir bilirim. Gitmese hasta olabilirdi. Daha kötüsü bizi hasta edebilirdi.
Uykunun derinliklerinde iken devamlı çalan bir telefon vardı, rüya sandığım. Uyku ile uyanıklık arasında uzunca süre duyduğum. Selim’in -anneeee telefooon!- sesiyle uyandım. Ancak hala olayın şuurunda değildim ve gene yaban öküzü gibi açtım. 
-Ben B.nin babasıyım. Kargonuzu göndermek istiyorum ama adres yetersiz diyorlar, diyen bir erkek sesiyle karşılaştım. Hem telefonu çok geç açmıştım, hem de kesinlikle bahsi geçen konu neydi anlamamıştım. Gece 3 saatlik kesik uykunun ardından yığıldığım bu uykudan besbelli çıkamamıştım. Toparlanmaya uğraştım. Adresi tekrarladım, bir iki tarif ekledim. Ve telefonu kapattık. Anladım ki: Pratik Anne’mden satın aldığım DVD’ler için aranmıştım. Hem de babası tarafından. Mahçup olmuştum.
Hür Kadın, kendine gelemedi o günün akşamına kadar velhasıl. Bu kadar özgürlük açık hava sersemletmişti açıkcası. Ve bu durumdan çıkmanın yolu rutine dönmekten geçiyordu, aldı eline süpürgeyi paspası. Ne zamanki işe koyuldu gerçeğe döndü ve Deli Ana oldu.

Gecesinde İlter’in ifadesiyle farkına vardım ki açılmışım, suskunluğum geçmiş, devamlı konuşmuşum. Eskisi gibi. Hatta biraz şımarmışım. Yüzümdeki soğuğun oluşturduğu yanık izleriyle bile mutluymuşum. Nerdeyse fotokopiyle ile çoğaltılmış izlenimi veren günlerin ardından, olağanüstü bir gün yaşamışım.

—————————————————————————————————————–

*Bu filmin dvd-sini Rusya’dan almıştım, dolayısıyla ingilizcesine aşinayım. Şarkı ordan kalma.

Mutlu Bir Çocukluk Geçirdim, Diyebilmek!

Bir kaç yıl önce gazetenin birinde, hiç bilmediğim birine ait bir röportaja rastladım. Başlıktı ilgimi çeken: MUTLU BİR ÇOCUKLUK GEÇİRDİM! Durakaldım öylece. Muhtemeldir ki, içinde bu cümle geçmese, üstünde bile durmayacaktım bu yazının. Benim için çok önem arz eden bu  cümle hatrına röportajı baştan sona dek dikkatlice okudum ve heyecanla  mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilmenin ipuçlarını aradım. Tatmin edici bir sonuca ulaşamadım ama o günden bu yana hep düşündüm, nedir bu cümleyi sarfetmenin sırrı diye.

Kalabalık bir ailede büyüdüm. Ablalarım ve ağbilerim ile. Evin en küçüğüydüm, en sevileni ve de. Dahası kalabalık ve herkesin birbiriyle ahbap olduğu bir mahallede büyüdüm. Bir evde dolma pişirilse (dolmanın özel olması hasebiyle) yandaki tüm komşulara dağıtıllırdı. Koku hakkı, kul hakkının sayıldığı yani. Bir yerde düğün de  olsa,  cenaze de olsa tümden gidilirdi. Kışlık erzakları topluca yapan, yardıma ihtiyacı olana şeksiz şüphesiz  koşturan komşuların  halihazırda olduğu, yalnız yaşamanın da, yaşlanmanın sözkonusu olmadığı, çocukların bir kuru ekmek üstüne sürülen salçayla öğün geçirdikleri ve büyük beklentileri olmadığı,  okul için asla baskı görmedikleri, sokağın tadını çıkardıkları bir yerdi vesselam.

Mahallede pek çok arkadaşım vardı, hatta okulda en yakın  arkadaşım kiracımız bile olmuştu. Hatta ve hatta ortak bir avlumuz vardı onlarla, sokağa çıkmaya bile hacet yoktu. En yakın arkadaşım yanıbaşımdaydı. Okulda öğretmenimin, evde ailemin gözbebeği idim. Çok güzel, aynı zamanda çok da zeki bir çocuktum. Sadece oldukça utangaç ve biraz soğuktum. Bu tabloya bakınca mutlu bir çocukluk geçirmiş olmam gerekir değil mi? Maalesef değil! Mutlu bir çocukluk geçirmedim ben. Oldukça travmatik bir çocukluktu geçirdiğim. Bu sebeple; -mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilme konusunda ehil değilim. Ve çocuklarım olduğundan beri hep bu yönde düşündüm, bazen birilerine sordum, bazen araştırdım. Neticeye ulaşamadım velhasıl.
Çocuklarımı yetiştirirken baz aldığım tek şey onların mutluluğudur aslında. Her ne kadar büyük oranda sapsam da bu düşüncemden, tersi yönde hareket etsem de çoğunlukla, benim için asli olan budur! Belki de hedefim çok büyük. Sapıtmalarım da, kendimi yerden yere vurmalarım da, anneliğimin şu anki halimi bir türlü kabullenemeyişim de, devamlı kendimle kavga edişim de bundan, kim bilir? Belki bu sebeple yetersiz ve eksik görüyorum da kendimi, hepten geriliyor ve tersi istikamette yol alıyorum. Belki bu yüzden tezatlar içinde boğuluyor, kısır döngüden çıkamıyorum. Sanırım mutlu bir çocukluk geçirdim, diyebilmek benim için büyük bir ütopya olduğundan bu cümleyi sarf etmeyi büyük şartlanmalara bağlamışım. Ve her ne yaparsam yapayım tatmin olamamışım, nafile yere daha daha daha-lara ulaşmaya çabalamışım. Yetemeyince de bocalamış ve saçmalamışım bolca.
Hiç bağırmayan, sonsuz müşfik (annem tam da böyleydi) ama aynı zamanda çok ilgili, bol faaliyetli, hem de maharetli bir anne olmalıydım. Evet olsam harika olurdu, ama değilim. Bilakis müşfikken bir anda buz kesen bir tabiatım var, haliyle tutarsızım. Hem çocuklarıma, hem de özgürlüğüme çok düşkünüm bu da bir başka tezatım. Ama buyum, ben buyum!!! En evvela kendime bunu kabul ettirmem lazım. Kim bilir çocuklar kabullendi durumu da, kabullenmeyen bir ben kalmışım. Gözlemlediğim kadarıyla Selim benimle yaşamaya alışmış hatta zaaflarımı farketmiş, çareler üretmişe benziyor nitekim.
Hedef küçültmem gerek. Yahut mutluluğu gereğinden ziyade abartmamam gerek. Belki mutlu bir çocukluk geçirdim diyebilmenin sırrı; küçük ayrıntılardadır. Belki bir sıcak gülüş, yürekten bir sarılma, bir oyuncakla  çoğalan sevincine ortak olma, akşamları huzurla kitap okuma, zorlama ve riya olmadan onunla oyuna oturma, seve seve onunla vakit geçirme, bir dilim kek ve bir bardak sütle sürpriz yapma, ya da evde sinema keyfi yaparken patlamış mısırla karşısına çıkma kısacası çocukluk deyince aklına yer edecek sıcak bir an yaratmadır mutluluk. Belki kuralları dayatmadan ziyade hislerine dokunmaktır mutluluk. Çocukluğunu yaşatmaktır belki de. Ya da çocukluğunu iyi anımsatacak bir ritüel oluşturmaktır. Çocuklar süreklilik arz eden şeyleri sever çünkü. Selim 5 olmak üzere bir kaç gün sonra. Belki de kişiliği şekillendirenin 5 yaş öncesi olduğunu söyleyenler yanılmıştır, belki asli olan bundan sonrasıdır ve ben geç kalmamışımdır. Hem şuuraltını bilmem ama şuurüstü 5 yaş sonrasını hatırlamaz mıydı? O halde yeisi bir kenara komalı ve ümitvar olmalı.
Minik ama somut adımlar atmalı dediğim anda aklıma ilkin şu geldi*: Madem koku hafızası en kuvvetli. Madem çocuklar sever ritüeli. O halde vakit kaybetmemeli ve derhal işe girişmeli. Bir pazar günü mesela mis gibi kokan bir kek yapmayı aile geleneği haline getirmeli. Yahut muffin. Yahut suffle. Güzel kokan, can alıcı ne varsa. Evde olacağımız her pazar, fırından yayılan enfes çikolata ve vanilya kokusu tüm evi dolaşmalı, ahalinin burnuna huzuru getirmeli. Ve çocuklar büyüdüklerinde o kokuyu her duyumsadıklarında geriye gitmeli, giderken de iyi hissetmeli ve -mutlu bir çocukluk geçirdim-demeli.

———————————————————————————————————————–

Bu sebeple: başarılı bir kek, sufle yahut muffin tarifi arıyorum. Bilen varsa rica ediyorum beni bilgilendiriniz. Tüm beceriksizliğime rağmen yılmadan çabalamak ve muvaffakiyete ulaşmak istiyorum.

Bir de mutlu bir çocukluk geçirdim diyenlerin el kaldırmasını ve isterlerse şayet bunun sırrını anlatmalarını rica ediyorum. Çok merak ediyorum zira. Ve bu yorumlardan yola çıkarak bir takım tez çalışması yapmak istiyorum.

———————————————————————————————————————–
Krep Kokusu ve Funda‘dan esinlenerek. Ve enfes yemekler yapan Gülom’un ışıklı evinin mis gibi koktuğunu hayal ederek. Ve Şeyma‘mın huzur dolu sofralarından huzura giden küçük bir yol açmayı umarak..

Kolay Psikanaliz & Zor Terapi

Bir Eminönü sevdası peydahlandı ya bende son günlerde. Keçe alacağım hevesiyle. Gidip çarşılarında kaybolmak isteği sardı beni alabildiğine. Keçe bahane. Lakin yalnız olmak var serde. Tek başına. Hasret kaldığım biçimde. Peşimde -La havle- çeken bir koca olmadan, Selim’in-kakam geldi- lafını duymadan, dahası her an o lafı duyma korkusu olmadan,  bebek arabası ile sıkış tıkış yalpalamadan, çantayı, arabayı, çocukların üstünü başını toplamak zorunda kalmadan, Kerim ağlamadan, Selim’in -Ben çok yoruldum, Kerim’i kaldırın, arabasına ben oturacağım- sızlanmalarını duymadan, İlter’in surat asması  ve oflayıp puflaması olmadan, -Daha çok var mı alacağın?- demeden,  ya da her an bu cümleyi duyma gerginliğini yaşamadan, elim ayağım birbirine dolanmadan, neyi nasıl alacağımı şaşırmadan, telaşla lüzumlu lüzumsuz şeyleri sepete doldurmadan, onun yerine makul ve  mantıklı davranıp sadece ihtiyacım olanları alarak, seçerek, eleyerek, kıyaslayarak, bir dükkandan diğerine rahatça geçerek, kuşlar gibi sekerek, özgürce gezinerek, istersem vapura, istersem otobüse binerek, başıboş bir kağıt parçası gibi oradan oraya savrularak gezmek de gezmek istiyorum bu günlerde.
Hatta daha da ileri giderek bir tam gün bağımsızlık ilan etmek istiyorum. Eminönü’nden Beyoğlu’na çıkmak istiyorum tünelden. Kış güneşinin aydınlattığı o meydanda havayı içime çekmek istiyorum. Bir süre öylece durup bu ferah, bu aydınlık manzarayı fotoğraflamak istiyorum zihnimde ve buradan kopmak istemesem de gene de yürümeye koyulmak istiyorum. Henüz keşfedilmediği zamanlarda kahrımızı çokca çeken Asmalımescit’e,  envai çeşit giysi arasında saatlerimi geçirdiğim Terkos Pasajı’na, şimdilerde yerinde olmayan ancak bir zamanlar İstiklal caddesi’ni tepeden çokca temaşa ettiğim balkonuyla Baraka’ya,  Atlas Pasajı’na,  midye tava ve kokoreç  yediğimiz Balık Pazarı’na, Hayal Kahvesi’ne, Ağa Camii’ne, Yaz Şenliği kapsamında doyumsuz filmlerine gittiğim Beyoğlu Sineması’na, buluşma noktamız haline gelen Fitaş’a, Mephisto’ya, Festivallerde uğrak yerim Emek Sineması’na ve nerdeyse her karesinde bir anı biriktirmiş olduğum  İstiklal Caddesi’ne selam göndermek ve selam almak istiyorum. Nerdesin ey eski dost, diye karşılasınlar beni istiyorum. Benim duyduğum özleme, geçmişin geri getirilmezliğine duyduğum burukluk ve hüzne yanısıra içimden taşan çocuksu sevince ortak olsunlar istiyorum.

Anılarımda biriken İstiklal’le zor da olsa vedalaşıp yola devam etmek istiyorum. Gümüşsuyu’na yönelip dolmuşa binmek ve yıllarımı geçirdiğim Beşiktaş’a inmek istiyorum. Kitabevlerinde vakit geçirip, biraz da çarşısına karışmak istiyorum. Hala Beşiktaş’ta olan arkadaşlarımı, bilhassa gülen yüzüne hayran kaldığım Ender’imi arayıp Akaretler’de bir cafede buluşmak istiyorum. Onunla görüşmenin bana yüklediği sevinçle ayrılmak istiyorum cafeden. Bir zamanlar Maçka’daki eve varmak için defalarca inip çıktığmız Akaret’lerden inerken -ne günlerdi- diye iç geçirmek istiyorum. Sonra inip iskeleye vapura binmek ve soğuğa aldırmayıp dışardaki buz gibi havayı içime çekmek istiyorum. Denizden gelen sert ve soğuk rüzgarın üzerimde gezinmesini, ruhumu yenilemesini ve temizlemesini istiyorum. Sert bir tokat gibi beni kendime getirmesini ve iyileştirmesini istiyorum. Zincirle bağlanmış vahşi bir köpek gibi kuduran özgür ruhumu ehlileştirsin istiyorum.

İstediğim zor şeyler değil biliyorum. Hatta çoğu insan için -aman canım, hepi topu bu mu- diyeceği türden isteklerim. Ama nedendir bilmem, ki kısmen biliyorum, gerçekleştiremediğim ve gerçekleştiremedikçe içimdeki bağlı, azgın köpeğin daha da kudurduğunu ve bana rahat vermediğini biliyorum. Ve bu kabalığın aksine ince bir kırılma da yaşıyorum.

Geçenlerde Ey Özgürlük! yazımda “Ansızın söylenen şarkılar & Bastırılmış duygular” tezimden bahsetmiştim ya. İşte bunu destekleyen bir olay daha oldu bugünlerde. Eminönü’ne gitmeye niyetlendim. İlter de hazırladı kendini. Lakin o gün hastalandı. Belki de korkusundan hastalık kaptı kim bilir. Gidemedim. Ve o gün temizliğe giriştim. Yerleri paspaslarken kakılmış misali şu şarkıyı söylemekte idim: Çal kanunum çal* Lakin  söylediğim  nakaratın can alıcılığına dikkati çekmek isterim: Gülmedi bahtım yine! 

Bu şarkıyı yıllar var ki ne duydum, ne de söyledim. Ama öyle bir denk geldi ki hayret ettim. Derin psikanalizlere girmeye hacet yok görüldüğü gibi, sorun belli, tedavi, terapi de belli. Bahtına söylenen tiplerden değilim. Lakin İlter hastalandı, Yurt dışına çıktı, çocuklar hastalandı ve benim maceram hayallerde kaldı. Bir basit terapi zora dönüştü vesselam.

Buyrun izleyin!

——————————————————————————————————————
*Bu vesileyle çocukluğuma da gittim. Ve Klasik Türk müziğinin inceliğine, derinliğine bir kez daha uyandım böylece. Ne güzeldi eski şarkılar! Yıldırım Gürses ne de güzeldir sesin.